BU DERVİŞ BAŞKA

BU DERVİŞ BAŞKA

Doğan Cüceloğlu Silifkeli bir ailenin on birinci çocuğu, psikoloji tahsil etti. Amerika’da doktora yaptı. Konferans ve kitaplarıyla meşhur.

Halkını seven, insanımızın irfanına hayran, yerli ve milli düşünceye saygılı birisi. Hayattan alınmış olumlu davranış örneklerini sâde bir üslupla anlatır ve yazar. Şu ifâdeleri ondan özetledim:

“Ben on yaşındaydım; Silifke’de bir serçe kuşunu sapan taşı ile vurmaya çalışıyordum. Okuma yazma bilmeyen, Toros köylerinden birinden olan analığım (annem öleli altı ay olmuştu, babam onunla evlenmişti) ‘Vurma yavrum!’ dedi. “Niye,” dedim, parmak kadar küçücük bir kuş!” Analığım:
“Canın büyüğü, küçüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş! Vurma yavrum, günahtır!” dedi. Vurmadım.”

Belki 30 sene önceydi, Doğan Cüceloğlu bir gün fakültemize gelmişti, hadiseyi orada anlattı. Ardından, bu ifadeyi analığının irfanı ve milletimize sinmiş Tasavvuf kültürüyle izah etmişti. Daha sonra bunu birçok yerde anlattı ve yazdı.

*

Cüceloğlu’nun son kitanının adı: “Derviş’in Aklı Prof. Ahmet Dervişoğlu ile sohbetler

Ahmet Dervişoğlu Gönen’in Akçapınar köyünde 1935’te doğmuş. İTÜ Elektrik Fakültesini bitirmiş. Amerika’da doktora aldıktan sonra Fakültesine dönmüş, 9 yıl dekanlık yapmış. O da Türk insanını değerli bulan ve seven, köyüyle bağlantısını koparmayan, birçok yoksul gencin yüksek tahsil yapmasına katkıda bulunan iyi bir kimse.

Cüceloğlu, Ahmet Dervişoğlu ile uzun uzun sohbet ederek onun hayatını, insani davranışlarını ve ufuk açıcı görüşlerini yazmış. Kolay okunan, iyi baskılı bir kitap ortaya çıkmış. Kitaptan sadece “dervişlik”le ilgili alıntılar yapacağım.

Ahmet Dervişoğlu soyadından memnun ve ifade ettiği anlamı seven biri. Bazıları tekke, derviş, şeyh kelimelerinin tu kaka edildiği zamanların hatırası olarak, böyle soyadlarından hoşlanmaz. Vaktiyle “Şeyhoğlu” soyadlı genç bir komşumuz vardı. Ne sebeple bu soyadını taşıdığını sormak istemiştim de cevap vermemiş, hattâ biraz rahatsızlık duymuştu.

DERVİŞLİK

Cüceloğlu Prof Ahmet Dervişoğlu’na sorar: “Soyadınız Dervişoğlu, lakabınızın bir geçmişi vardır herhalde?”

Var. Babamın babası Recep, galiba Edremit civarında bir derviş tekkesine gitmiş. Ama çok değişik bir adam; okuyan, etkileyen, hat­ta etrafına baskı yapan. Ona “Derviş” demişler.

Babam Hasan, Derviş Recep’in tek oğlu ve tam derviş. İnsanlara veren, yardım eden, dürüst, saygın bir insan. Derviş Hasan’ın beş çocuğu var, biri kız. Yani biz beş kardeşiz. Hepimiz veren, yardım eden, dürüst, se­vecen insanlarız. O çok önemli. İnsanları seveceksin, onlara elinden geldiği kadar yardım edeceksin ve adil olacaksın.

Ahmet Beyin tasavvufun pratiğiyle hiçbir ilgisi yok; ama soyadından memnun, kültür olarak dervişliğe çok olumlu bakan biri. Kitapta bu fikrini sıkça tekrarlar. Der ki:

“İnsanları seviyorum, gerektiğinde severek yardım ediyorum. Sanırım derviş oluşumun bunda etkisi var.”

Ahmet bey bilinen bir hikâyeyi kendine adapte ederek anlatır:

“Bir derviş (belki de Ahmet Dervişoğlu) çayda boğulmak üzere olan bir akrebi kurtarmaya çalışır; akrep onu sokmaya teşebbüs eder. Derviş yine akrebi kurtarmaya çalışır ve akrep yine onu sokmaya teşebbüs eder. Durumu gören bir kişi dervişe, ‘Niye hâlâ onu kurtarmaya çalışıyorsun?’ diye sorar. Derviş de, ‘Zorda kalanlara yardım etmek benim yaradılışımın gereği; sokmak da akrebin yaradılışının gereği; rolünü oynuyor,’ der.”

İNSANIMIZA HAYRAN

“Anadolu insanının çok bilgelikleri var; çok bilgece, çok insanca davranıyor. Ekmeğini paylaşıyor, kalbini paylaşıyor, yardım ediyor sana, seviyor, “Hoş geldin, beş gittin” diyor. Hayat zaten sevgi. Bu çok iyi bir şey.”

Ahmet Dervişoğlu işini iyi yapan herkese saygı duyar onlara “gizli kahramanlar” der. Şöyle anlatır:

“Dekanım, iki yardımcı hizmetli bey emekli oldu. Hocaların dinlen­me odasında bir parti düzenledim onlar için, veda partisi. Geldiler, sarıldım ve bir konuşma yaptım, ‘Bakın, bu iki kardeşimiz bu ülke­nin isimsiz kahramanlarıdır. Emekli oluncaya kadar işlerini gönülden yaptılar, severek yaptılar, insanları sevdiler, insanları saydılar, hiçbir zaman şikâyet etmediler. Gerektiğinde bu vatan için seve seve canları­nı verirler. İşte, bu ülkenin isimsiz kahramanları bunlar. Bu kardeşle­rimi şimdi kucaklıyorum’ dedim.”

“Benim hayatımın önemli bir parçasıdır bu. Ben, bu gizli kahra­manları hızlı bir şekilde bulurum ve sarılırım. Ama gerçekten sayıları, ülkemizi ayakta tutmaya yetecek kadar çok. Ben diyorum ki, bu ülke bu insanların omuzlarının üzerinde. Görmüyorsunuz ama çok bun­lar. Bu, Türk toplumunun bir zenginliği; ben bunu biliyorum, yaşaya­rak biliyorum. Bu nedenle ülkemizin geleceği hakkında hiçbir zaman endişe etmedim.”

İyi kalpli köylü kadını Binnaz’dan bahsederken, onun doğayla bütünleştiğini, bitkiler dâhil her türlü canlıyla âdetâ konuşan “bilge” bir kişi olduğu anlatır ve şu örneği verir:

“Bu doğayla bütünleşme çok önemli bir şey. Bir örnek daha vere­yim. Ali’nin 60 kadar keçisi var. Onlarla bütünleşmiş; âdetâ onların dilinden anlıyor. Şimdi diyor ki, ‘Ben diyelim ki altmış keçiden alt­mış kilo süt alıyorsam, komşu kırk kilo süt alıyor.’ O hayvanlarla bütünleşen insanlar daha çok verim alıyor. Ama onlar her şeyini anlıyor. Bakıyor gözüne ‘Bu keçinin keyfi yok,’ diyor, anlıyor onu.”

AKILCI

A. Dervişoğlu’nun bir özelliği de akılcı, rasyonel düşünen, irrasyonaliteyi kabul etmeyen biri olduğudur. Eğitim düzeyi düşük, doğa yasalarını bilmeyen kimseleri eleştirir, “onlar ermiş insanın uçabileceğine inanırlar” der. Bunu doğru bulmaz.

Fakat aynı Ahmet Bey, kendisi inanmasa da köyüne ait şu olayı anlatır:

“Köyün çobanı keçileri güdüyor. Akşam geliyor ki, üç keçi dağda kalmış. Hemen Dudu nineye gi­diyor, “Çakalların ağzını bağla; yoksa dağdaki keçileri çakallar yer,” diye. Hemen ip getirin bilmem ne, dua falan, ağzını bağlıyor çakalların. Sonra ertesi gün gidiyorlar, keçiler bir yerde. Etrafında çakallar daire çizmişler, keçilere yaklaşamamışlar.”

*

Dervişoğlu’nun Konya’da Hz. Mevlânâ Türbesi’ni ziyaret ettiği anlaşılıyor:

“Ben Konya’daki derviş tekkesine gittim, müthiş sembolcüler. ‘Buradaki beyaz şuna işaret ediyor, buradaki kavuğun yuvarlak olma­sı şuna işaret ediyor.’ Ben öyle sembolcü bir insan değilim, ben akıl­cı bir insanım. Yani bende derviş sabrı var, bende, dervişin zorda ka­lanlara yardım etme özelliği var, rasyonellik tarafı var ama ben klasik bir derviş değilim.

“Hiç polis olmasın, kanun olmasın, benim yolum değişmez, ben aynı şekilde giderim. Para buldum, götürürüm veririm. Ben doğ­ru davranıyorsam, bunu ne cehennem korkusundan, ne polis kor­kusundan yapıyorum. Benim bütün yaptıklarımda rehberim akıl. Böyle yaparsam herkes mutlu olur, çok daha güzel bir dünya olur.”

Evet Ahmet Dervişoğlu “akılcı” bir yapıya sahip. Doğan Cüceloğlu kitabına çok isabetli bir isim seçmiş: Derviş’in Aklı.