Hazret-i Mevlânâdan Önce ve Zamanında Konya – M. ZEKİ ORAL

Hazret-i Mevlânâdan Önce ve Zamanında Konya

M. ZEKİ ORAL
KONYA MÜZESİ MÜDÜRÜ

Eski Konya’nın İstanbul’u Suriye’ye, dolayısiyle Avrupa’yı Asya’ya bağlıyan tarihî yol üstünde olduğunu biliyoruz. Karadeniz’den Sinop, Sivas, Kayseri’den gelip Antalya’ya oradan gemilerle Filistin ve Mısır’a giden ikinci bir yol da Konya’dan geçerdi. Bu yolların İçtimaî ve İktisadî önemleri tarihten önceki zamanlardan başladı, 19 uncu asra kadar devam etti. Ümit Burnunun dolaşılması, Süveyş Kanalının açılması bu tarihî yolları ehemmiyetten düşürmüş oldu. Konya’nın geçirdiği tarihî safahat işte bu tarihî yollarla yakından ilgilidir.

Konya ve dolaylarında tarihten önceki devirlerin metrükâtı adetleri pek çok olan ve ekseriyetle eski yollar boyunca sıralanmış bulunan höyüklerde bulunmaktadır. Eti ve Ön Eti çağlarında Konya’nın merkezi olan bugünkü Karahüyük ise bilhassa kayda şayandır. Bugünkü Konya şehrinin 7 kilometre Batı-Güneyinde bulunan Karahüyükte ve toprak üstünde Eti seramikleri bulunmakta idi. Bu sene yapılan hafriyatta en üst katında sıkıştırılmış topraktan duvarları yapılmış ve yüzleri sıvanmış Eti evleri bulunmaya başladı. Hititlerden sonra Konya’ya hâkim olan Frikyalıların bu hö-yükte izlerine rastlanmayışı, Karahüyüğün -ilk Konya şehrinin- büyük bir yangın veya büyük bir tahribat neticesinde tamamen terkedilmiş olduğu kanaatini doğurmaktadır. Konya vilâyeti içinde ve Etiler zamanından kalma eserler pek çok ise de ekserisinin hüyüklerde ve toprak altında kalmış olduğu bol bol ele geçen seramiklerden anlaşılmaktadır. Ereğli’nin İvriz köyünde ve bu köyün Kızlarsarayı mevkiindeki Eti kabartmaları, Beyşehir’in Fasıllar köyündeki Tanrı heykeli, Eflâtun pınarındaki kabartmalar ile Karaman’ın Maden şehri köyü civarındaki Karadağ’da bulunan Eti kitabesi toprak üstünde kalmış olan Eti âbidelerinin başlıcalarını teşkil etmektedir.

Frikyahlar zamanında kurulduğu İlmî çalışmalar ve arkeolojik araştırmalarla artık bir hakikat olarak kabul olunan bugünkü Konya’nın, Frikyahlar zamanında ve M. Ö. 7 nci asırda bir kuruluş devri yaşadığı şüphesizdir. Konya içinde ve Alâeddin tepesi denilen höyükte yapılan araştırmalar zengin Frikya seramikleri vermiş, ondan sonra taş devri eserlerine geçmiştir.

Büyük İskender’in Şark seferi esnasında Yunanlılar tarafından istilâ edilen Konya’ya Onbinler de uğrayarak 3 gün kalmışlardı. Kesenophon burayı Anabasis’te Frikyanın son şehri olarak kaydetmiştir. İskenderin haleflerinden Selefkoslara isabet etmiş olan bu belge Yunanlılardan sonra aradaki bâzı kısa hâkimiyetlerden sarfınazar Romalılara geçmişti. Romalılar elinde iken Konyalılar Roma vatandaşlık hakkını da kazanmışlardı. Roma devrine ait lâhitler, sütun başlıkları, kornişler gibi mimarî parçalar bugünkü Konya şehrinin 2,5 – 3 metre derinliklerinde kalmışlardır. Herhangi bir kazıda bu derinliklere inilince Roma eserlerine raslanılmaktadır. Yalnız Konyanın Cedidiye mahallesinde ve takriben 0,50 – 1,5 metre derinliklerde ve Romalıların son devrine ait bir saray bakiyesi ve zengin mozayik kalıntıları bulunmaktadır.

Daha milâdın ilk asrında Aziz Pavlos Hıristiyanlığı neşr için Antalya’dan Anadolu’ya çıkmış, Eğridir’den Yalvac’a oradan Konya = İkonyum’a gelmiş putperest Romalıların ve Yahudilerin şiddetli muhalefetlerine rağmen telkinlerine devam etmiş, Konya’dan Listira’ya gitmiş orada bâzı kerametler göstermiş olmakla beraber birçok hakaretlere maruz kalmış idi. Listira’dan Derbi’ye giden Pavlos’un buralara yaptığı birkaç seyahat neticesinde Konya ve havalisinde Hıristiyanlık tutunmıya başlamış, nihayet Konya Hıristiyanlığın büyük şehirlerinden birisi ve bir aralık Patriklik merkezi de olmuştur.

Bizans devrinde Konya adı İkonyum, Koniyeh olarak görülmektedir. Uzun zaman Bizans hâkimiyetinde kalmış olan Konya şehrinde bu devrin metrukâtından bâzı mimarî parçalar ve kitabelerle M. S. 5 inci asra ait bir Katakomp müstesna kayda şayan bir şey kalmamıştır. Fakat Konya mülhakatında Roma ve Bizans devirlerine ait pek çok şehir, kasaba, köy, bina harabeleri, yüzlerce kitabe, heykel, kabartmalarla, mimarî parçalar vardır. Bunlardan toplanabilmiş olanlarla Konya’da Klâsik Eserler Müzesi kurulmuş olup, muhitin bu bakımdan zenginliği dolayısiyle yakın zamanda bu müze Türkiyenin en cazip bir müessesesi haline gelecektir.

Milâdın 7nci asrında İslâmlık zuhur etmiş; Arabistan, İran ve Turan’ı sarmıştı. İslâmlık ve Hıristiyanlık ideolojileri çarpışıyordu. Şark âlemi Anadolu’yu ve bilhassa İstanbul’u ele geçirmek istiyordu. Çünkü İslâmiyetin büyük mübeşşiri İstanbul’un zaptı için teşviklerde bulunmuştu. Emevîler, Abbasîler, Anadolu’ya ordular göndermişler, zaman, zaman Anadolu’yu istilâya, İstanbul’u muhasara ve zaptetmiye çalışmışlardı. Türk boylarından Anadolu’ya saldw ranlar da az değildi. Bu büyük emeller uğrunda uçlar kurulmuş, buralarda çalışan mücahit gazilerin silâh ve iaşe masrafları için gelir kaynakları olmak üzere büyük servetler bağlanmış, vakıflar yapılmıştı. Büyük Selçuk Devletinin büyük hükümdarı Tuğrul Bey zamanında uzun ve düzgün bir şekilde devam eden bu akınlar Gökçegöl sınırlarından başlamış, Anadolu’nun ortalarına doğru açılan vadiler boyunca devam ederek Anadolu’nun ortalarına kadar uzanmıştı. Alpaslan zamanında ise bu akınlar daha şiddetlenmiş, Sandık Bey kumandasındaki Türk kuvvetleri 1069 da Konya’yı vurmuşlardı. 1071 yılındaki o meşhur Malazgirt harbinden sonra yapılan sulhu da BizanslIların bozması Anadolu kapılarını Türklere büsbütün açmıştı. Alpaslanın büyük kumandanlarından Artuk, Saltuk, Melik Danışment Ahmet Gazi ve nihayet Selçuk ailesinin ünlü kahramanlarından Kutulmuş oğlu Süleyman ve kardeşi Mansur kumandasındaki Türk boyları dört taraftan Anadoluya hücum ettiler.

İşte Kutulmuş oğlu Süleyman kumandasındaki bu Oğuz boyları bir gün tere batmış atları, şimşek gibi parlıyan kılıçları ile Konya’yı sarmışlardı. Konya’nın son Bizans valisi olan Martavkosta teslim olmaktan başka çare bulamamıştı. Konya’nın müstahkem mevkii olan Gevale kalesi de kumandanı Romanos Makri’den alındı. Bu suretle ve 1077 yılında Konya ve çevresi Türklere geçmiş oldu. Konya’yı karargâh yapan Süleyman I. atının dizginini garbe çevirdi. Afyon, Kütahya, Eskişehir’den ta İznik’e doğru yürüdü. Anadolu’ya eskiden gelmiş, yerleşmiş olan Türkler bu yeni gelen ırktaşlarını iyi karşılıyorlar ve onların başarılarına yardım ediyorlardı.

Anadolu’nun zaptı, Oğuz boylarının burada yerleşmesi ve nihayet Selçuk devletinin kurulması 1077 den 1085 e kadar devam etti. Bu yıllarda Anadolu’yu Haçlılara karşı korumak vazifesi de yeni sahiplerine düşüyordu. Anadolu’yu onlara mezar yaptılar. Bu seferler esnasında birçok hâdiseler, sonra Selçuk şehzadeleri ve beylerinin dahili kavgalarına sahne olan Anadolu’nun 1085 ten 1192 senesine kadar süren karışık günlerinde bile Konya servete, refaha kavuşmuş, imar ve inşa faaliyeti başlamıştı. Bugün Alâeddin camii denilen değerli âbidenin temelleri 550 H. 1155 M. yılında atılmış, ağaç oyma sanatının en güzel örnek lerinden birisi olan minberi ile çinili mihrabı ve kubbesi o zaman yapılmıştı.

Selçuk hükümdarlarından Mesut I. zamanında başhyan ve oğlu Kılıç Aslan II. zamanında tamamlanan bu inşaata, Kılıç Aslan II. ataları ve evlâtları için bir de türbe ilâve ettirmişti. Anadolu Selçukîlerinin hükümdarları ve evlâtları bu türbede medfundur-lar. Kılıç Aslan II. bu camiin yanında Selçuk sarayını da kurdurmuş, Konya artık Selçukîlerin payitahtı olmuştu. Konya’da İçtimaî, İktisadî hayat süratle yükseliyordu. Kılıç Aslan II. nin torunları Keykâvus I. vefat etmiş, kardeşi Alâeddin Keykubat zamanında caminin genişletilmesi tamamlanmış, avlusuna bir de türbe yaptırılmıştır. Alâeddin Keykubat I. zamanında son şeklini almış olduğu için bu eserler hep Alâeddin camii, türbesi, köşkü diye anılmaktadır. Mimarlık yazı, çini, ağaç ve taş oymacılığı gibi tezyini sanatlar ve sözün kısası sanat tarihimiz için mükemmel bir kaynak olarak yaşıyan bu eserler pek çok tahribata uğramış olmalarına rağmen yine kıymetlerini muhafaza etmektedirler.

1192 – 1236 yılları arasında Anadolu’da millî birlik kurulmuş, Konya, Konya olalı, üzerine güneş doğalı görmediği servetlere garkolmuştu. Bizanstan yeni alınan Anadolu’yu ana vatan yapmak gayesiyle uğraşan Selçuklular, hükümdarından neferine, zengininden fakirine kadar büyük feragatle çalışıyor; yüzlerce cami, medrese, köprü, çeşme, tekke yapıyorlar. Anayolları kervansaraylarla süslüyorlardı. Konya’nın bu yüce ikbali bu senelerde Hazret-i Mevlânâ’nın teşrifi ile bir kat daha parladı. Sultan ül-Ulema Hazretlerinin başkanlığında Anadolu’ya gelen Mevlânâ kafilesi Konya adını tasavvuf ve tefekkür tarihimizde ebedileştirecek; şair Pertev Paşa’ya :

Bununla şehr-i Konya fahreder İran-u Tûran’a

mısraını ilham edecektir.

Bu senelerde Konya’nın genel durumu hakkında en geniş bilgiler veren İbn-i Bibi nüshaları 618 H. 1221 M. yıllarında Konya şehrini şöyle anlatır:

«Sultan Alâeddin bir gün lâcivert semalara doğan güneşler gibi yüz gösterdi. Seyyareler tutan, yeller gibi akıp giden atına parlak güneşler gibi bindi. Bu heyetten cihan heybet aldı. Sanki Süleyman Peygamber rüzgâra süvar olup geçmişti. Devlet uluları beyler ve serverler de bu gezide beraberlerdi. Hükümdar ansızın Konya tarafına baktı. Bir şehir gördü ki kullar ve mallarla bezenmiş. Enine boyuna bir günlük yol.. Bağlar, yemiş ağaçları, birçok mesire yerleriyle süslü… Zaman, mâtem tozlarını onun bostanları ve mesire yerlerinin üzerinden naz ve niyazla silmişti. Her tarafında sular akıyordu. Her yerden birçok kimseler gelmiş, Konya’ya ev yapmış, vatan tutmuşlardı. Yazık ki bu güzel yurt, Selçuk şairinin :

Veli burc-u barusu şehre göre,
Yoğidi ki öveydi her kim göre.

dediği gibi kale ve sur bakımından öğülme-ye değmezdi. Sultan ümerasına ve yakınlarına buyurdu ki: «Böyle ulu ve şanlı bir şehir ki dünyanın yedi iklim dört bucağından yüzlerce insan ona müteveccih olmuş, burada asayiş ve huzur bulmuş, günlerin acı tatlı hâdiselerinden kendilerini kurtarmışlardır. Böyle süslü, yeni gelinler gibi nazlı bir şehri kale gibi hil’atten mahrum bırakmak aynı hatâdır. Gerçi bizim, ciğer ler yakan kılıçlarımız etraf için bir kaledir. Fakat ihtiyatsızlık akıllı işi değildir. Dünya bir karara dönmez, zaman hâdiseleri, göklerin aynaları keder gösterebilirler. Onun için bizim inayetimizin himmeti öyle icabetti ki az zamanda bir kale yapalım. İki yüzlü dünyanın külüngü ve devirlerin dönmesi onun temellerini bozamasın.» dedi. Etrafındakiler hükümdarın bu doğru reyine âfe-rinler okudular. «Hüküm ve fermanlarınız başımızın üzerine» dediler. Sultan:

— Divanın eli çabuk muhasipleri, mühendisleri, bennaları, imaret şahnaları, üstat mimarları, hazık ressamları hazır olsunlar.. dedi.

Derhal hazırlandılar. Tekrar atlara bindiler. Beyler, ulular, serverler de beraber olarak şehrin dört tarafını gezdiler. Burçlarını ve bedenlerin yerlerini tayin ve kapıları resmederek hükümdara arzettiler. Alâeddin Keykubat dikkatle inceledi. Islah ve ikmal eyledi. Yapılacak kalenin arşın hesabiyle uzunluğu, genişliği ölçüldü. Eli çabuk muhasipler ve yazıcılar çoklukta denizleri hesap ederlerdi; azlıkta ise nakiri kıt-mîrden ayırırlardı. Bu kalenin ne kadar masrafla yapılabileceğini hesap ederek huzura götürdüler.
Bennalar, imaret şahlıları ve kâtipler işi üzerine aldılar. O zaman bütün hesaplar Divanda, defterlere yazılır, Sultan malı telef olmazdı. Hükümdar kalenin dört kapısı ile birkaç muteber burcunun hassa malından yapılmasını, geri kalan yerleri de kudretleri nisbetinde Beylerin yaptırmasını emir buyurdu. Herkes yekdiğeri ile yarış edercesine işe başladı. Burçlar, bedenler süratle yapılmıya, ak mermerden türlü tasvirlerle süslenmeğe başladı. Ayrıca âyetler, hadisler ve hikmetli sözlerden, şehname beyitlerinden kitabeler kazdırdılar. Bu arada hükümdara haber verdiler. Atına bindi inşaatı gezdi. Yapılan işleri beğendi. «Kendi Elkabı kapılar ve burçlar üzerine altın satırlarla yazıldığı gibi her kim hangi burcu yaptırmış ise o burcun üzerine de o kimsenin adı öyle yazılsın. Onların şükranlı çalışmalarından asırlar sonra eserler kala» diye ferman buyurdu. Yine bugünlerde Konya’daki Selçuk sarayından başka Kayseri’de Kubadiye sarayları inşa olundu. Ayrıca Alâeddin sıfatına izafeten ve kış günlerinde oturmak için bugünkü Alâiye’yi yaptırdı.

Alâiye ile yaz günlerini geçirdiği Konya ve Kayseri arasında bir de Keykubat adıyla anılsın diye Kubadâbad saraylarını yaptırdı. Kayseri’nin Meşhet ovasında toplanan Selçuk orduları Akdeniz sahillerine, Kırıma Anadolu’nun şark taraflarına sevkolunuyor. Zaferden zafere koşuyorlardı.

Sultan-ül Ulema hastalanmıştı. Alâeddin Keykubat ziyaretine gelmiş, ona âcil şifalar dilemişti. Sultan-ül-Ulema bu rnarr»:-dan kurtulamıyacağını bildirdi. 3 gün sonra cuma günü kuşluk vakti, 18 Rebiül-âhır 628 H. 12 Ocak 1231 M. de vefat etti. Büyük bir cenaze merasimi yapıldı. Matem tutuldu.

Yüksek yaradılışlı insanlardan olan Hazret-i Mevlânâ daha çocukken zekâsı ile emsali arasında temayüz etmiş, Belh’den gelirken uğradıkları yerlerde ziyaret etikleri büyüklerden onun fıtrî hususiyetlerini sezenler :

— Bir yıldızın peşinde güneş gidiyor, gibi sözlerle duygularını açıklamışlardı. Babası onu hem okutuyor hem de riyazete ve ibadete alıştırıyordu. Esasen Mevlânâ’nın muhiti sofiler ve âlimlerle dolu idi. Din ve ahlâk bakımından gayet saf ve sağlam bir muhit içinde yetişen Hazret-i Pîr’e babası (Hüdavendigâr) diye hitap ederdi. Etrafındakiler de onun sanihasına hayrandılar. Konya’ya geldiği vakit 22 yaşlarında bulunuyordu. Tahsiline devam etmesine rağmen babası ölünce etrafındakiler onu Şeyh ve müftü tanımışlardı. Fakat Mevlânâ tahsilini ve sülûkünü henüz tamamlamamış idi. Sultan-ül-Ulema’nın Belh’deki dost ve müritlerinden ve kemal ehlinden olan Seyyit Burhaneddin Tirmizi – Sultan-Ul-Ulemanın mânevi işaretiyle – 629 da Konya’ya geldi. Mevlânâ’yı aradı. O, Karaman’a kayınpederinin yanma gitmişti. Mektup yazdı, Konya’ya gelmesini bildirdi. Belh’de daha küçükken Mevlânâ’dan ayrılmış olan Seyyit Burhaneddin Muhakkik Tirmizi onu yetişmiş, serpilmiş, 25 yaşına gelmiş görünce pek memnun oldu. Mevlânâ onu babasının yerine koyarak 9 sene hizmet etti. Herkesin gönlünden geçeni bildiği için Tirmizi’ye (Seyyid-i Sırdan) derlerdi. Hazret-i Mevlânâ bu üstadı ile istişare ederek tahsil için Haleb’e, sonra Şam’a gitmiş, zamanın en değerli âlimlerinden icazetnameler alarak Konya’ya dönmüştü. Hazret-i Mevlânâ zamanının maddî ve manevî ilimlerini tahsil etmiş hakikaten kıymetli bir âlim olmuştu. Kendisine Şark ve Garbın Müftüsü, İmam, Mevlânâ demeğe hak kazanmıştı. Üç oğlu, bir kızı vardı. Medreselerde ders okutuyordu. Konya maarifinde büyük bir şöhretti. İşte bu sıralarda Konya’ya Bedreddin Muslıhda bir medrese yaptırdı.

Bugün Konya’nın Gazi Alemşah mahallesindeki Sırçah Medrese budur. Kitabesine nazaran 640 H. 1242 M. yılında Selçuk vezirlerinden Bedreddin Muslıh tarafından İmam-ı A’zam Fıkhı okutulmak üzere yaptırılmıştır. Eyvanın önü, açık bir avlu şeklinde olan medrese tiplerindendir. Avlunun etrafı koridorla çevrilmiş olup oda kapıları bu koridora açılır. Medresenin muhteşem kapısı, kapı nişleri, kubbe örgüleri hakikaten görülmeğe değer bir eserdir.

Hazret-i Mevlânâ, Şam’da tahsilde iken bir gün Şems’in kendisine yaklaşarak «Bani teni ey adamlar sarrafı» diyip kayboluverdiğini menakipler yazarsa da Şems’in, Mevlânâ’yı araması sebepleri arasında Ne-fahat-ül-Üns tercümesindeki şu kayıt zikre şayandır.

«Şems’i Tebrizî ile İbrahim Irakî Hazretleri Baba Kemal Hocanti’den tasavvuf dersleri alırlardı. Erbab-ı kalemden olan İbrahim Irakî Mükâşefelerini birer birer yazıyor ve hocasına okuyordu. Müridinin bu inkişafından memnun olan Baba Kemal bir gün Şems’i Tebrizi Hazretlerine sordu :

– Bak oğlum arkadaşın İbrahim duyuşlaıını, sezişlerini kaleme alıyor ve bize okuyor. Size hiçbir şey sânih olmuyormu? – Bana da birçok şeyler sânih olmaktadır. Fakat ben bu hicap diline çekemiyorum, demesi üzerine Baba Kemal Hocanti: Oğlum Cenab-ı Hak sana öyle bir dil verecektir ki senin üslûba çekip ifade edemediğin keşifleri, İlâhî sırları o kemaliyle yazacaktır, demişti. Şems-i Tebrizî derslerini tekmil ettikten sonra «Bana dil olacak, benim yazamadığım Hakayık-ı ilâhiyeyi kemaliyle yazacak kimdir?» diyerek seyahate çıkmış Orta Zamanın ilim ve medeniyet merkezlerindeki büyük sofilerle görüşmüş ise de hiçbirinde kendisiyle konuşmak istidadı bulamamış nihayet 26 Cemad-ül-ahır 642 cumartesi sabahı Konya’ya gelmiş ve Haz-ret-i Mevlânâ ile görüşmüştür.

Şems aslen Tebrizli Melikdat oğlu Alinin oğludur. Hal ve keşif sahibidir. Musa ve İsa meşrebinde bir zat olup menakiplerde hal tercümesi ve birçok keşif ve kerametleri yazılıdır. Kuran-ı Kerim ahkâmını ve Peygamberimizin Sünnetlerini tamamen benimsemiş bir müslümandı. Makalâtında «Hazret-i Muhammed’in en küçük bir hadisi dünyanın en büyük kitaplarından daha üstündür» demektedir. Hazret-i Şems, Konya’da Mevlânâ ile görüştü. Maddî ve manevî ilimlerdeki geniş vukufunu anladı, kendisi ile görüşebilecek kudret ve ehliyette gördü. Sohbete başladılar. Şems Mevlânâ’nın okuduğu, okuttuğu kitapları elinden aldı. Ona kâinat kitabını sundu. İlâhî sırları açtı. Haz-ret-i Mevlânâ medreselerdeki vazifelerini bırakarak İlâhî aşk ve cezbe içinde yaşamağa başlamıştı. 20 Şevval 643 de Şems, Konya’dan kayboldu. Mevlânâ, Şems’in ayrıldığına dayanamadı hep onu arıyordu .
Şems 644 yılı Muharrem ayının sonunda tekrar Konya’ya geldi. Mevlânâ ile görüştüler. Aylarca konuştular. 21 Şaban 644 de Şems tekrar Konya’dan ayrılarak Şam’a gitti. Hazret-i Mevlânâ oğlu Sultan Veled ile bir heyet göndererek Şems’in Konya’ya gelmesini rica etti. Şems’in bu gelişi de Konya’da bâzı dedikoduları mucip oldu. Nİ-hayet 645 Recebinin sonunda Şems tekrar kayboldu. Artık ebediyen bulunamıyacak olan Şems’in hasreti ile yanıp tutuşan Hazret-i Mevlânâ en garibâne ve âşıkane gazellerini yazıyordu.

Hazret-i Mevlânâ bir gün adamlariyle otururken içeriye bir kişi girdi. Ve Hazret’e hitap ederek «Şems sağdır» dedi. Hazret-i Mevlânâ derhal cübbesini çıkararak bu ada-•ma hediye etti. O çıktıktan sonra yanındakiler :

— Efendimiz, o adam yalan söyledi. Şems sağ değildir, diyince Hazret-i Mevlânâ «yalan olduğunu bildiğim için hırkamı verdim. Sağ olsaydı canımı verirdim» dediğine göre Şems’ten artık ümidini kesmiş olduğu anlaşılmaktadır. Şems’in öldüğüne bir türlü inanamıyan o büyük dost:

O ebedî diriye kim öldü dedi;
O ümit güneşine kim öldü dedi;

mealinde gazeller yazdı. Bu senelerde Konya muazzam eserlerle süslenmekte idi. Bunlardan başhcaları bir mesçit ve türbeden ibaret fakat çinileri, ağaç oyma kapı ve pencere kanatlariyle Selçuk sanatının bir incisi olan Bevhekim mescidi ve Ulaşbaba türbe-sidir. Ulaşbaba türbesi Selçuk tuğla işçiliğinin en güzel örneklerinden biridir.

649 H. 1251 M. yılında Selçuk vezirlerinden ve hayır sahiplerinden olan Kara-tay tarafından yaptırılan Medrese ki bugün «Karatay Medresesi» diye meşhurdur. Türk mimarisi, çiniciliği, mimarî tezyinatı ile Türk sanatının bir şaheseri olarak yaşamış olan bu medresenin cümle kapısı, büyük salon kubbesi, eyvanı, Karatayın mezarı bulunan kubbeli odası mevcut olup diğer akşamı yıkılmıştır. Bu güzel eser zeminden kubbesinin en yüksek noktalarına kadar çinilerle süslenip tamamlandığı zaman Hazret-i Mevlânâ davet olunmuş ve teberrüken ilk dersi okutmuştu.

Sahip Atâ camii ve medresesi de Karatay’dan 7 sene sonra yani 656 H. 1258 M. yılında yapılmıştı. Hânıkah ve türbe kısımlarının kitabelerine nazaran 678, 682 yıllarında ilâve edildikleri anlaşılmaktadır.

Sahip Atâ camii bugün Lârende caddesindedir. Eskiden Konya kalesinin Lârende kapısı karşısında olduğunu yine eski kayıtlardan öğreniyoruz. Medresesi tamamen harap olmuş arsası kalmıştır. Cami de muhtelif tamirler ve tadiller görmüş, genel vasıfları değiştirilmiş ise de bugün bütün ihtişamı ile ayakta duran cümle kapısı, çinili mihrabı dünyanın hayranlığını üstüne çekmekte, Konya’nın başlıca turistik cazibelerinden biri olarak yaşamaktadır. Sahip Âtâ türbe ve hânıkahı da Türk sanatı bakımından emsalsiz eserlerdir. Türbenin çinileri, çinili penceresi Anadolu’da eşi bulunmıyan kıymetlerdir.

Sahip Âtâ, Fahreddin Ali Konyalı Hacı Ebu Bekir oğlu Hüseyin’in oğludur. Selçuk devletinde uzun zaman vezirlik, baş-vezirlik yapmıştır. Mal ve servet sahibi olduğu kadar hayır hasenat sahibi bir zattır. Bugün Konya’da İshaklıda, Kayseri’de, Ilgın’da ve başka yerlerde 20 kadar cami, türbe, mesçit, kervansaray, medrese gibi eserleri mevcuttur. Sahip Âtâ’nın vakıflarında kendisine maaşlar bağladığı meşhur bir mimarı da vardı. Eserlerine Kelûk Bin Abdullah olarak imzası kazılan bu meşhur sanatkâr gönlünün vecdini kubbe, duvar, mihrap, minber, yazı, motif olarak taşlarda ebedîleşlirmiştir.

Osmanlı devrinin Koca Sina-nına benziyen bu yüce sanatkârın sanat aşkından doğmuş, yaşıyan, nefes alan şaheserlerinden
birisi de Konya’daki İnceminare = Dar-ül-Hadistir. Bu da Sahip Âtâ eseridir. Sahip Âtâ bu eserini yalnız Hadis ilimleri okutulsun diye 662-663 H. 1263 – 1264 M. yıllarında yaptırmıştır. İnceminarenin talebe ve müderris odaları ile yanındaki mescidi yıkılmış, bugün minarenin 1/3 kadar bir kısmı ile büyük kubbesi ve eyvanı mevcuttur. Bu asrın tipik eserlerinden birisi de Hoca Haşan camiidir. Hoca Haşan camii Erkek Lisesinin arka tarafında yol üzerindedir. Minaresi, menşur murabbaı içine resmedilmiş bir üstüvane şeklinde düşünülmüştür.

Selçuk vezirlerinden Muineddin Süleyman Pervane, ailesi Gürcü Hatun, Ale-müddin Kayseri ve başkaları, bir mangırla bir ekmek alıdığı, bir dirhemin 120 mangır olduğu o devirde 160.000 dirhem-i Sultanî ile işe başlıyarak Hazret-i Mevlânâ’ya bir dergâh yaptılar. Bugün bir ekmek 30 kuruş olduğuna göre : 30 X 120 X 160000 = 5.760.000 lira harcanmış demektir. Dergâhın yeşil kubbe kısmı Selçuk mimarı Bedreddin Tebrizi’nin yaptığı inşaattan bakiye kalmıştır. Mescit ve semahâne ve diğer kısımlar Kanunî devrinde mimar Sinan tarafından Osmanlı tarzında yeniden yapılmıştır.

Hazret-i Mevlânâ için Selçuk mimarlarından Abdülvahit Bin Selim tarafından çizilen Konyalı Genek oğlu Hüsameddin Mehmet tarafından yapılan sanduka üzerindeki yazılar, motifler bakımından Türk sanatının ölmez eserlerinden birisidir. Şimdiye
kadar birkaç yerde neşredilmiş olan bu sanduka hiç kimse tarafından daha hakkiyle ifade edilememiş, hattâ sandukayı yapan Hümamüddin Mehmed’in adından bile bahsolunmamıştır. Bu değerli ustanın adı sanduka üzerinde şöyle yazılıdır:

Amele Hümma-ud-din Mehmed bin Genekül-Konovî.

Türkçesi (Konyalı Genek oğlu Hümma-ud-din Mehmet yaptı) demektir. Muhtelif Selçuk kitabelerinde ve vakfiyelerde geçen Genek adı hakkında ayrıca bir tetkikatımız vardır. Osmanlı devrinde bu muhteşem sanduka Sultan-ül-Ulema’nın kabri üstüne kaldırılmış Mevlânâ’nın kabrine de mermerden bir sanduka yapılmış ve üstüne Osmanlı hükümdarlarının gönderdikleri Puşideler örtülmüştür.

Sultan-ül-Ulema’nın üstüne alınan ve diğer kabirlerin hepsinden çok yüksek görünen bu sanduka için halk, ilme hürmeti telkin eden güzel bir tevcih yapmış ve: «Hazret-i Mevlânâ ilmen babasından yüksek olduğu için cenazesi gelirken oğlunun ilmine hürmeten babası Sultan-ül-Ulema kabrinden ayağa kalkmıştır.» demişlerdir.

Yazımıza Hazret-i Mevlânâ’nın Konya hakkında söylediklerini muhtasaran buraya dercederek son veriyoruz :

Hazret-i Mevlânâ zaman zaman buyururlardı ki «Bundan sonra Konya’ya Evliya şehri diyiniz. Zira Konya’da doğan çocuk veli olur. Sultan-ül-Ulema’nın mübarek cismi, evlât ve ahfadı bu şehirde kaldığı müddetçe burada harp olmaz. Düşmanları galip gelemez. Nihayet helâk olurlar. Konya âhir zaman âfetlerinden de mahfuz kalır. Bazan harap olur, eksilir. Fakat tamamen viran olmaz. Zira maddî ve manevî varlığımız Konya’dadır. Amma son zamanlarda devlet sahibi yüce bir kimse gelecek, anın zamanında türbem ziyade mamur ve makamım Konya şehrinin ortasında olacaktır. O zamanın halkına Mesnevi mürşitlik yapacak, insanları tamamen bizim sözlerimize âşık olup dillerine vird edinecekler ve onunla amel edeceklerdir.»

Hazret I Mevlanadan Once Ve Zamaninda Konya M Zeki Oral