Hamamizade İsmail Dede Efendi – Ferdi Ertekin

“Dinleyen dillenir dinlemeyen dilsiz kesilir.”

Ser müezzin-i şehriyari, musahib-i padişahi, reis-i fasl-ı hümayun, Mevlevi-nayzen, na”athan, hanende Hamamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846 )

Hayatı, eserleri, şahsiyeti, musiki tarihimizdeki yeri…

Giriş

Tarih boyunca insanı öte âleme kanatlandıran, kendi iç-deruni dünyasında esrarengiz bir yolculuğa çıkaran, insanın nefsanî yönünü uyuşturan, ilahi nağmelerin, manevi ezgilerin renkli ve huzur dolu bir ahengi olmuştur musiki. İlahi ezgiler kulaktan girip gönle ulaşır. Gönül nağmelerden yarı sarhoş yarı mest halde öte dünyanın uçsuz bucaksız ikliminde huşu ile dolaşır. Vecd hali denen bu ilahi neşenin verdiği huzur ile dolup taşma, insanı vicdan ve irfan sahibi eder. Musikinin ilahi ezgileriyle gündelik hayatın telaşından, küçük hesaplarından, menfaat ilişkilerinin o dayanılmaz ağırlığından sıyrılan insan tarifsiz bir huşuyla adeta kanatlanıp öte âlemin kapılarını aralar, bu büyük eserin insanın ruh haletinde meydana gelen bu akisler musikiye özgüdür denilebilir. Altı yüz küsur yıl üç kıtaya hükümran olmuş, devrin en büyük imparatorluklarına, devletlerine ferman dinletmiş bu büyük kültür ve medeniyetin bugün yok olmaya yüz tutan, sahip çıkılması, yaşanılıp yaşatılması gereken en mühim değerleri arasında olan musikimiz ve maalesef layık olduğu hürmet ve alakayı görememekte.

Gündelik hayatın koşuşturmacası ve keşmekeşi arasında makine gürültülerinin yeri göğü kapladığı ve her bir şeyi makinelerin yönetir olduğu günümüzde bu ilahi-manevi, tasavvufi eser bugün bize ne söyleyebilir? İnsan geçim sıkıntısı içinde kendi derdine düşmüş, dizginleri nefsinin yularına kaptırmış gidiyorken tekke musikisinin bu en nadide parçası bizi kendimizle hesaplaşmaya götürür. Akıp giden hayatın içinde “neyim, nerden geldim, nereye gidiyorum” sorularını sormak için insanı bu sonsuz akışın girdabından çekip çıkarıp inzivaya sürükler. İnsan, yukarıdaki bu sorulara kendince yanıtlar vermelidir. Aksi halde yaşamın anlam ve önemi kaybolur. Farsçası mutriban olan sazendenin elindeki her bir estrumanın tasavvufi manaları vardır. Her ensturman Mevlevi geleneğinde derin tasavvufi anlamları, öte âleme açılan bir felsefesi vardır. Yıllarca Osmanlı imparatorluğunda adeta bir sanat akademisi gibi iş gören Mevlevi dergâhların tekke musikinin ve Osmanlı musiki geleneğinin membaı, içinden fışkırdığı kaynaktır. Anlamsızlık çukurunda kendiyle cebelleşen günümüz insanını tasavvufi, deruni bir anlam okyanusunun içine çeken bu davete icabet bizi kendi kültür ve medeniyetimizin değerleriyle buluşturur. Hayvan-nefs madde ile, insan mana ile beslenir. Hayvan-nefs ağızdan insan kulaktan beslenir diyor Mevlana Celaleddin Rumi. Musiki hayvana-nefse değil insana hitap eder. Musikiyle bağını koparmış bir medeniyet boğazına kadar maddiyatın sefaletine düşmeğe mahkûmdur. Nerden geldiğini, nereye gideceğini bilen insan, neyi aradığını da bilir. Son olarak sözü Mevlana hazretlerinin bir sözüyle bağlayıp sonra da devrinin en büyük musiki erbabı olan Hamamizade İsmail Dede Efendi”yi bir nebze olsun tanıtmaya çalışalım : “Can konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: neyi arıyorsan O”sun sen.”

Hayatı

İsmail Dede Efendi 18. asrın en mühim şahsiyetleri arasındandır. Hayatına dair etraflı malumata maalesef sahip değiliz. Bilindiği kadarıyla 9 Ocak 1778 yılında Şehzade başı”nda doğdu. Babası, uzun müddet Sayda valisi Cezzar Ahmet Paşa“nın mühürdarlığını yapmış olan Süleyman Ağa, annesi Rukiye Hanım “dır. Babası Süleyman Ağa, Cezzar Ahmet Paşa”nın halka gösterdiği gaddarlığa dayanamayarak vazifesinden istifa etmiş ve İstanbul”a gelerek Şehzadebaşı”ndaki Acemoğlu Hamamı “nı alarak işletmeye başlamıştır. Doğumu kurban bayramının birinci gününe denk geldiği için kendisine Hz. İsmail”e atfen İsmail adı verilir. Devrinin kaynaklarında “Derviş İsmail” ; musiki camiasında Mevlevi tarikatına mensup olmasından ötürü “Dede(1) Efendi” ; babasının hamam işletmesinden dolayı da “Hamamizade” lakabıyla anılmıştır. Süleyman Ağa İsmail henüz üç dört yaşlarındayken bu hamamı satıp Altımermer Kurusebil mahallesindeki Çavuş Hamamı civarında bir ev satın alarak oraya yerleşir. (2)İsmail sekiz yaşına geldiğinde Hekimoğlu Ali Paşa Camii bitişiğindeki Çamaşırcı mektebine başlamış ve ilk tahsilini orada bitirmiştir. Mektepte sesinin güzelliği ve musikideki kabiliyeti yüzünden mektebin “ilahici başısı “ seçilir. Bu yıllardan devrin musiki üstatlarından Anadolu Kesedarı Uncuzade Seyyid Mehmet Emin Efendi (ö.1811) ile tanışır. Bu zat bir gün İsmail”in ilahi okuyuşunu dinler ve kendisinde büyük bir istidat sezdiğinden onu talebeliğine kabul eder. İşte İsmail”in ilk musiki hocası bu zat-ı muhterem olmuştur ve onu kendi evlatlarından ayırmamıştır. İlköğretimi bitiren İsmail on dört yaşındayken yine Seyyid Mehmet”in desteğiyle Defterdarlık”ta baş muhasebe kalemine kâtip muavini olarak çalışmaya başlar. İsmail yedi yıl kadar hem bu kalemde çalışır hem de musiki dersleri ve terbiyesi alır. Bu arada pazartesi ve Perşembe günleri de Yenikapı Mevlevihanesi giderek orda dergâhın postnişini olan Ali Nutki Dedeve kardeşi Abdülbaki Nasır Dede“den den musiki dersleri ve Mevlevi terbiyesi almaya başlar. Onun musikiye olan yatkınlığını kısa zamanda fark eden Nutki Dede”nin kendisine :” oğlum, musiki sana dad-ı Hak”tır. İnşallah bütün musikişinasını koltuklarının altına alırsın.” dediği bilinir. (3) Ney üflemeyi de Abdülbaki Nasır Dede”den öğrendiği anlatılır. Yenikapı Mevlevihanesi” nde bir yandan şeyhi Ali Nutki Dede’nin derslerini dinler diğer yandan da bilgisini ilerletip sanat yolun ilerlemeye çabalar. 18 Mayıs 1797 ( 18 Zilhicce 1212) Perşembe günü resmen ”Mevlevi” olur. Sema meşkini ise 1798 (15 Sefer 1213) tarihinde tamamlar. 1001 günlük ”Çile(4)” süresini 27 mart 1801″de (20 şevval 1215) tamamlayarak(5) ”Dede” payesini alarak dergahta hücre sahibi olur. 1802 yılının ilk aylarında saraylı Nazlıfer Hanım “la evlenmesinden sonra Yenikapı Mevlevi hanesi”ndeki odasından ayrılarak Akbıyık Mahallesi (6)nde kiraladığı eve taşınır. Dede Efendi, ününü daha ”Çile” de iken duyurmaya başlamıştır. Bu sıralarda bestelemiş olduğu ; ”Zülfündedir benim baht-ı siyahım”mısraıyla başlayan güfteli, buselik şarkısı, çağının musiki sevenleri tarafından çok beğenilir. Bu eseri dinlemek, öğrenmek, bestekârı olan Derviş İsmail’i tanımak için tekkeye gelenlerin sayısı gün geçtikçe artmaya başlar. Hadisenin akisleri 3. Selim (h.1789–1807, ö. 28 Temmuz 1808) ‘in kulağına ulaşınca, Mevlevihane”ye bir saray görevlisi gönderilerek Derviş İsmail’in saraya gelmesi emredilir. Çileye giren dervişlerin akşam ezanından sonra tekke dışında kalmaları adet olmadığından, bu şartlar altında gidebilmesi için şeyhi izin verir. Padişahın huzurunda ve onun isteği ile eserini iki kez okur; çok beğenilerek bir kese altınla ”taltif” edilir(7).

Dervişler arasında çileyi tamamlayan dervişe “ asıl çile bundan sonra başlar.” atasözünü söylemek gelenekti. Hakikaten de İsmail Dede için asıl çile bundan sonra başlayacaktır. 1804 yılında şeyhi Ali Nutki Dede”nin ardından 1805 yılında 3 yaşındaki oğlu Salih”in vefatları onu derinden yaralar. Bunun verdiği elem ve teessürle Bayati makamında ve beste formundaki eseri “ Bir gonca fem”n yaresi var ciğerimde ” oğlu Salih” e mersiye olarak besteler. Bu eser farklı üslubu ve melodik yapısıyla musiki çevrelerinde büyük yankı uyandırır. Bir müddet sonra bestelediği “Ey çeşm-i ahu hicr ile tenhalara saldın beni ” mısraıyla başlayan bestesi de aynı alakayı görünce Dede saraya yeniden çağırıp padişah 3. Selim(8)“in isteği üzerine haftada iki defa saraydaki “huzur fasılları” ne hanende olarak katılmaya başlar. Sarayda kendisine gösterilen ziyade iltifatlara karşı 3.Selim”e sunmak için “ müştak-ı cemalin gece gündüz dil-i şeyda “ mısralarıyla başlayan suzinak makamındaki eserini besteler. Artık ünü bütün İstanbul’a yayılmıştır. ”Mukabele” günleri hücresi, musiki heveskârları ile dolup taşmaya başlar. Fakat talih Dede”nin yakasını bir türlü bırakmaz. 1808 yılında annesi Rukiye Hanım ve hamisi 3. Selim”in vefat haberini alır. Annesinin ve hamisinin vefatından iki yıl sonra (1810) ikinci oğlu Mustafa”nın altı yaşındaki ölümüyle Dede büsbütün ıstıraba gömülür.

3. Selim Dede”nin yetişmesinde en büyük pay sahibi olan kişiler arasındaydı. 3.Selim”den sonra 1 yıl 2 ay 1 günlük saltanat süresince 4. Mustafa zamanında sarayda bulunmayan Dede, 2. Mahmut”un (h.1808–1839) padişah olması üzerine İsmail Dede”nin sarayla münasebetleri gelişerek devam eder. 1812″de “musahib-i şehriyari ” ler arasına katılır. Kısa müddet sonra da “sermüezzin ” olur. İsmail Dede ayrıca Enderun”da hocalık yapmaya da başlamıştır. Sultan Mahmut onu hizmetlerinden ötürü “ murassa imtiyaz nişanı(9)” ile mükâfatlandırır. 2. Mahmut”un hüküm sürdüğü yıllar arasında Dede Efendi”nin sarayda kendisi de esaslı bir bestekâr ve musikişinas olan Şakir Ağa ile sürdürdüğü çekişme musiki tarihimiz açısından oldukça ilgi çekici ve faydalı olmuştur. (10)

16 yaşındayken tahta çıkan Sultan Abdülmecit (h.1839–1861) geleneksel müziğimize alakasız batı müziğine meraklı bir padişahtır. Batı müziğine olan bu merakı yüzünden Dede Efendi”ye layık olduğu alakayı göstermez, kaynaklar onun saygıda kusur etmediğini söylerler. Fakat bu bir muammadır. Saygı sevgiden bağımsız mıdır ki saygı duyduğun kişiye sevgi de kusur edesin. Abdülmecid”in tahta çıktığı tarih 1839 da sadrazam Mustafa Reşid Paşa”dır. 1838 yılında Balta limanı Ticaret anlaşması imzalanmış, devletin ve esnaf örgütlerinin malın kalitesini ve fiyatını denetlemesi olan “narh” kaldırılmış, serbest piyasa ekonomisi Osmanlı pazarlarına hâkim olmaya başlamıştır. Baltalimanı ticaret anlaşmasının akabinde 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Hümayunu olarak tarihe geçen Tanzimat Fermanı Sultanahmet”teki Gülhane Parkı”nda reayaya (halka) duyurulmuştur. (11) Bütün bu içtimai, iktisadi, idari, hukuki değişiklikler bittabi Osmanlı sarayına da yansır. Ve Mehterhane yerine Muzıka-ı Hümayun kurulur. Piyano ve bando takımları getirilir. Batı müziğinin etkisinin gün geçtikçe arttığı bu günlerde İsmail Dede bu durumdan rahatsızlığını talebesi Dellalzade İsmail Efendi ” ye , “artık bu oyunun tadı kaçtı.” şeklinde özetlediği söylenir. Bunun üzerine 1842″ de kendi arzusuyla sultandan müsaade isteyerek saraydan ayrılır. Kendisine Ahırkapı”da bir konak tahsis edilir. Dört yıl sonra 1846″da talebeleri Dellalzade ve Mutafzade Ahmed Efendilerle hacca gitmek için izin alır. Yolda Kutbünnayi Osman Dede ” nin unutulmaya yüz tutan mi”raciyesini bu talebelerine meşk etmiştir. Dede”nin hacca gittiği sene Hicaz”da şiddetli bir kolera salgını zuhur eder. Biçare Dede fariza-i haccı ifaden sonra bu müthiş hastalığa yakalanmış yorgun ve ihtiyar bedeni bu illete dayanamadığından sabaha karşı Mina”da irtihal-i dar-ı beka eylemiştir. (12) 30 Kasım 1846″ da vefat ettikten sonra cenazesi “Cennetü”l muallâ” da Hazret-i Ayşe” nin ayakucuna defnedilir(13). Kurban bayramının birinci günü doğan İsmail Dede kaderin tuhaf bir cilvesidir ki yine kurban bayramının birinci günü hayata veda etmiştir.(14)

Dede yalnız kudretli bir bestekâr değil, aynı zamanda bir hoca, ayin han(15), na”than, hanende, neyzen, kendinden öncekilerin eserlerine vakıf mükemmel bir yorumcuydu. Bestelerinde dikkati çeken en önemli unsur klasik üslub un korunmuş olmasıdır. İsmail Dede klasik musiki geleneğini etraflıca bilmekle beraber bu geleneğin dışına taşmadan geleneksel musikiyi batı müziğiyle mecz ederek yepyeni şarkılar vücuda getirmiştir. Bunlar arasında hepsi rast makamında olan “ Yine bir gül nihal aldı bu gönlümü “, “ Gözümde daim hayal-i cana “ , “ yüzündür cihanı münevver eden “ mısralarıyla başlayan şarkıları gelir. Buna göre Dede’nin iki mühim cephesi vardır: Biri Klasik Mekteb’i kudretle devam ettiren, diğeri de yeni ve Batıdan gelen havayı zamanın şartları içinde yadırgamadan teneffüs eden Dede…”

Dede”nin 500 dolaylarında eser bestelediği söylenir ancak bu eserlerin büyük bir kısmı notaya alınmadığından Dede”nin hafızasında, onunla beraber sır âlemine revan olmuştur. Günümüze kalan dini, dindışı yaklaşık 270 eseri olduğu bilinmektedir. En verimli olduğu 2. Mahmut devrinde 1824–1839 yılları arasında yedi Mevlevi ayini(16) bestelemiş, ayrıca Sultanîyegâh, Neveser, Sababuselik, Hicaz buselik ve Arabankürdi makamlarını bulmuştur.(17) Hiçbir geleneksel bestekârımızla karşılaştırılamayacak ölçüde çok yönlü yaratıcı bir zat olan Dede ayin, tevşih, ilahi, durak, na”t gibi dini formlarda ve kar, karçe, kar-ı natik, beste, ağır ve yürük semai, şarkı ve köçekçe gibi dindışı formlarda da eserler bestelemiştir. Rauf Yekta Bey” e göre “ Pazartesi ve Perşembe günleri dergaha devam eder ve mutriphanede “ayin-i şerif” okurdu. Rivayete nazaran “Na”thanlık vazifesini de ekseriya Dede Efendi ifa edermiş; hatta her mukabelede okunacak ayin-i şerif hangi makamdan ise Dede Efendi, Itri (1638 ?-1712)” nin rast makamındaki meşhur na”tını(18) ayinin bestelenmiş olduğu makama bi”t-tahvil irticalen bir na”t okurmuş ki bundaki müşkilatı iktiham için ilm-i elhanda ne derecelere kadar meleke sahibi olmak lazım geldiğini erbabı takdir eder.” Ahmed Celaleddin Dede, babası Azmi Dede”den naklen diyor ki: “ Dede Efendi”ye mutriptaki canlar bugün hangi makamdan ayin okuyacağız diye sormaktan çekinirlermiş o, na”t-ı şerifi hangi makamdan okursa onlar da o makamdan ayine başlayacaklarını anlarlarmış.” (19) 2. Mahmut”un isteği üzerine besteleyip 3 Nisan 1839″da mukabelesi yapılan ferahfeza ayini onun son ayinidir. Ayrıca Hac esnasında bestelediği sözleri Yunus Emre”ye ait “ Yürük değermenler gibi dönerler. El ele vermiş Hakk”a giderler.” mısraıyla başlayan şehnaz ilahisi onun son ilahisi, son eseri olmuştur.(20)

Dede Efendi”nin vefat eden iki oğlunun dışında üç kızı olmuştur. Hatice (1806-1863), Fatma Hanım (1808?-1892) ve Ayşe Hanım (13 yaşındayken vefat etmiştir.) Kızlarından Hatice Hanım meşhur tamburi ve bestekâr Keçi Arif Ağa il evlenmiş bu evlilikten meşhur besteci Miralay Rifat Bey doğmuştur. İsmail Dede”nin yetiştirdiği pek çok talebe arasında Dellalzade İsmail Efendi, Mutafzade Ahmet Efendi, Yağlıkçızade Ahmed Ağa, Şakir Ağa, Hamparsum Limonciyan, Hacı Arif Bey, Eyyubi Mehmet Bey, Çilingirzade Ahmet Ağa, Nikogos Ağa, Suyolcu zade Salih Efendi, Yeniköylü Hasan Efendi, Behlül Efendi, Haşim Bey, torunu ser müezzin Rıfat Bey, Gelibolu Mevlevi hanesi şeyhi Hüseyin Azmi Dede ve Zekai Dede en meşhurlarıdır. (21)

Netice

Eskiden ruh ve akıl hastaları “çiçek kokusu, su sesi ve musiki”yle tedavi edilirmiş. Musikideki her makamın insandaki bazı ruhani marazları iyileştirdiğine, tedavi ettiğine inanılır. Zavallı musikimiz, zavallı Itri zavallı Dede uçsuz bucaksız tarihin karanlık ve tozlu sayfalarında bunca büyük ve akıl almaz derinlik ve güzellikteki eserlerinizle sahipsiz, yapayalnız kalmaya terk edildiniz. Bir mezar taşı kadar yalnız kalıp, sigara izmariti kadar bile kıymet görmediniz. Modern insanın yaptığı gibi ıstırabın sefaletinde boğulup teslim olmak yerine acılarınızdan, kederlerinizden üzerinde herkesin saygıyla eğileceği büyük eserler, besteler vücuda getirdiniz. Elemi, ıstırabı, neşeyi, aşkı, muhabbeti, sevgiyi kelimeleştirdiniz, besteleştirdiniz, ebedileştirdiniz. İstirahatgahınızda rahat uyuyun, vicdanınız sızlamasın, kendi bestekârlarını, kendi tarihini, edebiyatını, dilini, dinini, musikisini terk etmiş, başka iklimlerin egzotik meyveleriyle sarhoş bu sorumsuz, şuursuz, vefasız neslin arasında ruhunuzu şad edecek, adınızı, eserlerinizle anıp yaşatacak ahde vefa edecek insanlar da var hala, geçmişte olmuştu, şimdi var yarın da olacaktır…

ESERLERİ

A -Dini Mûsikî Eserleri: 

1 –Saba Ayin: Dede”nin ilk vücuda getirdiği ayindir. İlk kez 1823 (17 Cemâziyelâhır 1239) Yenikapı Mevlevihânesi’nde okundu.

2 –Neva Ayin: Dede Efendi’nin bestelediği ikinci ayindir. 17 Nisan 1824 (17 Şaban 1239) tarihinde icra edildi.

3 –Bestenigâr Ayin: Bu ayin 1. Selâm, 3. Selâm ve ”Hezar aferin”e kadar bestelenmiş, buna saba makamındaki ayininin 2. Selâm’ı eklenmiştir. İlk kez 1832’de Yenikapı Mevlevihânesi’nde okundu.

4 –Saba-Bûselik Ayinilk okunuş tarihi 14 Kasım 1833’tür .Ayini 1. Selâm olarak besteleyen Dede Efendi, buna neva makamındaki âyininin 2., 3., 4. Selâm’larını eklemiştir.

5 –Hüzzam Ayin: Önce 1. Selâm olarak bestelenmiş, bu selâm’ın sonuna saba makamındaki ayininin diğer selâm’ları eklenmiştir. İlk okunuş tarihi 1830″dur. Daha sonra Dede Efendi bütün selâm’ları aynı makamdan besteleyerek eseri tamamlamıştır.

6 –Isfahan Ayin: ilk kez 1836’da (25 Ramazan 1252) okundu. Bir selâm olarak bestelenmiştir. Bundan sonrasında ya saba ya da dügâh ayinin 2. Selâm’ından sonrası okunurdu.

7 –Ferahfeza Ayin: Bu ayini Sultan 11. Mahmut”un isteği üzerine bestelemiştir. Dede Efendi bu eserini beğenmediğini, sipariş üzerine bestelemek zorunda kaldığından yakınırmış. Ayinin ilk icra tarihi 3 Nisan 1839’dur (18 Muharrem 1255). (22)

KAYNAKÇA-KİTABİYAT

1) Nuri Özcan, “Türk Musikisinin Abide Şahsiyetlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi” Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 12, Ankara, 2002

2) Nuri Özcan, “Hamamizade İsmail Dede Efendi (1778–1846)” İslam Ansiklopedisi, cilt 23

3) Sadun Aksüt, Türk Musikisinin 100 Bestekârı, İnkılâp Kitapevi 1992

4) S. Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, cilt 2, İstanbul 1943

5) İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Sada, İstanbul 1958,

7) Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize geçen Deyimler ve Atasözleri, İnkılâp 2004

8) http://www.semazen.net/

1 Mevlevlikte “muhib”likten sonraki derecedir. Muhib, derviş olmaya ikrar verip çilesini tamamladıktan sonra dergahta hücre sahibi olur ve “Dede” diye anılır. Dede, yeni muhipleri, kendi liyakatine ve muhibin heves ve istidatına göre “Mesnevi” okutarak, ayin meşk ederek, ney üflemeyi öğreterek, usul tutmayı belletip kudümzen olarak yetiştirerek terbiyeye memurdur. Alevilerde Dede lakabı soydan gelenlere verilir. Alevi itikadına göre herhangi bir ocaktan gelen Hazreti Peygamber”in soyundan yani Seyyid olan ve mürşitlik vazifesini gören kişilere “Dede” denir. Halk dilinde Dede, babanın babasına, büyükbabaya denir ; dedenin babasınaysa “Ata” ve ondan öncekilere de “Atalar” adı verilir. Azeri lehçesinde “Ata” baba anlamındadır.(Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize geçen Deyimler ve Atasözleri, s 82, İnkılap 2004)

2 Nuri Özcan, “Türk Musukisinin Abide Şahsiyetlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi” Türkler Ansiklopedisi, Cilt :12, sf 449 , Ankara, 2002

3 İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Sada, İsyanbul 1958, s 134

4 Dervişlerin bir yere, bir odaya çekilip yemelerini, içmelerini, uykularını gittikçe azaltarak kırk gün kendilerini ibadete vermelerine “çile”denir ki buna Arapça”da “Erbain” denir. Farsça”da ise “Çihle-kırk gün müddet” sözünün hafifletilmesinden meydana gelmiştir. Esma ile yani Tanrı adlarını anarak Süluk etmeyi esas tutan sufiler çileye “Erbain” derler ve bu terim dilimizde “Erbaine girmek, erbainden çıkmak” gibi deyimler almıştır. Esmayı kabul etmeyen ve Melameti esas tutan Mevlevilik ve Bektaşilik”te erbain geleneği yoktur. Bu iki tarikatta süluk, hizmetledir. Bektaşilikte hizmet müddeti muayyen değildir. Mevlevilikte ise bin bir gündür. Bin bir gün hizmeti bittikten sonra derviş dede payesine erer, hücresine götürülür, orada on sekiz gün kalır. “ Hücre çilesi” denen bu on sekiz gün de bittikten sonra hücre sahibi olurdu. Çile müddetini bitirmeye “çileyi tamamlamak” bitirmeden bırakmayaysa “çileyi kırmak” denir. Çileyi bitirdikten sonra aralarında “ asıl çile bundan sonra başlar.” Sözü atasözü olarak söylenirdi. Çiledeki dervişe “çilekeş”, çile çıkardığı yere ise “çilehane” denirdi. “Dünya bir çilehanedir” sözü buradan gelir. (Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize geçen Deyimler ve Atasözleri, s 78-79, İnkılap 2004)

5 Nuri Özcan, “Türk Musukisinin Abide Şahsiyetlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi” Türkler Ansiklopedisi, Cilt 12, sf 450

6 Bugün hala ayakta olan bu kar gir konak Eminönü ilçesinin Cankurtaran semtinde bulunmaktadır.

7 Çileye ilk girdiği zamanlarda babasının ölümü üzerine hamamı satan Dede’nin, bu parayı harcadığı, annesinin dervişlere yedirdi diye üzüldüğü ve şikayet ettiği söylenir. Rauf Yekta Bey’in Nuri Şeyda Bey’den naklen verdiği bilgiye göre, saraydan bir kese altını alan Dede, annesine uğrayarak altınları vermiş, üzüntüsünün yersiz olduğunu söyledikten sonra akşam vakti yaklaştığı için acele ile tekkeye dönmüş. Saray’a ilk gelişinin 1793 tarihine rastladığını ileri sürenler vardır.

8 3. Selim ve 2. Mahmut da Mevlevi padişahlar arasındadır. 3. Selim musikiyle o kadar alakalıdır ki “Suzidilara” adlı özgün bir Mevlevi ayini dahi bestelemiştir.

9 Rivayetlere göre hadise şöyle vuku bulur: “1249 Hicret yılının Ramazan ayının ilk günü, 1834 Miladi sene Ocak ayının on birinci gününe rastlamıştı. Bu kış ramazanının bir gecesinde Hamamî-zade İsmail Dede ile arkadaşları, Topkapı Sarayı’nın arkasındaki Serdap Kasrı‘nda (bu kasır Rumeli demiryolu yapılırken yıktırılmıştır) toplanmışlar, Padişah Sultan Mahmud’un huzurunda arazbar-bûselik faslı yapmışlardı. Fasıl bittikten sonra Sultan Mahmud, sazende ve hanendeleri şu sözlerle tebrik ve teşvik etmişti: “Bu gece pek tatlı bir vakid geçirdim kendimi âdeta Cennet’te sandım… Arazbar-Bûselik faslı şimdiye kadar bu derece parlak okunup çalınmamıştır ancak, Mevsim-i Nevrûz erişdi geldi eyyam-ı bahar sözleriyle başlayan kâr, Amcam Sultan Selim’in tahta çıktığı yılın baharında, Çağlayan Kasrı’na gittiği gün okunmak üzere bestelenmiş bir eser olduğundan böyle kış ortalarında okunması bana biraz mevsimsiz gibi geldi. Dedem Ferahfeza makamında bu kasr için kâr’ı ile beraber senden mükemmel bir fasıl isterim. Haydi göreyim seni Bayram ertesine kadar hazır olsun İnşallah yine burada dinlerim” “Ramazan’ın yarısı geçmişti kaybedilecek vakit yoktu. Dede bayram ertesi istenileceği şüphesiz olan ferahfeza kâr için önce bir güfte hazırladı. Bunu besteledikten sonra,” “Ey kaşı keman tir-i müjen cânıma geçti” mısraı ile başlayan Beste’yi ,”Bir dilber-i nâdide, bir kamet-i müstesna” ve “Bu gice ben yine bülbülleri hâmuş etdim” sözleri ile başlayan ağır ve yürük semâileri besteledi. Tanburî Musahib Zeki Mehmed Ağa da güzel bir peşrev ile saz semaisi yapmış ve bestelenen bu eserler geceli gündüzlü çalışılarak hanende ve sazendelere geçilmişti. Nihayet beklenen gece geldi. Serdap Kasrı o gece rengârenk fenerlerle, kandillerle donatılmıştı. Sultan Mahmud, yanında Damad Said Paşa olduğu halde memnun, sevinçli, heyecanlı kasra geldi. Musahib Said Efendi’nin bazı güzel fıkra ve hikâyeleri padişahı bir kat daha neşelendirdi. Nihayet adet olduğu üzre serilen ehramlar üzerinde hanende ve sazendeler yerlerini aldılar ve o gece ferahfeza faslı peşrevi ile, kar’ı ile, beste, ağır ve yürük semailer, şarkılar ve saz semaisiyle en güzel, en mükemmel şekilde çalındı, söylendi. Sultan Mahmud bundan son derece memnun olmuştu. Dede’yi yanına çağırarak göğsüne kendi eli ile Murassa İftihar Nişanı’nı taktı. Dede’ye yetişenlerden işitildiğine göre, kendisi bu nişanı törenlerde ve Akbıyık Mahallesi”nde hediye edilen konakta musiki meşkleri yaptığı günlerde göğsünden çıkartmazmış. Hatta Merhum Zekâi Dede, hocası Eyyubî Mehmed Bey’le ilk defa meşke gittiği gün Dede’yi bu nişanla gördüğünü anlatır ve “Göğsünde atnalı gibi koca bir nişan olduğu halde köşeye oturup çubuk içerken gördüğüm Dede’nin hayali hiç gözümün önünden gitmez” dermiş. (http://www.semazen.net/sp.php?id=219&page_id=1&menu_id=id21)

10 Şakir Ağa bir gün Dede”nin yanına gelip : “ Dedem bir şarkı yaptım. Emsalinin yapılacağına inanmıyorum; amma acaba okuyan bulunur mu ?” diye sorunca Dede : “ Ağam, sen oku da dinleyelim. “ demiş. Şakir Ağa da güzel üslubu ve parlak sesiyle “Efsun okur uşşakına ol gamze-i cadu” mısrasıyla başlayan Evcara makamında ve Aksak Semai usulündeki şarkısını okumaya başlamış. Şarkı bittiği zaman Dede o kadar efkârlanmış ki gözlerinden dökülen yaşlar sakalından süzülürken : “ Ağam, emsalinin yapılacağına ben de inanmıyorum ama Fakat İstersen Vahib Efendi”ye meşk et eseri o okusun.” Dediği anlatılır. (Sadun Aksüt, Türk Musikisinin 100 Bestekârı, İnkılâp Kitapevi 1992

11 Fermanda yer alan başlıca konular “ Tüm vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanması / Yargıda açık seçiklik ilkesi / Gayrimüslimlerin de Müslimler gibi askere alınması / Erkeklere dört yıl mecburi askerlik / Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında hukuki eşitlik sağlanması gibi konulardır. Bu ferman sayesinde padişahların yetkileri meclislere ya da kişilere devredilmiştir. Buradaki amaç, iktidarı saraydan alıp bürokrasiye vermek ve devlet yönetiminde merkezileşmeyi sağlamak olmuştur. Ferman dış devletlerin Kapitülasyonları bahane ederek Osmanlı iç işlerine sürekli karışmalarına mani olmak amacıyla ilan edilmişse de bu başarılamamış hatta Osmanlı klasik kurumları ve örgütleri 1838 ve 1839 daki bu iki olayla birlikte tarihe gömülmüştür. Esnaf teşkilatı, narh usulü, Osmanlı klasik hukuk sistemi çömüştür. Hukuk ve iktisattaki bu çöküş kendisini içtimai ve kültürel sahada da hissettirmiş arkasından gelen 1856 Islahat Fermanı, 1876 da I.Meşrutiyet, 1908 de II. Meşrutiyet ile Osmanlı imparatorluğu yavaş yavaş siyasi olarak çökmeye yüz tutmuştur.

12 Nuri Özcan, “Hamamizade İsmail Dede Efendi (1778–1846)” İslam Ansiklopedisi, cilt 23, s93–94

13 Şair Kazım Paşa Dede”nin vefatına aşağıdaki şiiriyle tarih düşürmüştür.

“Hazret-i Farabi-i sâni müezzinbaşı kim
Zâtına olmuşdu ilm-i mûsıkî ihsan-ı Hak
Aşinâ-yı her makam etmişdi kalb-i nigehin
Sâye-i Molla’da lutf-ü himmet-i merdân-ı Hak
Pertev-i şems-i hakikatten kılub kesb-i kemal
Zerre-i nâçiz iken oldu meh-i tâban-ı Hak
Fehm olur bundan makam-ı kurbe âheng ettiği
Hac edüb Minâ’do oldu vâsıl-ı gufurân-ı Hak
Çor tekbirin çeküb Kâzım Dedi târihini
Kebş-i cânın kıldı İsmail Dede kurbân-ı Hak “
(1262)

S. Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, cilt 2, s 433-434, İstanbul 1943

14 Nuri Özcan, “Türk Musikisinin Abide Şahsiyetlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi” Türkler Ansiklopedisi, Cilt 12, sf 450

15 “Meşhur Kırımlı Ahmed Kâmil Efendi’den sonra Sultan 11. Mahmud’un imamlığına tayin olunan Abdülkerim Efendi ile, o aralık Sultan Mahmud’un müezzinbaşılığında bulunan meşhur mûsiki üstadı Dede Efendi arasında kırgınlık varmış. Bir Ramazan günü Abdülkerim Efendi Padişah’a, Acemlerin saltanatınız hakkındaki ihaneti herkes tarafından bilinmekte bulunduğu halde, Dede Efendi bunu düşünerek teravih namazın da, acem makamından ilahiler okumamak ve buna karşılık şevkefzâ makamını tercih etmek lazım gelirken, kendisinin şevkefzâ makamını kullanmaya bilgisi kafi gelmemesi bu davranışına sebep olmaktadır cevabını verince, Padişah Dede Efendi’nin sanatındaki iktidar derecesini bildiği için ve ayrıca kendisi de mûsikişinas olduğu cihetle, bu hususta bir kanaatı da mevcut bulunduğundan bir gece bir imtihan yapılmasına karar verir. Fakat, bu karar Dede Efendi’ye duyurulmaz.”
“Gece teravih namazı kılınırken, dördüncü dört rekâttan sonra evc makamından ilahi okunduğu sırada karar gereğince, Sultan Mahmud tarafından gönderilen biri, müezzinlerin yanına giderek, Dede Efendi’ye acem makamını değil şevkefza makamını kullanmasını emrini tebliğ eder. O zamana kadar şevkefzâ makamından hiçbir ilâhi yapılmamış olduğundan ne yapacaklarını şaşıran müezzin efendiler, Dede Efendi’nin yüzüne hayretle bakarlarken, içlerinden biri Dede Efendi’nin işareti üzerine bu makamdan tekbir getirmeye başladığı gibi, imamın da Fatiha-i Şerif’i şevkefza makamında okumakta olduğunu anlamışlar Dede Efendi “Hele bir namazı kılalım da bakalım.” demiş ve dört rekat teravih namazı kılınıncaya kadar şevkefzâ makamından bir ilahi bestelemiş ve selam verilir verilmez ilahiye başlayıvermiş. Arkadaşlarının hemen hepsi mûsikî ilminde birer üstad olduklarından, Dede Efendi’ye kulak vererek ağız kalabalığı ile ilâhiyi güzelce okuyup bitirmişler ve padişahın takdirlerini kazanmışlardı.”

16 Şevkuturab ayin-i şerifi Dede Efendi”ye ait olmayıp hocası Ali Nutki Dede”ye aittir. Rauf Yekta Bey, Esatiz-i Elhan”da (s 131) gördüğü ayin mecmuasındaki kaydı buraya naklediyor. Ali Nutki Dede”nin vefatı üzerine İsmail Dede, Mevlevihane”de bulunan ayin mecmuasındaki şevkutarab ayin-i şerifinin güftesinin sonuna şu kaydı düşmüştür : “ Şeyhim azizim Yenikapı şeyhi Esseyyid Şeyh Ali Efendi hazretlerinin ye”y ü tedbiri ve her bir nağmede ta”rifi munzam olduğundan halen okunan bestede medhalim yoktur. Hal-i hayatlarında tenbihleri mucibince kendi isimleri ihya ve balasına bu fakirin ismimi tahrir buyurub fakire ala-tariki”l-hediyye ihsan buyurdular. el-Fakir Derviş İsmail (Nuri Özcan, “Türk Musikisinin Abide Şahsiyetlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi” Türkler Ansiklopedisi, Cilt 12, s 453)

17 Sadun Aksüt, Türk Musikisinin 100 Bestekârı, s 122, İnkılâp Kitapevi 1992

18 Itri”nin bestelediği bu na”t her Mevlevi ayininin başında okunur olmuştur. Peygamber efendimizi methederek yazılan kaside demek olan Na”t şöyledir:

“ ya habiballah resul-i halık-ı yekta tüyi,

ber güzin-i zülcelali pak-ü bihemta tüyi;

nazenin-i hazret-i hak sadr-ü bedr-i kainat,

nur-i çeşm-i enbiya çeşm-i çerağ-i ma tuyi;

der şeb-i mi’rac bude cebrail ender rikab,

pa nihade ber ser-i nüh künbedi hazra tüyi;

ya resulallah tü dani ümmetanet acizend,

rehnüma-yi acizani bi ser-ü bi pa tüyi;

servi bostan-i risalet nev behar-i ma’rifet,

gülbün-i bağ-ı şeriat sünbül-i bala tüyi;

şemsi tebrizi ki dared na’ti peygamber ziber,

mustafa vü mücteba an seyyid-i ala tüyi.”

19 S. Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, cilt 2, s 438–439, İstanbul 1943

20 Nuri Özcan, “Türk Musikisinin Abide Şahsiyetlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi” Türkler Ansiklopedisi, Cilt 12, sf 452

21 Nuri Özcan, “Hamamizade İsmail Dede Efendi (1778–1846)” İslam Ansiklopedisi, cilt 23, s 94

22 S. Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, cilt 2, s 436-437, İstanbul 1943