Hz. Mevlana’da Akıl, Hakil, Vahiy İlişkisi – Süleyman Uludağ

Hz. Mevlana’da Akıl, Hakil, Vahiy İlişkisi

Süleyman Uludağ

Genellikle Tasavvufta insan aklının önemsenmediği, hatta çoğu zaman küçümsendiği ve aşağılandığı kabul edilir ve bu ön kabûlden hareket edilerek tasavvuf ve sûfilik ağır bir şekilde eleştirilir, İslâm toplumlarının geri kalmışlığı buna bağlanır. Bu düşünce elbette ki tartışmaya ve eleştiriye açıktır. Biz bu yazımızda bu düşünceyi Mevlânâ merkezli olarak değerlendirmeye ve tartışmaya çalışacağız.

Öncelikle şunu ifade edelim: Tasavvufun akla ve bilimsel düşünceye karşı oluşu tezi aynı zamanda mistisizmin bütün şekillerine karşı da ileri sürülmüş, bu hareketin özünü oluşturan sırrılığın ve tabiat üstü kuvvetlere inanmanın ve bunlarla ilişkiye girmenin hurafelere ve bâtıl inançlara yol açarak, bilimsel zihniyeti yok ettiğide, ileri sürülmüştür. Bu da toplumların gerilemesi ve ilmin ışığından yoksun bir halde karanlık bir dünyada yaşama neticesini doğurmuştur.

Hemen belirtelim ki, genel olarak mistisizmin, özel olarak da tasavvufun epistemolojisi, rasyonel ve doğmatik felsefelerden ve düşünce tarzlarından farklıdır. Rasyonalistler akla, doğmatikler nassa ağırlık verdiği halde mistisizm ve tasavvuf vahye ve bunun bir devamı olarak gördüğü keşfe ve ilhama ağırlık verir. Bu özelliği dikkate alınırsa doğmatiklerin ve rasyonalistlerin tasavvufu bu yönden eleştirmelerini tabiî görmek gerekir. Tabiî olmayan, bu eleştirinin karalama ve yerme biçimini alan aşırı ve ölçüsüz şekillerdir.1

Sûfilerin bazı teolojik ve metafizik alanlarda aklı yetkisiz ve nassı/ nakli yetersiz gördükleri doğrudur. Ama sûfilerin bu görüşü dîni/ilâhî meselelerin belli bir kısmıyla sınırlıdır. Dünyevî ve sosyal alanla ilgili olarak aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Sûfiler hem dîni, hem de dünyevî alanda aklın önemli bir işlevi bulunduğunun altını çizerler. Dünyevi ve maddî alanda geniş ölçüde hür ve serbest olan akıl, dini ve ilahi konularda sadece bu alanda meseleleri anlama ve kabul etme durumundadır, hüküm verme ve yorum yapma konumunda değildir. İlk sufilerden itibaren tarih boyunca bu durumu bütün mutasavvıflarda gözlemlemek mümkündür.

Sufiler şu iki hususta görüş birliğindedirler:

1- Allah”ın varlığının delili yine bizzat Allah”ın kendisidir. Bu konuda akıllı insan nasıl delile muhtaç ise aynı şekilde aklın kendisi de delile-rehbere muhtaçtır ve delil de Allah”tır. Akıl mahluk olduğundan kendisi gibi mahluk olan hususlarda delil olur.2

2- Allah Teâlâ”yı ancak akıl sahipleri bilir/tanır. Akıl, kul için bir alet olup bununla ancak kendisine tarif edileni tanır, kendi başına Allah Teâlâ”yı tanıyamaz.3

Sufiler marifet, irfan, ma”rifetullah ve arif-i billah gibi meselelerden (ilâhiyat, teoloji) bahsederken aklın bu alanda yetersiz olduğunu söyler, gayb alemi ve ahiret gibi metafizik konuları da bu alana dahil ederler. Bunlar: “Ma-verâ-yı akl” yani akıl sahasının ötesindeki saha ile ilgili hususlardır.

İlâhiyat bahsinde aklın yetersiz kaldığından, çoğu zaman eksik ve yanlış bilgi veren akla bu hususta güvenilemeyeceğinden, bu alanda aklın insanı şaşırtarak yolunu kaybetmesine sebep olacağından bahseden sufiler bu konularda sağlıklı ve güvenilir bilgi elde etmenin yegâne yolunun vahyi ve bunun bir devamı olan keşf/ilhâm olduğunu söylerler. Akıl doğma-ilhâm konusunda kendisinden önceki sufileri izleyen Mevlânâ”yı bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Mevlânâ diğer mutasavvıflar gibi ilâhiyat ve mânâ âlemi ile ilgili hususlarda aklın ve aklı kullanmanın çeşitli şekilleri olan nazar, istidlâl ve kıyasın işe yaramayacağı kanaâtindedir ve bu meseleye bütün eserlerinde münasebet düştükçe çeşitli şekillerde temas eder.

1- İlk kıyas yapan iblistir: Yüce Allah, “Adem”e secde ediniz” (Bakara, 2/34) Şeytan: “Adem”i topraktan beni ateşten yarattın, ateş topraktan üstündür”, şeklinde bir akıl yürüttü, kibirlendi ve Allah”ın emrine uymadı. Burada açık seçik bir emir, bir vahiy varken şeytanın kıyasa başvurması lanetlenmesine ve hüsranda kalmasına sebep olmuştu. Yapılması gereken Melekler gibi hiç düşünmeden emre uymaktı. Bu konularda vahye ve onun devamı olan keşfe/ilhâma tâbi olmak yegane sağlıklı yoldur.4

2- Sağırlar Diyaloğu: Mevlânâ gaib olanı şahit olana, görünmeyeni görünene kıyas etmenin ve kıyasın sonucu olan hükümlere itibar etmenin saçma ve gülünç olduğunu anlatmak için hasta ziyaretine giden sağır bir kişinin zihninde tasarladığı hükümler ile gerçek durum arasındaki tezadı örnek verir. Sağır ziyaretçi, ziyaret edeceği hastaya sorduğu sorulara hastanın nasıl cevap vereceği konusunda akıl yürütür. Ona göre zihninde cümleler kurar, ama sonunda mahcub olur, hastayı memnun ettiğini sanır ama gerçekte onu üzmüştür ve oradan kovulur. Sağır hastanın: “Nasılsın, ne yedin, doktorun kim” sorularına, “iyiyim, mercimek çorbası içtim, doktorum falan zattır” diye cevap vereceğini farz eder. Buna göre: “çok şükür, afiyet olsun, o iyi bir tabiptir” şeklinde cevaplar vermeyi tasarlar. Ama hasta: “ölüyorum, zehir yedim, doktorum Azrail” şeklinde cevap verince sağırın kurguladığı cevaplar, arzu ettiği neticenin tersini verir.5 Mevlânâ der ki: Senin de gayb âlemine karşı kulağın sağırdır. Akla ve mantığa dayanarak fizikötesi âlem ve varlıklar hakkında konuşanların bu hâli tam bir sağırlar diyaloğudur.

3- Bedevî – Filozof Örneği ve Pratikte Fayda Temin Etmeyen Teorik ve Spekülatif Bilgiler: Bir bedevî, devesine bir çuval buğday yüklemiş, dengeyi sağlasın diye öbür tarafa da bir çuval kum yüklemişti. Bunu gören filozof: “Akıllı kişinin yapacağı iş kumu boşaltıp buğdayın yarısını bu çuvala doldurmak” demiş, bedevî de bu fikri beğenmiş ve sormuş: “çok akıllı bir kimsesin. Padişah mısın vezir misin?”

Filozof: “İkisi de değilim”

Bedevi: “Ne kadar deven ve davarın var?”

Filozof: “Hiç yok”

Bedevi: “Dükkanın var mı?”

Filozof: “Hayır”

Bedevi: “Ne kadar paran var?”

Filozof: “Hiç yok, hiç bir şeye sahip değilim”

Sonuç olarak bedevî: “Bendeki ahmaklık sendeki akıl ve hikmetten daha iyi faydası olmayan hikmet neye yarar! Dünya hikmeti şüpheyi artırır, İlâhi hikmet ise insanı semalara yükseltir.”6

Akıl, ilim ve bilgi maddi ve manevi bir fayda temin etmeli, eğer ikisi de yoksa bu akıl neye yarar?

4- Eskiden beri bir hocanın dindeki mertebesi Arapça”yı özellikle Nahiv ilmini/grameri iyi bilmesiyle ölçülür. Gemide yolculuk yapan molla kaptana Nahiv ilmini bilip bilmediğini sorar, “bilmiyorum” cevabını alınca: “Eyvah, ömrünün yarısı boşa gitmiştir der” der. Bir süre sonra fırtına çıkar, gemi sallanmaya başlar, kaptan mollaya; “Yüzme biliyor musun?” diye sorar, “Hayır” cevabını alınca; “Yazık bütün ömrün boşuna gitmiştir” der.7 Mevlâna bu yolda “Nahiv İlmi” değil, “mahvolma ilmi/tasavvuf lazımdır” der ve Fıkıh İlmi”ni de Nahiv İlmi gibi değerlendirir. Hz. Musa-Hızır kıssasında Hz. Musa aklı, Hızır vahyi temsil eder ve Hz. Musa”nın şaşkınlığı vahiy karşısında aklın şaşkınlığını ifade eder.8 Dudu kuşu hikayesi ve su birikintisini umman sanan sineğin hâli de kıyasın ve mantığın bu alandaki yetersizliğini göstermek için anlatılmıştır.9 Mevlânâ, Mustafa”nın huzurunda aklı kurban et 10der ve ekler: İstidlâl ehlinin akılcıların ayakları tahtadandır, zayıftır.11

Nakli İlim: Mevlânâ kitap okunarak öğrenilen veya rivayetlere dayanan nakli bilgilerin de keşf ve ilhâm karşısında aklî bilgiler gibi yetersiz kaldığını söyler. Hz. Nuh”un oğlu keşke: “dağa çıkar kurtulurum” demeseydi de babasına teslim olsaydı.” Gönlü bir velîden aldığı bilgiyle dolu olsaydı da zararı yok naklî bilgisi az olsaydı. Zamanın kutbunu ilmi yanında naklî ilim su varken teyemmüm etmeye benzer.12 der. Dini bilginin yaşanan ve uygulanan canlı bir bilgi olması gerekir. Böyle olmayan kuru ve ölü bilgilerin insana kazandıracağı fazla bir şey yoktur.

Cüz”i Akıl – Külli Akıl

Genellikle mutasavvıfların birçoğunda görüldüğü gibi Mevlânâ da cüz”i ve külli akıldan bahseder. Külli akıl bütün âlemin suretidir, insanların atasıdır, ona uygun hareket edilmelidir. Cüz”i akılda veya akl-ı meaşda var olan bilgilerin kaynağı külli akıldır. Külli akıl öğretmen, cüz”i akıl öğrenci gibidir. Peygamberler akl-ı küllidir. Külli akıl, ilim ve marifetin kaynağı olan ve peygamberlere vahiy getiren Cebrail”dir. Evliya”nın bilgi kaynağı da odur. Bundan dolayı mutasavvıflar hakîki bilgi için o kaynağa yönelmek gerektiğini her fırsatta ifade ederler.

Cüz”i akıl insanların tecrübe yoluyla dünyevi işler konusunda bilgi edinmelerini sağlayan beşeri bir akıldır. Buna akl-ı meaş da denir. Mevlânâ bundan bahsederken:

“Cüz”i akıl (dünya ile ilgili) sözlerimizde ve işlerimizde bize yâr olur, hâl bahsine gelince Lâl/hiç olur” diyor.13 O, asla ilâhî sırra vâkıf olamaz.

“Akıl, akla uygun olan her şeyin mucizesiz kabul eder. Mucizeye ihtiyaç gösteren hususları akıl tek başına kavrayamaz.” 14
Cüz”i akıl mezara kadar olan sahayı görebilir, ilerisini göremez. Diğer hususlarda Peygamberleri ve velileri taklit eder. Bu akıl mezardan ve topraktan öteye gidemez.15 Cüz”i akıl şimşeğin meydana getirdiği aydınlığa benzer, belli bir alanı bir an için aydınlatır, uzun mesafeler için kılavuz olamaz.16 “Aklı olan herkes bilir ki her hareket edenin bir hareket ettiricisi var, O”nu görmesen bile eserlerini görürsün.” 17Bu alanda, eğer (cüz”i) akıl rehber olsaydı Fahreddün-i Razi dinin esrarına vakıf bir âlim olurdu, oysa O”nun aklı şaşkınlığını arttırmıştır.18 (Razi, “aklın ulaştığı nihaî noktada ayağı bağlanır” demişti. Bkz. İbn Hallikan, Beyrut, 1977, IV, 250) Tasavvuf da bu anlamda akıl erlerin bağıdır. (İkâl-i akl-ı cüz”iden hâlâs ol. A. M. Hüdaî)

Bugün akıllı bir kişi (mâhir bir usta ile) bir arada bulundu mu değerli bir kumaş olur, taş akıllı bir kişi (mimarla) birlikte bulundu mu bir şaheser, bir saray olur. Akıllı bir insanla bulunan bir adamın kişiye neler kazandıracağını varın kıyas edin. Taşa bile tesir eden akıllı adam insana tesir etmez mi hiç. (Fihimafih, s. 338)

Mevlânâ yılan yutan bir adamı kurtaran akıllı bir adamdan bahsederken: “Akıllının düşmanlığı bile can kurtarır, ahmağın dostluğu ise cana cefadır” der.19

Allah”a giden yolda akıl Burak, aşk refref gibidir. Aklın kılavuzluğu ile Yüce Allah”a belli bir yere kadar yaklaşır, ama daha ileriye gidemez, ötelere refrefle, yani ilâhî aşkla gidilir. Mevlânâ, bir ülkenin sultanı aşk olunca orada aklı bir hırsız gibi idam etmek gerek, derken buna işaret ediyor.20 Bu yolda aklı batağa batmış bir eşek gibi aciz görmesi de bundandır.

İn ne neemestu ne nemleestu ne hâh

Vah-yı Hak Allah”a a”lem bisevab. 21

Görülüyor ki, mutasavvıfların eleştirdikleri ve yetersiz olduğunu söyledikleri akıl ilahiyat ve tabiat ötesi hususlar hakkında kıyaslar yaparak hükümler veren ve bu hükümleri de birer kesin hakikat olarak algılayan teorik ve spekülatif akıldır. Bu akıl kendi tabiî alanını ve sınırını aştığından tenkit edilir. Maddi ve dünyevî konularla ilgili ve sınırlı olan akıl, fikir ve mantık tasavvufta daima övülmüştür.22 Kendi tabiî faaliyet alanında kalan ve haddini tecavüz ederek insanları yanlış yollara sevk etmeyen akl-ı meaş/dünyevi akıl, akl-ı cüz”i maddi alemle ilgili akıl Mevlânâ tarafından övülür ve onun bu alemde bize rehber olduğu ifade edilir. Diğer yandan da cehalet ve ahmaklık, bilgi ve akıl yoksunu olmak ağır bir şekilde yerilir.

Bütün mutasavvıfların ve mistiklerin akıl ve nakil karşısındaki tavırları; akıl ve nakil ile aralarına koydukları mesafe bir ve aynı değildir. Bazı tasavvufî hareketler ve mutasavvıflar akla ve nakle yakın durur, hatta bu ikisiyle iç içe ve barışık iken diğer bazı tasavvufî hareketler ve mutasavvıflar akla ve nakle karşı oldukça soğuk bir tavır sergiler, durumu kurtarmak için sadece şeklen akla ve nakle atıflar yaparlar. Bu iki uç arasında akla ve nakle bakış açısı itibariyle farklılık gösteren daha başka birçok tasavvufi hareketler ve mutasavvıflar vardır. Aynı çağda ve farklı bölgelerde yaşamış olan Haris Muhasibi (öl. 243/857) ile Sultanu”l Arifin Bayezid Bistamî (öl. 234/848) bu bakımdan karşılaştırılmaya değer. Muhasibi akla, aklî izah ve tahlillere önem verir ve Tasavvuf felsefesini geliştirirken akla ve nakle geniş yer ayırır. Bu iki kaynaktan azami derecede faydalanır. Fakat O”nun bu tavrı selefilerin de sûfilerin de pek hoşuna gitmez. Başta İmam Ahmed b. Hanbel olmak üzere selefiler O”nu bidatçı bir kelamcı olarak suçlarken, sûfiler de O”nun tasavvufuna sıcak bakmazlar. Vefat ettiğinde cenaze namazı sadece dört kişi tarafından kılınmıştı. Şathiyatıyla ünlü olan Bayezid Bistami”nin tasavvufu ise dinî-tasavvufî his, heyecan, coşku, sevgi, aşk, şevk, sekr gibi mistik hallerle doludur. O”nun söz ve açıklamalarında hemen hemen aklın ve ilmin izlerine rastlanmaz. Bazen alıntıladığı nakil ve naslara da tamamıyla tasavvufî bir şekil ve renk verir, meşrebine göre yorumlar. Tarikat silsilelerinde H. Muhasibi”ye hiç yer verilmezken Beyazıdi Bistami”ye önemli ve geniş bir yer verilmesinin sebeblerinden biri, hatta en başta geleni bu durumdur. Tasavvuf tarihinde çeşitli meşreb ve tarikatların mevcud oluşunda bu durumun payı büyüktür.

Sûfilik Tarik-ı Ahyâr, Tarik-ı Ebrâr, Tarik-ı Şuttar şeklinde sınıflandırılırken bahsedilen husus dikkate alınır. Aynı şekilde muhafazakâr tarikatlerin yanı sıra nisbeten daha hür ve serbest düşünen tarikatlerin mevcudiyeti de bu durumla açıklanabilir. İlham, keşf/hads, irfan ve hikmet (inspiration, intuition, wisdom, Gnose) gibi mistik akımların en önemli ve birinci derecede bilgi kaynağı olan hususlara ne kadar yaklaşılırsa akıl ve nastan o kadar fazla uzaklaşıldığından tam, saf ve mutlak mistisizm demek tamamıyla akıldan ve nastan bağımsız algılama ve yaşama tarzı demektir. Bu sebeple ehl-i kitab ve mesavî dinler mistisizmin bu türlerini ilâhî dinleri aşındıran ve altını oyan tehlikeli heretik akımlar olarak görerek reddetmişlerdir. İslâm toplumlarında tasavvuf adı altında faaliyet göstermiş olan bî-şer” (şeriatsız), batıl, merdûd ve ibahiyeci olarak nitelenen hareketler böyledir.

Diğer taraftan her dinin, özellikle semavî/ilâhî dinlerin özünde belli bir ölçüde mistiklik/sırrilik, esoterism/Bâtınilik (derûnilik, içsellik) de mevcuttur. Bu özden mahrum olan bir din bile değildir. Herhangi bir dini hareket yapısında bu öze yer verirse ve yer verdiği ölçüde dini olur. Bu özün az ve yetersiz oluşu nispetinde doğmatik ve şekilci olur, dinin duygu tarafı ve derinliği yok olur. Hz. Mevlânâ”yı bu açıdan değerlendirdiğimizde O”nun İslâm”ın manevi, ruhanî ve sırri özünü azami derecede geliştirmiş ve her zaman bu öze bağlı kalmış olmakla beraber naslarla, yani dinin açık ve kesin hükümleriyle uyum içinde olduğu, bu özelliği ile bir Müslüman velisi sûfisi kimliğine sahip bulunduğu açıkça görülür. Bu arada O”nun Yüce Allah”ın insanlara en büyük nimeti ve lütfu olan akl-ı cüz”i ve akl-ı meaştan insanların faydalanmaları için sıkça teşvikte bulunduğu ve bu hususun altını kalın bir çizgiyle çizdiği de muhakkaktır.

Dipnotlar

1. İslâm düşüncesi, özellikle Kur”an ve Hadis kaynaklı Kelam-Fıkıh ile selef-ehl-i hadis için rasyonalizm ve doğmatizm tabirlerini kullanıyoruz. Esasen çok kapsamlı ve farklı manalarda kullanılan bu iki terimle kelam-fıkıh rasyonalizmi ile selef-ehl-i hadis doğmatizmini kastediyoruz. Tabiî bu iki hareketin ne ölçüde rasyonel veya doğmatik olduğu ayrı bir meseledir ve tartışılmaya değer.

2. Kelabazi, 63

3. Kelabazi, 64

4. Mesnevi, trc. İst. 1942, I,337

5. Mesnevi, trc.I, 334-37

6. Mesnevi, II, 243-46

7. Mesnevi, I, 281

8. Mesnevi, II, 250

9.Mesnevi,

10.Mesnevi,

11. Mesnevi, IV, 116

12. Mesnevi, IV, 261, I, 186, Fihimafih, İst. 1969, s.220

13. Mesnevi, I, 195

14. Mesnevi, I, 212

15. Mesnevi, IV, 265

16. Mevlânâ, IV, 266

17. Mesnevi, IV, 13

18. Mesnevi, V, 337

19. Mevlânâ, II, 147

20. Mevlânâ, Divan, Ank. 2000, s.420

21. Mevlânâ, Mesnevi, trc. IV, 151

22. Gazâli, İhya, Kahire 1939, I, 94, 274; IV, 299; Daha geniş bilgi için bkz. Tasavvuf Dergisi, Ank. 2005, 6. sayı, Yüksel Göztepe, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî”de akla eleştirel bakış, s.417-438; Hayri Kaplan, Baha Veled Şems ve Mevlânâ”nın Razi”ye yönelik eleştirileri ve Razi”nin sûfilere/Tasavvufa Bakışı, s.285/331••