Hz. Hüdâvendigâr ve güneşin doğduğu gün Marac’el Bahreyn

Hz. Hüdâvendigâr ve güneşin doğduğu gün Marac’el Bahreyn

Kâmil Uğurlu

Genç görünmesine rağmen, Konya’ya geldiğinde altmış yaşlarındaydı. Garip giyinen, başına acâip serpuşlar geçiren, tartışırken sesinin tonunu pek ayarlayamayan, çoğu zaman kırıcı ve sığlığı asla affetmeyen bir karaktere sâhipti. Tebrizli Türklerdendi. Bütün Mâveraünnehri baştanbaşa gezmişti ve ulemâya âşinaydı. Îran, Irak, Beledi Şâm ve Beledi Rûm onun iyi bildiği yerlerdi. Konuşması kırıcı ve saldırgan olduğuna göre, ilmine ve kendine güveni vardı. Cezbe adamıydı, duygu aşırılıklarına sâhipti. Zamânın ötesinde yaşadığı belliydi. Onun ruh zenginliği menkîbelere konu oluyordu. Açık sözlülüğü bâzen tahammül sınırlarını zorlardı, onu tanımayanlar için katlanılmaz bir insan olur çıkardı.

Zemin ve zaman onun bu şekilde davranmasına uygundu. Ünü dünyâyı tutan mutasavvıflar, tarîkat şeyhleri, müderrisler, Şam’da, Konya’da, Bağdat’ta Aristo ve Eflâtun teorilerini tartışıyorlardı. Şeriatçılar, vahdeti vücûdcularla çekişip duruyorlardı.

Konya’ya yeni geldiği ve Hz. Mevlânâ’ya misâfir olduğu günlerde (1264/642 H) Karatay Medresesi’nde bir mollaya icâzet verilecekti. Bir tören düzenlendi. Konya’daki müderrisler toplantıya eksiksiz katıldılar. Ulemâdan başka eşraf da oradaydı.

Töreni Hz. Hüdâvendigâr misâfiriyle birlikte şereflendirdi. Sıcak tartışmalar yapılıyordu. Bir yere oturup tâkibe başladılar. Herkes fikrini ve söylediği sözü belgelemek için geçmişin velîlerinden, âlimlerinden, mutasavvıflarından, bâzen meczuplarından ve hakîmlerinden, hatta peygamberlerden nakiller yapıyorlardı.

Aziz misâfirin, yâni Tebrizli Şems’in gazâba geleceği andı. Oturduğu yerden, misâfir olduğuna aldırmadan, seslendi: Ey ilmin ve Konya’nın seçkinleri, ey Allah’ın kulları, ne zamâna kadar başkalarının fikirlerini ve sözlerini naklederek, övünüp duracaksınız? İçinizden biri, neden, çıkıp da arkadaş, benim fikrim de şudemiyor? Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu diye söze başlamıyor? Bahsettiğiniz bütün hadis, tefsir ve hikmetlere dâir söyledikleriniz o zamânın büyük insanlarının sözleri. Bu sözler, yorumlar, fikirler ve hikmetler geçmiş zamanlara ve o zamânın büyüklerine âit sözler. Onlar kendi fikir ve bilgilerine göre meseleleri ortaya koymuşlar ve kendi hal ve makamlarından bahsetmişler, diyeceklerini demişler. Sizler bugünün insanlarısınız. Sizin, kendinizden söyleyecek bir sözünüz yok mudur?” 128

Bir başka hâdiseden bahsedilir: Konya’ya gelmeden önce Bağdat’ta, şânı yüce şâir ve mutasavvıf Kirmanlı Evhadüddin’i ziyâret etmişti. Şâir, gece vakti bir leğende ayın hareketlerini izlerken Şems çıkageldi. Sordu, “Ne haldesin?” O, cevap verdi, “Görüyorsun, ayı leğen içinde seyrediyoruz.” Şems’in canı sıkıldı, “Birâder, ensende çıban mı çıktı? Niye, başını kaldırıp gökyüzünde, yerinde görmüyorsun?

Evhadüddin’in utandığını, sıkıldığını, heyecanlandığını ve vecde kapılıp şöyle söylediğini anlatırlar: “Efendim, görüyorum ki hikmetle dolusun. Ben senin kapında kul olmak isterim, sana hizmet etmek isterim.” Ve Şems’in onu reddettiğini söylerler: “Sen bize yoldaşlık edemezsin. Yolumuz sarptır bizim, yamandır.”

Evhadüddin’in ısrarlı olduğu ve gözyaşlarıyla niyazda bulunduğu yazılıdır ki buna göre biri ısrar, diğeri ret konusunda ileri gittiler.

Şems sordu:

–Pekâla, sen benimle Bağdat Pazarında oturup şarap içebilir misin?

–Estağfurullah, içemem..

–Peki, bana bir şarap getir desem, bulup, getirebilir misin?

–Hayır, getiremem.

–Öyleyse, ben içerken sen yanımda oturursun…

–Hayır, oturamam. Öyle bir yerde bulunmam doğru olmaz…

Şems, konuşmanın burasında gazāba geldi ve bağırdı, “Sen erlerin huzûrunda hangi cesâretle bulunmayı düşünüyorsun peki? Bulunamazsın. Haydi, fazla durma buralarda, uzaklaş, arş…”129

Böyle bir dervişti. Yaşadığı âlem başkaydı. Öyle bir âlem ki, oraya akıl ve sır erişemiyordu. Hz. Şems’e gelinceye kadar tasavvuf âleminde bulundukları veya eriştikleri makamları arzeden, terennüm eden cümle mutasavvıflar ve şâirler hep “aşk ve âşık” makāmından söylemişlerdi. Tebrizli Şems ilk defa “mâşukiyet mertebesinden konuşuyordu. Mâşukiyet mertebesi bâzen kendini peygamberlerden bile üstün tutar. Çünkü Peygamberler her şeyi bildikleri halde, kurdukları cemiyetin nizâmı için büyük hakîkatleri söylemezler. Mâşukiyet mertebesi böyle bir kaygıdan âzâdedir.”130

Makālâtında Hz. Şems şunu söylüyor:

“…Bu kimseler beni anlamamakta mâzurdurlar. Çünkü sözlerim ‘vechi kibriyâ’dan geliyor. Kur’an ve hadis ise niyâz yolundadır. Şüphesiz, mânâsı anlaşılır. Bu adamlar (benden) bir söz işitiyorlar ki, bu söz ne hakîkati aramak yolunda, ne de niyâz vâdisinde söylenmiştir. (Mertebesi) o kadar yüksektir ki, bakınca insanın başındaki külâh düşer. Elbette anlayamazlar..”131

Hz. Hüdâvendigâr ile Hz. Şems’in karşılaşmaları üzerine birçok söylenti vardır. Halk kendi gönlüne uygun olarak bu söylentileri zenginleştirmiştir. Gerçeğe uygunlukları ne olursa olsun, söylentilerin ortak tarafı, bu buluşma iki büyük denizin karşılaşması şeklinde vukû bulmuştur. “Marac’el Bahreyn” tecelli etmiştir.

Ferûdun bin Ahmedi Sipehsâlar bu karşılaşmayı, her iki deryânın vasıflarına uygun olarak anlatır ki, herhalde böyle olmalıdır:

“Şemseddini Tebrizî niyâz vakitlerinden birinde sevgilisine naz etti: Senin haslarından benim arkadaşlığıma dayanabilecek bir yaratık var mıdır? Gayb âleminden ona cevap geldi: Eğer sohbet arkadaşı istiyorsan Rûm tarafına sefer eyle”

Bunun üzerine yola düzüldü Tebrizli derviş. Az gitti, uz gitti ve epeyce yol gitti, Bağdat’ı buldu. Şam’ı dolaştı, yukarı illeri gezdi. Kalmadığı han köşesi, medrese hücresi, ribât, hânegâh kalmadı. Ve Allah’ın izniyle belâlardan korunmuş Konya’ya ulaştı. Gece vaktiydi. Pirinçfürûşân Hanı’na yükünü yıktı ve yattı. Sabah vakti, hanın girişinde misâfirler için hazırlanmış sedire oturdu. O sanki Yâkûb idi ve can burnuyla Yusuf’un kokusunu alıyordu. Şu hâl içre idi: “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu alıyorum, ne olur beni bunak sanmayın.”132

Ve şu hal içre idi: Şiir:

“Bana o Hotan güzelinin kokusu geliyor, bana gümüş tenli yârin kokusu geliyor.

Yine peygamberin yâkutunun parlaklığından, Rahmân’ın kokusu Yemen’den geliyor.

Hz. Hüdâvendigâr da, velilik nûru ile bir ilâhî güneşin şeref burcuna ulaştığını hissetti ve bu his ile gayri ihtiyârî o yöne gitti. Yolda halk her taraftan akıyor, onun ellerini öpmek yakınlığına ulaşmak istiyordu. Hz. Hüdâvendigâr onlara yumuşak bulunuyor, onları okşuyor, sevgi gösteriyordu ve gönlü sevinçle doluptaşıyordu. Birdenbire Şemseddin’in arşta dolaşan nazarı Hüdâvendigâr’a ulaştı. Sevgi nûru ile gayb âleminde işâret edilenin o hazret olduğunu anladı. Ama bir şey söylemedi. Hz. Hüdâvendigâr gelip karşı sedire oturdu. Gözleriyle selâmlaşıp birbirlerine bakmaya başladılar. Uzun süre geçti. Hep baktılar ve ilâhî bir dille konuştular. Çevredeki insanlar olanbitenden habersizdiler. Bu uzun sürenin sonunda ilk konuşan Tebrizli derviş oldu ve Hz. Hüdâvendigâr’a sordu: “Efendim, Allah sizi muhafaza buyursun, Bâyezîd merhumdan nakledilen iki farklı hâlin açıklaması husûsunda sizin tefsiriniz nasıl olurdu? Şöyle arzedeyim: Bâyezîd, Hz. Peygamberin (S.A.) sünnetine o mertebe uyuyordu ki, onun kavunu ne şekilde yediğini bilmediği için bütün ömrü boyunca kavun yememiştir. Allah, Allah…” Fakat aynı muhterem zât, dönüp, “Yarâb, benim, şânım ne büyüktür…”, hatta bâzen “cübbemin içinde Tanrı’dan başka bir şey yoktur.” demiştir. Halbuki Hz. Peygamber, o sonsuz olgunluğuna rağmen, zaman zaman hüzünlenir: “Bâzen kalbim paslanır, onun için her gün yetmiş kere ondan mağfiret dilerim…” buyuruyor.

Hz. Hüdâvendigâr telâşsız, tebessümle buyurdu: “Bâyezîd olgun velilerden ve gönül sâhibi âriflerden biriydi. Allah sırrını takdis etsin. Buna rağmen o, kendince mâlum olan makamdaki velîlik dâiresinde tutuldu ve oraya tespit edildi. O makāmın ululuk ve mükemmeliyeti kendisine açılınca kendinden geçti ve bu sözleri söyledi. Halbuki Hz. Peygamber böyle miydi? Her gün, birincisi asla ikincisine benzemeyen yetmiş bin, evet, yetmiş bin makamdan geçiriliyordu ve O, her ulaştığı makamda, o makāmın yüceliğinden dolayı şükrediyordu ve onu sülûkunun sonu zannediyordu. Bir sonraki dereceye ulaşınca hayreti büyüyor, o dereceyle kanaat edip mağfiret diliyordu. Bu hep böyle devam ediyordu.” buyurdu.

Sonra el sıkışıp kucaklaştılar. Süt ile şeker gibi birbirlerine karıştılar. Altı ay süresince kuyumcu Selâhaddin’in (Zerkûbî) evinin bir köşesinde, bir hücrede sohbet ettiler. Yemeyiiçmeyi ve her türlü beşerî ihtiyâcı unuttular. Altı ay geçtikten ve dışarı çıktıktan sonra Tebrizli derviş Hz. Mevlânâ’yı semâ etmeye teşvik etti ve semânın fazîletini ve gerçeğini ve esrârını semâ sırasında ona anlattı. Semâdan sonra Hz. Hüdâvendigâr’ın bütün arkadaşlığı, dostluğu ve yakınlığı Hz. Şems’e tahsis edildi ve onun hizmetinden âlem mahrum kaldı.133

Bu karşılaşma tasavvuf târihinde bir dönüm noktasıdır. Şems ile karşılaşıncaya kadar Hz. Mevlânâ’nın rûhunda zühdî tasavvuf hâkimdi. İyi bir müderristi. İslâmî kültürü mükemmeldi. Hz. Kur’an, işâret ve karineleriyle onun geniş ve derin rûhunda tasavvufun kapılarını açmıştı. Tarîkat ve tasavvuf kültüründe üstattı. Şiir cephesi vardı ve burada da güçlüydü. Fakat bunlara rağmen o sâde bir din âlimi, ders veren bir müderristi.

Hz. Şems ile karşılaşması, hayâtındaki en önemli dönemeçtir. Onunla karşılaşmadan önce yazdığı, söylediği, tekrar ettiği her şeyi unuttu. Veya derleyip yele verdi. Şems’ten sonra tamâmen farklı, coşkulu, tepedentırnağa heyecan ve enerji dolu bir kişilik hâline geldi. Kâinatın ilâhi gidişâtına uyarak aşk içinde yana yana döndü ve güneşe (Şems’e) pervâne oldu. Onun ateşiyle yandı.

Şems diyordu ki: “Hz. Peygamberin âlimler enbiyânın vârisleridirhâdisi şerifinin hükmünü görmek isteyenler Mevlânâ Celaleddin’e baksınlar. Zîra gelmiş geçmiş cümle evliyâ ve mürselinin bütün güzel huyları onda toplanmıştır. Bu zamanda bütün fenlerde ve ilimlerde emsâlsizdir. Şimdiki halde cennet onun rızâsı, cehennem onun gazâbıdır. Eğer ben kendilerine erişemeseydim eksik kalırdım.

Bütün bunlara rağmen onun bu âlemde sırrı gizli kalmıştır ve kimse onu keşfedememiştir.”134

Hz. Mevlânâ ise onun hakkında daha heyecanlı konuşuyordu:

“Ben seni âniden görüp baştan başa göz kesilen bir insanım. Benim canım senin aşkınla divâne bir kuş olup bütün saçmasapan şeylerin üstüne yükselmiştir, uçmuştur.

Seher vakti felekte bir ay göründü. Felekten indi, bize nazar kıldı. Bir kuşu avlayan şâhin gibi o ay bizi kapıp feleğe doğru uçurdu.”

Ağırbaşlı ve vakûr bir âlim olan Hz. Pîr, bu buluşmanın sarhoşluğuyla nerdeyse bambaşka bir âleme göç etmişti. Misâfirinden ayrılamıyordu. Dünyâyı terk etmişti. Âilesini, evini, dostlarını, talebelerini bırakmış, Şems âlemine çekilmişti. Güneşin çevresinde dönüyordu, bir pervâneydi ve yanıyordu. Yandıkça dönüyordu ve döne döne yanıyordu. Vecde gelende semâya kalkıyordu ve bu hal uzun sürüyordu. En büyük eseri olarak kabul edilen Divânı Kebîr bu coşkun dönemin eseridir. Mesnevî, daha önceden de var olan fikrî esasların Hz. Mevlânâ’nın rûhundan süzülerek dünyâya akseden pırıltılarıdır. Fakat Divânı Kebîr (veya Divan’ı Şems’ül Hakayık) böyle değildir. Kaynayan, coşan engin bir rûhun şiir olup akanıdır, dünyâyı dolduranıdır. Bu zengin rûhun kutsal coşkusu fevkâlâde cesâretli kelimelerle dünyâyı sarıpsarmalamış, sarhoş etmiştir. Divânı Kebîr yanında Mesnevî, bu volkanın sönmüş lâvlarıdır.135

Hz. Hüdâvendigâr bir mutasavvıftır. Tasavvuf, din ve şeriatın yolundadır. Fakat bâzı ruhlar bununla doymazlar. Metafizik onlarda bir ıstıraptır. Aklın hudûdunu aşıp keşfe geçerler. Bundan ötesi zâten subjektiftir.

Konyalılar şaşkındı. İçlerinde Alâeddin Çelebi de vardı ve cümleten Şems’e buğuz ediyorlardı. Bu hâl giderek harekete dönüştü. Onlara göre büyük âlim, nereden geldiği belli olmayan, maksadı belli olmayan, adısanı duyulmamış bir serseri dervişe bağlanmış, Konya’yı hatta dünyâyı terk etmişti.

Alâeddin de Veled Çelebi gibi düzgün terbiye almış, iyi eğitilmiş bir gençti. Fakat Veled’e nazaran daha halkın içindeydi. Dışarıda olup bitenden haberdardı. Normal bir vatandaş portresine sâhipti. Veled Çelebi ise babasının dizi dibinden ayrılmıyor, dergâhtan nâdiren çıkıyordu. Dışardan habersizdi. Çelebi târifine tam uyuyordu.

Ve o, “Marac’el Bahreyn” sonrasını şöyle anlatıyordu:136

“Halk birbirine soruyordu: Şeyhimiz neden böyle bir adama bağlanıp bizden yüz çevirdi? Bizler ki, soyusopu belli kişileriz, Allah’ın çizdiği yolun dışına çıkmayanlardanız. Çocukluğumuzdan beri takvâ ve zühd içindeyiz, Allah’ı arayanlardanız, şeyhimiz yolunun kulu ve sâdıklarıyız ve âşıklarıyız. Hakk’ın onda emsalsiz bir şekilde tecelli ettiğine inanıyoruz ve ondan ders alıyoruz. Bu Şems denilen âdem nasıl bir kimesnedir ki, şeyhimizi ırmağın bir çöpü sürüklediği gibi bizden alıp götürmüştür?”

Bu gidişâtın kutsal esrârını anlayabilmek kolay iş değildi. Nitekim anlayamadılar, idrak edemediler. Söylentiler bayağılaştı ve Şems aleyhine büyüdü, bir dağ oldu, dayanılmaz oldu. Hicri 643 şevvalinde ve şevvalin 21’inde ve Perşembe günü Hz. Hüdâvendigâr’ın ısrar ve yalvarmalarına rağmen yükünü topladı ve Şam’a sefer eyledi.

Hz. Pîr onulmaz hasret içinde kaldı, huzûrunu iyice kaybetti. Konuşmaları kırıcı olmaya başladı. Kur’an okuyanlara şiir okumalarını, câmi ve tekkelerde îtikâfa çekilenlere semâ etmelerini tavsiye eder oldu. Zâhid ve âlim Mevlânâ onlara göre çıldırmıştı. Onlara göre devamlı buhran ve vecd içindeyken dînî duyguları zayıflamıştı. Ulemâ karar verdi ki, bütün bu haller küfür ve bid’attir.

Daha sonraki ahvâli, râviyan’ı ahbar şöyle naklederler. Hazretin durumunu gören ve buna sebep olanlar pişman olup tövbe ettiler. Sultan Veled yanında yirmi dervişle Şam’a gitti. Şems bulundu. Tekrar Konya’ya dönüldü. On beş ay sonra “Marac’el Bahreyn” tekrar teşekkül etti, sohbet deryâsına tekrar daldılar. Tövbe edenler tekrar ve daha şiddetli aleyhte bulundular. Şems’in aleyhinde söylenmedik söz bırakmadılar. “O bir sihirbazdır” dediler, ölümle korkutmaya çalıştılar. O tekrar kayboldu. Bu defa onun öldürüldüğünü, kör bir kuyuya atıldığını, bunu yapanların başında Alâeddin Çelebi’nin olduğunu söylediler.

Eflâki bu söylentiyi gerçekmiş gibi anlatır. Şems’i ondan daha iyi tanıyan târih yazıcıları ve yorumcuları bunun böyle olmadığını, bu sırlı dervişin bulunmamak üzere kendini sakladığını ve daha sonra sır olduğunu, çünkü ruh yapısının bunu gerektirdiğini söylerler. Elbette doğrusunu Allah bilir.

Şems’in bu son kayboluşunun ardından kutlu kent Konya’da uzun süren bir sükûnet dönemi yaşandı. Evlerde, tekkelerde, kışlada ve câmide millet birbirine sorar oldu: “Bu iki uludan hangisi şeyh, hangisi mürîd idi.” Elini kalbine götüren ulemâ cevap verirdi: “Allah’û âlem işin doğrusu şudur:

Şems’i Tebrizî Hz. Hüdâvendigârı ateşlemiştir. Fakat öyle bir indifâ karşısında kalmıştır ki, onun alevleri arasında kendisi de yanmıştır, kül olmuştur. Gerçek Kaknüs Kuşu belki de budur.

“Gel, gel, ne olursan ol, yine gel” diye başlayan rubâîyi, bilen bilmeyen herkes Hz. Mevlânâ’ya atfeder ve nerdeyse onu bundan ibâret zanneder. Bilmeyenlerin söylemesinde, rahatsız edici bir hâl yoktur. Fakat Hz. Pîr ile ülfet iddiasında bulunan zevâtın bu yanlışı yapması ve sürdürmesi uygun değildir. Hz. Mevlânâ’nın müsâmahasına, tevâzuuna, sevgisine uygun düşen ve artık turistik bir hal alan bu rubâî, Bâbâ Efdalüddin Kâşânî adında bir şâire âittir. Uygun tercümesi de şöyledir:

Yine gel, yine gel, ne olursan ol, yine gel,
Kâfir, rind, puta tapan da olsan yine gel,
Kapımız ümitsizlik kapısı değildir,
Yüz kere tövbeni bozsan da yine gel.137

Bâbâ Efdalüddin Kâşânî, milâdi 1307’de vefat eden Kâşân’lı önemli bir şâirdir. Rubâîdeki ustalığı ona önemli bir şöhret ve hayran kitlesi kazandırmıştır. Bugün bile Îran’da rubâîleri hayranlıkla okunur. Ve Hayyam kadar popülerdir. Çağdaşı Nasreddin Tûsî onun için “Eğer görebilmiş olsaydınız, onun rubâîleri okunurken gökteki meleklerin işlerini bırakıp onu dinlediklerini görürdünüz” diyerek yüceltmiştir. Rahmetli üstadlar Âsaf Hâlet Çelebi (Hz. Mevlânâ’nın torunlarından), Abdülbâki Gölpınarlı, M. Necati Elgin, Mehmed Çavuşoğlu çok uğraştılar, bu yanlışı düzeltmek istediler, yazdılar, konuştular. Fakat yetmedi. Sonunda onlar da bırakıverdiler. Aslında bu rubâîden daha güçlü, sevgiyi ve hoşgörüyü yücelten, daha popüler kılınabilecek, akılda kalabilecek, basit ve âhenkli söyleyişleri, rubâîleri var. Hazret bizde iyi okunmadığı için bunlar bilinmiyor. Bir yabancının gözüne takılan ve ortaya atılan görüşün ardına takılmak ruh tembellerine daha kolay gelmektedir.

Gerçi, bu serzenişi yapan bizim gibi ham ervâha Hz. Pîr, sekiz yüz sene önceden bir cevap vermiş ki bu hikmet karşısında titrememek ne mümkün:

“İnsan değer bakımından arştan da üstündür. İnsan, düşünceye sığmayacak kadar yücedir”

Hânım hey!

Hz Hudavendigar Ve Gunesin Dogdugu Gun Maracel Bahreyn

KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI, sayı 143, yıl 36/4, Ekim 2007