DÜNYA GURBETİ KARŞISINDA ÜÇ TAVIR – Cihan Okuyucu

DÜNYA GURBETİ KARŞISINDA ÜÇ TAVIR

Cihan Okuyucu

İn cihan hod habs-i canhâ-yı şümâst

Hin revid ân sû ki sahrâ-yı şümâst (1/550)

Bu dünya canlarınızın hapishanesinden başka bir şey değil.

O halde oyalanmayın, çabuk kendi yurdunuza doğru yola koyulun.

Efendim, neyin feryadını duyanlar bilir ki bedenimizin vatanı olan bu dünya ruhumuzun gurbetidir. Kimi insanlar tenleşir ve ten vatanını benimser, ruhlarının çağrısına kulak tutan kimilerinin gözleri ise yücelerdedir. Diğer bazıları ise iki arada bir derede kalmışlardır. İşte o uzun insanlık merdivenindeki yerimizi belirleyen hususlardan biri de Hz. Mevlânâ’ya göre dünya karşısında takındığımız bu farklı tutumlardır. Hazret insanların dünya karşısında takındığı bu üç temel tutumu aşağıdaki 3 balık hikâyesiyle özetliyor:

Üç Balığın Hikâyesi

Efendim, nakledeceğimiz hikâyeyi bir çocukluk hatırasıyla birleştirerek aktarmaya çalışayım. Çocukluğumun geçtiği köyün alabalığı zengin bir deresi vardı. Derin suda balık avlamak zor olduğu için elde kazma kürek dar bir kanal açarak suyu başka tarafa akıtır, daha sonra açtığımız kanalın ağzını tekrar kapatarak o tarafa gitmiş olan balıkları sığ suda rahatça yakalardık. Mesnevî’deki hikâyede de, bizim yaptığımıza benzer tarzda, birkaç balıkçı deniz kenarında dar bir kanalla denize bağlı olan bir su havuzu yapmışlar ve balık gelmesini beklemeye başlamışlar. Amaçları içeriye girdiği takdirde kanalı kapatarak balıkları avlamakmış. Avcılar bir ara kanaldan üç tane balık girdiğini görmüşler ve av aletlerini almak üzere evlerine koşmuşlar. Üç balıkdan en akıllı olanı derhal tehlikeyi kavramış. Esasen buraya istemeyerek düşmüş olduğundan bir an evvel asıl vatanına, yani engin denize geri dönmeye karar vermiş. Hikâyemizin ana mesajı kanal mesabesindeki bu dünyanın bel bağlanmaması gereken bir gurbet olduğu fikri. Ancak Hz. Mevlânâ hikâyeye birtakım ara mesajlar da serpiştirmektedir. Mesela okuyucunun hatırına şu husus gelebilir: Akıllı balık tehlikeyi gördüğü halde niçin arkadaşlarını uyarmıyor? Bu bir vefasızlık değil mi? İşte ara mesajlardan biri bu durumda ne yapılması gerektiği. Akıllı balığımız denize dönmeden önce diğer arkadaşlarını da uyarmak ister. Fakat onların havuzdaki gafletlerini görünce nasihatın fayda vermeyeceğini anlar ve şöyle düşünür:

– Hayır, bunlara nasihat etmek bana sadece vakit kaybettirir. Zira müşavere ve nasihat, ancak layık olanlarla yapılırsa bir anlam taşır. Akılsızlarla yapılan müşaverede insan kendi doğrusunu da kaybedebilir. ” Böylece akıllı balık “Hubbu’l-vatan mine’l-iman” yani; vatan sevgisi imandandır, diyerek hemen kanaldan çıkmış asıl vatanına geri dönmüş. Burada Hz. Mevlânâ yeni bir parantez açarak bu kez “Hubbu’l-vatan mine’l-iman” hadisinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duruyor. Ona göre hadisteki vatandan kasıt dünya vatanı değildir. Şayet öyle olsaydı Resulullah; “Dünyada kendini bir yolcu gibi bil.” demezdi. O halde burada kastedilen ve asıl özlenmesi gereken vatan ahiret vatanıdır. Akıllı balığı nur deryasına ve birlik denizine ulaştıran da işte bu hasrettir… Buradan da şu çıkıyor: “İnsanı Hakk’a doğru çeken ve onu maksadına ulaştıracak olan şey aşk, muhabbet ve özleyiştir.”

Bu ara yorumlardan sonra biz tekrar kaldığımız yere geri dönelim ve diğer iki balığın akıbetini gözleyelim. Geride kalan balıklardan biri yarım akıllı imiş. Bu balık akıllı arkadaşının denize döndüğünü gördüğü halde oralı olmamış ve peşine takılmamış. Ancak avcıların evlerinden olta ve ağ gibi av aletleriyle geri döndüklerini görünce meselenin vehametini anlamış ve:

– Keşke ben de denize dönen arkadaşımın peşine takılıp kurtulsaydım, diye hayıflanmış. Sonra kendi kendine bir muhakemede bulunup şöyle demiş:

– Kaçan fırsata hayıflanırken geri kalanını da kaçırmayayım. Ömrümün bir kısmı bu havuzda gafletle geçti, bari kalanı kurtulsun. Benim gibi bir balık avcılarla nasıl boy ölçüşebilir? Bunların elinden benim kendi tedbirimle kurtulmam muhal; ancak ölü gibi görünürsem belki hileyle ellerinden kurtulabilirim… Bari ölmeden önce öleyim ve sudaki bir çöp nasıl kendini akıntıya bırakırsa ben de kendi irademi Hakk’ın iradesine terk edeyim..

Böylece hadis-i şerifte buyurulan; “Hesaba çekilmeden önce kendi kendinizi hesaba çekiniz.” emrine uyan balık mevt-i iradi ile ölmüş gibi kendini suya bırakıvermiş. Balıkçılar su yüzünde onun bembeyaz karnını görünce; ‘Vah, yazık en iyi balık öldü, ziyan oldu’ diye ona ilişmemişler, dikkatlerini canlı balığa çevirmişler. Bu arada da bizimki kendisini hafif akıntıya bırakarak farkettirmeden dar boğazdan çıkmaya ve denize ulaşmaya muvaffak olmuş. Hem cahil hem de kendi iradesine aşırı güvendiği için aşağı yukarı seğirterek kaçabileceğini sanan üçüncü balık ise kısa sürede avcıların ağına düşmüş ve ateşte kızartılmış. (4/85) Mesnevî’de akılsızdan akıllıya doğru bu üç balıkla şu üç grup insan özdeşleştirilmektedir:

1. Birinci grup avam tabakasıdır ki bunlar nefsin idaresindedir. Nereden gelip nereye gittiklerini düşünmezler. Engin denizler dururken bu dar dünya havuzunu vatan bellerler. Kur’ân’da bunlara; “eyyühennas (ey insanlar)” denmiştir. Akılsız balık gibi bunları da kötü bir son bekler.

2. İkinci grup ibadet ve taat ehli olanlardır. Bunlar, “eyyühellezine amenu (ey inananlar)” hitabına mazhar olmuşlardır. Kısmen bu dünyaya kısmen de öbür dünyaya aittirler.

3. Diğer grup ise bütünüyle ruh alemine mensup olan velilerdir ki kalben bu dünyaya da bu dünyanın elemlerine de uzaktırlar. Bu yüzden ayette; “Allah’ın velilerine üzüntü yok.” buyurulmuştur.

Ahu Eşek Ahırına Düşerse!

Her kesi k’u dûr mand ez asl-ı hiş

Bâz cûyed rûzigâr-ı vasl-ı hiş (1/4)

Kim düşerse kendi aslından uzak

Nasıl özler aslını hele bir bak

Mevlânâ’ya göre sap ve saman yeri olan dünya bir ahıra, ona gönül bağlayanlar ise eşeğe benzer. Oysa asıl vatanın hasreti içindeki yüce ruh sahiplerinin gözleri daima ötelerdedir. Hz. Mevlânâ bu iki grubun durumunu şu nefis hikâyeyle özetliyor:

“Avcının biri nazlı bir ahu yakaladı ve onu götürüp ahıra kapattı. Ahır öküz ve eşeklerle doluydu. İçerdeki pis kokudan zavallı ahunun başı döndü, bayılacak gibi oldu. Kurtulmak için sağa sola koştu ama kapılar sımsıkı kapatıldığı için bir çıkış bulamadı… Ahır sahibi akşam gelip hayvanların önüne sap ve saman döktü. Öküz ve eşeklere bu saman şeker gibi geliyordu ama zavallı ahu samanı nasıl yesin! Biçare nice gün o ahırda aç kaldı, çile çekti, karaya vuran balık gibi çırpındı durdu. Ahunun saman yememesini kibrinden zanneden ahır hayvanları onun bu haliyle eğleniyor ve; vah, vah, senin gibi saraylara layık bir padişah nasıl oldu da buraya düştü, diyorlardı. Zavallı ahu kendisini kınayan yanıbaşında bağlı eşeğe dedi ki:

– Saman yemeyişim sanma ki kibrimden, gururumdan. O sana uygun bir yiyecek ama bana uygun değil. Ben çayırlıklarda taze otlar yiyerek tatlı sulardan içerek büyüdüm. Değil saman yemek ben kendi yurdumda taze lale, sümbül ve reyhanları bile binlerce nazla niyazla yerdim. Gerçi şimdi yerimden yurdumdan uzak düştüm ama benden ahu olma özelliği de kalkmadı ya! Fakirim ama gözüm fakir değil, elbisem eski ama ben yeniyim.”

Eşek bu sözlere inanmadı ve; “Gurbet garibe böyle saçma şeyler söyletir, bunlara inanmak için delil lazımdır.” deyince ahu dedi ki: “Göbeğimdeki şu misk söylediklerimin doğruluğuna şahittir. O misk sap ve saman yiyerek olmadı, bunu bil! (5/34)” Eşek huylu kimseler ötelerden bahsedenlere “Deliliniz nedir?” derler. Mevlânâ şu delili veriyor: Bayraktaki aslanın hareketi gizli bir rüzgarın varlığının ispatıdır. Keza:

Z’anki in fâni delil-i bâkiyest

Lâbe-i mestân delil-i sâkiyest (4/3072)

Sarhoşun oynayıp durması nasıl gizli bir şarabın ve sakinin varlığını gösterirse bu fani alemin varlığı da baki bir varlığa delildir.

Hasılı gönlü ötelerin hasretiyle yanan ve bu dünyanın sap ve saman mesabesindeki nimetlerine iltifat etmeyen yüce erlerin hali tıpkı eşek ahırına düşmüş ahunun hali gibidir. Halk onların bu istiğnasını kendilerini bir küçümseyiş olarak algılar. Ayrıca kendilerinde olmayan bazı güzelliklerin berikilerde olması hasetlerini celbeder ve inkar yolunu tutarlar. Ne gibi? Aralarına düşen doğanın kanadını yolan baykuşlar gibi.

Dünya Ehli Ahiret Ehline Niye Düşman?

Mevlânâ’ya göre baykuşların aralarına düşen doğanın kanatlarını yolması böyle bir hınç ve hasedin eseridir. Kuyuya atılan Hz. Yusuf’un da tek günahı güzelliğiydi. Baykuşlar doğanı; “Niçin bizim yuvamıza yurdumuza virane diyorsun? Niçin bize padişahtan, padişahın bileğinden ve sarayından söz ediyorsun?” diye kınarlar. (2/42) Dünya ehli de ötelerden söz eden ahu tabiatlılara; “Ahiretten söz etme, bize oraları hatırlatma!” derler. Ahu yaratılışlı insanların halk katında bir değeri yoksa da onlar Hak katında değerlidirler. Zira görünüşçe garip ve zavallı da olsalar onlarda öte alemlerin izi olan bir misk ve Hak katında değerli olan bir cevher mevcuttur. Bu cevher Hakk’a duyulan sevgi ve hasrettir.

Lafı Uzatma, Nereli Olduğuna Karar Ver!

Bazıları da iki dünya arasında araftadırlar. Nereye ait olduklarına bir türlü karar verememişlerdir ve bu yüzden lafı uzattıkça uzatırlar. Aşağıdaki hikâyede olduğu gibi:

Sarhoş bir Türk bir çalgıcı çağırdı ve ona:

– Hadi bana güzel bir şeyler söyle de keyfim tamam olsun, dedi.

Mutrip bir yandan çalmaya, bir yandan şarkısını okumaya başladı. Şarkının sözleri uzun mu uzundu:

– Ey sevgili! Gül müsün, susen mi, servi misin, ay mı, bilmem. Bilmem ki bu perişan aşığa kastın nedir? Sana nasıl hizmet edeceğimi bilmem. Bilmem ki sussam mı, yoksa şarkı mı söylesem? Sen benden uzak olmadığın halde ben nerdeyim, sen nerdesin bilmem. Bilmem ki niçin beni bazen öldürür, bazen da mutlu kılarsın?

Böylece şarkıcı iki kelimenin birinde bilmem, bilmem deyip durmadaydı. Söz böyle uzayınca sarhoş Türk’ün tepesi attı ve fırlayıp kılıcı şarkıcının boynuna dayadı. Dedi ki:

– A kaltaban, bu nasıl şarkı! Bilmem bilmem deyip duracağına ne biliyorsan onu söyle. Ben sana, nerelisin, diyorum sen:

– Ne Belhliyim ne Heratlı, ne Musulluyum ne Bağdatlı deyip uzatıyorsun. Ne yedin, diyorum sen:

– Ne kebap yedim, ne şarap içtim. Ne pastırma yedim ne tirit ne mercimek, diye saymaya başlıyorsun. A mendebur! Ne yediysen onu söyle kafi, yemediğin lazım değil. (6/27)

Peki Nereye Aitsin?

Efendim, insan aynı anda hem şu hem bu olabilir mi? Hem şurada hem burada bulunabilir mi? Aynı anda hem altın, hem de demir olmak mümkün mü? Bu soruları dünya ve ahiret eksenine çektiğimizde insanın şu hususlarda bir karar vermesi gerek: Ben neyim, ne değilim; nereye aitim, nereye ait değilim? Aşağıda bu fikirler etrafında küçük ve hoş bir hikâyecik var. Ama muhtemelen birçok okuyucu bu hikâyeyi okurken; “Aa! Ben bunu daha önce duymuştum. Nasrettin Hoca fıkrası değil mi bu?” diyecek. Bu hikâye de dahil Mesnevî’de yer alan bazı nükte yahut fıkraların Nasrettin Hoca’ya atfedildiği doğru. İyi ama sevimli hocamız Hz. Mevlânâ’dan bir miktar daha sonra yaşadığına göre bu nasıl oluyor? Bir adam kendisinden daha sonra yaşamış birinin fıkralarını alıp kullanamayacağına göre mesele şu… Başka kişilere ait birçok nükte ve fıkralar zaman içinde asıl sahipleri unutularak Nasrettin Hoca’ya izafe edilir olmuş. Anlatacağımız hoş fıkra da bunlardan biri:

Bu Kediyse Et Nerede?:

Bir adamın hem sahtekar hem de pisboğaz bir karısı vardı. Bir gün adam kasaptan yarım batman et alıp eve bıraktı ve:

– Akşama misafir var. Bunu güzelce pişir, biz gelene kadar hazır et, diye çıkıp gitti.

Obur kadın kendisini alamadı ve pişirdiği eti oturup kendisi yedi. Akşam misafiriyle eve geldiğinde adam hanımına

– Yemek hazır mı? Diye sordu. Kadın hemen bir yalan uydurup:

– Eti kedi yedi, misafir için başka et al, dedi.

Adam şöyle bir düşündü sonra:

– Hele, sen şu teraziyi ver, dedi, kediyi de getir ki meselenin eğrisi doğrusu anlaşılsın.

Tartılan kedi tam yarım batman geldi. Bunun üzerine adam:

– A aşağılık kadın, dedi, et de yarım batman, kedi de. Şayet bu kediyse et nerede, yok bu etse kedi hani? (5/138)

Dünya Vefasızdır, Gönül Verme

İnsan bir yerde uzun süre kalınca oraya gönül bağlar. Sözgelimi birkaç gün geçirdiğimiz bir pansiyonla evimizin gözümüzdeki değeri bir midir? O halde dünyaya gönül bağlamamak için orada kalıcı olmadığımızı hatırdan çıkarmamak gerek. Aslında biz bunu unutsak bile yüzümüze karşı sahte gülücükler dağıtan dünya beklenmedik bir zamanda öyle bir vefasızlık gösterir ki aklımızı başımıza getirir. Bu bakımdan klasik kültürümüzde dünya hemen daima vefasız bir kadına benzetilmiştir. Şimdi bu anlatılanları da hatırımızda tutarak yeni hikâyemize geçelim ve gözümüzde iki gözlü küçük bir köy evi canlandıralım. İşte böyle bir eve aniden misafir gelmiş. Ev sahibi misafirini güler yüzle karşılayıp gerekli ikramlarda bulunmuş… Yemekten sonra evin hanımı, beyleri baş başa bırakıp komşudaki düğüne gitmek üzere izin istemiş. Adam karısına:

– Biri bize biri misafire iki yatak ser de öyle git. Ola ki sen gelene kadar yorgun misafir yatmak ister, demiş. Kadın kendi yataklarını kapı tarafına misafirinkini ise iç odaya açmış ve önlerine çerezler koyup düğünün yolunu tutmuş. Beride iki adam bir miktar oturmuşlar, çerezler yiyip güzel sohbetler etmişler. Sonra uykusu gelen misafir yatmak için kapı tarafındaki yatağa yönelmiş. Ev sahibi de utandığı için; “Senin yatağın iç taraftakidir.” diyememiş. Bunlar ışığı söndürüp yattıktan sonra düğünden dönen kadın gelip kocası zannıyla misafirin yanına uzanmış ve ona dert yanmaya başlamış:

– Kocacığım, demiş, bak korktuğum başıma geldi. Dışarıda müthiş bir yağmur var. İster misin bu adam yağmuru çamuru bahane edip başımıza çöreklenip kalsın.

Bu lafları duyan misafir hemen yerinden fırlamış ve:

– Kabahat bende ki sahte gülücüğünüze kanıp böyle hakikatsiz bir eve misafir oldum. Mademki yolcu yolunda gerek, burada işim ne! İşte çizmem çarığım, size hayırlar olsun, deyip gitmeğe davranmış. Kadın bu işe pek mahcup olmuş ve onu vazgeçirmek için diller dökmüş, özürler dilemiş ama yolcuyu yolundan çevirememiş. (5/147)

Eğer Evlenirsen

Mevlânâ’nın bu konunun hatırlattığı bir diğer nüktesini daha nakledelim. Efendim, bir meczup varmış. İlmini, irfanını gizlemek için çocuklarla çubuk ata biner, oyunlar oynar, halkın gözünden uzak dururmuş. Ama kalp gözü açık biri ondaki cevheri fark edip kendisinden nasihat isteyince bizimki şu düşündürücü nasihatta bulunmuş:

– Eğer evlenmek istersen bil ki üç türlü kadın vardır… Evlendiğinde bunlardan biri tam senin olur, ikincisi yarı yarıya senindir, üçüncüdense sana hiç pay yoktur. Sonra da bunun ne anlama geldiğini şöyle açıklamış:

– Bakire alırsan tam olarak ona malik olursun. Dul alırsan onun gönlünün yarısı sende yarısı ilk kocasındadır. Eğer aldığın dulun bir de çocuğu varsa, kalbinin yarısı çocukta yarısı evvelki kocada kaldığı için sana bir şey düşmez. (2/87)

İşte dünya da bir anlamda bu üçüncü kadın gibidir. Ondan vefa ve sevgi beklemek beyhudedir. Lakin dünyanın tek kusuru vefasızlık değil. Mevlânâ’ya göre onun sicili hayli kabarık. Neler mi? İşte onlardan birkaçı:

1. Dünya Kendi Talibinin Düşmanı

Ömrü boyunca dünyevi nimetler konusunda kanaatkar bir hayatı tercih eden Mevlânâ insanın dünya karşısındaki tavrının nasıl olması gerektiğini aşağıdaki fil hikâyesiyle açıklıyor:

“Hindistanda bir adam uzaktan gelen karnı aç birkaç arkadaşını gördü ve onları bu ülkenin tehlikeleri karşısında uyararak:

– Dostlarım, dedi. Hepinizin iyice aç olduğunu biliyorum ama ne olur kendi hayrınız için nefsinize hakim olun. Yolunuz üzerinde semiz fil yavruları var, sakın onları yemeye kalkmayın. Onların güçsüz ve semiz olması sizi aldatmasın; zira azgın anaları her an pusudadır. Anne fil ağzınızı koklayarak, yavrusunu hanginizin yediğini bilir ve parça parça eder. Aman biraz daha açlığa sabredin de kendinizi bu tehlikeden uzak tutun.” Anlaşılacağı üzere burada yolcular dünya halkını, olacakları önceden bildirip onları uyaran ise peygamberler ve onların varislerini temsil ediyor. Hasılı yolcular yollarına devam ettiler ve uyarıcının haber verdiği semiz bir fil yavrusuna rastladılar. Et yeme hırsı akıllarını başlarından aldı ve biri hariç hepsi bu nasihatı unuttu. Tutup yavru fili kestiler ve ye diler. Sonra da üzerlerine bir ağırlık çöktü ve derin bir uykuya daldılar. Yemeyense karnı aç olduğu için uyanıktı. O sırada uzaktan ana fil kükreye kükreye geldi ve tek tek herkesin ağzını koklayarak yavrusunu kimin yiyip kimin yemediğini anladı. Suçsuz olana ilişmedi fakat diğerlerini parça parça etti.” (3/4)

Anlaşılacağı üzere hikâyedeki filden kasıt dünyadır; mal ise onun yavruları hükmündedir. Dünya kendisine meyl edenlere düşman, müstağni kalanlara dost olmakta. Bu yüzden mal mülk peşinde koşan insanlar kanaatkar insanlara göre daima daha çok çile ve eziyet çekmektedir. Mevlânâ insanın içindeki dünya hırsı, şehvet ve kibir gibi kötülükleri soğan kokusuna benzetiyor. Nasıl ki biri soğan yediğini inkar etse, bizzat kendi nefesinin koğuculuğu ile karşılaşır, hali aşikar olur.

Dünyevi nimetlerin bir özelliği de dışarıdan ayrı içeriden ayrı görülmesidir. Bu nimetler bir yandan insanın nefsini çeler ama diğer taraftan da kendisine kanılmaması konusunda bizi uyarır. Şimdi bu mealdeki hikâyemizi aktaralım:

2. Dıştan Süslü İçten Paçavra

Efendim, İstanbul’un tarihi mezarlıklarını gezen meraklıların malumudur; nerede gösterişli ve kocaman bir sarık görürseniz bilirsiniz ki orada ulemadan biri yatmaktadır. Burdan da anlaşılacağı üzere eskiden ulema sarıkları pek büyük ve pek gösterişli idi. İşte bu geleneğe uygun olarak fakihin biri binbir parça bez toplamış ve bir kumaşın içine doldurarak kendisine gösterişli bir sarık yapmıştı. Yolda giderken fırsat gözleyen bir hırsız -şimdinin çanta hırsızları gibi diyelim!- sarığı kaptığı gibi kaçtı. Alim arkadan ona seslendi:

– Yahu! Böyle telaş etme. Hele şu sarığı çöz ve içinde ne olduğunu bir gör; sonra koşmana devam edersin. Hırsız sarığı çözünce içinden işe yaramaz bir sürü pılı pırtı döküldü. Geride sadece bir arşın eski bez kaldı. Bu işe pek sinirlenen hırsız:

– A gösteriş düşkünü sahtekar, diye bağırdı… Bu halinle beni aldattın ve boş yere işimden alıkoydun. Alim:

– Evet haklısın ama daha çok aldanmaman ve yorulmaman için seni uyardığımı da unutma, dedi. (4/62 -63)

Mevlânâ’ya göre dünya da insana hal diliyle böyle nasihatlar eder. O bir yandan güzel görünür, öbür yandan da kendi kusurlarını söyler. Oluş ‘ben güzelim’, bozuluş ise ‘ben bir şey değilim’ der. Bahara hayran olursun ardından sonbahar seni uyarır, güneşin doğuşunu beğenirsin ama batışı sana ölümü hatırlatır. Dünya zahiren melektir, batınen zebani. Zahire aldananın vay haline! Şimdi de bunun için seçtiğimiz hikâyemizi -şüphesiz bir hikmete mebni olarak kullanılmakla birlikte, burada zikrini doğru bulmadığımız bazı kısımlarını atlayarak- nakledelim:

Dışardan Melek İçerden Zebani

Bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Köleyi küçüklüğünden almış, evlat gibi nazla niyazla büyütmüştü. Bu adamın bir de yetişkin kızı vardı. Baba evlenme çağına gelen kızını fakir fakat zahit bir delikanlıya sözledi. Bu işler ilerleye dursun köle durduk yerde sararıp solmaya ve zayıflamaya başladı. Efendisi onun bu haline acıyarak bir gün hanımına:

– Sen onun anası yerindesin, şefkatla bir ağzını yokla bakalım, derdi neymiş, dedi. Kadın usuluyle yoklayınca köle baklayı ağzından kaçırdı:

– Sen kızını yabancılara ver de ben böyle hasta olayım reva mı!

Kadın öyle öfkelendi ki tutup köleyi damdan atayazdı. İçinden;

“A içten pazarlıklı ahmak! Sen kim, kızımı düşünmek kim!” diyordu. Yine de öfkesini yutup durumu kocasına aktarmayı tercih etti. Adam hikmet sahibiydi, düşündü ve karısına dedi ki:

– Ben onu bu sevdadan vazgeçirmenin yolunu biliyorum. Ama sen de bana yardımcı olmalısın. Şimdi sen git ve:

– Aşk olsun oğlum, madem kızıma gönlün vardı bunu niçin gizledin. Sen dururken biz hiç onu yabancıya verir miyiz. Hem senden iyisini nereden bulacağız, diyerek kızı kendisine vereceğimize onu inandır.

Kadın bunun üzerine:

– Aman, aman! Bunları söyleyeceğime benim dilim kopsun, o köle de gebersin daha iyi. Böyle yalanlar benim ağzıma sığmaz, dedi ise de kocasının ısrarıyla görevini kabul etti. Böylece karı-koca planlarını uygulamaya başladılar. Köle evvela kızın kendisine verileceği vaadine inanamadı. Ama anne gelen her misafire; Ferec’i kızımla evlendiriyoruz, diyor onlar da sureta onu tebrik ediyorlardı. Bu şekilde herkes durumdan haberdar olunca köle işin ciddiyetine inandı ve sevincinden kabına sığmaz oldu. Tekrar rengi düzeldi, eski sıhhatini kazandı. Nihayet düğün günü gelip çattı. Vakti gelince mumları söndürdüler ve köleyi gerdek odasına soktular. Anne plan gereğince güçlü kuvvetli bir oğlana gelinlik giydirmiş ve gelinin yerine oturtmuştu. Böylece köle ve onun gelin sandığı oğlan karanlık odada baş başa kaldılar. Az sonra içeriden kölenin inlemeleri ve feryatları gelmeye başladı. Fakat anne gürültü duyulmasın diye kapıda def çalınmasını emretmişti. Gece boyunca iri oğlan zavallı kölenin canını çıkardı, onu paçavraya çevirdi. Sabaha doğru adet gereğince hizmetçiler onu dışarı çağırıp hamama götürdüler. Köle perişan olmuş, ayakta duracak takati kalmamıştı. Gün aydınlanırken hamama gidenler geri döndü. Bu sefer evin kızı içerdeki oğlanın rolünü devraldı. Yeni gelin gibi süslenmiş bir halde köleyi kapıda karşıladı. Annesi de ihtiyatı elden bırakmıyor, bir yanlışlık olmasın diye kenarda tetikte bekliyordu. Köle kapıdaki gelini görünce korkudan dehşete kapılarak:

– Allah kimseyi senin gibisine düşürmesin. Gündüz gören seni melek sanır ama geceki iğrenç halinle eşekten bile betersin, dedi ve kaçtı. (6/9vd)

Mevlânâ hikâyenin sonunda; “Bu cihanın bütün nimetleri böyledir, dışardan görünüşüyle içerden görünüşü farklıdır. Bu aldanış sadece o köleye mahsus değildir, Allah’ın korudukları dışında herkes aldanıştadır.” sonucunu çıkarıyor. Kölenin ismi de oldukça manidar. Ferec kelimesinin bir anlamı sabır’dır. Sabır ise;es-sabru miftahü’l-ferec, atasözüne uygun olarak bütün sıkıntıların anahtarıdır. Bazıları da sabırlı olduklarını, aldanmayacaklarını sanarak ihtiyatı elden bırakırlar. O zaman ne mi olur? Kumaş hırsızının eline düşen sarhoş müşterinin başına gelen şey!.

3. Dünya Ömür Kumaşının Hırsızı

Ne var ki değerli okuyucu, Mesnevî’den nakledeceğimiz meddah ve terzi hikâyesine geçmeden önce konuyla ilgili küçük bir giriş yapalım. Eski cemiyetimizin başlıca eğlencelerinden biri meddah hikâyeleri dinlemekti… Şimdi artık bir nostalji olarak TV ekranlarında yaşatmaya çalıştığımız meddah, jestleri, mimikleri ve canlı anlatımıyla dinleyiciyi ağzına baktırır, uzun kış gecelerinin eğlencesi olurdu. Evliya Çelebimiz kendi devrindeki meşhur meddahlardan bahsederken onların halk üzerindeki tesiriyle ilgili ilginç örnekler verir. Bunlardan birinin anlattığı hikâyede birbirinin rakibi olan iki kahraman varmış. Günlerce süren anlatım esnasında dinleyicilerin bir kısmı bir kahramanın diğerleri öbür kahramanın taraftarı kesilmiş. Hani neredeyse günümüzdeki futbol takımı taraftarlığı gibi bir şey!… Nihayet hikâyenin bir yerinde iki kahraman kavgaya tutuşunca yerinden fırlayan taraftarlar da birbirlerinin boğazına sarılmış. Efendim…. şimdi gelelim hikâyemize:

Meddahın biri ballandıra ballandıra terzilerin hilelerinden bahsediyor, onların lafa tuttukları müşterilerinden nasıl kumaş aşırdıklarını anlatıyordu. Hıtalı bir Türk bu hikâyeleri dinleyince birden öfkelendi:

– Söyle bana bu şehrin hilede en mahir terzisi kimdir?

– Ciğeroğlu adında bir terzi vardır ki lafazanlıkta ve hırsızlıkta ondan üstünü yok.

İddiacı Türk:

– Bahse girerim ki ne o, ne başkası benden bir iplik bile çalamaz, dedi. Meddah onu uyardı ve dedi ki:

– Kendine bu kadar güvenme! Ben senden daha gözü açık nicelerini bilirim ki onun hilesine mağlup oldular. Zarara uğramaktansa, ondan uzak dursan daha iyi edersin.

Bu tartışma uzayınca Türkün ayranı iyice kabardı ve ortalığa şöyle dedi:

– İşte atım, onun üzerine bahse giriyorum. Eğer o terzi benden kumaş çalabilirse size atımı vereceğim. Ama ben galip gelirsem sizden de at isterim.

Böylece Türk ve diğerleri bahse tutuşup ayrıldılar. Gece boyunca Türk, terzinin hayaliyle uğraşıp durdu, uyuyamadı. Aldanmamak için orada nasıl davranacağına dair planlar yapıyor, planlar bozuyordu. Nihayet ertesi sabah koltuğunun altına bir parça atlas kumaş aldı ve terzinin yolunu tuttu. Terzi onu saygıyla karşıladı ve tatlı diliyle bübül gibi şakımaya başladı. Fakat aldanmamaya niyetli Türk oralı olmadı ve kumaşı terzinin önüne atarak emretti:

– Bundan bana bir savaş elbisesi biç, belden aşağısı geniş üstü dar olsun!

Terzi ölçüp biçti ve elbisenin ne kadar kumaştan çıkacağını hesapladı. Bir yandan bu işleri yaparken öbür yandan geçmiş beylerle ilgili hoş hikâyeler anlatarak müşteriyi oyalıyordu. Söz ilerledikçe Türkte içeri girerkenki hal kalmamıştı; yumuşamış, anlatılan komik şeylere gülmeye başlamıştı. Güldükçe zaten çekik olan daracık gözleri kapanıyordu. Onun gözleri kapanınca terzi fırsatı kaçırmadı ve kaşla göz arasında kumaştan bir parçayı kesip oyluğu altına sakladı. Birinci hikâye bittiğinde zavallı Türkün aklında ne geliş amacı, ne de rehin bıraktığı atı kalmıştı:

– Ne olur bana bir hikâye daha anlat, diye yalvardı. Terzi ilkinden daha komik bir fıkra anlatınca bizimki gülmekten kahkahalara boğuldu. Tabii terzi de bu arada kumaştan bir parça daha götürdü. Anlatılan hikâye bitince Türk tekrar:

– Ben ömrümde senin kadar tatlı dilli bir adama rastlamadım. Ömrüme ömür kattın. Bana bir hikâye daha anlat, diye yalvardı… Terzi ilk ikisinden daha komik bir fıkraya daha başladı. Artık Türk iyice kendini kaybetti ve sırt üstü düştü, yerde debelenmeye başladı. Onun bu halinden faydalanan terzi büyücek bir parça daha kesip sakladı. Bir yandan da içinden diyordu ki: “Vah, vah! Kârından zararından haberi olmayan bu adamcağız komik şeylere ne kadar da düşkünmüş, A zavallı, sen kendin masal olmuş, ömrünü tüketip bitirmişsin; hala çocuk gibi masala, eğlenceye düşkünlüğün ne böyle! Sana kendinden daha komik ne olabilir, bir düşün. Felek terzisi senin gibi yüz yaşına girip de hala pişmemiş çocukların elbisesini kesip biçer.” hikâye bittiğinde Türk dördüncü defa bir fıkra daha anlatmasını rica edince terzi artık ona acıdı ve şöyle dedi:

-Ey zavallı, artık yeter. Bir hikâye daha söylecek olursam getirdiğin kumaştan değil elbise yelek bile çıkmayacak. Eğer işin gerçeğini bilseydin gülmek bir tarafa kan ağlardın.” (6/64vd)

İşte işsiz, amaçsız insanların dünya karşısındaki hali! Mevlânâ’ya göre dünya o terzi, şehvetler ve güzel kadınlar da o hikâyeler gibidir; ömür ise o atlas kumaştır. Hüner o kumaştan bir ahiret libası çıkarabilmekte.

Tabii dünyada sadece meddahlar ve hoş hikâyeler yok; nice sıkıntılar ve dertler de var. Acaba bunların varlığı hangi ihikmete bağlı? Şimdi de Mesnevî’de bunların cevabını arayalım:

4. Dünyada Çilelerin Hikmeti

Bir adam arif bir zatla konuşurken hayıflanarak şöyle bir soru sordu:

– Ne olurdu bu cihan rahmet ve rahatlıkla ebedi olaydı! Her an bir üzüntü ve keder zuhur etmeyeydi. Gece gelip gündüzün kandilini çalmasaydı, baharın yeşerttiği bahçeleri kış gelip soldurmasaydı, sıhhat hastalıkla, emniyet korkuyla bulanmasaydı. Bütün bunlar olmasaydı Hakk’ın cömertliğinden ne eksilirdi?

O arif de soruyu soran adama dedi ki:

– Sen bunca hastalıktan, sıkıntıdan, dertten söz ediyorsun ama bütün bunlara rağmen dünya seni kendisine çekiyor, ahireti unutturuyor. Bunca sıkıntı bile seni gafletten uyandıramıyorsa bir de bunların olmadığı zamanki halini düşün. O halde bu sıkıntıları sen kendin için doğruyu gösteren bir nasihatçı say ve bir rahmet bil. (6/62-3)

Arif daha sonra söylediklerine bir örnek olarak şu nükteyi anlattı:

Çok muyuz, Değil miyiz?

Adamın biri dükkanına gidiyordu. Birden önüne güzellikte aya benzer bir sürü hanım çıktı. Onların çokluğundan önündeki yol tıkanmıştı. Bunun üzerine adam onlara:

– A kızlar, ne kadar da çoksunuz, dedi. İçlerinden biri:

– A adam! Bizi çok sanma. Gör ki bunca çokluğumuz bile size az geliyor da kalkıp birbirinizle livataya yöneliyorsunuz. Demek ki çok değilmişiz, dedi. (6/66) Arifin anlattığı bu nükte üzerine adam yine itiraz etti:

– İyi ama Cenab-ı Hak isteseydi, bize böyle sıkıntılar yaşatmadan da gerçeği gösterebilir, iyiliğe yöneltebilirdi. Arif dedi ki:

– Peki o zaman Cenab-ı Hak kullarına nasıl hitap edecek, onları birbirinden nasıl ayıracaktı? Çirkinlikler, nefis ve şeytan olmasa, arzular yol kesmese sabırlılar, sadıklar, abidler berikilerden nasıl seçilecekti? O zaman korkak kişiyle Hz. Hamza’nın, bilginle cahilin farkı nasıl ortaya çıkardı? Sonra senin sıkıntı dediğin şeyler de ne ki! Değil mi ki bunların hepsi gelip geçici; Cenab-ı Hak ise baki. Fani olana sabretmek, baki olandan mahrum kalmaktan kolaydır. Bak sana bir örnek vereyim:

Hangisine Katlanmak Daha Kolay?

Bir kadın kocasına yokluktan dert yandı ve:

– Ne kadar sıkıntı ve yokluk içindeyim, görmüyor musun? Bana hiç sevgin, acıman yok mu ki bu halime karşı kayıtsızsın, dedi. Zavallı koca sordu:

– Seni doyurmak ve giydirmek boynumun borcu. Bunları da gücüm yettiğince yapıyorum. O halde eksiğin nedir?

– Yediğim yiyecek, giydiğim de giyecek olsa bari! Şu üstümdeki şeyin kabalığına bak. Yakasının sertliğinden boynup kertildi de ip gibi inceldi. Sen buna giydirme mi diyorsun? Adamcağız durup düşündü ve:

– Haklısın, yemeğin yavan, elbisen de kaba ve çirkin. Ama benim elimden gelen de bu. Şimdi söyle bana, bu mu daha zor senin için, yoksa benden boşanmak mı? (6/67) O arif zat bu örnekten hareketle kendisine soru soran kişiye dedi ki:

– Gerçek, işte bu kocanın cevabındaki gibidir. Mahrumiyete katlanmak zordur ama kocadan boşanmak bundan da zordur. Dünyanın heva ve hevesini terketmek zordur; cihad tehlikeli, oruç da güçtür, ama bütün bunlar Hak’tan uzak olmaktan daha kolaydır.

Dünya-Ahiret Mukayesesi

Ey ki sabret nist ez dünyâ-yı dûn

Sabr çün dâri zi-Hak iy dost çün

Ey bu alçak dünyadan mahrum kalmaya sabredemeyen! Nasıl oluyor da -ahiretten ve- Cenab-ı Haktan mahrum kalmaya dayanabiliyorsun!

Bu veciz beyitte Mevlânâ bir paradoksa parmak basıyor. Dünyanın geçici ve sahte güzelliklerine bu kadar aşık olan insan nasıl oluyor da ondan çok daha güzel olana karşı duyarsız kalabilmekte! Şayet insan ikisini karşılaştırma imkanı bulsaydı sonuç ne olurdu? Bunun cevabını da aşağıdaki hikâyede birlikte takip edelim:

“Bir padişahın içi dışı güzel bir oğlu vardı. Bir gece düşünde onu ölmüş gördü ve dünyası karardı. Sonra uyanınca gördüğü şeyin bir rüya olmasına binlerce şükrederek kendi kendisine şöyle dedi: “Şayet gördüğüm şey rüya değil de gerçek olsaydı ben ne yapardım! Peki, böyle bir şey olmayacağı ne malum. O halde onu bir an evvel evlendireyim ki kendisini kaybetsem bile geride hatıra olmak üzere nesli kalsın…” Böylece sultan oğluna uygun bir aday aramaya başladı ve sonunda fakir ama asil bir kız buldu. Oğlanın aklı kısa annesi bulunan kızdan memnun kalmadı. Onu soyca ve servetçe oğluna denk bulmamıştı. Ancak sultan karısına aldırmadı ve o kızla oğlunu evlendirdi. Ne var ki gerdekten önce efsuncu bir kocakarı oğlanı görüp ona aşık olmuştu. Yaşlı kadın yaptığı efsunla çocuğun aklını başından alarak onu kendisine bağladı. Günler geçiyor fakat çocuk gül gibi karısının yüzüne bile bakmıyordu. Bu halden perişan olan zavallı baba kurtulması için zekatlar dağıtıyor, adaklar adıyordu. Nihayet nefesi kuvvetli biri geldi ve okuyarak büyüyü bozdu. Efsundan kurtulan şehzade gelinin güzelliğine vuruldu ve gözü ondan başkasını görmez oldu. Şimdi çirkin cadıyla kendi güzel karısını kıyaslıyor ve nasıl olup da onca zaman gönlünü ona kaptırdığına şaşırıyordu. Bizimki güzel karısıyla safa süredursun beride onu elinden kaçıran cadı hasedinden çatlayıp öldü. Aradan bir yıl geçtikten sonra bir gün baba oğlunu denemek için:

– Bu kadar vefasız olma, onca vakit geçirdiğin eski sevgiliyi de arada bir hatırla, deyince, çocuk:

– Bu sevinç yurduna vasıl olmuş ve o aldanış kuyusundan kurtulmuşken nasıl geri dönüp o günleri özleyebilirim ki, cevabını verdi…

Hz. Mevlânâ hikâyeden sonra şöyle diyor: “Bil ki o şehzade sensin, büyücü cadı ise bu dünya. Nitekim Hz. Peygamber ona kocakarı, dedi.” Buna göre asıl sevgili de ahiret ve ahiret güzellikleri olmakta… (4/119)

B- DÜNYA PAZARINDAN MANZARALAR

Bu dünyanın meseli bir ulu şara benzer

Veli bizim ömrümüz bir tiz bazara benzer

Her kim bu şara geldi bir lahza karar kıldı

Geri dönüp gitmeği gelmez sefere benzer

Bu şarda hayallerin haddi vü şümarı yok

Bu hayale aldanan otlar davara benzer

                             Yunus Emre

Başarıyı Nerede Aramalı?

Günümüzde insanların gözümüzdeki değeri onların başarılarına endekslenmiştir. Gayretsiz ve sünepe kimselere kim niye saygı göstersin ki! Peki ama başarının göstergesi ne? İşte burada anlayışlar farklılaşıyor. Birçok insana göre başarının temel ölçütü mal ve mevki kazanma, şan ve şöhrete ulaşma, herkesin hayranlığını kazanma nevinden tamamen dünyevi şeylerdir. Dünyayı kazanma konusundaki bu başarı acaba ahiret başarısının da ölçüsü olabilir mi? İkisi arasında daima bir paralellik mi var, tezat mı? Hz. Mevlânâ’ya göre gerçek gayret ahiret konusundaki gayrettir ve başarı ölçütü cennete girip girememektir. Dünyada mal mülk yığma konusunda en geriden gidenler çok zaman cennete girmekte en önde olacaklardır. O bu durumu şöyle bir benzetmeyle açıklıyor: “Otlağa giderken en geride kalan topal keçi ağıla dönerken en önde olur. Sen de bu alemde gerekirse topal ol da dönüş vaktinde en önde bulun. Görünürde sona kalan ama hakikatte ileri gidenlerden ol. (3/43) Dünyayı kazanmak kötü bir şey olmasa gerek. Bunu ileride tekrar ele alacağız. Ama kötü olanı, dünyayı kazanırken ahireti kaybetmektir. Böylesinin hali neye benzer? Olsa olsa aşağıdaki kil yiyenin acınası durumuna:

Kil mi Değerli Şeker mi?

Hani bazı insanların tuhaf alışkanlıkları olur ya… Toprak yeme, kâğıt yeme, cam yeme gibi. İşte böyle kil yeme hastalığına tutulan bir pisboğaz şeker almak üzere şekerciye uğramış. Onun kil zaafını bilen hilekar şekerci demiş ki;

– Şekerim iyi cins ama tartıda ağırlık olarak iki parça kil kullanıyorum, haberin olsun.

Berikinin yüzü parlamış. Hani bir çöpçatan aracılık ettiği delikanlıya; ‘Kız çok güzel, üstelik helvacı kızı.’ demiş de bizimki; ‘Oh, oh,’ demiş, ‘desene tatlı tatlı üstüne.’ Bu hesap, kil lafıyla müşteriyi kışkırtan şekerci darayı koyup içeri geçmiş ve küp halindeki şekeri kırmaya başlamış. Fırsatı ganimet bilen müşterimiz de başlamış daradaki kilden atıştırmaya… Ama bir yandan şekerciyi gözlüyor, görülüp görülmediğini kontrol ediyormuş. Şekerci olanın bitenin farkındaymış ya, bile bile ağırdan alıyormuş. İçinden de diyormuş ki: “A cahil! Sen benim görmemden korkuyorsun, bense senin az yemenden. İçeride meşgulüm ama aptallığımdan değil, kurnazlığımdan. Kil şekerden kıymetli değil ya! Aman daha çok ye. Daha çok ye ki dara hafiflesin ve şekerim bana kalsın.” (4/26) hikâyeden anlaşılacağı üzere dünya nimeti kilse ahiretinki şeker. Şekeri kile değiştiren ebleh acaba size bir hikâyeyi hatırlatıyor mu? Bana çocukken okuduğum La Fontaine’nin bir fablını hatırlatıyor. Bulduğu inciyi darıyla takas eden oradaki horozun hikâyesi galiba insanlığın hiç bitmeyecek macerasının özeti. Horoz tabiatlı insanların özelliği şekle aldanmaları, zarar ederken kâr ettiklerini sanmalarıdır. Mevlânâ aşağıdaki hikâyede bunun ilginç bir örneğini veriyor:

Bu Alışverişte Kim Kârlı?

Malum, Bilal-i Habeşi iman yolunda en çok çile çekmiş sahabilerden. Yahudi olan sahibi dinden döndürmek için ona akla gelen her çeşit işkenceyi uyguluyordu: Dikenli dallarla dövmeler, aç ve susuz kızgın kumda güneş altında tutmalar ve daha niceleri. Ancak Bilal asla inkara yanaşmıyordu. Hz. Ebubekir feci durumunu görünce ona; “Dinini sureta inkar et, bu caizdir.” dedi. O da bunu kabul etti ama her damarı öylesine imanla doluydu ki dili bir türlü inkara varmadı ve yine “Allah bir, Allah bir” demeyi sürdürdü. Bilali satın alarak azat etmek isteyen Hz. Ebubekir meseleyi Resul-i Ekreme arzetti. O bu isteği onayladı ancak; “Alışverişine beni de ortak et!” buyurdu. Hz. Ebubekir Yahudiye Bilale karşılık olarak maddi değeri daha fazla olan kendi beyaz kölesini teklif etti. Kurnaz Yahudi bu kârlı takasa pek sevindi ama yine de hırsından üste para istedi. Hz. Ebubekir beriki razı oluncaya kadar fiyatı arttırdı. Nihayet satış gerçekleşince Yahudi bir kahkaha atarak:

– Bu kadar hevesli olmasaydın ben bu kara yüzlü köleyi aldığının onda birine bile satmaya razıydım. Sen bu alışverişte büyük zarar ettin, dedi. Hz. Ebubekir ise:

– Hayır, asıl kâr eden benim ama sen farkında değilsin. Çocuklar inciyi cevize satar. Sen de kölenin dışına baktın ama içindeki cevheri görmedin. Gerçekte beyaz olan Bilal ama o sana siyah görünmede. Sen eğer daha fazlasını isteseydin ben borç bulur onu yine satın alırdım. Hasılı sana göre sen kazançlısın ama bana göre de kârlı olan benim…

Efendim, bu duygulu hikâyenin konumuzla ilgili kısmı buraya kadar. Ama biz onun son kısmını da tamamlayalım: Hz. Ebubekir, Bilali Resul-i Ekremin huzuruna çıkarınca zavallı heyecandan bayıldı, kendinden geçti. Hz. Peygamber onu kucaklayıp teselli etti. Sonra Hz. Ebubekir’e:

– Bu alışverişe beni de ortak etmeni söylemiştim, diye sitemde bulundu. O sadık yar -o dostluğa binlerce selam olsun- şu karşılıklığı verdi:

– Ya Resulallah! Benim onu satın almam ve azat etmem hep senin yüzün suyu hürmetine. Ama gerçekte o da ben de senin ebedi köleniz. Bizim hürlüğümüz sana köle olmaktır. (6/34vd)

Demek ki gerçeği gören göz Bilal’in siyah yüzünde aydınlığı görür, beyaz kölenin yüzünde de karanlığı. Hakikatin terazisi o bakıştadır. O bakışta bazen köleler efendi, efendiler köle değerindedir. Mevlânâ bununla ilgili şu örneği veriyor:

Hilal’in Hikâyesi

Hilal insanlar nezdinde hor hakir bir köleydi ama Hak katında makbul bir erdi. Bir zaman Hilal hasta oldu ve ahırda atlarla yatıp kaldı. Aradan günler geçti; efendisi hala kölesinin halinden habersizdi. Gayb dilinin ihbarıyla Hz. Peygamber durumdan haberdar oldu ve onun bulunduğu semte yöneldi. Evin efendisi Hz. Peygamberi kapıda görünce onun kendisine geldiği zannıyla sevincinden kanatlandı ve misafiri binbir iltifatla içeriye buyur etti. Hz. Peygamber ise:

– Ben sana gelmedim, Hilal nerede, buyurdular. Ev sahibi şaşırdı.

– O atlarla yatar kalkar garip bir çobandır, günlerdir yüzünü gördüğüm yok, deyince, Resulullah ahıra yöneldi. Karanlık ve pis ahır onun güzel kokusuyla ve ışığıyla aydınlandı. Hilalin can burnu bu güzel kokuyu aldı, can gözü o ışığı gördü ve fırlayıp Peygamberin ayağına düştü. Hz. Peygamber:

– Ey gizli hazine, ey gök garibi nasılsın, diye halini sordu. Hilal mest dedi ki:

– Ağzına güneş doğan kişi nasıl olursa öyleyim; susuzluktan toprak yiyen kişi su üstünde taşınırken nasıl olursa öyleyim; uykudan kalkınca kendini aslan zanneden köpek gibiyim; birden gözleri açılıp karşısında baharı gören kör gibiyim. (6/44)

Şimdi kendimizi Hilal’le efendisi yerine koyalım. Hangisi olmayı arzu ederdik? Netice olarak değerli ve değersiz gerçek terazide belli olur, bozuk tartıda değil.

Onlar Bile

Mevlânâ kâr ve zararla ilgili ilginç bir örneği de asr-ı saadetten veriyor. Zorlu geçen bir kıtlık mevsiminde ashab Cuma namazı kılmak üzere mescidde Hz. Peygamber”in huzurunda toplanmıştır. Tam o sırada kervancı davulunun sesi sokakları çınlatır. Kıtlıktan bunalan mescid halkı karlı bir alışveriş yapmak ümidiyle dışarıya koşuşurlar. Geride Hz. Peygamberle birlikte sadece 12 kişi kalmıştır. Mevlânâ, Resul-i Ekremin dersinden geçmiş bu seçkin insanların bile rızkı veren Cenab-ı Hakk’ın kapısından rızka doğru koşmasını hayretle karşılıyor ve bizi uyarıyor: “Ne garip! O senin rızkını gökten gönderirken sen buğday için ondan ayrılmadasın.” (3/17)

Bu Pazarda Bitmeyeni Ara, Batmayana Koş

Bang u sıytî cû ki ân hâil neşüd

Tab-ı hurşidî ki ân âfil neşüd (4/1680)

Arayacaksan kaybolmayacak bir ses ara, koşacaksan batmayan bir güneşin ardında koş!

Bu beytin çağrışımıyla gözümüzü kapatalım ve bir pazar yeri düşünelim… Her tezgah sahibi avaz avaz bizi kendisine çağırmada, aklımızı çelmeye çalışmada. Bu dünya işte böyle bir pazar yeri, her insan da bizi kendisine çağıran bir nevi tezgahtar rolünde. Ama akşam olup da tezgahlar söküldüğünde o seslerden sedalardan geriye derin bir sessizlik kalır. O zaman anlarız ki ne bu davet ne de davet sahibinde hakikat ve vefa var. Meydanı sessizlik aldığında geride hakikatin sesi kalır. Hakikat Hak’tır, hakiki davet O’nun davetidir. Sökülmeyen tezgah ve eskimeyen meta ebedi doğrular ve yanlışlardır. Her sevgili ve dost da bir güneşe benzer. Ama Hz. İbrahim’in batmayan güneşinden başka bütün güneşler batmaya mahkumdur. O halde ey pazara çıkmış müşteri! Aradığını doğru yerde ara. Aslında bütün bu hakikatler yanından bir nehir gibi gürül gürül akıyor. Ama ne çare ki sen o suyun kenarında uyumadasın ve uykunda suyu serap tarafında aramadasın. Üstelik kendin yanıldığın yetmiyor gibi uykudaki arkadaşlarına; gerçeği gören gönül gözü bende, işte su karşımızda, haydi beni takip edin, demedesin. Böylece her adımda sudan uzaklaşmakta ve uzaklaştırmaktasın. İşte nicelerin hali böyledir: Onlar yerinden ayrılıp yola giderler ama asıl gitmek istedikleri yer ayrıldıkları yerdir. Bu yüzden, uyuyacaksan, bari yol üstünde uyu, diyor Mevlânâ; belki uyumayan bir yolcu sana rastlar da seni o uykudan uyandırır. (4/124)

Mesleğin Öbür Alemde de Geçsin

Yukarıda dünyayı bir pazara benzetmiştik. Her insan bu pazarda bir tezgah kurmuş geçimini sağlayacak bir meslek edinmiştir. Oysa ahiret kazancı daha hayırlı olduğuna göre onu kazanmak için de bir meslek edinmemiz gerekmez mi? Aşağıdaki parçada iki kazanç karşılaştırılıyor: “Ten kazancı için sanat öğrendin, gel din sanatı için de gayret et. Dünyada servet kazandın ya, bu fani alemi terk edince hepsini bırakacaksın. Ahireti kazanmak için de bir sanat öğren. Sanma ki ticaret yalnız bu alemdedir. Cenab-ı Hak, ‘Bu dünyanın kazancı ona nisbetle çocuk oyuncağıdır.’ dedi…” (2/94)

Dünya Malı Oyuncak Sen de Çocuksun

Hani çocuklar sokakta dükkancılık oynarlar da gece vakti evlerine yorgun argın ve aç olarak dönerler Çocuk, eteğine saksı kırıklarını doldurur da mal mülk sahibi gibi onların üstüne titrer; bir parçasını alsan ağlar, o parçayı geri alana kadar yırtınır. O, bilgi elbisesini giyinmemiştir de o yüzden ne ağlamasına, ne de gülmesine bir değer verilmez. (2/94) Çocuk akıllı kişi de eğreti malı, kendi mülkü sanır ve o malın üstüne titrer durur. Hani biri rüyasında kendisini mal sahibi görür; hırsızın çuvalı çalmasından korkar; fakat biri kulağını çekip onu uykudan uyandırınca da o halini hatırlayıp gülmeye başlar. Bu dünyanın bilgisine ve malına sahip olanlar da böyledir. Bu bilginler kendisinde bilgi var zannına kapılır da, bir hırsız çalacak diye korkar. ‘Halk zamanımı çalıyor.’ diye şikâyet eder. Oysa Tanrı Kur’an’da, böyleleri hakkında “bilmezler” dedi. Onların zaten faydalı bir vakti de yok ki halk çalmış olsun!

Yediğin Toprak Senin

Bazan beddua niyetine; “A toprak yiyesice!” deriz. Mevlânâ’ya göre bu ağzın yediği zaten topraktan başka ne ki! Lakin renklere boyanmış bir toprak bu. Yiyip içtiğin bu kebap, bu şarap ve bu şeker renklenmiş, nakışlanmış topraktan ibaret. Gerçi yediğinde onlar ete, deriye döner, beden rengini alır ama hepsinin aslı topraktır… Her şey topraktan vücut bulur, sonra yine dağılıp toprak olur. Yaşarken farklı renkte olan Rum, Habeş, Hindu ve Kıpçak kabirde yine tek renge boyanırlar. O halde bilesin ki o rengin ve süsün, tamamen hileli ve eğreti bir yüz örtüsü, bir maske. (6/176) Peki değişmeyen renk ne? Cevabı şu beyitte:

Reng-i bâki sıbgatullahest ü bes

Gayr-ı an ber-beste dân hemçün ceres (6/4745)

Baki olan ancak Allah’ın boyasıdır, ondan başkasını bağlanmış çan gibi iğreti bil… Allah’ın rengine boyanmak; doğrulukta, takvada, imanda ve ibadettedir. Dünya renkleri de dünya gibi uçar gider; ahiret de ahirete ait renkler de ebedidirler. Dünyevi renklerle oyalananlar manen çocuk kalanlardır. Ebediyet yolcusunu ne bu kebap doyurur ne şu şarap. O bakî bir içkinin, keskin bir şarabın peşindedir. Mevlânâ aşağıda vereceğimiz hikâyede böyle bir şarap istiaresi etrafında gönlünü ahirete bağlayan insanların dünyaya tahammül edemeyişlerini anlatıyor. Peki ama neden şarap? Okuyucunun yadırgamaması için kısaca açıklayalım. Klasik şiirimizde şarap aşkın, gönül coşkunluğunun sembolüdür. Çünkü şarabın özelliği sarhoş etmektir, aşk da aynı kabiliyeti haizdir. Su da içecektir, şarap da. Ama bu ikisinin insan üzerindeki tesiri bir mi? İşte bu yüzden âşık şaraba/gönül coşkunluğuna mübteladır. O Cenab-ı Hakk’ı sevmiş, itimad etmiş ve dolayısıyla hesap kitap kaydından kurtulmuştur. Zahid ise şiirimizde gönül zevklerinden mahrum, şekilci bir tiptir ve görünüşünün tam tersine dünyaya bağlıdır. İşte Mevlânâ dünyanın ahiret karşısındaki durumunu su/şarap, zahit/ sarhoş sembolleri üzerine bina ediyor. Yine de zahiren yanlış anlaşılmaması için hikâyesini içkinin yasaklanmadığı bir zamana götürerek diyor ki:

Şarapçı Emirle Küp Kıran Zahit Hikâyesi

“Henüz içkinin yasak olmadığı zamanlarda içmeyi ve içirmeyi seven cömert bir emir vardı. Bir gün misafiri gelince emir, halis şaraplardan getirmesi için kölesini manastıra gönderdi. Manastırda iki testiyi de saf şarapla dolduran köle dönüp gelirken yolda bir zahitle karşılaştı. Dünyaya ve dünya zevklerine sırt çevirmiş zahit, kölenin ne taşıdığını öğrenince fena halde kızdı, yerden bir taş aldı ve:

– Hiç emirlere böyle zevk ve safa sürmek caiz mi? deyip taşı fırlattığı gibi iki küpü de kırıverdi. Durumu öğrenen emir küplere bindi ve:

– Derhal bana üstüne vazife olmayan şeyleri iş edinen o ahmağın evini gösterin, gidip kafasını ezeyim de öyle yersiz şeyler yapmak ne demekmiş öğrensin, dedi. Bu sırada zahit korkusundan bir yerlere gizlenmiş, tir tir titremekteydi. Emirin gürültü patırtısı mahalleliyi ayağa kaldırınca durumu öğrenen bazıları zahide şefaatçi olarak dediler ki:

– Onu affet. Zaten çektiği korku ona ceza olarak yeter. Hem af affı celbeder. Sen de bu dünyada bilmeden ne testiler, ne küpler kırmışsındır. Bunu affet ki Cenab Hak da senin o cürümlerini affetsin. Hem senin şaraba ihtiyacın da yok, çünkü bizatihi kendin gül yüzlü şarap olmuşsun. Emir dedi ki:

– Hayır ben şaraptan başka şeyle kâni olmam. Çünkü şarapla gönlünü eğleyeni artık başka bir şey oyalayamaz. Sarhoş, hesap kitap kaygusundan uzaktır. Ben de takdirin önünde, rüzgarda her tarafa salınan salkım söğüt gibi salınmalıyım; korku ve ümit fikrinden uzak olmalıyım.” (5/139)

Bu hikâyenin girişinde de anlattığımız gibi Hz. Mevlânâ buradaki iki tiple dünya ve ahiret karşısındaki iki farklı tavrı somutlaştırmış oluyor. Hikâye boyunca o, bu fikri değişik misallerle zenginleştiriyor. Buna göre nebiler de daima ebede baktıkları için başka şeyler onlara oyuncak gibi görünmüştür… Ebed ebedi diriliktir. Ebedi dirilik ahirettedir. Ayette bu hususta: “Ve inne’d-dare’l-ahirete lehiye’l-hayavanu lev kanu ya’lemun.”

Yani; ahiret yurdu ise gerçek hayatın/diriliğin ta kendisidir, keşke bilselerdi, buyurulmuştur. Hiç diriyi seven tekrar ölü mesabesindeki dünyayı sevebilir mi? Başka bir benzetişle orası gül bahçesi, burası külhandır. Gül bahçesini yurt edinen dönüp külhanda oturabilir mi? Peki, niçin herkes ahiretin üstünlüğünü farkedemiyor? Çünkü daha evvel de söylendiği üzere kimi insanlar ruh kimileri ise beden kesilmişlerdir. Pak ruhun vatanı yücelerdir, kurtçuğun yeriyse gübre. Gönlünü dünyaya kaptıran insanlar bir nevi çocukturlar. Gerçek bebeklerden henüz habersiz olan küçük kız çocukları cansız bebeklerle oyalanır; oğlan çocukları da henüz yiğit kuvvetine sahip olmadıkları için çubuktan kılıçlarla oynarlar. Ama yetişkin insanların bez bebekle, tahta at ve kılıçla ne işi olabilir? Neticede biz ebedi tarafımızla ahirete aidiz. Bu bakımdan dünya gelip geçici bir dadı, ahiretse annemiz mesabesinde. Dadıdan vefa beklemek yersizdir, anne ise her halükarda annedir. (5/29)

Peki Ama Dünyadan Maksat Nedir?

Çist dünya ez Hüdâ gâfil buden

Ni kumaş u nukre vü ferzend ü zen (1/1024)

Dünyadan kasıt ne kumaş, ne para, ne de kız ve oğlandır. Dünya insanın Hak’tan gafil olmasıdır.

Şimdiye kadar ele aldığımız bahislerde Hz. Mevlânânın dünya karşısında mesafeli bir tutum takındığını gördük. Ancak onun bu tavrını dünyanın bizatihi kötü oluşundan ziyade insanların zaafına bir vurgu olarak almak daha doğrudur. Nitekim yukarıya aldığımız beyit onun dünyaya bakışını tek başına özetliyor. Buna göre maksat işten güçten el etek çekmek yahut çoluk çocuğa karışmamak değildir. Aslolan bütün bunların insanı Hak’tan alıkoymaması, gaflete düşürmemesidir. Yoksa helal yoldan kazanılan ve hayra sarfedilen mal mümin için aynı zamanda bir ahiret azığıdır. Nitekim Cenab-ı Peygamber; “Salih kimse için helal mal nimettir.” buyurmuştur. Mevlânâ malın hangi şartlarda nimet, hangi durumda da afet olduğunu o çok bilinen gemi/su benzetmesiyle açıklıyor. Buna göre eldeki imkanlar geminin altındaki su gibi olmalıdır. Gemi hedefine su sayesinde gidebilir. Ama suyun geminin içine girmesi onun batması demektir. Bu durumda nimet, nimet olmaktan çıkıp külfet haline gelmekte. Mesnevî’de bu fikrin benzer benzetmelerle çoğaltıldığı görülür: Ağzı kapalı ve içi boş testinin su üstünde her yana gitmesi, ya da içinde su olmayan leğenin deryada batmaması gibi… Şimdi de Mesnevî’de yer alan ve bu fikirleri özetleyen bir nükte aktaralım:

Hangisi Derviş?

Adamın biri Endülüs’e giderken fakir bir derviş kendisine; “Gideceğin yerde şöyle ulu bir şeyh var, ona söyle de benim için dua ve tavsiyede bulunsun.” demiş. Endülüs”e varan yolcu araya sora o zatı bulmuş. Bakmış ki şeyh bir sarayda ve taht üzerinde; çevresi de hizmetçi dolu. Yolcu bu tuhaflık karşısında şaşırmasına şaşırmış ama üzerindeki emaneti de aktarmadan edememiş. Şeyh yolcuya şöyle demiş:

“Ona selamımı söyle, kalbinden dünya muhabbetini çıkarsın.”

Yolcu içinden:

“Allah Allah, bu nasıl iş! Bu şeyhin kendisi sultan gibi yaşarken nasıl oluyor da yiyecek bir lokması bile olmayan o dervişe böyle bir tavsiyede bulunuyor!” diye geçirmiş. Ancak geriye dönüp bu mesajı yerine ilettiğinde fakir derviş:

“Şeyh keramet buyurdu. Benim bu fakirliğime bakma; içim dünya sevgisiyle dolu ve tam 30 senedir bundan kurtulmaya çalışıyorum. Şeyhin zenginliği de seni şaşırtmasın, onun gönlünde dünyadan eser yok.” demiş. Mevlânâ başka bir yerde de mal edinme konusundaki şu çelişkiye dikkat çekiyor:

Terk-i dünya her ki kerd ez zühd-i hiş

Piş âmed piş-i o dünya vü piş (1/503)

Kim kendi isteğiyle bu dünyadan vaz geçerse dünya ve dünya nimetleri kendi ayağıyla onun önüne gelir. Demek ki dünyayla bir kovalamaca yaşıyoruz. Biz kovalayınca o kaçıyor, biz kaçınca peşimizden koşuyor.

İmtihansız Olgunlaşma Olmaz

Esasen insanın mânen olgunlaşması için geçmesi gereken imtihanların başında dünya imtihanı gelir. Aşağıdaki beyitlerde bu fikir örneklendiriliyor:

Çün adû nebved cihâd âmed muhal

Şehvetet nebved nebâşed imtisâl

Hin mekün hodrâ hasi ruhban meşev

Z’ân ki iffet hest şehvetra girev (5/580, 82)

Hiç düşman olmadan cihad olur mu? Yolumuzu kesen dünya şehveti olmadan da emre uymanın değeri anlaşılmaz. O halde papazlaşıp kendini hadım etmeye kalkma, o şehvete rağmen iffetli kalmaya gayret et.

Mevlânâ yedirip içirmenin dinî bir emir olduğuna dikkat çekiyor ve bu emrin yerine getirilebilmesi için önce kazanmak gerektiğini belirtiyor. Bu fikir hemen bütün tasavvuf erbabının paylaştığı bir fikirdir. Mesela Yunus Emre de aynı mealde şöyle der:

Dürüş kazan ye yedir

Bir gönül ele getir

Bin Kâbeden yeğrektir

Bir gönül ziyareti

Dürüşmek, eski Türkçe’de çalışmak çabalamak anlamına geliyor. İnsan niye çalışıp çabalamalı? Bir gönül ele getirmek için. Niçin? Çünkü gönül yapmak bin Kâbe yapmak gibidir… Görülüyor ki kazanmak yine dini bir amacı gerçekleştirmenin vasıtası olmakta.

Allah Gördüğümüzden Koymasın

Mesnevî’de yer yer eldeki imkânların kaybedilmesinin insan üzerindeki etkilerinden de söz edilir. Yoksul olan için bu hal tabiidir. Ama varlıktan darlığa düşenlerin buna tahammülü çok daha zordur. Eserde bu zorluk çeşitli benzetmelerle açıklanır. Sözgelimi doğuştan zenci olan ten renginden şikâyetçi değildir. Fakat önce beyazken sonra bir hastalık neticesinde yüzü kararan insan bundan kurtulmak için çareler aramaya başlar. Ehli kuşların kümeste yaşamaktan yana şikâyetleri yoktur. Onlar önlerine dökülen yemlerini huzurla yerler. Oysa uçan kuşu yakalanıp kafese hapsetsen zavallının önüne ne döksen gözü görmez. Hz. Peygamber de bu durumun zorluğunu tescil babında; “Zengin iken fakirleşene, aziz iken zelil olana, cahiller arasında kalan alime acıyınız.” buyurmuştur. Hasılı insanın elindeki imkanı kaybetmesi âdeta bir uzvunun kesilmesi gibidir. (5/34)

CEVHER BEYİTLER

30

Servet kelin külahı:

Mâl u zer serra büved hemçün külâh

Kel büved o k’ez-küleh sâzed penâh 1/2445

Mal ve para baştaki külah gibidir. Külaha ise ancak kel olan ihtiyaç duyar. Başında sırma gibi saçı olan külahı neylesin. Mal asa gibidir;asa ise topala ve yaşlıya yakışır. Ceylan gibi seken yiğide asa taşımak ardır. Hazine olmak hazineye sahip olmaktan elbette iyidir. O halde sen kendin hazine ol ki hazineler seni arasın.. Dünya senden değerli değil, bırak o senin peşinde koşsun.

31

Ey gölge avcısı:

Sâye-i murgî girifte merd-i saht

Murg hayran geşte ber-şâh-ı dıraht 1/2911

Her şeyin bir hakikati bir de gölgesi vardır Kuş başka kuşun gölgesi başkadır.. Gölge yerdedir gerçeği gökte. Ahmak yerdeki kuşun gölgesini kavramış kuşu tuttuğunu sanmakta. Ağacın tepesindeki kuş ise onun bu komik haline şaşmada. A şaşkın dünya avcısı! Ömrünü gölge peşinde seğirterek harcayan o avcı senden başkası değil. Meyveli dal dışarıda, sense mağara duvarına akseden gölgesinden meyve devşirmeye çalışmadasın. O gölge bu dünyadır, ahiret ise dalın gerçeği. Gölgenin amacı gerçeği hatırlatmaktır. O halde sen de gölgeyi bırak aslına bak.

32

Libas boya göredir:

Dedi lûtfum herkese haddincedir

Câmesi her âdemin kaddincedir 1/1218

Dedi ki: Lûtfum herkese layık olduğu kadardır. Ben herkese boyuna göre elbise biçerim.

Ey verilenden daha fazlasını talep eden! İlahi lûtuf herkese kabı ölçüsünce verir. Nasıl boyu kısa olana uzun elbise biçmek iyilik değilse insanlara hak etmedikleri imkanları vermek de iyilik değildir. Böyle ihsan zayıf biniciyi azgın ata bindirmeye benzer. O durumda çok geçmeden baş aşağı uçarsın da bindiğine bineceğine bin pişman olursun

33

Muma ihtiyacın yok:

Bî-çerâgî çün dehed o rûşenî

Ger çerâget şüd çi efgân mikünî 3/1384

Amaç aydınlanmaktır, mum değil. Mum bu işe vasıta olduğu için değerlidir. Cenab-ı Hak isterse ışığını mumsuz, nimetini vesilesiz de gönderir. O zaman mumsuz aydınlanır, yemeden doyar, içmeden kanarsın. Allah sana gönlünde doğan koca bir güneş vermişken sen dışarıdaki mumunun söndüğüne üzülme. Say ki mangırını düşürdün, parlak bir altın buldun; kirli külahını yel kaptı ama başına cevherli bir taç kondurdular. O halde sevin.

34

Aslan sofrasında aç kalmazsın:

Eksik olmaz şîr bezminde kebâp

Rûbeh-âsâ cîfeye etme şitâb 3/2252

Ey tilki tabiatlı. Sen bir aslan sofrasındasın.Aslan sofrasında kebap eksik olur mu hiç? Aslanın pençesinden hangi av kurtulmuş ki sen aç kalasın. Hem o sofradasın hem de gözün dışarıda bir leş aramada. Bu sofra sahibine saygısızlıktır. Eğer kebap beklemeye sabrın yoksa bari sofradan kalk git de aslanı da töhmet altında bırakma.