EDEP – 1 – Cemalnur Sargut

Ropörtaj

S: Hocam edep hakkında konuşmak istiyoruz bu hafta. İlâhiyât-ı Ken”an”dan, Ken”an Rifâî Hazretlerinden bir şiir var. Acaba bu şiirin açıklamasını sizden rica edebilir miyiz? Şiir şöyle:

Ten-i âdemdeki can bil ki edepdir

Dil ü çeşm-i beşerin nûru edepdir

Edebi olmayan âdem değil âdem

Ayıran âdemi hayvandan edepdir

Ser-i İblîs”i dilersen eğer ezmek

Gözün aç öldüren İblîs”i edepdir

Oku âyâtını Kur”ân-ı Kerîm”in

Göresin cümle maânîsi edepdir

Ulu Şems”in sözüdür bu, buna şek yok

Bizi makbûl edecek Hakk”a edepdir

Edebi eylesin Allah bize tevfîk

İki âlemde, felâh, Ken”an edepdir

C: “Edep her şeyde Allah”ı görme derecesine ulaşmak demek”diyor hocalarımız. Her şeyde ve herkeste Allah”ın tecellisini görme derecesine ulaşmak. Hocam şiirlerinde bu konuyu Allah sevgilisinin mânâsı olarak anlatmışlar. Edep öyle bir makāmdır ki insanı, insân-ı kâmil haline ulaştırır. İnsân-ı kâmil kim? İnsân-ı kâmil, kendinde Allah”ın mânâsını âşikâr eden sultan demek; hakikat-i Muhammediye”yi taşıyan, onu canlı kılan, onu can haline getiren sultan demek. “ Ten-i âdemdeki can bil ki edepdir” dediğine göre “Bu tenin içindeki can edeptir ama sen onu canlı kıldın mı? “ diyor hocam. Canlı kıldınsa, edep haline geçirdinse her şeyi birledinse abes görmüyorsan yanlış bulmuyorsan, sen kâmilsin demektir. Bunu daha derin açıklamak istersek Nûr suresinin 35. âyetine bakabiliriz. Tıpkı hocamın yorumladıkları gibi, Allah, bu âyet-i kerîmede “Allah göklerin ve yerin nûrudur, onun nûrunun örneği içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil bir sırça içindedir, sırça inciden bir yıldız gibidir ki doğuya da batıya da nisbeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar, nûr üzerine nûrdur o, Allah dilediğini kendi nûrunda kılavuzlar, Allah insanlara örnekler verir, Allah her şeyi bilmektedir” buyurmaktadır. “Ayette, mişkattan yani lâmba konan yerden maksat insanın göğsüdür. Zücâcdan maksat insanın kalbidir. Misbahtan, içinde yanan ışıktan maksat insanın sırrıdır. Tendeki kâlp de, ten-i âdemin içinde bulunan sır, edeptir.” diyor hocam. Yine aynı âyette geçen mübârek ağaçtan maksat, gayba îman etmektir.

Gayba îman nedir ? Cîlî Hz.lerine göre gayba îman, halkta Hakk”ı görebilmek demektir. Yoksa olmayan şeylere öyle bakıp îman etmek değildir. Gördüğümüzü zannettiğimiz halkın varlığının hakikat olmayıp, ondan gözüken hakikatın Allah olduğunu idrak etmek gayba îmandır.

S : Hocam zâtı müşâhede etmek diyebilir miyiz buna?

C: Bu halkta zâtı müşâhede edebilme kābiliyetidir. Her yaratılmışta edilemez, İnsân-ı kâmil”de edilir. Halkın ,diğer bizim gibi olanlarında da sıfat ve isimler müşâhede edilebilir ya da fiil müşâhede edilebilir. Zeytinden maksat mutlak hakikattir. Onun ne şarka, yani doğuya ne batıya ait olmadığının söylenmesinin sebebi ise tenzih ile teşbih arasında olmasındandır. Şimdi burayı biraz açmak istiyorum. Doğuya ve batıya nispet edilmeyen o muazzam zeytin ağacını anlatırken “Ne tenzih ne teşbih ehli ol. İkisi arasında bir yerde ol!” deniyor. Ne demektir? Tenzih Allah”ı herşeyden üstün görmek demektir. Allah”ın sadece bilinmek istediği kadarını idrak ediyoruz. Yoksa onun sonsuzluğu erişilmeyen, ulaşılmayan ve herşeyin sahibi olan bir sonsuzluktur. Bu tenzihtir. Ama aynı zamanda Allah isim ve sıfatlarıyla halktan zuhûr eder. İşte buna da teşbih diyoruz. O halde hem tenzih edip hem teşbih edebiliyorsak yani hem Allah en yücedir ama halkta da tecelli eder diyebiliyorsak biz kâmil insan makāmındayız. Burada anlatılan zeytin ağacı, birliği ve tekliği anlatır. Onun zuhûru olan edep zeytinyağı gibi kendiliğinden ateş alıp etrafı aydınlatır. Ken’an Rifâî Hazretleri , “Edep âşikâr olunca, sen nûr üstüne nûr olursun,” buyuruyor. Yani sende bir nûr var, ama bir de edebinle âşikâr ettiğin nûr var. Yalnız bil ki bunların zuhûru ancak Allah”ın iradesi ve izniyledir. Anlatmaya çalıştıkları “ten-i Âdemdeki can bil ki edepdir” sözü, senin içinde nûr üstüne nûr olması, senden edebin zuhûr etmesi demektir. Gözü aydınlatan ve herşeyi görmesini sağlayan, nûr haline geçen, edeptir. İşte o nûr zuhûr edince bizim mânâ gözümüz açılır ve her şeyin hakikatini görmeye başlarız diyor. Edebi olmayan insan, insan sayılmaz diyor hocam. Belki beşer sayılır. Demek ki edepte yaratılmışı insan kılma vasfı var.

S: İnsan ne demektir hocam?

C: İnsan çok yüce bir makām. Aslında insan gerçek anlamda Yasin”de insan oluyor. Yani sidre-i müntehayı geçen, aklını bile bırakan, aşkıyla heryeri aşan, ondan sonra gene aklına dönüp halka hizmet edene insan denir. Ama biz o seviyeye çıkarmıyız bilmem… yalnız şunu biliyorum ki hiç olmazsa kelime mânâsı ile insan olmaya gayret edelim. Ünsiyet edelim, yani herkesle güzel ilişki kuran bir insan haline geçelim, aksi taktirde beşer sayılıyoruz. İnsan kelimesi, ünsiyet ve nisyân kökünden gelmiştir. Nisyân, geldiği yeri unutan ve ben diyen kişi beşerse, ünsiyet kılan, herkesle iyi geçinen beşerin insan olmuş halidir. Hocam beşerliği hayvan makāmına kadar indirgemişler. İşte burada Âdemi hayvandan ayıran edeptir, deniyor. “Eğer senin içindeki iblîs makāmını (iblîs “ben” dedirtir “ben en üstünüm” dedirtir), içindeki ben dedirten makāmı ezmek istersen, iblîsi öldüren, senin benlikten geçişin, herkesin önünde eğilişin, yani edebindir “diyor hocam.

S : Peki hocam İblîs neden İblîs olmuştur?

: İblîs İblîs oldu zira, Hz. Âdem”e itaat etmedi. Yani gayba inanmadı. İblîs Âdem”de Allah”ın tecellisini görmedi. “Ben ateştenim, o ise topraktan,” dedi. Ateşle toprak arasında ne fark var biliyor musun? Toprakta tevâzu var, yokluk var hiçlik var. Pislersin, üstüne tükürürsün, ölünü gömersin, o sana gene verir, verir, otlar çıkarır, yiyecekler çıkarır. Ateşte ise heybet ve yakıcılık var. İblîs, “Ben ateşim, heybetliyim,” dedi. Âdem, “Ben yokum, affedilmeye muhtâcım, günahkârım,” dedi. O zaman, yok olanda Allah tecelli etti ama İblîs “Niye Âdem”e secde edeyim?” dedi. Yani, Rab”bı kabul etmedi. Rab”bı kabul etmeyince Yasin”de yerden yere vurulan, Allah”ı tanıyıp îman edip de Peygamberi kabul etmeyene döndü. İşte bu zuhûr edince İblîs Allah”ın huzurundan kovuldu. Eğer biz de Allah”ın mânâsının insandan tecelli edebileceğini kabul etmezsek devrin İblîs”i olur, o makāmdan kovuluruz. Allah korusun.

S: Efendim İsm-i celâl”de acaba cemâlin ve celâlin zuhûrunu bize anlatabilir misiniz? Âdemdeki tecellinin nasıl zuhûr ettiğini…

C: Tabii. Allah ismi harflerden müteşekkildir. Bu harflerden ilki olan elif, hiçbir harfe bağlanmaz. Bu, Allah”ın “Yalnız ben vardım benimle hiçbir şey yoktu” dediği ahadiyet mertebesidir. (İlk yaratılış makāmı) Hani, hiç mi bir şey yok derseniz, Allah”ın hakikatı tabii kendi içinde var. Yani nûr-i Muhammedî var o hakikatin içinde. O, yalnız ve tek… İşte bu tenzih makāmıdır. Sonra Allah irade etti, kendindeki o güzelliği aksettirmek istedi. İstedi, arzu etti. Hadîs-i kudsî de dendi ki “ Arzu ettim ki bilineyim, istedim ki, aşk ettim ki, (rahmanıyla ortaya âşikâr çıktı), kendi hakikat-i Muhammedî”ne aşk etti ve zuhûru kuvvet ve kudretle, celâlle oldu. İlk lâm (le harfi)dır bu celâl makāmı. Zuhûrun makāmıdır. Biz o celâli algılayamadığımız için hiddet, şiddet, zorluk diye hissederiz. O celâl, aslında sadece zuhûrdur, Allah”ın, âşikâr oluşudur. Tabii zerresi âşikâr olsa toprak dayanabilir mi? Zelzelelerle, nelerle nelerle, sel felâketleriyle yer yerinden oynar. İşte böyle bir zuhûrdur, celâlî zuhûr. Sonra o zuhûru anlayacak bir yokluk, hiçlik, bir Hz. Muhammed makāmına ihtiyaç duydu. Âdeta celâli erlikti, erkeklikti. Ama sonra onu anlayan o mânânın, onun da kendi aksini görebildiği bir yokluk, dişilik, Hz. Muhammed makāmı zuhûr etti. Ona ikinci lâmyani cemâl diyoruz. Eğer cemâl ve celâl bir araya gelip teklik oluşturursa yani cemâlde celâli, celâlde de cemâli, sıkıntıda mutluluğu, mutlulukta da çok mutlu olmamayı öğrenirsek o zaman kemal zuhûr ediyor yani ikinci elif zuhûr ediyor. Ona kemal diyoruz biz. İşte o , İnsân-ı kâmil makāmıdır. İnsân-ı kâmil, belâyı belâ olarak görmez. O, belâyı, mutluluk ve huzur olarak görür. (Hz. İbrahim”in ateşe atılıp gül bahçesine döndürüşü) Bu makāma eren kişi de şahsiyet sahibi olur. He, hüviyet kazandın demektir. Hüviyet ve şahsiyet sahibi olan kâmil insanın (ikinci elif ile gösterilen) Allah kelimesinde yazılmaması, sadece okunması, kâmil insanın bu âlemde var gibi gözüktüğü ama mânâsı ile misal aleminde olduğunun delilidir.

S: Ve Âdem”den de bu hakikat zuhûr ettiği ve İblîs bunu göremediği için İblîs oluyor, değil mi hocam?

C: Bu hakikati göremedi, onun kemâlinin yoklukta olduğunu sezemedi, “ben” dediği için İblîs oldu. Ama hakikatini istersen Feridettin-i Attar Hz.leri, Hz. Mevlâna”nın hocası olan o yüce sultan diyor ki: “E, sen kabul eder miydin İblîs”in yaptığı vazifeyi? Gene de o zavallı kabul etti işte,“ diyor. O bir vazifedir ve o da kabullenmiştir. “İblîs”e uymamak insanlıktır, İblîs”e uymak insanlıktan çıkmaktır,”diyor hocam burada.

Devam edersek, “Oku, eğer Kur”ân-ı Kerîm”in mânâsını okursan görürsün ki cümle mânâsı edeptir,” diyor. Kur”ân-ı Kerîm”in cümle mânâsı İnsân-ı kâmil ise İnsân-ı kâmil “in mânâsı edeptir, diyor. Sonra Hz. Mevlâna”nın o yüce hocası Hz. Şems”in sözünü tekrarlıyor: “Allah”ın bizden memnun olmasını sağlayan edeptir,” diyor. “Herkeste ve her şeyde Allah”ın tecellisini görüp kızmamaktır,” diyor. Sonra, “İnşallah Allah bize edebi nasip etsin,” diyor hocam. O yüce sultan, “İki alemde kurtuluş bil ki edeptir” diyor. Allah nasip etsin. Şimdi buradan zor bir konuya geçeceğiz.

S : Hocam, edebin başka tanımları var mı? Kaç çeşit edep var? Biraz bunlardan bahseder misiniz acaba?

C :Edep, her şeye bakıp Hakk”ın birliğini görmektir. Meselâ sana birisi yalan söylüyor, bunu da biliyorsun. Madem ki o, “yalancı” ismine mazhar olmuş, suçunu yüzüne vurup hakaret etmemek edeptir. Hayır ve şerrin Allah”tan olduğunu bilmek her şeyi Haktan bilerek ona el veya dil uzatmamak edeptir. Şimdi siz bana şunu da sorabilirsiniz. Hiç mi müdahalede bulunmayacağız edep ehli olarak? Hayır. Devletin bekâsını bozan yahut ahlâkî konularda Allah”ın istemediği bir şeyin zuhûrunu gördüğümüz zaman mutlaka üçe kadar itiraz hakkımız var. Ama bu üç itirazı da edep dahilinde yapmak lâzım, kırmadan üzmeden. Hocalarımız bize hep böyle yaptılar. Edep çok büyük bir mazhariyettir. Peygamber Efendimiz de buyuruyorlar ki “Rabbim beni edeplendirdi ve edebimi güzel eyledi” O halde edeb, güzel ahlâktır. Yani edebin sonucu güzel ahlâktır. Biliyorsunuz Hz. Muhammed ahlâkın güzel olanını tamamlamak üzere gelmiştir. O yüce sultan der ki: “Bu bir evdir, ahlâk evidir. Ben Peygamberlerin sonuncusu olarak son tuğlayı koydum, Ali de mânâsını anlattı” der. İşte böyle bir bakış açısı içerisinde Hocam, edep nûr-u ilâhiden bir taçtır, onu başına koy onunla nereye gidersen git, zarar görmezsin diyor. Hz. Ali”nin Allah için savaşması da edepti. Ama onun, edebi gösteriş tarzının en güzel örneği ,savaştığı adam yüzüne tükürdüğü zaman “Allah için sana vuruyordum ama nefsimle hakarete uğradım. Şimdi sana zarar veremem.” deyip kılıcı elinden bırakmasıdır.

İnsan kızmaz, üzülmez, sinirlenmez, düşman olarak görmezse neden zarar görecek. Bununla ilgili bir çok hikâye var: Ârifi billâh, çok hoş bir adamcağız vardı. Kendisi mübârek bir adamdı, aynı zamanda da boyacılık yapıyordu. Bir gün çok kibirli bir ailenin yanına gitmiş, aile onu boyacı olarak tutmuş ama devamlı azarlamışlar. İşte, “Beğenmezsek paranı vermeyiz, bu rengi istemeyiz.” Yapmış, “Beğenmedik bunu yap, yoksa paranı ödemeyeceğiz” gibi. Onu, yanında götüren şahıs da son derece üzülmüş. Bu kadar mübârek hoş ârif bir adamın böyle yerden yere vurulmasını ve adamın itiraz etmeyişine de şaşırmış. Sonra sormuş: “Efendim siz bize iyiyi kötüden ayırmayı öğretiyorsunuz neden itiraz etmediniz? Size yapılan muamele hatalıydı” deyince; “Oğlum haklısın dilimle itiraz etmem gerekirdi ama gönlüm her şeyi Allah”tan bilmeyi o kadar öğrendi ki dilim de ona tâbi oldu, affet beni,” demişti.

İşte görüyoruz ki gerçek edep, dili bile, devre devre susturan edeptir. İnsanın gönlüne yerleşir ve insanı huzurda kılar. Huzurlu kılar, böyle bir edeptir. “Tasavvuf edep demektir,” diyor hocam. Yani edebin sonucu lâ mevcuda illallah,Allah”tan başka mevcut yoktur, demektir. O halde edepte o kadar ileri gider ki insan, eşyaya hürmet etmeye başlar. Eşyaya hürmet nasıldır? Vurmaz, kırmaz, çıkardığı elbiseyi ayağı ile itmez, insana hürmet ettiği kadar kedisine, köpeğine, etrafındaki hayvanlara, bitkiye, her şeye hürmet gösterir. Kulakları çınlasın İsviçre”de yaşayan, mutasavvıf, çok yakın bir dostum, bitkilerin yanına ikinci bir bitki ekeceği zaman onlardan izin aldığını anlatmıştı. “Besinlerinizi paylaşacaksınız, izin veriyor musunuz sizin yanınıza bir kardeş ekeyim” diye izin alırım onlardan derdi. İşte işin hakikati böyle aslında. Dünya Kur”ân olduğuna göre, Kur”ân”ı elimize aldığımızda üç kere öpüp başımıza koyuyoruz, abdestsiz el süremiyoruz. Ama içinde Firavun kelimesi var, o halde Şeytan olan sayfayı yırtıyor muyuz, Firavun olan sayfayı yahut Peygambere eziyet etmiş kişiler var içerisinde. Onların adının geçtiği sayfaları yırtıyor muyuz? O halde gerçek edep, Allah”ın bize Firavun olarak gönderdiği insana karşı da içimizde kin ve kötülük duymamak, her şeyin bir sebebi olduğunu mutlaka bilmektir. Onun için, bu bakış açısından edebe bakarsak, her şey o kadar güzel, o kadar hoş görünür ki…

Edep iki türlüdür; zâhirî edep, bâtınî edep. Zâhirî edep Allah”ın yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamaktır. Allah”ın bize koyduğu kurallarda akılımızı ortaya koymamaktır. Allah karşısında edep ehli olmaktır. Bâtınî edep, edebi gerçekleştiren insanın son durağıdır. Herkeste ve her şeyde Allah”ın tecellisini görme makāmıdır. Gerçek Müslümanlıktır. Çünkü Eşhedüenlâilaheillallah diyoruz. “Şahâdet ederim ki Allah birdir,” diyoruz. Biliyorum, inanıyorum demiyoruz. Şahâdet için görmek lâzımdır. Demek ki bâtınî edep sahibi insan, görme derecesine, müşahede derecesine ulaşmıştır. Bu makāmın üstün derecelerinden ilki Hz. İbrahimdir. Şeyh-ül şeyh, Muhyiddin-i Arabî, buna el-aman makāmı, hey-aman makāmı diyor. makām-ı mutmainne, el-emin makāmı diyor. Nasıl böyle lâ mevcuda illallah haline gelmiş Hz. İbrahim? Neden? Çünkü önce taptığı şeylerin batmakta olduğunu görmüş. “Hayır, bu giden, yok olan şeylere ben tapamam,” demiş. Tıpkı bizim gibi…Evlâtlarımıza tapmıyor muyuz? Eşlerimize, dostlarımıza hatta paramıza, elbiselerimize, eğitimimize, bilgimize tapmıyor muyuz? İşte onların hepsini aşmış o yüce sultan. Yalnız Sen varsın, her şeyden görünen Sen”sin demiş. O kadar vefa göstermiş ki Allah”ına karşı, evlâdını bile onun uğruna feda etmeyi kabul etmiş. İşte onun mutmainne, el-emin yani “ben Sen”den eminim Allah”ım, geri dönmemek üzere eminim” makāmı…Allah tarafından da şu dört makāmda ona vefa ile cevap verilmiş:

  1. Hz. Muhammed”in kendi soyundan gelmesini niyaz etmiş. “Allah”ım bu gördüğüm hakikatin benim soyumdan gelmesini bana nasip et,” demiş. Ve o gerçekleşmiş.

  2. Her şeyini Allah uğruna feda edebilecek bir dereceye erdirmiş Allah onu, evlâdını dahi.

  3. Her şeyi bildiği, her şeyin Allah”tan olduğunu bildiği halde Nemrut”la mücadeleyi kesmemiş. Bu da bize şunu gösteriyor ki, “Yanlışla ve çirkinle mücadele edin. Fakat gönlünüzle ona hakaret etmeyin” diyor.

  4. Böyle bir gönlü dışarıya inşâ etmesine Allah izin veriyor ve ona kendi evini inşâ ettiriyor. Kâbe”yi ilk inşâ eden sultandır Hz. İbrahim.

S : Hocam Kâbe”yi inşaa etmek ne demektir acaba? Bunu bize biraz daha detaylı anlatabilir misiniz?

C : Aslında Kâbe”yi inşâ etmenin Hz. İbrahim”e nasip olması enteresan değildir, tesadüf de değildir. Peygamberler arasında gönlünü ilk Kâbe kılan sultan Hz. İbrahim”dir. Yani gönül Kâbe”sindeki bütün putlar temizlenmiş, gönlünü Kâbe haline getirmiş, Allah da bu gönlü kıymetli kılıp ona, “Gönlü dışarıya ev haline getir ki herkes de onu tavaf etsin,” diye emir vermiş. Onun için gerçi Hz. Âdem”dir oraya ilk taşı koyan ama, orayı ev haline getirip tavafı başlatan, ziyareti başlatan Hz. İbrahim”dir. Peki o gönüller sonra putla dolmamış mı? Hz. Muhammed”e kadar nice putla dolmuş ama gerçek anlamda putsuz hale gelişi İslâm”dadır. Onun için İslâm çok yüce bir makām. Putu kıran da Hz. Ali”dir. Biliyorsunuz putları kırmak üzere Kâbe”nin içine Hz. Peygamber”le giriyor ve, “Yâ Ali omzuma çık!” diyorlar. İnsanların gönlündeki putları sen kıracaksın, demek istiyorlar. Hz. Ali, “Edep ederim efendim” diyor. “El emr-i fevkal edep yâ Ali!” diyorlar. Mürşidin emri edepten üstündür ya Ali. Onun üzerine Hz. Ali o yüce makāma çıkıyor, “Bir baktım ki,” diyor, “Yerler kadem-i Resullullah kesilmiş. (Hz. Resullullah”ın kademi yani ayağının bastığı yer) Göz hizam sadr-ı Resullullah.” Sonra göğe baktı, Cemâl-i Resullullah, yani mânâsı olduğu gibi Allah olarak zuhûr etmişti. Herkes demiş ki, “Ya Ali bu mânâyı görebilen tek kişi sensin.” Onun için Peygamber Efendimiz hadîs-i şerifte, “Allah”la benden başka Ali”yi bilen yok, Allah”la Ali”den başka beni bilen yok, benle Ali”den başka Allah”ı bilen yok,” diyorlar.

S: Peki efendim insanın gönül kâbesine kâmil insanı oturtabilmesi için epey bir oradaki bahçeleri de temizlemesi gerekiyor. Biraz bu bahçelerin temizliğinden bahsedebilir misiniz?

C: “Her akıl sahibi adamın kalbinde tarhlar ile ayrılmış sekiz bahçe vardır. Bir bahçıvan bakımını üstüne almış olduğu bahçelerinde nasıl her gün gezerek lüzumsuz ot ve dikenleri ayıklayıp atarsa, biz insanların da bu bahçelerin içindeki ot ve dikenleri atması lazım,” diyor hocam. “Bu bahçelerden birincisi tevhid bahçesidir. Yani tevhid olarak Allah”ı birlemek demek, herkeste Allah”ın mânâsını birlemek demektir. Allah”ı görmek demek burada şirke yani ikiliğe ait başkasına Allah”tan daha çok değer vermeye ait başkasına tapmaya ve şüphe etmeye ait, yarınım ne olacak, öbür günüm ne olacak? Oğlum sınıfını geçecek mi? gibi abuk sabuk şüphelerden otlar bitmişse bunları koparıp atmak icap eder,” diyor. Bu arada hiç unutmamalı ki asıl gizli şirk kendimize olan aşkımızdır. “Malûm ki, bütün ilimlerin gayesi tevhiddir,” diyor hocam. “Bu hâsıl edilince, dünyanın bütün zâhir bilgilerine sahip olmuş bir kimsenin lüzumsuz yere yorulduğu anlaşılır.” diyor.

İkinci bahçe tevekkül bahçesidir. Tevekkül demek, Allah”tan gayrı hiç kimsenin bir iş yapamayacağını bilmek demektir. Bu bilinmedikçe ben Allah”a mütevekkilim demek doğru olmaz. Bu bahçede korku ve endişe dikenlerini koparıp atmak lâzım. Yani her şey Allah”tan diyen kimse kimden korkacak? Kime kendini beğendirmeye çalışacak yahut işi için torpili kimden isteyecek?

Üçüncüsü tevfiz. Yani iradeyi Hakk”ın iradesine terk eylemektir ki; bu bahçede tedbir ve ihtiyardan, şahsi isteklerini kullanmaktan ileri gelen dikenleri söküp atmak gerekir. Kendimizi Allah”ın iradesine terk edip, küçücük bir kayık olan varlığımızı Allah”ın takasına bağlamazsak, onun bizi götürdüğü yerin bütün çabalarımız ve gayretlerimiz içinde doğru yer olduğunu göremeyiz. Kesinlikle anlamalıyız ki; tevfiz bizi belli konularda önlem almaktan uzaklaştıran bir yöntem değildir. Biz tedbirimizi alırız. Tedbir için mücadelemizi yaparız. Gayret eder ve çalışırız. Biliriz ki sonuç bizim için hayırlıdır. Bizim istediğimiz gibi olsa da olmasa da.

Dördüncüsü sabır bahçesidir ki; dört kısma ayrılır. Biri Hakk”a lâzım gelen kulluk hususunda karşımıza çıkacak güçlüklere sabırdır. Yani kulluk yapmaya çalışıyoruz, yokluğumuzu hissetmeye çalışıyoruz. Biri geliyor, bizi yerden yere vuruyor, hakaretler ediyor. “Allah”ım ben kulum, kulluğumu sana ispat için bu adama ihtiyacım var, çok şükür,” diyebilmektir. İkincisi, dünyanın zevklerine ferahlıklarına kendini kaptırmamak hususunda sabırdır. Zenginliklere, mallara, mülklere, güzelliklere, akıllara, ilimlere, fikirlere kendimizi kaptırmayıp, bunların geçici olduğunu bilmek, demektir. Üçüncü, dünya fazlalıklarını elde etmeye çalışmamak hususunda aşırılıkları istememek hususunda karşınıza çıkacak güçlüklere karşı sabırdır. Dördüncüsü de musibetlere, felaketlere sıkıntılara sabırdır. Asıl tesbih de sabırdır. Allah sabırlı olanlarla beraberdir.

Beşinci bahçe rıza bahçesidir. Rıza, ne yüce bir makāmdır. Yani Allah”tan ne nimet için bir şey istemek ne de ceza ve verdiklerinden kurtulmak için yalvarmaktır. Bilâkis hadiseleri olduğu gibi kabul etmeye çalışıp bu hadiselere karşı dargınlık, küskünlük ve itirazda bulunmamaktır. Bir gün hocama gelmiş demişler ki; “Allah sizden razı olsun”. Hocam da demiş ki; “Önce ben Allah”tan razı olayım” “Efendim ne demek istediniz?” diye sorunca, “Ben Allah”ın bana verdiklerini şikâyetsiz kabul edeyim ki o da benden razı olsun,” demiş. Hocam bu konuda çok büyük bir örnekti. Her zaman anlatırım; Çok rahatsız oldukları öksürükten konuşamadıkları devirde annem öğrencisi olarak, “Efendim dua etseniz de biraz öksürüğünüz azalsa bize daha çok ders verebilseniz. Sizin duanız kabul olur” deyince demişler ki; “Ben Allah”ımdan gelen misafirden hoşnutsuz mu olayım ki o da benden şikâyette bulunsun. O bana misafirdir. Ben de misafirleri güzel ağırlamaya çalışırım. İşte böyle bir makāmdır rıza makāmı.

Altıncı, rızaya varan kişinin hâl haline getirdiği marifet bahçesidir. Marifet ehli Allah”tan gayri ne varsa ondan soyunmuştur. Allah”tan gayrı hiçbir şeye meyl etmez. Allah”ın verdiği ahlâk ile ahlâklanmış. Sabırlı, razı, mütevekkil ve teslimiyet sahibi kişidir. Yani marifet sahibi etrafını uyandırmaya başlamıştır. Hizmet ehlidir. Haliyle ve hizmetiyle her şeyde tecelli edenin Allah”ın mânâsı olduğunu insanlara öğretir ve gösterir.

Yedinci bahçe muhabbettir ki, Allah”ın aşk ve muhabbetine hiçbir şeyi tercih etmemektir. Nefis, evlât, mevkî, servet putlarını kırıp atmaktır.

“Sekizinci bahçeye gelince” diyor hocam,” Bu da hikmettir ki, kavilde, fiilde, talepte dürüst olmaktır. Hikmet, marifet ehlinin dilinden zuhûr edendir. Yani artık o, hep hakikati söyler. Bizim yanlış sandığımız şeyin içindeki hakikati bize gösterir. Kimse onun sözlerine itiraz edemez. Çünkü herkesi avlayacak kadar bilgisi, görüşü ve basireti vardır. Her şeyde Allah”ı anlattığı için çirkin ve kötü şey zuhûr etmez ondan. İşte bu bahçelere giren bahçıvan canlıya hayat veren su ile o güzel çiçekleri ve ağaçları sular sular. Bu suretle de can içinde can olur. “Ten-i âdemdeki can edeptir” olur. İşte bu seviyeye geldikten sonra hadi bunu bir hikâyeyle anlatalım. Hz. Şiblî; “Allah”ım bana üç hadiseyle ne kadar güzel ders verdin” diyor. Öğrencileri “Nedir bu üç şey?” “Siz mübârek bir zâtsınız nasıl üç başka şeyden ders alırsınız?” diyorlar. “Birinci hadise, bir hanım geldi yanıma. Kocası bir başka hanım yüzünden evini terk etmiş. Son derece üzgün, perişan, saçı başı darma dağın. “Bana kocamı bulun yalvarıyorum size. Sizin için Allah sevgilisi diyorlar. Yalvarırım kocamı bulun!” diye gelmiş. Ben de kadını edebe davet edeyim diye hanıma dedim ki,”Saçını başını topla ve üstüne dikkat ederek öyle gel karşıma”. Kadın suratıma bakakaldı. Dedi ki,” Aman Yarabbi ben bir koca aşkıyla saçımı başımı göremiyorum da senin için Allah aşıklısı diyorlar. Nasıl benim saçımı başımı kıyafetimi gördün?”, deyince bundan çok büyük ders aldım diyor Şiblî Hz.”leri. İkincisi bir çocuktu. Mum yakar ŞİblÎ ve “Oğlum” der çocuğa biraz da eğitici bir tavırla, “Bu mumun ışığı nereden geldi gel söyle bana?” Oğlan gülerek gelir. “Püf” der. Mumu üfler ve “Nereye gittiyse oradan geldi” der. Üçüncüsü bir sarhoştur. Şıblî Hz”leri “Oğlum” demiş. “Niye bu kadar içiyorsun? Bak çamurlara yuvarlanacaksın. Kirleneceksin” deyince sarhoş ağzıyla, “Ey koca Şiblî, ben çamura yuvarlanırsam beni bir kova su temizler. Sen bende kusur gördün ya, sen yuvarlanırsan seni hiçbir şey temizleyemez” demiş. İşte gerçek edebi üç kişiden öğrendim diyen edep ehli bir sultan. Böylesine bir güzellikle edebin mânâsını bize anlatıyorlar.

S : Ahmed”er Rifâî Hz”lerinin, “Edep, her şeyi lâyık olduğu yere koymak ve her şeye hakkını vermektir, dediğini okumuştuk. Bu tarif, Hz. Şıblî”nin tecrübelerini de çok güzel özetliyor değil mi?

C : Edep, her şeyin Hakk”ın tecellisi olduğunu bilerek her şeyi yerli yerine koymaktır. Buna da galiba sırât-ı müstakim diyoruz. Değil mi?

Şimdi ben çok büyük bir edep ehli edep sahibi bir sultandan bahsetmek istiyorum. Peygamber Efendimiz”den. Peygamber Efendimiz ezel âleminde yaşadığı mîracın tekrarlanma zamanı geldiği zaman kendi içindeki yolculuğa gitmeden önce edebini sabrıyla şöyle göstermişti. Taşladılar. Her tarafından kanlar akıyordu. Pislikli işkembeler başına geçirdiler. Alay ettiler. O ellerini kaldırdı. “Bilmiyorlar, tanımıyorlar. Allah”ım bunları affet. Göremiyorlar, bunları affet. Bunlarda gördüğüm de Sensin” dedi. O gece o yüce sultana Mîraç nasiboldu. Mîraç onun içindeki makāmların âşikâr olmasıydı. Muhyiddin-i Arabî böyle anlatıyor. Entresan bir olaydır. Necm Suresi çok hoş anlatır mîracı. Orada burağın, yani gösterdiği sabrın Peygamber Efendimizi önce Kudüs”e taşıması vardır. Beni hep çok şaşırtır. O yüce sultan her yeri bir yapmış olan sultan Kudüs”e giderek bize neyi öğretmeye çalıştı diye düşündüm hep. Sonra Kudüs”te Hz. İbrahim”in kesmek üzere oğlunu yatırdığı taşı gördüm. O zaman anladım ki, “Kendi hakikatinize mi ermek istiyorsunuz? Önce Allah”ın önünde teslim yerine ayak basın. Teslim olun.” diyor. Yani İslâm olun, diyor. Teslim, İslâm”dır. İslâm kelimesi teslim kelimesinden gelir. Ama selâm ve huzur da İslâm”dır. Yani teslim olana selâm ve huzur da gelir mânâsındadır. İşte buradan sonra o yüce sultan gene yükseliyorlar sabrıyla. Peygamberlerle karşılaştıkları o cennet seviyelerini geçiyorlar. En üst seviyede Hz. İbrahim”le karşılaşıyorlar. (Ayne”l yakin) Bir altta o yüceler yücesi sultan Hz. Musâ ile karşılaşıyorlar. (ilme”l yakîn) Ve ondan sonra Cebrail makāmı olan akıl zaten sidre-i müntehâda Peygamber Efendimiz”e; “Ben dayanamıyorum,” der. Peygamber Efendimiz aklını, Cebrail”i, kendini oraya kadar götüreni, belki de kendine mürşidlik edeni dahi orada bırakarak oradan, Hz. Musâ”ya, “İki ayakkabını çıkar da gel. Benim arazime dal,” diyen Allah”ı duyar gibi dünyaya ait her şeyini bırakmış. Aşkı ve ezelden verilen velâyet sıfatı ile yükseliyorlar. Fakat büyük bir imtihanla yükseliyorlar. Allah onun önünde ezel-ebed her şeyi âşikâr ediyor. Yaşayan, yaşayacak olan, yaşamış olan her şey mânâsıyla açıktır önünde. Diyor ki Allah “Habibim, bütün bunları senin için yarattım. Sen benim hakikatimsin. Senin için yarattım bunları. Şimdi iste bunları sana vereyim”. Peygamber efendimiz o yüce kul ki, edep makāmında “Ben seni isterim Efendim” diyor. “Bunları istemem. Seni isterim” diyor ve bu istek onu daha da yükseltiyor. Ahadiyete doğru taşıyor ve orada Necm suresinde anlatıldığı gibi yayın iki ucunun birleşmesi gibi daha doğrusu “Nerdeyim?” ben deyip şaşkın olduğu zaman, Muhyiddin-i Arabî”nin yorumuyla, “Sağ ayağını sol ayağının üzerine koy. Gör ki bendesin” diyen Allah”la, Allah”ın mânâsının zuhûrunun hissedilmesi gibi… O birliğin içinde o yüce sultan gene kul olduğunu hissedip bizler için dilekte bulunuyor. Bizim de o mânâyı kendi içimizde anlayabilmemiz için… (Belki o yüce sultan o an bizi hatırlamasaydı bizler o zevki hiç bilemeyecektik.) Onun için, kendileri Mahmud makāmıdır. Yani şükredilmesi ve hamd edilmesi gereken en yüce makāmdır. İşte Hz. Muhammed”in edebi, Necm Suresinin ilk iki ayetinde şöyle anlatılır: “Dönmekte olan yıldıza andolsun ki arkadaşınız Muhammed şaşırmadı, azıtmadı da.” Artık o, adına yemin edilecek bir sultandır. Ondan Allah”ın mânâsı tecelli etmektedir. Gördünüz mü programın başı ve sonu aynı yerde bitti. Nûr Suresinin mânâsı Peygamberin içinde edeple tecellidir. Allah nasip etsin inşallah.

S : Hocam çok teşekkür ederiz. Sağolun.