BİR DİYANET BAŞKANININ ANILARI

BİR DİYANET BAŞKANININ ANILARI

Hâtıra kitapları, severek okuduğum eserlerdir. Bunlardan birisi Dr. Tayyar Altıkulaç’ın Zorlukları Yenerken adlı üç cilt, 1396 sayfalık kitabıdır (Ufuk yayınları, 2011).

Bugün 74 yaşında olan Altıkulaç, İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü neslinin önde gelenlerden biridir. Asıl branşı Kur’an ilimleridir. Sâde ve râhat üslûba sâhip Kur’an-ı Kerim kıraati zevkle dinlenir.

Câmi hizmetleri, öğretmenlik ve öğretim elemanlığından sonra, önemli üst düzey görevlerde bulunmuştur. Bunlar Diyânet İşleri Başkan yardımcılığı, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü, Tâlim Terbiye Kurulu Üyeliği ve Diyânet İşleri Başkanlığı’dır.

1971-1986 arasında on beş yıl süren idârî görevleri, Türkiye’nin siyâsî ve sosyal yönden oldukça zor ve sıkıntılı senelerinin yaşandığı zaman dilimine rastlar. Daha sonra iki dönem milletvekilliği yapmış, bu sırada TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanlığı mevkiinde bulunmuştur.

Tayyar Bey, Türkiye Diyânet Vakfı (TDV), TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA) ve İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM)’ın kuruluşu, işleyişi ve devâmında birinci derecede rol ve etki sahibidir. Bu kurumların kültür ve irfan hayatımızdaki yerleri çok önemlidir.

Tayyar Altıkulaç uzun üst düzey görevleri sırasında bir hayli mühim hâdiseyle karşılaşmış, vazifesi icabı halktan Cumhurbaşkanlarına kadar çok sayıda insanla muhâtap olmuştur. Özellikle geçiş dönemlerinde pek çok sıkıntılarla karşılaşmıştır. Bu sıralarda, yüzünün akıyla hizmet verdiği görülür.

Altıkulaç’ın kitabının önsözünü çok samîmî buldum ve mütevâzı duygular içinde yazıldığını gördüm. Şöyle der:

“Ayrıca hâtırat kitaplarında yer yer sübjektivitenin ağır bastığı görülür ve anlatılan olaylar ister istemez savunma niteliğinde olur. Çünkü yanlışlarını söylemek ve yazmak, kimsenin pek aklına gelmez. Konunun bu tarafı da bana hoş görünmüyordu. Bazen de anlatılanlar doğru da olsa, bunlar üzerinde haksız değerlendirmeler yapılır. Özellikle olağanüstü dönemlerde görev yapmış ve çeşitli tartışmaların ve tartışmalı konuların içinde yer almak zorunda kalmış biri olarak, böyle bir çalışma yaptığımda, anlatacağım olayların en azından bazıları, hoş olmayan tartışmalara hattâ bazı kırgınlıklara yol açabilir diye düşündüm.”(s.16)

“Olaylar hikâye edilirken olabildiğince objektif olmam gerektiğini, savunma pozisyonuna düşmenin doğru olmadığını hep göz önünde bulundurdum. Ancak hizmetlerimizi anlatırken mütevâzı olmanın gerekmediğini düşündüm ve abartmadan bunları anlattım.” (s.22)

“Yıllar önce geçmiş olaylarla ilgili olarak benden önceki hâtırat kitaplarında unutkanlıkların yol açtığı bazı bilgi yanlışlarına veya zühul eseri yazılmış şeylere temas ederek bunları tashih etmeye çalıştım. Bunun, ilgili dost ve arkadaşlarım tarafından anlayışla karşılanacağını umuyorum. Benim yanlışlarımı düzeltecek olanları şükranla karşılamaya ben de hazır olduğumu belirtmek isterim. Çünkü 30-40 yıl önce yaşanmış olayları anlatırken -elinizde yazılı kayıt bilgi ve belge yoksa- bazı yanlışların yapılmasının çok muhtemel olduğunu belirtmek gerekir.”

“Bu söylediklerim, Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın Bir Varmış Bir Yokmuş‘u ile Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Bir Ömür Böyle Geçti’si için geçerlidir. Prof. Dr. İsmail Kara’nın Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm‘ında ise durum biraz farklıdır. Bu kitapta takıldığım hususlar, kısmen yetersiz bilgi sebebiyle yazıya dökülen, ama iyi niyetle yapıldığından şüphe etmediğim değerlendirmelerdir. Kitapta bunlara işaret edilmiş ve karşı değerlendirmelere yer verilmiştir. (s.23)

Herkesin hafızası aynı kuvvette değildir. Kimi daha çok kimi daha az unutur. Ama şu söz her zaman hakikat payı taşır: “Hâfıza-i beşer nisyan ile malûldür.” Vaktiyle Tasavvuf dergisinde benim de uzun bir röportajım yayımlanmıştı. Hâtıra ağırlıklı bu söyleşide hayli canımı sıkan bir takım eksiklik, yanlışlık ve üslûp hatâlarının yer aldığını görünce ciddî olarak üzüldüm. O günden beri hâtıra kitaplarında her zaman bir takım zühul ve yanlışlıkların bulunabileceğine daha çok kanaat getirdim.

Tayyar Altıkulaç bunları en aza indirebilmek için önemli gördüğü durumlarda arkadaş ve tanıdıklarının şâhitliklerine başvurmuştur. Ayrıca kitabı basılmadan 7-8 kişinin dikkatle okuyarak, görüş, tashih ve ikmal türünden notlar gönderdikleri anlaşılıyor. (bk. s. 23)

Bütün bunların sonucu olarak, Zorlukları Aşarken kitabının emsallerine göre daha dikkatli ve titiz bir çalışmanın ürünü olduğunu söylemeliyim. Meselâ Hayrettin Karaman’ın Bir Varmış Bir Yokmuş kitabında aynı dikkat ve titizliğin bulunmadığı söylenebilir. Oradan hatırımda şu kalmış: İzmir’e görev için hiç yolu düşmemiş olan Prof. Dr. Fahrettin Olguner’in İzmir Yüksek İslâmt Enstitüsü’nde çalıştığı yazılıdır.

Tayyar Bey’in çalışkan, son derece disiplinli, kuralcı ve takipçi bir bürokrat olduğu anlaşılıyor. Kendisini başarılı kılan bu özelliği birçok kimsenin kırılmasına da yol açmıştır.

Altıkulaç’ın kolay okunan bir yazı üslubu var. İhlâs ve samimiyet duygusu sık sık hissedilir. Zaman zaman öz eleştiri yapar. Bunlardan biri dikkat çekicidir. İnşaatı için olağanüstü bir gayret ve emek sarf ettiği Ankara Kocatepe Camii’nin açılışı sırasında o artık görevde değildir. Özel dâvetle ilk Cuma namazını kendisinin kıldırmasını arzu etmektedir. Ne yazık ki bu mümkün olmaz. Gerisini kendisinden dinleyelim:

“Nefsime mağlûp olmuştum ve bu mağlûbiyet benim programa katılmamı engellemişti (…) Herhalde şeytan bana: Bu camide bunca emeğin, çektiğin çileler var. Hiç olmazsa telefonla aranıp açılışa dâvet edilmen gerekmez miydi? Hem Cuma namazını kıldıracak senden münasip kimi bulmuşlar ki? diye fısıldamış, ben de onun iğvâsına uyarak programda bulunmamayı, aynı gün yola çıkarak Ankara dışında olmayı tercih etmiştim.” (s. 540-41)

Altıkulaç’ın samîmiyet ve kadir bilirliğinin bir örneğini, son zamanlarda aralarının açıldığı Devlet Bakanı Dr. Lütfi Doğan’ı anlatışında görürüz. Ben Dr. Doğan’ı yakından tanımam. Altıkulaç’ın şu beyanları onu bana tanıtmış oldu:

“Dr. Lütfi Doğan Hoca çoğumuzdan daha dindar ve daha samîmî bir müslümandır. Dünya nîmetleri ve maddiyat karşısında afif kalmayı başarmış, kirli hiçbir dedikodunun içinde ondan söz eden olmamıştır. Kafasının arkasında hiçbir art niyet taşımamıştır. Kalbinde ne varsa dilindeki de odur. Dindarlığını içselleştirmiştir. Derviş ruhludur. Bâzı yanlış tercihleri ve bâzılarımızın doğru bulmadığı ilişkileri de kanaatime göre saflığıyla ilgilidir. Kin tutmuş, ama kindarlık yerine hoşgörülü olabilmiş, ilerleyen yaşında da dînî heyecanından bir şey kaybetmemiştir.” (s.1225)

Teşkilatçı ve iş bitirici bir kişiliği olan Tayyar Altıkulaç’ın en önemli ve kalıcı hizmetleri DİA’nın neşredilmesi ve İSAM’ın kurulmasıdır. İSAM dünyada benzerine az rastlanan modern teknolojiyle donatılmış, çok düzgün hizmet veren ve her gün yenilenen, güncellenen bir İslâm Araştırma Merkezi’dir.

DİA (TDV İslâm Ansiklopedisi) ise 40 cildi yayımlanan ve birkaç yıl içinde bitmesi beklenen muhteşem bir eserdir. Tasavvufla ilgili maddelerinde öteki alanlar kadar cömert davranılmamışsa da, DİA bugün İslâm dini, kültür ve medeniyeti için emsalsiz bir hazine ve başvuru kaynağıdır. Başta Tayyar Altıkulaç olmak üzere emeği geçen herkesten Allah razı olsun.

Bütün bu güzellikler yanında, Sayın Altıkulaç’ın bir konudaki görüşlerini anlamakta zorluk çektiğimi, hattâ yadırgadığımı belirtmek isterim: 1980 ramazanının ilk günüdür. Devrin kültür bakanı tarafından Topkapı Müzesi mukaddes emânetler bölümünde devamlı Kur’an okunmak üzere bir çalışma başlatılır. Diyânet İşleri Başkanı olarak Sayın Altıkulaç da davetlidir. Orada yaptığı konuşmada şöyle der: “…Bu tarihi yapıyı 400 yıl Kur’an sadâsıyla çınlatan azim ve iman; aynı azim, aynı imandır.”(s.476)

Bu sözlerine rağmen Altıkulaç’ın bu konuya biraz soğuk baktığı görülür. “Topkapı sarayında devamlı Kur’an tilâvet etmenin târihçesi bildiğim bir konu değil” demesine rağmen hemen sonrasında şunları söyler: “Gerçekten bu sarayda 24 saat Kur’an okunmuş mu? O da kesin değil. Söylentiye veya söylenti değerinde yazılıp çizilenlere göre okunmuş, ama bu bilgiyi doğrulayabileceğimiz güvenilir bir kaynak yok.”(s. 475)

“Yavuz Selim’in böyle bir uygulamayı başlattığı ve bu uygulamanın hep devam ettiği doğru ise…” gibi ifadeleriyle şüpheci ve inanmaz görüşünü sürdürür. Ömrünü ve kariyerini Kur’an hizmetine adamış bir kimsenin bu tavrını anlamakta zorlanıyorum. En önemli gerekçesi, olağan üstü rahat kıyafetli müze ziyaretçilerine, turistlere fon müziği dinletir gibi Kur’an dinletilmesinin hoş olmadığını düşünmesidir. Oysa, usul üzerindeki bir hatâya kızarak esası reddetmek doğru olmaz. Bu hatâ kolayca düzeltilebilecek bir şeydir ve anlaşıldığına göre bilâhare daha uygun hale getirilmiştir.

Bereket Sayın Altıkulaç, konuyu bir de ilgililere sormuş ve Mukaddes Emanetler Bölüm Sorumlusu Sevgi Ağca ‘nın 04.01.2011 târihli, konuyla ilgili mektubuna yer vermiştir. Orada Yahyâ Kemal’den naklen, Kur’an tilâvetinin 19. yüzyıl başlarında da olduğunu biliyoruz, deniyor. Ayrıca: “Teşkîlât ve Teşrîfat Defterlerinden, Yavuz Selim’den itibâren nöbetle Hırka-i Saâdet’in yanında Kur’an okunduğu tesbit edilebiliyor” denir, (s. 480)

Sevgi Ağca, Altıkulaç’a mektubunu şöyle bitirmiş: “Mukaddes Emanetlerin son halini görmenizi rica ediyorum. Muhtemelen kanaatiniz değişecektir.”

Altıkulaç, pek hoşlanmadığı Dînî Mûsikî hocası Halil Can Bey’in dersleri sırasında zaman zaman terasta vakit geçirme yerine (s. 130), bu derslere devam etseydi; Hocamızın Yahyâ Kemal’in her sınıfta okuduğu söz konusu yazısından, daha öğrenciliği sırasında haberdar olurdu. Yahut da çok takdir ettiği Nihad Sami Banarlı’nın hazırlayıp 1964’te neşrettiği Azîz İstanbul kitabını okusaydı, Yahyâ Kemal’in konuyla ilgili yazılarını burada görürdü. Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur, deyip bir devre ışık tutan hatıra kitabı için Tayyar Altıkulaç’a teşekkür ediyorum.

*

Yahyâ Kemal’in “Topkapı Sarayı’nda” ve “Ezan ve Kur’an” adlı yazıları 1921’de İleri ve 1922’de Tevhîd-i Efkâr gazetelerinde çıkmış olup, Aziz İstanbul isimli kitapta bulunmaktadır (İstanbul Fetih Cemiyeti yayını).

Kur’an Sesi

Mütefekkir şâirimiz Y. Kemal, İstanbul’un işgali yıllarında, şehrin târihî-mânevî mekânlarında dolaşarak tesellî aramaktadır. Topkapı Sarayı’nı gezerken öğrendiği bir hakîkati, menkıbe tadında anlatır. Birkaç sâdeleştirme ile veriyorum:

“Revan köşkünü gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birden bire İslâm mîmârîsini tam manasıyla gördüm. Çünkü İslâm mîmârîsinin içine bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mîmârî kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum.

“Hırka-i Saâdet Dâiresi’nden!” dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil yemyeşil, ruhânî yeşil bir dâire, pencereye arkasını çevirmiş bir hâfız, öteki âleme dalmış bir rûhun istirahatiyle okuyor. Diğer bir hâfız da gözlerini yummuş bir köşede tesbîhini çekerek bekliyor.

“Rehberim Lütfü Bey’e sordum. Hırka-i Saadet’te ne zamanlar bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: “Her gün! Her saat! Dört yüz seneden beri geceli gündüzlü fâsılasız, durmaksızın!”

“Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz mâlûmat verdi: “Yavuz Sultan Selim hilâfetin alâmetleri olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerif ve diğer mübârek emânetleri Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirtmiş. İstanbul’a vardığı gece sarayda yüksek bir yere yerleştirmiş. Mîmarbaşı ve ustalar asıl konulacağı makamı harıl harıl inşâ ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gün, geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazîfe tertib ederek, kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hâfız tayin eylemiş. İşte o günden bu ana kadar, bu dâirede bir sâniye durmaksızın Kur’an okunuyor. Bu hâfızlar el’an kırk kişidir. Daima ikişeri nöbetleşe vazîfelerini ifa ederler. Bugün de bu iki hâfızın nöbeti” dedi.

“Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saâdet Dâiresi’nde Kur’an okunuyor! Siz bu saat benim bu satırlarımı okurken Hırka-i Saâdet dâiresinde Kur’an okunuyor. Tam dört yüz seneden beri de böyle fasılasız okunmuş.

“O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hâfızamda sallanıyor. O günden beri hilâfetin, Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilâfet merkezi olan İstanbul’da böyle bir makamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hattâ nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilâller, tahttan indirmeler, ölümler bu Kur’an sesini bir an susturamamış. Bu hâdiseyi idrak ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz? Bu şüpheyi halleder gibi oldum.” (Azîz İstanbul’dan)