Ebû Cehlin Hezeyânı!

Ebû Cehlin Hezeyânı!

30.03. 1955

Refii Cevat Ulunay

Bir kaç gün evvel bir gazetede Mevlevîlik hakkında daha doğrusu aleyhinde bir fıkra okudum. Bir müddetten beri Mevlânâ’ya karşı hasbî bir adâvet besleyen yazı sahibi bu fıkrasında içinde bocaladığı cehalet hududunu da aşmış, yobazlık kârizine yuvarlanmıştır. Cehalet yobazlıkla alûde olursa pek kötü bir şey oluyor, insan burnunu tıkamadan okuyamıyor. Biz de öyle yapalım. Bu mütecaviz şöyle başlıyor:

“Mevlevîlerin âyînine sema’ yahut sima’ derler.”

Mevlevîlerin âyînine sema’ yahut sima’ demezler. “Mukâbele” derler. “Mukâbele” denilmesinin sebebi de “Mü’min, mü’minin âyinesidir.” hakikatının sembolik tarzda ifadesi için şeyh ile dervişlerin birbirlerini olan muhabbet tezahürüne “Mukâbele” etmeleri dolayısiyledir. Pek tabii olarak bu nükteyi bu kara câhil bilmez.

Şimdi ilim âlemini esasından sarsacak bir taarruz nümunesi kaydediyorum:

“Mevlevîler bu âyine namazdan ziyade ehemmiyet verirler. İbadet telakki ederler. Halbuki İslâmda ibadetin şekli miraç mucizesi sırasında tesbit olunmuştur.”

Kalemin nezâhitini ihlâl etmeyeceğimi bilsem bu tecavüze karşı söyleyeceğimi bilirdim. Herhangi bir âyîni dinî ferâizin fevkinde tutmak küfür olduğuna göre bu cahile nazaran Mevlevîler Müslüman bile değildir. Mevlevîlik Allah’a aşk ile vusûl için bir yoldur. Mevlevîler “Mukâbele” den evvel namazlarını kılarlar, ondan sonra onları Hakka i’sal edecek aşk yoluna girerler. Miraca mûcize demek cehâletini gösteren bu adam ibadetin o gece tesbit olunduğunu söylüyor. Miraç gecesi beş vakit namaz farzolunmuştur. Ondan evvel namaz yok mu idi, ibadet yok mu idi?

Mûsikî, herkesin istidad ve anlayışına göre bir akis husûle getirir. Kalbi muhabbetûllah ile çarpan bir adamda aşk-ı ilâhi uyandırır. Yobaz ve ham ervahları da böyle suyunu içip tanesini bırakmak vaziyetine düşürür. Tekkeler, Dergâhlar mûsikîyi cami’e sokamayanların kurdukları tesisat değildir. Çünkü camilerimizde çok şükür mûsikî vardır. Güzel sesli hâfızlar Kur’ânı makamata riayet ederek okurlar.

Peygamberimiz, Hazret-i Hatice (r.a) ile izdivaç ettiği zaman Hatice-tül Kübrânın câriyeleri defler çalarak raksetmişler ve Resûlûllah bu raksları memnuniyetle seyretmiştir. Müslüman dinî gibi her asra uyan bir din insanların hissiyatını güzeliklere karşı körleştirir mi? Camilerde okunan ilâhiler mûsikî değil midir? (Ashabı Soffa) denilen ve her şeyden tecerrüd ederek kendilerine Allaha vakfeden ashabın (cûş u hurûş) a geldikleri zaman sema’a benzeyen hareketlerde bulundukları rivayet edilir. Ama yobazlar için (Ashabı Soffa) sadece mescidin sofasında yatanlardır.

Bu cehalet hülâsası semaa raks diyor. Dünyada yalnız bir figürden ibaret raks nerede görülmüştür? Eğer sema’ bir raks olsaydı muhtelif şekilleri olurdu. Bu ne biçim rakstır ki altı yüz seneden beri aynı şekli muhafaza etmiştir. Sema’ bir semboldür… Elimiz değmişken ne olduğunu da anlatalım. Bunu, bu bomboş kafada bir intibah husûle getirmesi ümidiyle yazmıyorum. Bununla Mevlevîliğin rümûzundan birini anlatmış oluyorum.

Ecrâmın devrini remzeden sema’ aynı zamanda: “Nereye dönsem likaûllahı görürüm” hakikatinin ifhamıdır. Hattâ Mevlevîliğin “Mevlânâ”dan değil de “tevellû”dan geldiğini de kuvvetle zannediyorum. “Menâkibulârifin” tercümesinde yapılan açıklamada “Son zamanlarda bilhâssa Mevlevî tekkelerine münhasır olan bu eğlencenin” sözü ile yüz binlerce Hak âşığının hissiyatını tahkir etmek, görülmemiş bir küstahlıktır.

Sema’ı dans diye vasıflandırmak gönlün taş kesilmesidir. İnsanların en yüksek duygusuna taarruz eden bu adamın kalbi kuru bir odun olsa bu habaseti yapamazdı. Çünkü nay kuru bir kamış olduğu halde ilâhi aşkı terennüm edebiliyor.

Peygamberimizin, sesi ve sözü güzel Necidli bir Ârabi’nin tegannisini dinleyip gönlündeki şevk ve muhabbet deryalarının cûşa geldiği, hattâ işaretleri üzerine Ârabi beyitleri tekrar eyleyince, mübarek ellerini çırparak omuzlarındaki redayı düşürdükleri malûmdur.

Bakınız şu kara yobazlara hele…Taassup ve riyâ ile Muhammedin dinini ne hale getirecekler? Bunlar öylesine yobazlar ki halkın huzurunda: “Peygamber karpuz yememiştir. Bu hususta iktidâ edilecek sünnet malûm olmadığı için ben de karpuz yemem!” derler. Yalnız kalınca da karpuzu kabukları ile yerler.

Sema’da muhakkiklerden sâdır olan her hareket bir nükteye, bir hakikate işarettir. Sema’ tevhidin remzidir. Ârif ve muvahhid olanların makamıdır. Sema’da vecd ve istiğrak âlemine dalarak mahbub ve matlûbu her cihette görürler. Sema’ vuslattır.

Hazret-i Mevlânâ, namaz vakti gelip kıbleye müteveccih oldukları zaman münevver çehreleri renk renk olur, istiğrak ve huşû hâlinde bulunur. Hakkın sıfâtı ile ittisal kesbederdi. Fakat namazdan maksudun ittisal olduğunu da hödükler nereden bilsinler?

Mevlânâ:

“Gözyaşlarımla abdest aldığım içindir ki namazım böyle ateşîn oluyor!” der. Bir kış gecesi namazda secdeye kapanmış ve döktüğü gözyaşları buz tutarak yüzünü secdegâhına yapıştırmıştır. Mevlânâ: “Mihrabı Allah cemali olan için yüz çeşit namaz, rükû ve sücûd vardır” diyor. Ben burada Mevlânâ’nın müdafaasını yapacak değilim. Onu asırlar yapmış ve yapıyor. Onun feyz ummanından bir damla edinebilmek ümidinin verdiği saadetle uhdeme düşen vazifeyi yapıyorum. Mevlânâ şöyle söyler:

Seki-i-u kezid pâyem binumudemeş cefâyem
Nekezem çü sek men orâ leb-i-hişrâ kezîdem.

(Onun nefsinin köpeği benim ayağımı ısırarak bana cefa verdi. Fakat ben bilmukabele ânı incitmem, kendi dudağımı ısırırım.)

Refii Cevat Ulunay-Milliyet