AVRUPA’DA TÜRK VARLIĞI VE DİYASPORİK KİMLİK – Musa TAŞDELEN

III. ULUSLARARASI MEVLÂNA KONGRESİ 

BATI AVRUPA’DA TÜRK VARLIĞI, AVRUPA BİRLİĞİ VE DİYASPORİK KİMLİĞİN İNŞASI PROBLEMİ

Prof. Dr. Musa TAŞDELEN*

Grekçe “tohum saçmak” anlamına gelen diyaspora kavramı, ilk önce Babil’den sürüldükleri kabul edilen Yahudiler için kullanılmıştır. Yakın zamanlara kadar da bu kullanım biçimi süregelmiştir. 1980’li yıllardan itibaren diyaspora tabiri, Yahudi diyasporasının yanısıra A.B.D’de yaşayan Ermeni, Rum ve Afrikalı topluluklar için de yaygın olarak kullanılmaya başlanmış, (BUTLER, 2001) 2000’li yıllarda, bu topluluklara yenileri eklenmiştir. Üçüncü kuşağın tamamı Avrupa doğumlu olan Batı Avrupalı göçmen Türk topluluklarının da diyaspora olarak adlandırılmaları artık gündemdedir. Robin Cohen’in tipolojisine göre, diyasporalar beş türe ayrılır: Kurban, emek, ticaret, emperyal ve kültürel (COHEN, 1987). 1960’lı yıllardan sonra Amerika ve Avrupa’da ticaret ve emeğe dayalı diyasporaların daha da yaygınlaştığı ifade edilebilir.
Etnik-milli birer topluluk olan diyasporalar, din, dil, fenotip gibi tipik etnik özelliklere göre ayırt edilirler. Ancak, diyasporaları etnik ya da dini azınlıklardan farklı kılan temel özellik, diyasporik topluluğun anayurtla bağlantısıdır. Anayurtla ilişki ya da bir anayurt tasavvuru diyasporik kimliği ayakta tutan temel unsurdur. Bu bağlantı ya da tasavvur yerel etnik kimliklerden diyaspora kimliğini farklı kılar. Anayurtla ilişki diyasporadan diyasporaya farklılık gösterir. (BUTLER, 2001). Diyaspora diye anılan toplulukların anayurt dışında bir-den fazla ülkeye yayılma nedenleri oldukça çeşitlidir. Birden fazla ülkeye yayılmakla birlikte ortak kültürel kimlik ve anayurt tasavvurunun paylaşımı, bu toplulukları bir arada ve dayanışma içerisinde tutar. Diyasporalar, anayurtla bağlantılarına izafeten tanınırlar. Eğer anayurt sayılabilecek gerçek coğrafi bir mekan yok ise, bu bir tasavvur olarak sürdürülür. Anayurt bir toprak parçası olmaktan ziyade bir metafordur. Diyasporalar ulus-devlet olarak tanınmak ihtiyacında değildir. Bir nüfus kategorisi olmaları hasebiyle, etno-milli bir topluluk şeklinde ve genellikle de azınlık konumunda varlıklarını devam ettirirler. Diyasporaları anayurttan ayrılmaları ya sürgün ya da gönüllü yayılma şeklinde olur. Ayrıldıkları ülkeyle bulundukları ülkelerdeki statüleri genellikle değişkenlik arzeder. (ANTHIAS,1998).
Bir topluluk için diyaspora tabirini kullanırken, genelde şu özelliklerin öne çıktığını söyleyebiliriz.

  1. Anayurttan birden fazla ülkeye yayılma,
  2. Ev sahibi ülkede çoğunluğu teşkil eden toplumla ilişkilerde problemler yaşanması, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı gibi.
  3. Milli sınırları aşan bir toplum duygusu.
  4. Toplumun çoğunluğundan ayırt edilen etno-milli kültürel kimlik
  5. Dönülecek değil, geri dönülmesi mümkün olan bir ülkenin varlığı ya da ortak bir anayurt mitolojisi.
  6. Birden fazla kuşağın ev sahibi ülkelerde yaşıyor olması.
    Her milli ya da etnik toplumun yaşadığı bir siyasi coğrafya mevcuttur.

Diyasporalar, sadece etno-milli topluluklar olma özelliği göstermezler, aynı zamanda ulusaşırı topluluklardır, ait oldukları milletin dahili yapısında değil, siyasi sınırlarının ötesinde yaşarlar (BUTLER, 2001).
2000’li yıllarda Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk topluluklarını, biraz önce saydığım özellikler dikkate alındığında, diyaspora olarak tanımlamanın daha yerinde olacağı kanaatindeyim. Bugün sözünü ettiğimiz Türk diyasporası, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslar arası antlaşmalar yoluyla gerçekleşen ülkeler arası emek hareketliliği sonucunda doğmuştur. Batı Avrupa’da Türk diyasporasının bulunduğu başlıca ülkeler Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, İsviçre, Fransa, Danimarka, Norveç ve İsveç’tir. Türk diyasporasının oluşum sürecine bakıldığında, Batı Avrupa ülkelerine emek göçü, 1960’lı yıllarda başlamış, 1973 yılında Dünya petrol bunalımı sonucu, Avrupa ülkelerinin işçi alımları duraksamaya uğramıştır. Başlangıçta yurt dışına genç, erkek ve bekâr işçiler gitmekte iken, gidilen ülkelerde uzun müddet bulunmak durumunda kalınılması ve karşılaşılan birçok güçlük, evli işçilerin oranının yükselmesine yol açmıştır(TURKDOĞAN, 1977). Parçalanmış ailelerin birleştirilmesinin uygulamaya konulmasıyla birlikte, işçiler yakın akraba, eş ve çocuklarını yanlarına almışlardır. Genelde evlilik dış göçleri olumlu yönde etkilemiş, yurt dışında kalışın zamanla sürekli hale gelmesiyle, geçicilik kalıcılığa dönüşmüştür. Aile göçüne dönüşen dış göç sayesinde göçmen işçilerden sonra ikinci ve üçüncü kuşak göçmen Türk nüfus kitlesi de Batı Avrupa ülkelerinde yerleşik hale gelmiş ve hemen hemen hayatının tamamını yurt dışında geçirmiş bir vatandaş tipi ortaya çıkmıştır(ABADANUNAT, 2002). Bugün Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk diyasporasının tahmini nüfusu 3.5 – 4 milyon civarındadır.
Türk işgücü göçünün geçicilikten kalıcılığa dönüşmesi, Türk göçmen ailelerine yönelik dışlanma ve ayrımcılığı arttırmıştır. Diyasporanın oluşumundan itibaren karşı karşıya kalınan süreç, içice üç aşamalı bir süreçtir.

  1. Ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı
  2. Entegrasyon politikaları
  3. Tanıma siyaseti

Türk göçmen kitlesinin dışlanma, ayrımcılık ve zaman zaman şiddete dönüşen yabancı düşmanlığı olgusuyla karşı karşıya kalmasında en önemli etken, Batı Avrupalı toplumların çoğunun dini ve etnik azınlıklarla bir arada yaşama tecrübesinin eksik olmasıdır. Bu olguyu takiben izlenilen entegrasyon politikaları da aynı etkenin izlerini taşır. Entegrasyon politikaları, göçmen kimlik değerlerini gözardı eden, sadece bir arada yaşamanın temel şartlarını oluşturma değil, yerli çoğunluğun değer ve normlarına uyumu öngören bir muhteva taşırlar. Diğer bir ifadeyle, bu politikalar, göçmen kimliğini çoğunluk toplumun kimliğiyle olabildiği ölçüde benzeştirmeyi amaçlarlar. Daha sonra gündeme gelen göçmen kimliğini tanıma siyaseti ise, dini alanda tanımayı öngörür ve entegrasyon politikalarının bir uzantısıdır. Bu tanıma siyaseti, Alman İslamı, Fransız İslamı gibi ya da genelde Avrupa İslamı gibi tanımlamalara dayanır. Avrupa İslamı, göçmenlerin dini inançlarını kendi dilleriyle değil, bir Avrupa diliyle ifade etme ve aktarma imkanını vermekte, referans çerçevesi olarak da Avrupa’nın ortak değerlerini esas almaktadır. Tanınan İslam, gelenek ve dini kültür mirasıyla bağı önemli ölçüde kesilmiş bir İslamdır.
Avrupa Birliği’ne üye ülkeler, gelecekte muhtemel parçalanma ve çatışmaların önüne geçebilmek ve Avrupa Birliği”nin sürekliliğini sağlıyabilmek için bir Avrupa Kimliği inşa etme çabasındadırlar. Avrupa Kimliği, kültürel farklılıkları yadsıyan değil, ortak değer ve haklar çerçevesinde katılım ve paylaşımı esas alan daha kuşatıcı bir kimliktir. Hem oluşum hem de tartışma aşamasında olan Avrupa Kimliği, çok dilli ve çok kültürlü bir kimliktir. Bu kimlik tartışmalarında, göçmen toplulukların kimlik problemlerine henüz yeterince yer verilmediğini görmekteyiz. Batı Uygarlığının tarihi kültürel arkaplanının Greko-Latin kültürü ve Hristiyanlık oluşturur, ancak günümüz Avrupa Uygarlığının temel referans çerçevesi insan haklan ve demokrasidir. Müslüman diyasporaların varlığı Batının tarihi kültürel arkaplanı açısından bir gerilim kaynağı olurken, Batının temel referans çerçevesi bakımından ise varlıklarının tanınmasında bir meşruiyet zemini oluşturur. Diyasporaları dışlayan bir Avrupa Kimliği, bu referans çerçevesiyle tezat teşkil eder. Avrupa kimliği, kültürel çoğulculuk bağlamında insan hakları ve demokratik katılım üzerinde yükselirken, birleşen Avrupa’da “farklı olma hakkı” sadece yerli toplum ve topluluklar için değil, göçmen diyasporalar için de geçerli olmak durumundadır. Avrupa vatandaşlığı ve Avrupa Birliği için geçerli ilke ve ölçütlerin diyasporalara yönelik entegrasyon politikalarına da yansıması, göçmen toplulukların en temel beklentisidir.
Avrupa kimliğinin bir uzantısı olarak geliştirilen Avrupa vatandaşlığı söylemi iki temel boyuta sahiptir: Haklar ve kimlik – aidiyet. Haklar, bireyin hakları ve grup hakları olmak üzere iki ana kategoriye ayrılırken, kimlik-aidiyet boyutu ise, Avrupa kimliği ile Avrupa Birliği içerisinde yer alan milli ve etnik topluluklarının kimlikleri olmak üzere iki düzeyde ele alınır. Avrupa vatandaşlığının daha çok bir kültürel yurttaşlık olarak algılandığı ifade edilebilir. Kültürel yurttaşlığın temeli, bir topluluğun “farklı olma hakkına” sahip olmasına ve demokratik hayata katılımına dayanır(DELGADO-MOREİRA, 1997). Yeni Avrupa Kimliği çerçevesinde göçmen topluluklarının kültürünün bir kültürel alaşım olarak değerlendirilmesi, gerçekte “farklı olma hakkını” göz ardı eden bir yaklaşımdır(VASSAF,2002). Farklı olma hakkı, bir kültürel alaşım oluşsa dahi Avrupa Kimliği’nin dayandığı temel referans çerçevesi gereği tanınması gereken bir haktır. Gerçek bir alaşım, birbirine denk ve eşit seviyede gerçekleşir. Hakim kültür havzası içerisinde, farklı olma hakkına sınırlar konulmuş bir topluluğun, sonunda bu alaşım olma özelliğini de kaybetmesi ve hakim kültürün içinde erimesi mukadderdir. Avrupa’daki Müslüman diyasporalar, artık Avrupa Birliği’nin yadsıyamıyacağı bir gerçekliktir. Bu toplulukları Avrupa toplumlarından ayrıt edici özellikleri sadece dini inançları değil, aynı zamanda dilleri ve diğer etno-milli özellikleridir. Avrupa Birliği’ne üye bazı ülkelerin nüfusları kadar Türkçe ve Arapça konuşan göçmen topluluklar bulunmaktadır. Bir Avrupa ülkesine vatandaşlık bağıyla bağlı oldukları halde, bugün için göçmen toplulukların kültürel kimliklerini ifade etme ve yeterli ölçüde kültürel tanınma imkanına kavuştuklarından bahsedilemez.
Bu şartlarda diğer Müslüman diyaspora topluluklarında olduğu gibi Türk diasporik kimliğinin gerçek anlamda inşası, göçmenlere yönelik entegrasyon politikalarında “farklı olma hakkının” tanınma derecesi ölçüsünde mümkün olabilecektir. Entegrasyon ve tanıma politikaları arasında kalan diasporik Türk kimliğinin inşasında sivil alanın işlevselliğinin taşıdığı önem son derece büyüktür. Türk sivil kuruluşları, dini bilgi ve kültürün aktarımı, anadilin yeni kuşaklara kazandırılması, anavatanla psikolojik bağın kuşaklar boyu sürdürülmesinde rol oynayacak bir tarih bilincinin oluşturulması hususlarında, işlevsel olabilmek için yeniden örgütlenme ihtiyacı ile karşı karşıyadır. Hem Avrupa Birliği’nin ortak değer ve normlarının göçmen topluluklar için de cari olabilmesi, hem de diasporik kimliğin inşası ve korunması açılarından Türk sivil kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir.
Şu ana kadar söylenenlere ilave olarak bir hakkı teslim etmek bakımından son bir hususu belirtmeden geçemiyeceğim. O da, bu toplantının düzenlenmesinde payı olan Hollanda Türkevi Derneği’nin, Batı Avrupa’da bir Türk sivil kuruluşunun nasıl işlevsel olabileceğine cevap oluşturacak örnek faaliyetlerde bulunduğudur.
 
* Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
KAYNAKLAR
Floya Anthias,  “Evaluating Diyaspora: Beyond Ethnicity?” Sociology, Vol:32, No:3, 1998
Gündüz VassafDaha Sesimizi DuyuramadıkAlmanya’da Türk İşçi Çocukları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2. Baskı, 2002.
Juan M. Delgado-Moreira, “Cultural Citizenship and the Creation of European Identity” Electronic Journal of Sociology, 1997.
Kim D. Butler, Diyaspora: A Journal of Transnational Studies, 10:2, Ontario, 2001.
Nermin Abadan-Unat, Bitmeyen Göç, Bilgi Üniversitesi Yayınlan, 2. Baskı, 2002.
Robin Cohen, Global Diyasporas: An Introduction., USA: Routledge, 1987.
Orhan Türkdoğan, Batı Almanya’da Köy Kalkınma Modelleri ve Türk İşçilerinin Sosyo-Ekonomik Yapısı, Dede Korkut Yayınevi, İstanbul, 1977.