ANADOLU SELÇUKLULARININ BİLİMSEL FAALİYETLERİ – Esin KAHYA

III. ULUSLARARASI MEVLÂNA KONGRESİ

ANADOLU SELÇUKLULARININ BİLİMSEL FAALİYETİNİN GENEL BİR DEĞERLENDİRMESİ

Prof. Dr. Esin KAHYA*

Türklerin Anadolu”ya geliş tarihi genel olarak XI. yüzyıl olarak kabul edilmiştir. Fakat Anadolu”ya Türkiye denmesi ancak XII. yüzyıla rastlamaktadır. Daha önce buraya, birçok İslam Dünyasında yaşamış bilginlerin eserlerinde de görüldüğü üzere Rum diyarı denmektedir. Bunun en güzel örnekleri Beyruni ve İbn Sina”nın eserleridir.
Türkler, Anadolu”ya geldiklerinde kendi kültürlerini de getirmişlerdir. İslam Dünyasının gelişmesinde bilim ve felsefe açısından önemli katkıları olan Türkler, Asya”daki kültürlerini Anadolu”ya da benimsetmeğe çalışmışlardır. Bunun izlerini şehirleşmede, ticari ve siyasi hayatta, vakfiyelerde görmek mümkündür. Örneğin vakfiyeleri ele alacak olursak, bunların bir kısmının aile adına oluşurulmuş olduğunu, vakıf gelirinin nasıl dağıtılacağı ve nelerin vakfa bağlı olduğunun ayrıntılı şekilde vakıf kayıtlarında belirlenmiş olduğu görülür. Böylece toplumun temel direği olan ailenin güçlendirilmesi ön görülmüştür. Bu tip vakfiyelerden biri de Seyfeddin Torumtay adına düzenlenen vakfiyedir. Özellikle bu dönemde medrese ve sağlık kurumlarının vakfa bağlı olarak sürdürülmüş olduğu dikkati çekmektedir.
Anadolu Selçukluları döneminde yapılan medreselere, özellikle de Konya”da yapılan medreselere bir göz atarsak bunlar arasında tarih sırasına göre, ilk sırayı alanlar arasında Altun Aba Medresesi (İplikçi Medresesi), Lala Ruzbe Medresesi, Gühertaş Medresesi (Molla-i Atik), Tacü”l-Vezir Medresesi, Şeref Mesud Medresesi, Büyük Karatay Medresesi, Küçük Karatay Medresesi, Seyfiye Medresesi, Nizamiye Medresesi, Atabekiyye Medresesi, İnce Minareli Medrese, Pamukçular Medresesi, Sırçalı Medreseyi (Muslihiyye Medresesi) sayabiliriz.
Bunlardan özellikle ad yapmış olan Büyük Karatay Medresesinin 1251 yılında Karatay ailesi tarafından yaptırıldığını ve banisinin Celaleddin Karatay olduğunu biliyoruz. Medrese 1908 yılına kadar eğitime devam etmiştir.
Diğer meşhur medreselerden biri de Atabey Medresesi olup, 1256 yılında yaptırılmıştır. Medreseyi Atabey Aslandoğmuş yaptırmıştır. 1900 yılında medrese harap olmuştur.
Anadolu”nun diğer yerlerinde de birçok medrese kurulduğu bilnmektedir. Bunlar arasında Kayseri”de Çifte Medrese (1205), Sivas”taki Gök Medrese (1271) ve Buruciye Medresesi (1271), Erzurum”da Çifte Minareli Medrese ve Yakutiye medresesi, Akşehir”de Taş Medrese İsparta”da Atabey Ertokuş Medresesi, Niksar”da Yağbasan Medresesi, Çay”da Taş Medrese, Kayseri”de Seraceddin Medresesi ve Huand Hatun Medresesi, Ermenek”te Tol Medresesi, Diyarbakır”da Zinciriye Medresesi, Tokat”ta Gök Medrese, Antalya”da Karatay Medresesi sayılabilir. En eskilerinden birisi Diyarbakır”daki Zinciriye Medresesi olup, XII.yüzyıl sonunda inşa edilmiştir. Bunlardan günümüze kadar iyi durumda gelenler arasında da Kayseri”deki Çifte Medrese”yi verebiliriz.
Yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi, Selçuklular eğitim ve öğretime büyük önem vermişlerdir. Bunun için de temel eğitim veren kurumların yanı sıra, yüksek öğretim kurumları olarak bildiğimiz medreseleri açmışlar; bunların örneklerdeki yerlerinden de anlaşılacağı gibi, Anadolu”nun belli merkezlerinde değil, yaygın bir şekilde Anadolu”nun hemen her yerinde olmasına da dikkat etmişlerdir. Böylece, toplumun şekillenmesi ve kalkınmasında, eğitim ve öğretimin yaygın olarak uygulanmasının önemini idrak ettikleri de anlaşılmaktadır.
Anadolu Selçuklularının önem verdiği ikinci nokta da dil konusudur. Daha once Selçuklu beylerinin Farsça”ya önem vermesi ve de bizzat kaleme aldıkları eserlerinde bile Farsça”yı tercih etmelerine karşın, beylikler döneminde bu konu üzerinde hemen her Anadolu beyinin israrla durduğu, memleketindeki alimlere belli başlı Arapça ve Farsça eserlerin çevrilmesi konusunda görevler verdiği görülmektedir. Bazılarına gore, bunun sebebi, Anadolu beylerinin Türkçe dışında dil bilmemeleri ve dolayısıyla belli başlı bilimsel eserlerin çevrilmesiyle mevcut bilmsel eserlerin Türkçe”ye kazandırılmasıdır. Sebep ne olursa olsun, bu hareket çok önemli belli başlı bilmsel eserlerin bir kısmının Türkçe”ye kazandırılmasını sağlamış ve bilim dili olarak Türkçe”nin gelişmesinde bir adım atmasında etkin olmuştur.
Türkçe”nin resmi dil olarak tanınması açısından öncülük eden Karamanlılar olmuştur. Karamanoğlu Mehmed Bey, her yerde Türkçe”nin kullanılması konusunda karar almıştır.
Türkçe”ye çeviri yapanlardan birisi Ahmedi”dir. Aslında Ahmedi şair olarak bilinirse ve onun belli başlı eserleri arasında daha çok edebi eserler, örneğin Kabusname ve Marzumanname verilirse de, onun tıpla ilgili çalışmaları olduğu da bilinmektedir. Onun bu iki edebi eseri Farsça”dan Türkçe”ye Süleyman Şah için yapılmış çevirilerdir. O, ayrıca İskendername adlı bir eserini Süleyman Şah için kaleme almıştır.
Anadolu Beyliklerinden Menteşoğulları da Türkçe”ye çeviri hareketini desteklemişledir. Menteşoğullarından İlyas Bey (öl. 1421) için İlyasiyye adıyla bir tıp kitabı çevilmiştir. Eser, Farsça”dan Türkçe”ye çevrilmiştir. Yine aynı bey için Bazname adlı kuşlar ve onların yetiştirilmesiyle ilgili bilgi veren bir eser de Farsça”dan çevilmiştir.
Aydınoğulları zamanında, Aydınoğullarından Mehmed Bey için (1334) yapılan çevirler arasında Farsça”dan yapılan bir çeviri, Tezkiretü”l-Evliya zikredilebilir. Bu bize sadece bilimsel değil, din le ilgili eserlerin de Türkçe”ye çevrilmiş olduğunu, dolayısıyla çevirilerin hemen her konuyu kapsadığını göstermektedir. Yine Hekim Hacı Paşa, her ne kadar bazı eserlerini Arapça kaleme almışsa da, Şifa ül-Eskam ve Deva ül-Alam adlı eserini Türkçe olarak kaleme almıştır.
Hacı Paşa XIV. yüzyılın belli başlı hekimlerinden olup, Mısır”da eğitimini tamamladıktan sonra memleketine dönmüş ve dini eserlerinin yanı sıra, tıpla ilgili eserler kaleme almıştır. Bunlardan Arapça olanı Şifa adıyla ad yapmış olup, döneminde ve daha sonraki yüzyıllarda hekimler tarafından el kitabı olarak kullanılmıştır. Eserde, klasik sınıflamaya uygun olarak, baş hastalıklarından başlayarak, ayak hastalıklarına doğru giden bir sırada, her bir hastalığı açıklamış; hastalıkların arazları, teşhis ve tedavileri hakkında bilgi vermiştir. Onun Türkçe olarak yazdığı Müntehab-ı Şifa adıyla bilinen eseri ise, bu hacimli eserinin bir özeti niteliğindedir.
Anadolu beyliklerinden Aydınoğullarında da aynı şekilde, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçe”ye kazandırılması konusunda çalışmalara rastlanmaktadır. Aydınoğullarında Umur Bey ve Mehmed Bey zamanında bu tip çevirilere rastlamaktayız. Umur Bey, meşhur Hint klasiği olan Kelile ve Dimne“nin Türkçe”ye çevrilmesini istemiştir. 39 yaşında vefat eden bu devlet adamının çevrilmesini istediği bu eser, deyim yerinde ise büyükler için masallar diyebileceğimiz, hayvan hikayelerini içerir; bir nevi felsefi eser olarak nitelendirilebilir. Yine onun emriyle, Demiri”nin Hayat el-Hayevan adlı eseri Türkçe”ye kazandırılmıştır. Aydınoğullarında çevrilen önemli eserlerden birisi de İbn Baytar”ın basit ilaçlarla ilgili eseridir.
Anadolu beyliklerinden Candaroğulları da Türkçe”ye önem vermişlerdir. Onun zamanında kaleme alınmış olan eserlerin dilinin Türkçe olduğu görülmek-tedir. Dönemin belli başlı hekimlerinden olan Hekim Sinaoplu Mümin b. Mukbil, dönemin devlet adam İsfendiyar Bey”e ithafen Mitah el-Nur ve Hazain el-Surur adlı eserini kaleme almıştır. Bu eser ağırlıklı olarak göz hastalıklarını ele almakta; göz anatomisi ve gözün hastalıklarını belli bir sıra ile ele alıp, onların teşhis ve tedavisi hakkında bilgi vermektedir. Bu kitabın özelliği göz hastalıkları üzerinde yazılmış bir monografi olmasıdır. Ayrıca, cerrahinin genellikle kaçınılan bir tedavi şekli olmasına karşın, eserde çeşitli hasalıklarda cerrahi tedavi öngörülmekte ve basit şemalarla bu tedavinin nasıl yapılacağı anlatılmaktadır. Cerrahi tedavi öngören hastalıklar arasında göz yaraları, çeşitli urlar, katarakt ve ektropium bulunmaktadır.
Yine Candaroğulları zamanında İsmail Bey için çeşitli dini ve bilimsel eserlerin çevrildiğini belirlemekteyiz.
Yukarıda örnekleri verilen çeviri faaliyetini değerlendirecek olursak, görülür ki, çevrilen eserlerin hemen tamamında, eserin başında niçin söz konusu çevirinin yapıldığı konusunda bir açıklama verilmektedir. Burada verilen açıklamaların ortak yanı, yazarın eserini “herkesin anlayabilmesi için Türkçe kaleme aldığını” söylemesidir. Bazıları ise “ibret olsun” diye Türkçe yazdıkların ifade etmektedirler.
İçerik olarak değerlendirdiğimizde, çevirilerin kelime kelime çeviri olmadığı belirlenir. Eseri çevirenler meslekten kişilerdir. O konudaki bilgilerini gerekli yerlere ilave etmekten kaçınmamışlar ve gereksiz gördükleri kısımları da metinden çıkarmışlardır. Aslında, bu çeviri özelliği daha sonra, Osmanlılarda yapılan çevirlerde de devam etmiştir. Dolayısıyla çevirilere tam bir çeviri olarak bakmak da pek doğru olmayacaktır. Biz çevirlerde çevirmenin fikir ve yorumlarına da bu eserlerde buluruz.
Eserlerde dikkati çeken noktalardan birisi, kullanılan teknik terimlerdir. Terimlerin bir kısmı Türkçe olmakla beraber bir kısım teknik terimlerin orijinal metindeki ile aynı olduğu, bir başka ifade ile aynen orijinal metinden alındığı belirlenmektedir.
Çevirlerle ilgili bir başka dikkate değer husus ise, eserlerin bir kısmı dini eserler ya da edebi eserler olmakla birlikte, ağırlıklı olarak tıp eserleri olduğu belirlenir. Ayrıca, sadece çeviriler değil, bu yüzyılda yazılan tıp eserlerinin de tercihen Türkçe olduğu belirlenmektedir. On dördüncü yüzyılı izleyen dönemde, yani XV., XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlılarda yazılan tıp eserlerinin hemen hepsinin Türkçe olduğu belirlenir. Yazarlar hemen eserlerinin başında, daha once, Anadolu Selçukluları döneminde olduğu, eserlerini Türkçe yazmalarının sebebinin “okuyan herkesin, eseri okuyup, kolayca anlaması” olduğunu kaydetmişlerdir.
Anadolu Selçukluları zamanında yazılmış olan astronomi, matematik ve benzeri konulardaki eserlerin, daha once olduğu gibi, Arapça olarak kaleme alındığı belirlenmektedir. Bu eserlere örnek olarak meşhur mekanist el-Cezeri”yi verebiliriz. El-Cezeri Kitab el-Hiyel adlı eserinde, çeşitli mekanik düzenekleri anlatırken, aynı zamanda günümüz robotlarına benzer düzeneklerden de söz emiştir.
Yine matematikle ilgili olarak İsmail b. İbrahim Mardinî”nin (1194-1239 veya 1252) matematik konusunda üç eseri örnek olarak verilebilir. Bu eserler Kitab al-Adad el-Esrar fi”l-Esrar al-Adad1 (bir aritmetik kitabı olup, sayı sistemi üzerinde yoğunlaşmıştır), Kitabü”l-İrşadi”l-Hisab fi”l-Hussab fi”l-Maftuh min İlmi”l-Hisab (bu eser de aritmetikle ilgili olup, bazı aritmetik hesaplama tarzları hakkında bilgi vermektedir) ve Nisabi”l-Habr fi”l-Hisabi”l-Cebr”dir (cebirle ilgilidir; birinci ve ikinci derece denklem çözümleri verilmektedir. Yazar bu eserini ve ikincisini Mekke”de kaleme almıştır.)2
Anadolu Selçuklularında devlet adamları, coğrafyaya büyük ilgi duymuşlar ve gittikleri seferlere dair ‘günlük’ benzeri eserler kaleme almışlardır. Hatta bazı bilim adamlarının bu konuda kaleme almış oldukları kitaplarına rastlamaktayız. Coğrafya ile ilgilenen bilim adamları arasında Ebu’l-Feda”yı zikredebiliriz. O, Takvimü’l-Buldan adlı eserinde, yazarımız, Ortadoğu ülkeleri hakkında bilgi vermektedir. Genellikle, coğrafya eserlerinde, orada ele alınan ülkelerin bitki ve hayvan örtüsü, iklimi ve beşeri yapısı hakkında bilgi verilmiştir.
Anadolu Selçuklularında da simya, İslam Dünyası”nda olduğu gibi, ilgi çeken bir konu olmayı sürdürmüştür. Onlardan biri de Cevberi”dir. Cevberi ya da Abdurrahman (veya Abdurrahim) b. Ömer Zeyneddin el-Dımışkî değişik ülkeleri gezip görmüştür. Anadolu”da bir süre Harran (H.612/1219) ve Konya”da bulunmuştur. Cevberi, daha sonra, Malik el-Mesud”un sarayında görev almıştır (618/1221). Cevberi”nin Kitab el-Muhtar fi Keşf el-Esrar ve Hatk el-Astar li”l-Alamet (Sırların Ortaya Çıkarılması ve Örtülerin Kaldırılması Hakkında)3 adını taşıyan bu eserinin çeşitli nüshaları yazma kütüphanelerinde bulunmaktadır.4
Cevberi simyayı sırlar sanatı olarak kabul etmektedir. O özel bir sanattır; kutsal bir yönü vardır ve özel bir beceriye ihtiyaç gösterir; o, peygamberler sanatıdır. İnsan bu sanat sayesinde insanın, ve diğer nesnelerin sırlarına vakıf olabilir. Ancak ona göre, yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, bazıları bu kutsal sanatı kötüye kullanmışlar, insanları kandırmak için vasıta olarak değerlendirmişlerdir.
Anadolu’daki Türkler medreseler inşa etmiş ve eğitim ve öğretime önem vermiş olmalarının, yanı sıra kurumlaşma olarak şifahane ve bimarhanelere de büyük önem vermişlerdir. Çünkü, ‘nasıl ki zihinsel eğitim ve öğretim önemliyse, bedeni sağlık da aynı derecede önemlidir’ zihniyetinden hareket eden Türkler, Anadolu’nun devlet kurmuş oldukları şehirlerinde sağlık kurumları kurmuşlardır. Bedeni olarak sağlıklı olamayan kişinin sağlıklı düşünemeyeceği gerçeğini çok iyi kavramışlardı. Buradaki Bu kurumların hemen pek çoğu aynı zamanda cami ve medreselerin yanında yer almaktaydı. Bu da daha sonra, şekillenecek olan külliyelerin bir öncüsü olup, bu yapılanma da bize, yukarıda da ifade edilen düşüncenin somutlaşmış bir şekli olarak görünmektedir.
Şifahaneleri sadece tedavi kurumları olarak ele almak pek doğru olmaz. Bu kurumlar aynı zamanda tıp medreseleri idi. Bu kurumlar tıp öğretimi ve eğitimi vermekteydi. Anadolu’da Türklerin inşa ettirdiği şifahanelerin genel olarak tedavi için ayrılan hasta odaları, doktor ve hastabakıcı odaları ve eczaneden müteşekkil olduğu bilinmektedir. Şifahanelerden birisi Sivas’taki Keykavüs Şifahanesidir. 1217/1218 tarihinde yapılmış olup, Selçuklu sultanlarından I. Keykavus tarafından yaptırılmıştır.
Selçuklular zamanında yapılmış olan meşhur medreselerden birisi de Kayseri’deki Çifte Medresedir. Bitişik nizam iki yapıdan birisi medrese, diğeri şifahanedir. Her iki yapının ölçüleri aşağı yukarı eşittir. Şifaiyenin girişindeki kitabede 1205/1206 tarihinde II. Kılıç Arslan’ın kızı ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun’un vasiyeti üzerine inşa edildiği kaydedilmiştir.
Anadolu’da Türkler tarafından yaptırılmış olan tedavi kurumlarından biri-si de Amasya’daki Amasya Bimarhanesidir. Burası tımarhane-şifahane olarak daha çok bilinir. Sultan Muhammed Olcayto Hüdabende’nin karısı İldus Hatun 1308/1309 tarihinde özellikle akıl hastalıkları için yaptırılmış olduğu bilinmektedir.
Anadolu Selçukluları temizliğin sağlık açısından ne kadar önemli olduğunu onlar zamanında kurulan şifahane ve bimarhanelerin yanı sıra, yapılan hamamlar ve ılıcalardan anlaşılmaktadır. Bunların bir kısmı hala günümüzde kullanılmaktadır. Anadolu’nun jeolojik yapısının değerlendirilmesi suretiyle sıcak ve ılık su tedavi kurumları şeklinde ılıcalar ortaya çıkmıştır. Bunlardan günümüzde de kullanılanları arasında Ilgın, Kırşehirdeki Kara Kurt, Havza’da büyük ve küçük hamamlar, Erzurum’da Ova kazası, Hasan Kale, Konya’da Hamidiye, ve Boğazlayan kaplıcaları, Seydişehir, Kütahya’daki kaplıcalar sayılabilir.
Anadolu Selçukluları yukarıda verilen açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, sağlık konularına da büyük önem vermişlerdir. Bunun en açık delili onlar zamanında farklı şehirlerde kurulan hastanelerdir. Bu dönemde yaşayan hekimler genel olarak İslam Dünyasında kabul edilmiş olan klasik tıp sistemini kabul etmişler. Öncelikle bitkisel ilaçlarla tedaviyi önermiş olmakla birlikte, hayvansal ve madeni kökenli ilaçları da, az da olsa, tedavide kullanmışlardır.
Selçuklu dönemindeki tıp çalışmalarına örnek olarak Şeyh İmam el-Hafız Cemaleddin Ebu”l-Ferec Abdurrahman b. Ali b. Muhammed b. el-250 Cevzi”dir. Yazarın hayatı hakkında pek bilgimiz bulunmamaktadır. Ancak onun adı Ferec olan meşhur düşünür ya da meşhur tarihçilerden Cevzi olmadığını biliyoruz. Cevzi’nin bildiğimiz üç kısa eseri bulunmaktadır. Eserlerin hepsi de Arapça olarak kaleme alınmıştır. Bunlar Tıbb-ı Eşyah“tır. Eser Kitab-ı Lukati”l-Menafi” fi”tTıbb5, Kitabu”l-Muhtari”l-Lukat fi”t-Tıbb6 ve Kitabü”l- Mevaizi”l-Mülük ve Selatin adını taşımaktadır. Bu son eserinde yazarımız daha çok ülkeler hakkında bilgi verir. Şerefli vilayetlerden, adil ve adil olamayan, halkına zulmedilen muhtelif memleketlerden, cihadın öneminden, idarede halef ve selef meselesinden bahseder. Daha sonraki kısmında bir ülkenin sağlıklı olabilmesinin önemi vurgulanarak sağlıklı idare, sağlıklı idareci ve sağlıklı halk arasında ilginç bir münasebet kurmaktadır.
Burada söz konusu edilen dönemde yaşamış bir başka hekim, Konya”da Beyhekim mahallesindeki Şifahane”de doktor olarak görev yapmış olan Burhaneddin İbrahim b. Abdurrahman b. Ebi Bekr el-Ezrak”ın Kitâb al-Teshil fî al-Tıbb ve al-Hikma7 adlı hacimli Arapça bir eseri vardır. Eserin ilk kısmı farmakoloji ile ilgilidir. İkinci kısmı ise tıpla ilgilidir..
Yine Anadolu’da yaşamış hekimlerden biri de İbn Hubal’dir Muhaddib el-Din Ebu Hasan Ali b Hubal el-Bağdadi”dir. Bağdatlı diye bilinen bu hekim Nizamiye medreselerinde tıp eğitimi görmüştür. Daha sonra Ahlat’ta hekim olarak çalışan İbn Hubal, oradan Musul’a gitmiş ve Musul sarayında 1213’de vefat etmiştir. Onun bilinen eseri Kitab el-Muhtar fi’t-Tıbb tıpla ilgili muhtelif örnek olayları ele alıp, açıklamıştır.
Anadolu Selçuklularının meşhur düşünürlerden birisi de Mevlana”dır. O, Mesnevi“sindeki kozmoloji ve evren konusundaki açıklamalarıyla, kozmoloji konusundaki çalışmalara yeni bir ruh getirmiştir. Esas olarak edebiyatçı ya da din alimi olarak kabul edilen Mevlana evren, yaradılış ve evrenin yapısı ile görüşleriyle kozmolojiye boyut kazandırmıştır.
Anadolu”ya Asya”dan gelen bu düşünürlerin yanı sıra, İbn Baytar gibi, İspanya”dan gelen bazı bilim adamları da vardı. Bilindiği gibi İbn Baytar, on üçüncü yüzyılın meşhur hekimlerinden olup, Basit İlaçlar Hakkında adlı bir eseri de kaleme almıştır. Daha sonra bu eser on dokuzuncu yüzyıla kadar tıp dünyasında adeta bir farmakopi şeklinde rehber kitap olarak kullanılacaktır.8
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Anadolu”da Selçuklular zamanında, yani XII., XIII. ve de XIV. yüzyıllarda bilim adamı ve düşünürler düşüncelerine ve çalışmalarına uygun olduğu için dünyanın her tarafından gelmişler ve orada belli bir süre kalmışlardır. Bazıları da, Mevlana gibi, oradan ayrılmayarak hayatlarının geri kalan kısmını Anadolu”da geçirmiştir.
Ayrıca, Anadolu Selçukluları zamanında bilimsel kurumlaşma açısından önemli adımlar atılmıştır. Bunlara ilave olarak, yukarıda verilen açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi, bu dönemde Anadolu”da bilim adına, farklı bilim dallarında önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, daha sonra Osmanlılar zamanında yapılan çalışmalara da temel hazırlamıştır. Ayrıca, Anadolu’da bilimsel çalışmalar Selçuklularla başlamıştır, denilebilir. O sırada Anadolu’nun belli bir kısmında hakim olan Bizans’ta zikredilmeye değer bilimsel çalışmaların olduğunu söylemek zordur. Çünkü bilimsel çalışmaların yapılabilmesi için gerekli şartların orada olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Halbuki, Selçuklular zamanında Anadolu’daki Türk devletlerine mensup devlet adamları, bilim adamlarını desteklemişlerdir; devlet adamlarının desteği ile kurulan bilimsel kurumlar sayesinde bilim ve teknik yeşermiş ve gelişim yolunda önemli adımlar atmıştır.
 
* Ankara Üniversitesi DTCF Öğretim Üyesi
İsmail  b.  İbrahim  Mardinî,  Kitab  al-Adad  el-Esrar  fi”l-Esrar  al-Adad,  Süleymaniye Kütüphanesi, Esat Efendi, 1178/6.
G. Sarton, “Introduction to the History of Science”, Baltimore, 1927, c.2, kısım 2, s.703.
Bu eserin taşbasma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi, Bağdatlı Vehbi, 755 numarda bulunmaktadır.
Ayrıca eser, 1885 tarihinde Şam”da ve 1908″de yayınlanmıştır. Ayrıca eser, 1885 tarihinde Şam”da ve 1908″de yayınlanmıştır. Bkz. Steinschneider (ZD MG), XIX, 562. E.Widemann, Beitrage zur Geschichte der Naturwissenschaf-ten,   IV.
Şeyh İmam el-Hafız Cemaleddin Ebu”l-Ferec Abdurrahman b. Ali b. Muhammed b. el-Cevzi, Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya 3723. yazılış tarihi M.1200; 24 varaktan meydana gelen bu kısa eserde, ilkin insan hayatının evreleri, çocukların ve yetişkinlerin mizacı hakkında bilgi verilir. Bunlara ilave olarak, hıltlar ve onların düzensizlikleri hakkında açıklamalar vardır. Burada 4 hılt, 4 unsur ve 4 mizaç teorisi ve bu teoriye uygun olarak her bir organın mizacı hakkında bilgi verilmektedir
İkinci eser, daha çok yağlar, onların medikal özellikleriyle banyolar ve sağlıklı giysiler hakkındadır.
Ebu Bekr Ezrak’ın Kitâb al-Teshil fî al-Tıbb ve al-Hikma Süleymaniye Küt. Şehit Ali Paşa, 2017.
Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey, New York 1968, s.254-256.