GÖNÜL KÖRLÜĞÜ

Bakmakla görmek ne kadar birbirine hem yakın hem de uzak kelimeler. Bakarsın göremezsin; görürsün hissedemezsin. Kafa gözü ve kalp gözü diyebileceğimiz, insanın iki bakma ve görme duyusu vardır. Kafa gözüyle bakmak ve görmekten maksat zahiren şekil ve şemadir.

Oysa her şeklin ve şemalin bir de mana tarafı vardır ki; onu ancak kalp gözüyle bakar ve görürsün. Ondaki manayı idrak haline getirirsin. Bu da nefisle mücadelenin sonunda kazandığın zaferdir. Nefsin zaaflarına yenik düşen nefsini dizginleyemeyen bencilleştiği gibi aynı zamanda gönül körlüğüne düşmüş olur.

Nefsin yedi tane makamı vardır bunlardan biri de “emmâre”dir. Nefsi emmare bir anlamda gönül körlüğüdür. Yani  emreden nefs demektir ve insan devamlı emir halindedir. “Şöyle yapacaksın! Böyle yapacaksın!” der ve orada felaketten başka bir şey zuhur etmez. Biri bana “Ben emrederek konuşurum” dedi, ben de “Vah vah, Allah’tan ne kadar uzaksınız” dedim. Çünkü “ben” var. “Ben” deyince bu “Allah var, bir de ben varım” demek olur ki, ben sanki bir varlık mıyım? Hayır! Ben aynadaki hayalden ibaretim. Bu hayale “benlik” vermek ne kadar büyük edepsizlik.

Hz. Mevlânâ, “At idrarını yapmış üzerine bir saman çöpü konmuş, üzerine de bir sinek oturmuş, ‘Var mı benim gibi kaptan-ı derya’ diye geziyor. Kendini beğenmiş adam buna benzer” der. O kadar güçsüz o kadar “Hiç” iken, kendinde bir “Varlık” olduğunu iddia eder. İşte bu hâl “Ölü” halimizdir. Kur’ân-ı Kerîm bu makamdaki insanın ölü olduğunu söyler. Âyet-i kerîmede Allah “Körler ve topallar için sorumluluk yoktur” der. Buradaki kasıt gözün körlüğü değildir. Bu körlük gönlün kuyuda olduğu andaki gönül körlüğüdür”der ve orada felaketten başka bir şey zuhur etmez.

Yahudiler Hz. Ömer’e 60 kişiyi öldürecek bir zehir sunarlar. Hiç haberi yokken alır, içer ve “Bunun içinde 60 kişiyi öldürecek zehir var ama, bende bundan daha fazla nefs var, onun için beni öldüremezsiniz” der. Hz. Ömer bunu söylüyorsa, artık bizim hâlimizi düşünün. Demek ki, en tekâmül ettiğini zanneden insanda bile devre devre o “emmârelik” zevki hafiften baş gösterir. Hemen başını ezmek lâzım. Benim çok sevdiğim “Şeytanın Avukatı” diye bir film vardı, herkese tavsiye ediyorum. O filmde şeytanı yenen adama gazeteciler “Tebrik ederiz şeytanı bile yendiniz” deyince, hafifçe gülümsedi. Gülümseyince hemen şeytan yeniden arkasında belirdi. Yani nefs o kadar çabuk insanı aldatır. Birazcık methedildiğinizde, gülümseseniz bile… Hatta size çok enteresan bir şey söyleyeyim, ben genellikle zemmedildiğimde üzülmemeyi biraz öğrendim fakat methedilince çok utanıyorum. Yani “ben” olmadığım için çok utanıyorum. Sonra Ahmed er-Rifâî Hazretleri’nin bir sözünü okudum daha da çok utandım: “Dünya iki bölüğe ayrılsa, yarısı beni makaslarla kırpsa yarısı zemzemlerle yıkasa, ikisi de üzerimde aynı tesiri yapar” diyor. Ben üzülüyorsam demek ki, ben henüz nefs ehliyim diye düşündüm. İnsân-ı kâmiller methedilince niye üzülmüyorlar? Methedilenin Allah olduğunu biliyorlar ve üzerlerine alınmayınca ne seviniyorlar ne de ızdırap çekiyorlar da ondan. İşte, yapanın yaptıranın o Güzel olduğunu idrak ederek, kendi üstümüze bir şey alınmayınca problem ortadan kalkıyor.

Sevmek ve sevilmenin de ilk şartı gönül adamı olmak olsa gerek. Gönül adamı olmak demek yaratılanı yaratandan ötürü sevmek demektir. Gönül adamı Hakkın rızasını kazandıkça Hakikat sultanlığını üzerinde taşır ve emredici nefsin gönül körlüğüne geçit vermez. Biz bencillik kisvesini üzerimizden attıkça nefsin vesveselerinden de kurtuluruz vesselam.