HZ. ALİ’NİN DÜŞMANINI ÖLDÜRMEMESİ – Mehmet Demirci

HZ. ALİ”NİN DÜŞMANINI ÖLDÜRMEMESİ

Mehmet Demirci

 Allah”ın aslanı Hz. Ali bir savaş esnasında düşmanı olan yiğitle epeyce vuruşarak sonunda onu yere yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali”nin mübârek yüzüne tükürdü. bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bırakarak ayağa kalktı:

-Yürü git, seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin, dedi.

Savaşçı bu duruma şaştı:

-Beni altedip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sordu.

Hz. Ali cevap verip şöyle dedi:

-Ben seninle Allah yolunda ve sırf Allah”ın hoşnutluğunu kazanmak için savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce öfkelendim, sana kızdım. Eğer o an öldürseydim, sana olan kızgınlığımdan dolayı bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. İşte bu düşünceyle seni serbest bıraktım.

Bunu duyan adam, bu büyük asâlet ve ince anlayış karşısında îman ederek müslümanların safına katıldı. (Mesnevî, C. I, beyit: 3721 vd. )

AÇIKLAMA:

Günlük hayatta sık sık düşülen bir hatâ vardır: Şahsî ve nefsânî olanla dînî ve ulvî olanın karıştırılması. Böylece nice insan farkına varmadan kendi benlik ve tatmin duygusuna yüce kavramları âlet edebilir. İyi bir iş yaptım zannıyla büyük hatâ ve günâha saplanıp kalır.

Dinde esas olan her şeyin Allah için, Allah rızâsı için yapılmasıdır.”Birini sevmek, birine kızmak, vermek, vermemek sâdece Allah için olmalıdır. Bu, îmanda olgunluk alâmetidir.”

Hz. Ali öldürmekten vazgeçtiği savaşçının şaşkınlığı karşısında hal diliyle şöyle cevap verdi:

“Ben kılıcımı kendi keyfim için değil, Allah”ın emri ile sallarım. Kâfirlerin ve münâfıkların başını, yine Allah”ın emri ile keserim. Ben Allah”ın aslanı, O”nun kılıcıyım, kendi nefsimin, kendi kibir ve gurûrumun değil.

“Ben îmânımın emrini yerine getiririm. Hareketlerim, davranışlarım, nasıl bir dîne inandığımın delîli ve şâhidi olurlar.

“Ben, hakîkatte ben değilim. Nefsini Allah yolunda yok etme mertebesine ermişlerdenim. Benim için Allah”tan gayrı, kendim de dâhil, hiçbir varlık yoktur. Kılıcımın şiddeti ve yenilmezliği de kendi hünerim değildir. O kılıç benim değil, Allah”ın kılıcıdır. Bu sebepledir ki Allah”ın kılıcını ancak Hakk”ın dilediği işlerde kullanırım.

“Benim kılıcım zulüm ve haksızlık kanlarıyla kirlenmez.

“Ben saman çöpü değilim. Belki hilmin, sabrın ve adâletin birikmesinden meydana gelmiş bir dağım. Nefsin kasırgaları böyle bir dağı nasıl oynatabilir!

“Nefsin ve hevesin öyle zıt, öyle aykırı rüzgârları vardır ki bu birbiriyle çarpışan rüzgârlara karşı koyamayanlar, ancak çerçöp kabîlinden, zayıf ve dayanıksız kimselerdir.

“Hiddet, şehvet ve ihtiras rüzgârları, ancak ve her an Tanrı dîvânında bulunmayan kimseleri, dallarından kopmuş kuru yapraklar gibi yerlerde sürükler.

“Benim kimseye kînim ve garazım yoktur. İnsanlara mahsus bu illetlerden hür ve âzâdeyim. Bu demektir ki seninle hür bir ruh konuşuyor. Onun şâhitliğini dinliyorsun. Bilirsin ki hür olmayan, esir veya köle olan kişilerin şâhitliği, hele kendi nefislerinin kölesi iseler, iki arpa tânesi kıymetinde bile değildir.

“Düşün ki sen beni kızdırmak istedin. Eğer yüzüme tükürdüğün için hiddete kapılsam, seni sırf gazabıma, yâni nefsime tâbi olmak gibi bana yakışmayan bir sebeple öldürecektim. Halbuki ben gurûrumu tatmin için değil, Allah için gazâda idim.

“Böylelikle seni de yalnız Allah için öldürebilirdim. Yüzüme tükürmen seni kendim için öldürmek gibi aykırı bir hâle yol açtı. Tabiî ben bu yola sapmadım ve günâhın, Allah ındinde sevâba çevrilerek seni nûra itti. Senin gibi bir günahkâra böyle bir saâdeti, büyük yaratıcının bir vâsıtası olarak ben verebilirsem, düşün ki O, hem de vâsıtasız olarak, kullarına ne müjdeler yollamaz, ne hazîneler bahşetmez!

“Ey tâze müslüman, ben sana işte bu Tanrı hazînesinin kapılarını açtım.”

Mevlânâ”nın ve Mesnevî şârihlerinin Hz. Ali”nin dilinden söylettiği bu gerçekler insanoğlunun her zaman muhtac olduğu güzel ölçülerdir. Ne yazık ki bu çok değerli prensibe her zaman riâyet edemeyiz. Çoğumuz, şahsi çıkarımızla dînî hassasiyeti karıştırırız. Kendi menfaatimizi memleket ve millet menfaati gibi gösteririz. Bu uğurda hem kendimizi hem de çevremizi aldatırız. Aslında en büyük aldanış budur. Çünkü sonuçları topluma ve kamuya uzanır.

Ahlâk ve nefis eğitimi herkes için önem taşır. Ama kamu görevlerinde, devlet kademelerinde, önemli sorumluluk mevkilerinde bulunacak kimseler için daha da mühimdir. Çünkü sonunda doğacak zarar herkesi ilgilendirir. O bakımdan kendini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkan kimse fayda yerine zarar verir. Kendi rûhî-mânevî eğitimini tamamlamadan ona buna yol göstermeye soyunan biri çevresindekileri yanlışa sürükler.

Öyle der Mevlânâ:

“Ne mutlu o kimseye ki kendi ayıbını görür. Kim birisinin ayıbını söylerse, onu kendisine almış olur.”

“Herkes, önce kendi kusurunu görseydi, halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?”