FETRET DEVRİ BEREKETİ: AVNİ KONUK VE MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ – Mehmet Demirci

FETRET DEVRİ BEREKETİ: AVNİ KONUK  VE MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ(*)

“Gavsi Baykara’nın bir suzinak şarkısı vardır; hassas bir kalbin nağmesidir:

Dokunma kalbime zîrâ çok incedir kırılır

O tıpkı mâbede benzer ki o orda hıçkırılır

Gavsi Baykara Yenikapı Mevlevîhânesi’nin son şeyhi Abdülbâkî Dede’nin oğluydu. Tıpkı babası ve Mevlânâ soyundan gelen diğer şeyhler gibi terbiye edilmişti. Yedi yaşına gelinceye kadar annesi onunla sadece Arapça konuşmuş, bu yüzden onun Arap olduğunu sanmıştı. Mektebe başladıktan sonra babasına Arapça veya Türkçe sorduğu suallere yalnız Farsça karşılıklar aldı. Yaşı biraz daha ilerleyince Mevlevîhâneile Patrikhane arasındaki mutabakat gereği bir papaz gelmiş, ona Yunanca öğretmişti. Mevlevîhâne’nin bir başka kurumla daha mutabakatı vardı. Hahambaşılık’tı bu kurum ve oradan da bir yetkili geldi, ona İbranice öğretti. Bu arada resmî eğitimi de devam ediyordu. Nihayet Galatasaray Sultanîsi’ne intisap etti. Orada da Fransızcayla tanıştı. Dârü’l-Hılâfe Medresesi’ne devam etti. 1925’te yirmi iki yaşındaydı. Tekkeler kapatıldı ve Mevlevîhâne’nin müstakbel şeyhinin hayatı apayrı bir mecrâya girdi.

Halbuki babası, dedesi Celâleddin Dede’nin ölümü üzerine, yirmi dört yaşında şeyh olmuş, oğlu Gavsi’yi kendisinin geçtiği terbiye ile yetiştirmişti. Tekkelerin seddi ile emlâk ve akara da el konmuştu. Hepsi de ortada kaldılar. Abdülbâkî Dede Edebiyat ve İlahiyat fakültelerinde Farsça profesörü olarak çalıştı. 1933 tensîkatında bir kere daha işsiz kaldı. Şair, musikişinas ve şeyhti. Şairlik ve musiki maişet sağlayan işler değildi. Şeyhliği elinden alınmış, üniversitedeki görevine de son verilmişti. İki yıl geçmeden fakrü zaruret içinde göçtü. Oğlu Gavsi”nin durumu ise tam da şu örneğe benzetilebilir: Bale yapmak için yetiştirilen birine tek alternatif olarak yağlı güreş yapma şansı verilmiş gibiydi.

Yukarıdaki serencamı bir müddet önce okuduğum Neyzenler Kahvesi adlı kitaptan aklımda kalanlardan aktardım. Kitabı Süleyman Seyfi Öğün hazırlamış; aynı zamanda neyzen olan Öğün, neyde Gavsi Baykara’nın talebesinin talebesi. Kitabın baskısı bitmiş. Ancak ödünç aldığım bir fotokopiden okuyabilmiştim.”

Ben de bu satırları A. Nezihi Turan“ın bir tebliğinden aldım.(1) Neyzenler Kahvesi”ni, epeyce zaman sonra, silik bir fotokopi nüsha olarak ele geçirebildim.(2)

*

Konya Mevlânâ Dergâhı postnişini Abdülhalim Çelebi (1874-1925) İstiklâl harbinde önemli görevler almış, I. TBMM”de başkan vekilliği yapmıştır. Konya Delibaş isyanının bastırılmasında etkili olmuş bir zattır.  Paul Gentizon”a göre Çelebi, tekkelerin kapatılmasını içine sindiremedi, ruhu alt üst oldu, Konya”yı terk etti, İstanbul”a geldi. Cumhuriyetin modernleşme kararına uymaya çalışıyordu. Sakalını kestirdi, elbisesini değiştirdi, redingot giydi. Beyoğlunda Emperyal otelin üst katında bir odada kalıyordu. Balkondan düşerek komaya girdi ve vefat etti.(3)

Tekkelerin kapatılmasının, bu kurum mensupları arasında büyük bir travma yarattığı muhakkaktır. Görünürde bu cepheden yönetime karşı ciddî bir reaksiyon gelmemişse de onlarda hayli sıkıntıya yol açtığı kesindir. Kimileri bu olayı anlayışla karşılamaya  çalışmıştır. Öyle ya onların dilinde şu kabil sözler vardı: “Lutfun da hoş kahrın da hoş” “olanda hayır vardır”, “zuhurata tâbiyiz” demezler miydi? Ama hayata küsüp savrulanlar da çoktur.

Amacımız asla şu haklı bu haksız diye bir değerlendirme yapmak değildir. Sadece bir tesbitten ibarettir. Ayrıca o günlerde yaşananları, 80 yıl sonrasının şartları içinde değerlendirmek hiç de doğru olmaz.

O süreci “fetret devri” olarak isimlendirdik. Asıl maksadımız ise, bu zaman dilimi içinde de olumlu ve kalıcı çalışmalar yapılabildiğini göstermektir.

Tekkelerin kapatılmasından 60 sene sonra bir mütefekkir-yazarımız, tasavvuf kurumunun sosyal hayata yeniden mal edilmesi için şu formüle dikkati çeker: “Reaksiyonların menfi gayretleri ile değil, aksiyonların yapıcı ve müessir çabaları ile“(4) hareket etmelidir. Zira olumsuz tepkiler, enerji ve zaman kaybından başka bir işe yaramaz.

*

Kenan Rifâî (1847-1950), 1930 şubatında bir gün Bâyezid Câmii”nde yukarıda adı geçen Abdülbâki Efendi”ye rastlar. Bâki Efendi dergâhların kapatılmasıyla ilgili teessürünü dile getirip şöyle der:

Bir zamanlar nây-ı Mevlânâ ile demsâz idik

Şimdi olduk mâşâallah bir düdük

Kenan Rifâî”nin cevâbı şöyledir:

“-Niçin düdük olalım? Neysek yine oyuz erenler. Evvelce zâhir tekkesinde demsâz idik, şimdi kalb tekkesinde dilsâzız (…) Şimdi ten tekke oldu gönül de makam.” Ve şu meşhur beyti okur(5):

Mescid ü meyhânede Kâ”be”de büthânede

Hânede vîrânede çağırırım dost dost(6)

Başka bir Mevlevî Şeyhi Ahmed Celâleddin Dede de iyimser duygulara sahiptir.

Âsumandır kubbesi, hep ahteran âvîzesi

En ziyâ-bahşâ kanâdîli güneşle mâhdır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır.(7)

*

İşte asıl konumuz olan Ahmet Avni Konuk (1868-1938) da küsüp bir kenara çekilerek eli kolu bağlı oturmayanlardandır. O, fetret devri esnâsında hayırlı ve kalıcı bir hizmetin içinde görülür. A. A.Konuk Mesnevihan Selânikli Es”ad Dede”nin yanında yetişmiş bilgili ve kültürlü bir Mevlevidir. Resmî vazifesinin dışındaki bütün vakitlerini bu tarikatin hizmetine vakfetmiştir.(8)

Ahmet Avni Bey, 22 yaşından itibaren 1933″te emekli oluncaya kadar Posta idaresinde çalışmıştır. Yani tekkelerin kapanması dolasıyıyla herhangi bir maddi darlık içine düştüğü söylenemez. Ama “fetret devri”nin manevi sıkıntılarından etkilenmemesi mümkün değildir. Önce tasavvuf kurumları kapatıldı. Ardından 1928″deki alfabe değişikliği yapıldı. Bütün bunların, ömrünü tasavvuf atmosferi içinde geçirmiş yazıp çizen, okuyan insanları alt üst edeceği muhakkaktır.

Ne var ki tasavvuf ahlâkını ve inancını özümsemiş kimseler celâl içre cemâli görmesini bilirler. Ölüden diri, diriden ölü çıkabileceğine inanmışlardır. Ağaçlar ve üzüm çubukları zaman zaman budanır. Kökleri sağlam olduğu takdirde budama ile onlar yeni ve daha güçlü filizler ve dallar verir.

  1. Avni Konuk Bey”in de buna benzer düşüncelere sahip olduğunu sanıyoruz. Bu sâikle o, 1929″da ciddi bir işe girişiyor, Mesnevi şerhine başlıyor. 1937″ye kadar sürecek bu çalışmaya günde ortalama dört-beş saatini ayırıyor.

Kendimizi bir an onun yerine koymaya çalışalım: Tasavvuf kültürüyle alâka resmi yolla koparılmış, bir yıl önce harf inkılâbı olmuş. “Mârifet iltifâta tâbidir / Müşterisiz metâ zâyîdir” denir. O fetret devrinde ne bir iltifat ne bir teşvik olabilir, ne de ortaya çıkacak mahsûle müşteri bulunabilir.

Ama olsun, A. A. Konuk”un merakı vardır, bilgisi vardır, aşkı ve muhabbeti vardır. Şerhe başlar ve devam eder. Daha önceki çalışmalarda başvurulmayan, Mesnevi”nin Hind şârihlerince yapılmış şerhlerini temin etmiştir. Yeri geldikçe onlardan faydalanır. İçindeki imanı, Mevlânâ ve Mesnevi aşkı ona bu ciddi işte motor gücü olur. Belki de şöyle düşünür: Gün doğmadan neler doğar, fetret devrinin boğucu havası ilânihaye sürüp gitmez elbet. Zamanın sahibi Allah”tır, hele ben üzerime düşeni yapayım, yazayım da gerisini Cenâb-ı Mevlâ”ya bırakayım..

Hani Râbiatü”l-Adeviye”nin menkıbeleri arasında anlatılır: Bir gece Râbia”nın evine hırsız girer, bir ıbrıktan başka bir şey bulamaz. Eli boş çıkmak üzre iken Rabia seslenir: “Bomboş çıkıp gideceğine şu ıbrıktaki su ile abdest al ve iki rekât namaz kıl da öyle git.” Adam denileni yapar. Rabia elini açıp dua eder: “Rabbim, bu adam evime geldi bir şey bulamadı. Ben elimden geleni yaptım, onu senin kapına gönderdim, lufunu esirgeme, şanına düşeni yap.”(9)

*

Şu sıralarda Ali Ulvi Kurucu“nun Hatıralar”ını(10) okuyorum. 1930″lu yıllardaki fetret devri insanlarının psikolojisine dair ilgi çekici ip uçları var. O günlerin bunaltıcı havasından sıkılıp da, imkân bulanların Medine”ye göç etmek istediklerini, bir kısmının göçtüğünü görüyoruz. Bu bir tercihtir, anlayışla karşılarız. Hatıralar kitabının satır aralarında şunları da fark ediyoruz: Türkiye”de sonradan gerçekleşen müsbet gelişmeler dolayısıyla, imkânı olduğu halde ülkeyi terketmeyip kalanlara hak veren ifadeler vardır. Hatırat sahibi, amcası olan Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu”nun Konya”da İmam-Hatip Okulu”nun açılmasındaki ve başarısındaki hizmetlerini takdirle anar.

İşte A. Avni Konuk o devirdeki karamsar havayı hiçe sayarak büyük bir gayretle Mesnevi şerhi işine sarılmış, 34 büyük defter halinde de tamamlamıştır. Ama insanoğlu fanidir, Osmanlı harfleriyle yazılmış bu tek nüsha hacimli çalışmanın akıbeti ne olacaktır? Bunlar kaybolup gidebilirdi de. Ama öyle olmadı. Mevlânâ Dergâhı müze olarak açıktı. Hünkâr”ın himmetine sığınarak müellif eserinin bu müzeye verilmesini vasiyet etmişti. İşte Mesnevi-i Şerif Şerhi, ihlâslı müellifin başka çok değerli eserleriyle birlikte Konya Müzesi”ne teslim edildi. Artık kaybolma tehlikesi yoktu. Ama basılabilmesi için daha uzun bir macera yaşaması icap etti.

Allah”ın askeri çoktur. Özkaya Duman adlı bir himmet ehli, gerekli izni alarak bu 34 defterin bir kopyasını elde edip neşre hazırlanması için ilgili olabileceklere gösterdi. Bu son derece çetin ve uzun bir işti. Ortada Osmanlı yazısı ve üslûbuyla elyazması şeklinde 7534 büyük sayfalık bir metin vardı. Bunu doğru okumak, doğru yazmak, içindeki bolca Farsça ve Arapça metinleri  düzgün okumak, aktarmak çetin işti. Hele hele basılabilecek hale getirmek son derece zor ve sabır gerektiren bir mesâi isterdi.

Allah”ın askeri çoktur demiştik. İşte büyük gönüllü, büyük himmetli bir başka hizmet ehli Mustafa Tahralı bey, bu yorucu işe soyundu. Önce e merhum Selçuk Eraydın“la başlamışlardı. Fakat onun ömrü elvermedi. Böylece işin tamamı Mustafa Tahralı”nın üzerinde kaldı.

Başka birkaç arkadaşından da yardım almasına rağmen, yükün en ağır kısmı onun üstündeydi. Aslı 7534 sayfa olan, yeni harflerle 12-13 cilt tutacak bir metnin her sayfasını iki üç defa baştan sona dikkatle okumak, ifade birliğini sağlamak, zaman zaman yazma nüshayla karşılaştırmak, Arapça ve Farsça ibarelerin doğru yazılıp yazılmadığını kontrol etmek; seneler süren bu işe bıkıp usanmadan ve sabırla devam etmek ancak büyük bir iradenin ve özel himmete mazhar birisinin yapabileceği bir iştir.

Bugün itibariyle (mart 2008), dokuz cildi çıkmış olan bu değerli eserin(11) 13 ciltlik bir takım halinde, basımının bir yıla kadar tamamlanacağını ümit ediyoruz.

Bu çalışmaya “fetret devrinin bereketi” demiştik. Ülkemizde bugün tasavvuf kültürüne ilgi vardır. Hz. Mevlânâ ve eserlerine duyulan alâka bakımından daha iyi bir durumdayız. Bu alanlardaki her türlü çalışmaya değer verilmektedir. Sözünü ettiğimiz eserin ciddi bir alâka ve kabûle sahip olduğu ve olacağı görülüyor. Başta da belirttiğimiz gibi: “Reaksiyonların menfi gayretleri ile değil, aksiyonların yapıcı ve müessir çabaları ile” işe koyulanların mahsulleri devşirilmektedir.

 

Mesnevi-i Şerif Şerhi müellifi, zamanında müşterisi olup olmadığına bakmayarak, azimle ve gayretle eserini yazdı. 70 sene sonra bugün basılma imkânı buldu. Başta müellif Ahmet Avni Konuk Bey ve  Prof. Dr. Mustafa Tahralı olmak üzere, bu hacimli eserin neşrinde emeği olan herkese şükr

 

(*) İstanbul B.Ş.Belediyesi Kültür Müdürlüğü”nün düzenlediği “Vefatının 70 Yıldönümünde Ahmed Avni Konuk” toplantısında sunulan konuşma metni, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, 31.03.2008.

[1] Ahmet Nezihi Turan, “S. Ayverdi”nin Geleneğe ve Milliyetçiliğe Bakışı” Vefatının 10. Yılında Sâmiha Ayverdi”nin Hâtırasına Sempozyum Bildirileri, ss. 255-259, Kubbealtı neşriyatı, Ankara, 203.

[2] Ahmet Doğan Özeke, Neyzenler Kahvesi, Pan Yayıncılık,, İstanbul, 2000.

[3] Bk. İsmail Kara, Sonuç Yerine: Tekkeler Kapandı mı?”, Dergâh, C. II, sayı: 16, haziran, 1991; Celâleddin Çelebi, “Abdülhalim Çelebi”, DİA, I, s. 212.

[4] Sâmiha Ayverdi, Bağ Bozumu, s. 269, İstanbul, 1987.

[5] Sâmiha Ayverdi ve ark. Kenan Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, s.124, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 2003.

[6] Niyâzî-i Mısrî”nin bu beyti, Divan”ında: “Mescid ü meyhânede hânede vîrânede / Kâbe”de puthânede çağırırım dost dost” şeklindedir. Bk. Kenan Erdoğan, Niyazi-i Mısri Divanı, s. 30, Akçağ yayını, Ankara 1988.

[7] İsmail Kara, Şeyh Efendi”nin Rüyasındaki Türkiye, s. 15, Kitabevi yayını, İstanbul 1998; Sâz ü Söz Arasında Cinuçen Tanrıkorur”un Hatıraları, s. 238, Dergâh yayınları, İstanbul 2003.

[8] Bk. Selçuk Eraydın, “A. Avni Konuk Hayatı ve Eserleri”, Fususu”l-Hıkem Tercüme ve Şerhi içinde, s. 15-27, İstanbul 1994; Reşat Öngören “Konuk, Ahmet Avni”, DİA, C. 26, s. 180; Mustafa Tahralı, “Takdim”, Mesnevî-i Şerife Tercüme ve Şerhi (A. Avni Konuk) C. I, s.11 vd. Kitabevi, İstanbul, 2006.

[9] Bk. Sufi Huri, Rabiat”ül- Adeviye, s. 67, İstanbul, 1970.

[10] M. Ertuğrul Düzdağ, Ali Ulvi Kurucu Hatıralar I-III, Kaynak yayınları, İstanbul, 2007-2008.

[11] Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Tercüme ve şerheden: A. Avni Konuk, I-IX, Kitabevi, İstanbul