HULEFÂ-YI RÂŞİDÎN DEVRİ

 

HULEFÂ-YI RÂŞİDÎN DEVRİ

(Sevgi ve İlim)

Prof. Dr. Mustafa Fayda Türkiye’nin yüz akı ilim adamlarından biridir. Uzmanlık alanı İlk Dönem İslâm Târihidir. Sâhasıyla ilgili yerli ve yabancı kaynakları, araştırmaları, kitap ve makaāleleri çok iyi bilir.

Marmara İlâhiyat’ta ve başka fakültelerde lisans ve lisansüstü dersleri başarıyla yürüttü. Yüksel lisans ve doktora öğrencilerine kendi ilmî ciddiyet ve hassâsiyetini aktarmaya çalıştı. Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ne baştan beri değerli katkılarda bulundu.

Evvelce Allah’ın Kılıcı Hâlid bin Velid kitabını zevkle okumuştuk. Bu defa yeni bir esere imza attı: Hülefâ-yı Râşidîn Devri / Dört Halîfe Dönemi. İlk dört halîfe devri İslâm Târihinin en önemli dönemidir. Bir yandan fetihlerle İslâm coğrafyası sür’atle genişlerken, öte yandan ilimde, idârede, siyâsette kurumlaşmanın ilk ciddî adımları atılmıştır.

Mustafa Fayda’nın eseri başka benzerleri gibi herhangi bir İslâm Târihi kitabı değildir. Verdiği bilgiler temel kaynaklara dayalı, tamamen ilmî mâlûmattır. Eserin iyi bir dili, sağlam bir Türkçe’si vardır. Hacmin (415 sayfa) daha fazla artmaması için bazı konuları muhtasar-müfid geçmiştir. Zâten ana mevzu, söz konusu devirdeki fütûhat hareketleridir. Ama yazılanlar kuru târih bilgilerinden ibâret değildir.

DUYGU VE İLİM-SEVGİ VE AKIL

Bu kitap için tanıtma yazısı yazmamın asıl sebebi şudur: Tasavvuf zevkine ve millî duyarlığa sâhip yazarın, târife sığmaz bir Resûlüllah sevgisi vardır. Bilimsellikten ayrılmadan ve duygusallığa kapılmadan bu sevgiyi uygun dozda hissettirmeyi başarmıştır.

Özellikle Önsöz ve Giriş bölümü (s. 9-24), benzeri çalışma sâhiplerinin kulaklarına küpe olacak ifâdelerle doludur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan serveri, Habîb-i Hudâ Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v) Efendimizi anlamak ve sevmek bir îman borcudur. Onun ashâbı, onu gören, onu anlayan ve seven kimseler olarak, İslâm inkılâbının ilk mutlu temsilcileridir. Onlar “kısa zamanda Kur’ân-ı Kerîm’in irşâdı ve Hz. Peygamberin terbiyesi sâyesinde, “Kelimetullah” için kılıç kuşanan idealist ve dinamik bir îman ve fetih ordusu hâline gelmiş” kimselerdir. (s. 142)

Resûlüllah’ı (as) ve ashâb-ı kirâmı ikinci plana atarak veya devreden çıkararak, “Kur’an Müslümanlığı” gibi câzip bir sloganla ortaya çıkan bir anlayış var. Hz. Peygamber ve ashâbının tecrübesini yok sayacak bir noktaya geldiği takdirde, bu anlayış büyük sıkıntı doğurur. İşte M. Fayda’nın kitabı bu noktaya dikkat çekilmesine de yarayacaktır.

İnsan, aklı ve duyguları olan bir varlıktır. Bir hadîs-i şerifte “îmanın tadı”ndan söz edilir. Buradaki “tad” manevî taddır ve tamamen duygu işidir. Söz konusu hadiste “Üç şey kendinde bulunan kimse îmânın tadını bulur” buyrulur. Bu üç şeyden ikisi “Allah ve Resûlünü her şeyden daha çok sevmek ve bir kimseyi severse Allah için sevmek”tir. (Müslim, İman, 69; Buhârî, İman, 9) Sevgi, duygu konusudur.

Salt akıl ve aklî bilgi zihni tatmin edebilir, ama duyguyla desteklenmezse kuru kalır. Duygu, insanı kanatlandırır, iç dünyasını zenginleştirir, ama kontrolsüz kalırsa çizgi dışına çıkabilir. Onun da akıl ve ilimle dirsek teması içinde olması gerekir. İşte Mustafa Fayda Hocamızın kitabı, bu duygu-ilim dengesinin güzel bir örneği sayılır.

Şimdi Hulefâ-yı Râşidîn kitabından, anlatmak istediğim meseleyle ilgili bazı alıntılar yapıp, koyacağım ara başlıklar altında sunacağım:

AŞK İMAN VE İSLÂM SULHU

Aşk ile îman, insaf ile adâlet, ve akıl ile mantığın karışımı hâlinde târih sahnesine çıkmış olan bu yapıcı ve hamleci iktidar döneminde, İslâm Dîni, bu dînin Peygamber’inden başlayarak onun bağlıları olan arkadaşlarının gayretleri ve örnek hayatları sâyesinde cihanşumül bir din hâline gelmiştir. Onlar, bütün beşeriyeti tevhid inancına dâvet ederken, ellerinde, akıllarında ve gönüllerinde yer etmiş bulunan Kur’ân-ı Kerîm’den ve Resûlullah’ın sünnetinden feyz alarak yaşadıkları hayatlarıyla bu dînin yayılmasına öncülük etmişlerdir. İslâm îmânı ve bu îmânın telkin ettiği yüce değerlerle dünyâda bir “İslâm Sulhu” bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Bu “sulh”, dayatmacı, baskıcı ve insanları zorla dönüştürücü bir sulh olmamıştır. Hakkın, adâletin, yalnız insanlara değil, hayvanlara ve bitkilere kadar yayılan ve uygulanan merhamet ve şefkatin hâkim olduğu bu sulh sâyesinde, herkese hak ettiği ve lâyık olduğu şeylerin verildiği, İslâm’ın ve insanlığın ortak ahlak değerlerine aykırı olmadıkça her davranışa serbestlik tanıyan, yıkıcı ve bozucu elkin ve propagandalar dışında, bütün düşüncelere ve ifâdelere hürriyet ve serbestlik veren bir sulh anlayışı uygulamaya konulmaya çalışılmıştır. Miladî VII. Asrın ilk yarısında gerçekleştirilen bu fetihlerde ele geçen topraklarda bugün de yaşayan gayrımüslimlerin varlığı, bu “İslâm sulhu”nun neticesidir. (s. 9)

  1. PEYGAMBER’İ SEVMEK

Yüce Allah, müminlere Resûl-i Ekrem’e sevgi ve tâzim göstermeyi emretmiş, kendisinin de ona ne kadar değer verdiğini, onun makāmını ne kadar yücelttiğini şu âyet-i kerîme ile onlara hatırlatmıştır: “Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ediyorlar. Ey müminler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin” (Ahzab, 33/57). Peygamber’e salât, meleklerin duâ, tebrik ve övgülerini ifâde ederken, Allah’ın salât etmesi, gerçek mâhiyeti ve keyfiyetini tam olarak kavrayamadığımız, sınırlarını kestiremediğimiz bir iltifat, rahmet ve şeref olmalı, onun mânevî makāmını yüceltme olarak anlaşılmalıdır. (s. 18)

Ashab Allah’ı sevmenin açık belirtisinin, O’nun lütuf ve affına erişmenin en kestirme yolunun Hz. Peygamber’e uymaktan ibâret olduğuna inanıyorlardı. Bu husustaki âyet-i kerîmenin meâli şöyledir: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Âl-i ımran, (3/31) Yüce Allah’ın kullarına olan sevgisini ve merhametini onların Peygamberi’nin yolunu tâkip etmelerine bağlaması, ona verdiği değerin büyüklüğünü ve Nezd-i İlâhîsindeki imtiyâzını açıkça ortaya koymaktadır. Bu âyet-i kerîme, Resûl-i Ekrem’i yücelten, ona tâbi olmaya vurgu yapan çok câlib-i dikkat bir noktayı gözler önüne koymaktadır. Kur’an’a göre bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisinin bulunduğunu belirten bu âyetin (Bakara, 2/165) gereğinin yerine getirebilmesini Yüce Allah, Habîbine uyulması şartı yanında kendisinin de kullarını sevmesini, bu şartın yerine getirilmesi sonucuna bağlamaktadır. Bu nokta, Resûlullah Efendimizin Allah indindeki mevkiini ve bir insanın ulaşabileceği en yüksek seviyeyi de göstermektedir. “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” (Maide, 5/54) âyetinde ifâde buyurulan ve insanoğlunun ulaşmak istediği en yüksek seviyeye ulaşmak, Hz. Muhammed’e tâbi olmaktan geçmektedir. Esâsen başka bir âyette, dünya ve âhiret mutluluğuna erişmek için Muhammed’e (s.a.s.) inanmak da şart koşulmuştur (Muhammed, 42/2). Bir âyette geçen: “Hayâtın hakkı için…” (Hicr, 15/22) anlamındaki hitâbın Resûl-i Ekrem’e Allah’ın bir iltifâtı sayıldığı ve böyle bir mazhariyetin başka hiçbir peygambere nasip olmadığı ifâde edilmiştir. (s. 19)

  1. EBU BEKİR (YÂR-I ĞÂR)

Hani onlar mağarada bulunuyorlardı; arkadaşına: ‘Üzülme Allah bizimledir’ diyordu. Allah da onun üzerine huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiştir.” (Tevbe, 9/40) Hicretten dokuz yıl sonra nazil olan bu âyette, bu mağarada Resulüllah’ın saklandığı ve bu esnada yanında sâdece bir arkadaşının bulunduğu, onun da düşmanın tâkibinden büyük endîşe duyduğu, ancak Hz. Peygamber’in Allah’ın yardım edeceğine güvenerek metânetini koruduğu beyan buyrulmaktadır. Hz. Ebu Bekir’in bu yolculukta bilhassa sığındıkları mağarada geçirdikleri üç gün boyunca Resul-i Ekrem’in üzerine titreyen davranışlarıyla kendisine olan bağlılığının ne kadar içten ve samîmî olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın Hz. Ebu Bekir’in bu özel durumunu övmesi, onun Türk, İran ve Hint edebiyatları başta olmak üzere bütün İslâmî kaynaklarda “yâr-ı ğar” (mağara dostu) ifâdesiyle anılmasını sağlamıştır. (s. 35)

İLHAMA MAZHAR HZ. ÖMER

“Hz. Âişe’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyururdu: “Sizden önceki ümmetler arasında “muhaddesûn” olan kimseler buluna gelmiştir. Şâyet benim ümmetimde böyle bir kimse bulunacaksa (ki muhakkak bulunacaktır) Ömer b. el-Hattâb onlardandır. Hadîsin senedinde yer alan râvî İbn Vehb, “muhaddesûn”, “kendilerine ilham edilenlerdir” demiştir.”

Bu (ve benzeri) hadisler, Hz. Ömer’in “muhaddes” olduğunu gösterdiği gibi, ümmet-i Muhammed içerisinde bu seviyede insanların, yâni evliyâullahın bulunabileceğine ve onların kerâmetinin kabul edildiğine açık bir delil teşkil ettiği ifâde edilmiştir. Peygamber olmadıkları halde kendilerine Allah tarafından haber ilham olunduğu bildirilen bu zevâta bâzı hadiseler ve vâkıaların ilham olunduğu ifâde edilmektedir. Kendileriyle kimin konuştuğu hakkında Buhârî şârihi Aynî’nin Kirmânî’den naklettiğine göre meleklerin onlarla konuştukları belirtilir. (s. 59)

  1. OSMAN’IN PEYGAMBERİNE BAĞLILIĞI

Hz. Osman, Resûlullah’ın hayâtındaki en mühim faâliyetini Hudeybiye’de gerçekleştirmiştir. (Kureyşlilerle görüşmek için Mekke’ye gönderilmişti) Mekke’ye gelmelerinden maksadın yalnızca umre ziyâreti yapmak olduğunu, savaşmak olmadığını muhâtaplarına anlattı. Kureyşliler kendisine yakın ilgi gösterdiler ve sözlerini dinleyip emniyet içerisinde Kâbe’yi tavaf edebileceğini söylediler. Hz. Osman, “Hz. Peygamber tavaf etmeden ben asla tavaf edemem” diyerek onların bu teklîfini kabul etmedi. Onun bu cevâbına çok öfkelenen ve Hz. Osman’ın Mekke’den ayrılmasına izin vermeyen Kureyşliler kendisini göz hapsine aldılar. (s. 72)

ZÜLFİKAR SAHİBİ HZ. ALİ

Hz. Peygamber’in gördüğü işkenceler sonucunda silâhlı mücâdeleye başvurmak isteyen ashâbına, “savaşla emrolunmadığını” söyleyerek karşı çıktığı bilinmekle birlikte, terbiyesi altında bulunan Hz. Ali’nin bu sâhada yetişmesini sağladığını, savaşlarda gösterdiği büyük başarıları göz önüne alarak kabul etmek gerekir. Kahramanlığı yanında onun peygamber ocağında ve Resûlullah’ın terbiyesi altında yaşaması, “ahlâk-ı Muhammedî” ile ahlâklanıp zühd ve takvâ sâhibi olmasını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi şekilde anlama ve öğrenme imkânına ulaşmış, Kur’an âyetlerinin ne zaman ve hangi sebeplerle inzal buyurulduğunu öğrenmiştir. (s. 80)

Kureyşliler’in Medîne üzerine geldikleri son savaş, Ahzâb veya Hendek Gazvesi’dir. (…) Selmân-ı Fârisî’nin teklifi üzerine şehrin çevresinin uygun yerlerine kazılan hendekler dolayısıyla Hendek Gazvesi de denilmiştir. Medîne’nin muhâsarası esnâsında hendeğin her iki yanında bulunan taraflar birbirlerine ok ve taş yağdırmaktaydı. Müşrikler hendeği geçebilecek dar alanlar arıyor ve hücumlarını yoğunlaştırıyordu. Bu arada Kureyş süvârilerinden İkrime, Nevfel, Dırâr, Hübeyre ve Amr b. Abdüved hendeğin dar bir yerinden İslâm ordusunun bulunduğu tarafa geçtiler. Kureyş’in cesâretiyle meşhur savaşçılarından ve Bedir Gazvesi’nde bâzı müslümanları şehid eden ve aldığı yaralar sebebiyle Uhud Gazvesi’ne katılamayan yaşlı ve fakat yüz kişiye bedel diye meşhur Amr b. Abdüved mübâreze (vuruşma) için bir savaşçı istedi. Sahâbîlerden istekli birinin çıkmaması üzerine Hz. Ali, “Yâ Nebiyyallah! Onunla ben çarpışayım” diye ayağa kalkınca Hz. Peygamber, “Sen otur, o Amr’dır” dedi. Bu durum üç defa tekrar ettikten sonra Hz. Ali’nin onunla mübârezeye çıkmasına izin veren Resûl-i Ekrem, zırh gömleğini ona giydirdi, sarığını başına sardı ve eline de kendi kılıcı Zülfikār’ı verip, “Allahım! Ona yardımını ihsan et” diye duâ etti. Mübâreze için meydana çıkan Hz. Ali ile Amr arasında bâzı konuşmalardan sonra atı üzerinde olan Amr’ın savaşmak üzere yere inmesini isteyen Hz. Ali, onu müslüman olmaya dâvet etti. Bu dâveti kabul etmeyen Amr, ilk saldırıya geçti ve kılıç darbesiyle Hz. Ali’nin deriden yapılmış kalkanını delip başını yaraladı. Sıra Hz. Ali’ye gelince Amr’ın boyun köküne indirdiği kılıç darbesiyle onun başını gövdesinden ayırıp yere düşmesini sağladı. (s. 90)

RESÛLÜLLAH’IN OMUZLARINDA

On bin kişilik ordusuyla Mekke’yi ciddî bir çatışma olmadan fethetmeye muvaffak olan Resûlullah, Hicretin 8. yılının Ramazan ayının 20. (M. 630-11 Ocak) günü Mescid-i Harâm’a Kâbe avlusuna huşû ve hudû içinde girer, yaptığı ilk iş, Beytullah’a müşriklerce konulan putların ve şirk alâmetlerinin kaldırılması olur. Kaynakların verdiği bâzı bilgilere göre, Hz. Peygamber o sırada yanına Hz. Ali’yi alır, onun omuzlarına çıkarak Kâbe duvarının dışındaki bâzı şeyleri indirmek ister. Ancak Hz. Ali’nin kendisini taşıyamadığını görünce, yere oturup Hz. Ali’nin omuzlarına çıkmasını emreder. Kendisine verilen emri yerine getiren Hz. Ali, Resûl-i Ekrem’in omuzlarında yukarıya kaldırıldığı sırada emredilenleri yapması yanında, o sıradaki hissiyâtını: “Bana öyle bir hal geldi ki, istesem gökyüzünün ufkuna değecektim. Sonra Kâbe’nin damına çıktım; bu sırada Resûlullah kenara çekilerek bana: ‘Onların en büyük putunu aşağıya at!’ buyurdu; arkasından da, “Hak geldi, bâtıl zâil oldu.Zâten bâtıl zâil olmaya mahkûmdur!’(isrâ, 17/81) âyetini tekrar ediyordu. Ben de, o putu yerinden sökmek için epeyce uğraştım ve sonunda yerinden oynatmayı başardım.” şeklinde dile getirerek, o günkü gelişmeleri önemli bir hâtıra olarak anlatmıştır. (s. 95)

ÎLÂ-YI KELİMEULLAH=KIZIL ELMA

Resulüllah’ın fethini tebşir eylediği İstanbul ise, İslâm fetihlerinin öncülüğünü yapan Müslüman Arapların ilk üç asır esnasında bütün gayretlerine rağmen İslâm’a açılamamıştır. Oğuz Destanı’nda Türk milletine hedef gösterilen “büyük nehirler ve büyük denizler”e varmak şeklindeki eski “Türk Kızıl Elma”sı, bu milletin müslüman olmasından ve fütûhat nöbetini Araplar’dan devralmasından sonra yeni bir şekle dönüştü ve Türk’ün ebedî “Kızıl Elma”sı, “Îlâ-yı kelimetullah” aşkı oldu. İşte bu aşk, Cennet-mekân Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretleri’ne, İstanbul’u fethettirerek Resûlullah’ın (s.a.s) yok olacağını bildirdiği Bizans’ın varlığına son verdirdi; “…Kisrâ ile Kayser’in hazîneleri de Allah yoluna taksim olunacaktır…” (nebevî) müjdesini yerine getirdi. (s. 140-141)

CİHAT VE FETHİN ANLAMI

İslâm fetihleri gayrımüslimlerin zorla müslüman olmalarını istemiyordu. Çünkü zorla dîne girenlerin Müslümanlığından ne kendilerine ve ne de İslâm ümmetine bir hayır gelmeyeceği, ayrıca insanları ölümle tehdit ederek müslüman yapmanın münâfıklığı körüklemekten ve cemiyetteki münâfık sayısını artırmaktan başka bir sonuç vermeyeceği biliniyordu. İslâm’da cihad, bir saldırganlık, şuursuz bir imhâ ve istîlâ hareketi olmayıp, prensip ve gāye yolunda son başvurulan bir çâredir. Zîra İslâm, barış, güven, dirlik ve düzen isteyen ve bunları emreden bir dindir. Ancak bu güven, dirlik ve düzen sulh yoluyla temin edilmezse, bekā ve devam kānunları, Müslümanları mücâdeleye dâvet eder, artık bu noktada cihad; körü körüne bir dövüş, bir mukātele değil, mukaddes bir insanlık vazîfesidir. Bir başka ifâde ile cihad, beşer nevinin kıymetleriyle berâber tutunabilmesi yolunda, îlâ-yı kelimetullah için girişilen ve yalnızca Allah yolunda yapılan bir mücâhededir. Bu mücâhedeyi gerçekleştiren müslümanların asıl vazîfesi, fetihlerden sonra başlamaktadır. Onlar, İslâm’ın yücelik ve büyüklüğünü, medenî ve insânî meziyet, haslet ve üstünlüklerini, yaşanır halde insanlara göstermeye, onlara örnek olmaya mecburdurlar. (s. 144)

İslâm fetihlerinin kalıcı ve devamlı olmasının iki mühim sebebi vardır: İlki, İslâm dîninin arzettiği ehemmiyet; diğeri ise müslümanların fethettikleri yerleri ve üzerinde yaşayan insanları adâlet üzere en iyi şekilde idâre etmeleridir. (s. 149) Böylece İslâm fetihlerinin gerçek başarı sebebi ve bu fetihlerin devamlı ve kalıcı olmasındaki sır, insanlara tanınan din ve vicdan hürriyeti yanında, âdil ve insaflı bir idâreden neşet ediyordu. (s. 153)

ÂLEMLERİN RABBİ

İslâm’ın Allah’ı, tek kavmin, tek ırkın ve milletin ilâhı da değildir. İslâm’ın Allah’ı üçe bölünmüş ve göklerde aranan bir ilâh da değildir. İslâm’ın Allah’ı, insana şah damarından daha yakındır; eşi ve benzeri yoktur; tektir, doğmamış ve doğurmamıştır, din gününün sâhibidir; Rahman ve Rahîm’dir ve en önemlisi de yalnızca Müslümanların değil, “Âlemlerin Rabbi”dir. Böyle inanan müslümanlar, Sizin dîniniz size benimki bana emrini hep göz önüne almıştır. (s. 149)

(Mustafa Fayda, Hulefâ-yı Râşidîn Devri / Dört Halîfe Dönemi, Kubbealtı neşriyâtı, Ekim 2014, 415 sayfa)