Hz. Mevlânâ’nın Semâ’ı – Sezai Küçük

Hz. Mevlânâ’nın Semâ’ı

Sezai Küçük

Mevlânâ ile tanınan ve Mevlânâ’nın vefatından sonra onun adına tesis edilen Mevleviliğin tamamen tarikat âyinine alem olan semâ’; aslında Arapça semâ’ kökünden sama’ ve sima’ gibi mastar ve isim olup lügatte; dinlemek, işitmek, kulak vermek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise; mûsikî nağmelerini dinlemeye, dinlerken vecde gelip harekette bulunmaya, kendinden geçmeye, oynayıp raksetmeye, tasavvuf ehlinin cezbe haliyle ayakta zikretmelerine verilen isim olmuştur.

Müslümanlar arasında mûsikî ve raksın helâl yahut haram olduğuna dair tartışmalar, daha İslam’ın ilk devirleri itibariyle ortaya çıkmış, bazılar mûsikî ve raksı mekruh hatta haram, bazıları ise; insanı mûsikî ve semâ’ya sevk eden sebepler ile bunların insanda uyandırdığı hislerin mahiyetine göre mubah saymışlardır. Bu iki sanatın bir araya gelmesiyle zuhur eden semâ’ da, kimilerine göre mekruh veya haram, kimilerine göre de mubah kabul edilmiştir. Bu sebeple semâ”ın leh veya aleyhinde bir çok sözler söylenmiştir. Semâ’ evliya ve âşıklar nezdinde helâl, tarikatla alakası olmayan ulema nazarında ise haram kabul edilmiştir.

Semâ’ı mekruh veya haram sayanlar, onu Kur’ân-ı Kerîm’de oldukça sık geçen la’b ve lahv (oyun ve eğlence) olarak kabul etmiş ve hükümlerini buna göre vermişlerdir.

Sûfîler ise Tasavvuf tarihinin ilk devrinden itibaren semâ’ı, vecdi, mûsikî ve şiir dinlerken kalkıp hareket etmeyi, raksı mubah görmüşlerdir. Cüneyd-i Bağdadî (ö. 297/909) semâ’ için, zaman, mekan ve ihvanın şart olduğunu söylemiş ve; “Fukaraya üç yerde rahmet iner:

Birincisi semâ’da; çünkü onlar, sesi Hak’tan duyarlar ve vecdle ayağa kalkarlar.

İkincisi, ilmî konuşmalarda; çünkü onlar ancak hakikati söylerler.

Üçüncüsü ise; yemek yerlerken. Çünkü onlar, ancak ihtiyaç hallerinde yemek yerler.” demiştir.

En önemli tasavvuf klasiklerinden biri olan El-Lumâ’ın müellifi Ebu Nasr Serrâc et-Tûsî, eserinde semâ’ konusuna yer vermiş ve burada semâ’ın mubah olduğuna dair bir çok sûfînin sözlerinden alıntılar yapmıştır. Tûsî; semâ’ı güzel sesi işitmekle hasıl olan vecd hali olarak görmekte ve; “Allah Teâlâ Kur’ân’da, “Seslerin en çirkini eşek sesidir” (Lukmân, 19) ayetiyle çirkin sesi zemmederken, bir bakıma güzel sesi övmektedir” demektedir.

Yahya b. Muaz der ki; “Güzel ses, içinde Allah sevgisiyle yanan kalbe Allah’tan bir esintidir.”

Bundâr b. Hüseyin ise semâ’nın mubah olduğunu şöyle izah etmiştir: “Güzel ses tesir icra eden bir hikmettir. Yumuşak edâsı ile etkili bir alettir. Böyle bir güzel ses, Azîz ve Alîm olan Allah’ın takdiridir.”

Ebu Yakub Nehrecôrî semâ’ı, insanı yakarak iç alemine yönelten bir haldir diye tarif etmiştir.Din uleması ve sûfîler arasında uzun yıllar devam edip giden bir münakaşa konusu olan bu mesele, nihayet İmam Gazâlî (ö. 505/1111) tarafından geniş bir şekilde ele alınmıştır. îhyâu Ulûmu’d-dîn adlı meşhur eserinin bir bölümünde Kitâbü’s-semâ’ başlığı ile konuyu ele alan Gazâlî, burada kısaca; semâ’ın insan ruhu üzerindeki tesirlerinden bahsettikten sonra, onun kalpte vecd denilen bir hal vücuda getirdiğini, vecdin de vücudun azalarını harekete geçirdiğini, bu hareketin bazen ritimli bazen ritimsiz olduğunu, bunlardan birincisine tesvig ve raks, ikincisine ise idtirâb denildiğini ifade ettikten sonra, semâ’ın haram olduğuna dair fikirleri nakletmektedir. Daha sonra semâ’ın mübahlığı hususunu tartışmakta ve bu konuya dair muteber hadis kitaplarından ve sûfî sözlerinden deliller arzetmektedir. Neticede semâ’ın, vecd halindeki insanların hareketleri olduğunu ifade etmektedir.

Gazâlî öncesi ve sonra dahil olmak üzere diğer Müslümanlara göre daha hassas bir yaratılışa sahip olan sûfîler, şiir, mûsikî ve raks gibi doğrudan doğruya insan ruhuna tesir eden hususların temsilcileri olmuşlardır. Tasavvuf tarihine göz atıldığında görülür ki, istisnasız bütün tarikatlar semâ’nın insanı Allah’a yaklaştıran ve yükselten bir özelliği bulunduğunu kabul etmişlerdir. Bu bakımdan Rifaîlik, Kadirîlik, Halvetîlik, Kübrevîlik, Mevlevîlik ve Nakşîlik arasında bir fark olmamıştır. Ancak ilk zamanlarda Melâmetîlik daha sonra ise Nakşîlik semâ’ın insanı Allah’a yaklaştıran özelliğini kabul etmekle birlikte, bu hususa kendi seyr u sülük sistemleri içinde yer vermemişlerdir.

Semâ’, hicri V. asrın ilk yarısında büyük bir şöhrete nail olmuş olan Ebu Said Ebu’l-Hayr (ö. 440/1049) ve ondan yaklaşık iki asır sonra gelen Mevlânâ Celaleddin Rûmî zamanında dinî vecd halinde yapılan yarı-dinî bir ziyafet şeklini almıştır. Sofilerin mûsikî eşliğinde yaptıkları semâ’ı sık sık tekrar etmelerini arzulayanlar, dervişlere ziyafetler tertip etmişlerdir. Kaynaklarda bu tür ziyafetli semâ’ törenlerine en çok Ebu Said Ebu’l-Hayr döneminde rastlansa da, Mevlânâ’nın semâ’a verdiği ehemmiyet neticesinde, Mevlânâ ile birlikte bu adetin önceki mevcudiyeti tamamıyla unutulup her yönüyle semâ’ Mevlânâ’ya mâledilmiştir. Bunda Mevlânâ’nın semâ’ vermiş olduğu ehemmiyet ile, ondan sonra gelen Mevlevîlerin bu âyini muntazam hale getirmeleri de mühim bir rol oynamıştır. Aslında Mevlânâ kendinden önceki sûfîlere göre semâ’ konusunda hiçbir yenilik yapmamıştır. Mevlânâ, kendisinden önceki sûfîlerce çeşitli şekillerde ifade edilen fikir ve inançları kendisine has bir üslupla ifade etmekten ibaret olmuştur.

Semâ’ı ibadet haline getiren Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile buluştuktan sonra semâ’ etmeye başladığı nakledilir. Mevlânâ’nın yanında kırk yıla yakın bir süre bulunduğunu eseri Risâle-i Sipahsalar’da ifade eden Ahmed b. Feridun Sipahsalar, Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile mülakatından önce semâ’ etmediğini, Şems’in talebi üzerine semâ’ etmeye başladığını ve bunu ölünceye kadar bırakmadığını, onu yol (tarîk) ve âyin haline getirdiğini nakleder.

Sultan Veled ise İbtidânâme isimli eserinde, Mevlânâ’nın Şems ile tanıştıktan ve ayrıldıktan sonra, gece gündüz bağırıp çağırarak semâ’ ettiğini, yerlerde dönerek raksettiğini, mutriblere altın ve gümüş verdiğini, nihayet çalıp söylemekten kavâllarda takat kalmadığını ve bütün şehir halkının ona uyarak semâ’ya dâhil olduğunu kaydetmektedir.

Gece-gündüz, semâ’a düştü; yeryüzünde gök gibi dönüp durmadaydı,

Sesi, ağlayışı Arş’a ağdı; feryadını büyük de duydu, küçük de,

Gümüşü, altını çalıp söyleyenlere vermekte, neyi varsa hepsini onlara saçıp dökmekteydi,

Bir soluk bile semâ’ etmeden durmamakta, gece-gündüz, bir soluk bile dinlenmemekteydi,

Bir derecede ki, neşîdeler söyleyenlerden hiçbiri kalmamıştı ki söylemekten dilsiz, sessiz bir hâle düşmesin,

Hepsinin de söylemekten dilleri-damakları kurumuştu; hepsi de paradan-puldan bezmişti,

Hepsi bitmiş, hastalanmıştı; şarapsız mahmurlaşmıştı hepsi,

Mahmurlukları şaraptan olsaydı, elbette gene arı-duru şarapla ayılırlardı,

Fakat söylemekten, çalıp çağırmaktan yorulmuşlar, feryâd edip uykusuz kalmaktan perperîşan olmuşlardı,

Eziyetten hepsinin de canı dudağına gelmişti; gönül ateşi olmaksızın hepsi de zahmetle pişmişti.

                                                           (İbtidânâme, 1130)

Böyle derde deva olamaz; meğer ki Allah yardım ede,

Şehri bir gürültüdür, kaplamıştı, Şehir de nedir ki? O gürültüyle zaman da dolmuştu, mekân da,

Böylesine bir kutup, böylesine bir İslâm müftüsü ki iki âlemde de onun gibi bir şeyh, bir imam yoktu;

Delicesine coşkunluklar ediyor, kimi gizli, kimi apaçık coşup köpürüyordu,

Halk, onun yüzünden şeriattan, dinden olmuş, herkes aşka rehin olup gitmişti,

Hafızların hepsi, şiir okumaya başlamıştı; hepsi de çalıp çağıranlara koşuyordu,

İhtiyar, genç, herkes sema’a düşmüştü; sevgi burâkına binmişti,

Virdleri beyitti, gazeldi artık; bundan özge ne namazları kalmıştı, ne ibâdetleri,

Yolları – yordamları âşıklık olmuştu; onlarca aşktan başka her şey saçmaydı artık,

Yollarında ne küfür vardı, ne İslâm; Tebrizli Şems, padişahlar padişahı olmuştu.

                                                           (İbtidânâme, 1140)

Mevlânâ’nın semâ’ı hakkında en geniş malumat yine Mevlânâ döneminde yaşamış olan Ahmet Eflâkî’nin Menâkıbu’l-Ârifin isimli eserinde bulunmaktadır.

Eflâkî’nin naklettiklerine göre: hoşa giden veya manalı bir ses Mevlânâ’yı semâ’ ettirmeye kâfi gelirdi. Sokakta, pazarda, Meram mescidinde, Ilıca’da, değirmende, Konya meydanında Mevlânâ semâ’ ederdi.

Eflâkî eserinde Mevlânâ’nın Semâ’ını ikiye taksim etmektedir.

1. Mevlânâ’nın Münferit Semâ’ı

2. Toplu Olarak Yapılan Semâ’

1. Mevlânâ’nın Münferit Semâ’ı

Mevlânâ, Şems-i Tebrizî’nin 642/1245 senesinde ortadan kaybolmasıyla birlikte, müderris elbisesini çıkarıp, derviş külahını ve elbisesini giymiş ve rebabı altı haneli hale getirmelerini emrederek semâ’ya başlamıştır. Mevlânâ semâ’ esnasında aynı zamanda şiirler söylemiş, söylediği şiirlerin etkisiyle vecd içinde raksetmiştir. Hatta Mesnevî’nin bazı beyitlerini söylediği esnada, kavvâller çalıp tegannîde bulunmuş, o da heyecanla naralar atarak semâ’ etmiştir.

Aşk, pek gizlidir ama şaşkınlığı meydanda. .. Padişahların canları bile ona hasret çekmektedir.

Aşk dini, aşk mezhebi, yetmiş iki şeriatta da dışarıdır. Padişahların tahtları, aşka karşı alelade bir tahta parçasından ibarettir.

Aşk çalgıcısı, semâ’ vaktinde şunu çalar: Kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı

Şu halde aşk nedir? Yokluk deryası! Akim ayağı, orada kırıktır! Kulluk da malûm sultanlık da… âşıklık bu iki perdeden gizli!

                                                           (Mesnevi, III, 4720)

Mevlânâ’ya tabi olan mürîdleri de aynı şekilde semâ’ etmiş, kavvâller sustuktan sonra Mevlânâ bir köşeye çekilmiş, etrafında bulunanlara gözlerindeki Hakk nurunu seyretmelerini söylemiştir.

Mevlânâ semâ’ esnasında büyük bir vecd içinde, her şeyde Allah’ı gördüğünü söylüyor, şevkinden, neşesinden sabahtan gece yarılarına kadar semâ’ ediyor, bazen bu süre bir haftayı aşıyordu. Bir defasında Ilgın’da kırk gün semâ’a devam etmiştir. Bazen ise uzun müddet semâ’da kaldığında mürîdleri durması için ricada bulunmuşlardır.

Âşıklardan kaçıp uzaklaşan o hurinin aşkından ah ederim!

Aşkın öldürüşünde, yepyeni bir hayat, bir dirilik vardır; hastalık bile, onun yüzünden bir sıhhat, bir sağlık olmuştur’.

Aklıma; “Ey aklım; neredesin? Seni bulamıyorum’.” diye sordum! Akıl dedi ki: “Ben, sana artık yol gösterecek değilim; senin dünyaya olan bağlılığım koparmak, seni sarhoş edip aşk yoluna düşürmek için şarap oldum! Bu yüzden, benim özümle hiç bir ilgim kalmadı!

Canını yak, külünü sürme et, gözüne çek de, o can sürmesi yüzünden, artık, iki dünyada da körlük kalmasın, her şeyi açıkça gör!

Cansız canlar, semâ ‘a girsinler, canlansınlar da, ezel balının etrafında arılar gibi dönüp dursunlar!

Şems-i Tebrîzî hazretleri de, Allah’ın kudreti ile, bütün kırılmış kalpleri tamir etsin!”

                                                           (Mesnevî,VI, 2924)

Eflâkî’nin naklettiğine göre; Mevlânâ bazen semâ’ için davet edildiği evlere icabet eder, bütün mürîdlerini eve aldıktan sonra içeri girer, bazen de medreseye yalın ayak semâ’ ederek gider, medresede semâ’a devam eder, bu semâ’a Sivas Kadısı İzzeddin gibi dostlarını da semâ’ ederek gider odasından alarak davet eder, onlarla beraber semâ’ ederdi.

Cihan padişahının, bizim o canlara can katan padişahımızın devletinde oynayın, raks edin, ey Arifler, ey sûfîler, semâ’

                                                           (Dîvân-ı Kebîr,I,31)

Semâ’ esnasında semâ’ edenlere sırtını çevirmeyi saygısızlık kabul eder, semâ’ esnasında suallere cevap verir, fetva isteyenlere fetva yazardı. Kendisine takdim edilen heyecanlı konuşmalar veya güzel gülleri semâ’a vesile kabul ederek, kalkar, naralar atarak semâ’a girer, semâ’ esnasında gûyendelere ve halka bahşişler dağıtır, semâ’ esnasında semâ’ edenlerin kendisine çarpmalarını bazen hoş görür bazen onlara kızardı.

Yine bazı zamanlar sabah dostlarının yanına gelmesiyle kavvâllere çalmaya başlamalarını söyler, semâ’a başlar, semâ’ esnasında mest olduğu vakit salavatlar getirir, semâ’ esnasında gûyendelere cebinden çıkardığı paraları deflerinin üzerine atmak suretiyle bahşişte bulunur, semâ’dan sonra göğsünü oğdurtur, zaman zaman fazla semâ’dan hastalandığı da olurdu.

Semâ’ Hakk aşkı ile diri olan kişilerin canlarına rahatlık verir, huzur verir. Arif olan, canında can bulunan yani hayvani ruhu değil de insanî ruhu taşıyan, bunu, bu hakikati bilir…

Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, gül kokusu duymak için uyanmayı arzu eder. Fakat zindanda uyumuş kalmış kimse, uyanırsa hoş bir şey olmaz, ziyana düşmüş olur.

Semâ’ düğün evinde olur, düğün olan yerde olur. Yas olan yerde semâ’ olmaz. Çünkü yas yeri feryat, figan yeridir.

Kendinde bulunan cevherden, ilahî emanetten habersiz olan o eşsiz ayı gönül gözü ile göremeyen kişi var ya;

Öyle kişiye semâ’ da gerekmez, def, yani mûsikî de gerekmez. Semâ’ aşıklar içindir. Gönüller alan, o eşsiz, görünmez sevgiliye manen kavuşmak içindir.

Yüzlerini kıbleye çevirmiş kişiler, manen mi’râc edenler, bu dünyada da, öteki dünyada da semâ ‘dadır.

                                                           (Dîvân-ı Kebîr, I, 339)

Eflâkî’nin naklettiği bu rivayetler içinde en meşhur olanı; Mevlânâ’nın Selahaddin Zerkûbî’nin dükkanından gelen çekiç seslerine ayak uydurarak semâ’ etmesidir. Bir başka nakilde ise; bir meyhanenin önünden geçerken içeriden gelen rebab seslerine ayak uydurarak da Mevlânâ semâ’ etmiştir.

Eflâkî, Mevlânâ’nın yalnız semâ’ ettiği meclislerde defçi gûyendelerin ve neyzenlerin bulunduğunu, bazen bunların bir kısmının kadın olduğunu da nakletmektedir.

Mevlânâ uzun süre yemek yemeden de semâ’ etmiş, “el-cû’, el-cû’ sümme rucû”‘ (açlık, açlık, sonra Allah’a dönüş) diyerek semâ’a devam etmiştir. Nadir hallerde semâ’ esnasında kendini kaybetmiş, üzerinde ne varsa çıkarıp kavvâllere vermiş, etrafında bulunanlar Mevlânâ’nın üzerine yanlarında ne kadar kıymetli elbiseleri varsa atmışlardır. Mevlânâ bazen devrin ileri gelenlerinin hanımlarının semâ’ davetlerine icabet etmiş, gûyende, defçi ve neyzenlerin çalgı ve şarkıları refakatinde semâ’ etmiştir.

Semâ’ nedir? Gönüldeki gizli erlerden haberler almaktır. Onların mektupları gelince garip gönül, dinçelir, rahata kavuşur. Bu haberler rüzgarıyla, akıl ağacının dalları açılır, uykudan uyanır. Bu sarsılışla beden, darlıktan kurtulur, genişler, huzura kavuşur.

Bedende tuhaf, görülmemiş bir tatlılık başlar. Ney sesinden, mutribin, çalgıcının dudaklarından dile, damağa hoş, manevî zevkler gelir.

Dikkatle bak da gör, şu anda sema edenlerin ayakları altında binlerce gam akrebi ezilmede, kırılıp ölmede. Binlerce ferahlık ve neşe hali aramızda kadehsiz dolaşmada, bize mâna şarabı sunmadadır.

Her taraftan bir Yakub, kararsız bir halde, neşeyle kalkar, sıçrar. Çünkü, burnuna Yusuf un gömleğinin kokusu gelmededir.

Canımız da; “Ona ruhumdan ruh üfürülmüştür” sırrıyla dirilmiştir. Bu ruh üfürülüşünü, yemeye, içmeye benzetmek doğru değildir. Çünkü, bunun bedenle ilgisi yoktur.

Mademki bütün yaratılmış varlıklar, surun üfürülmesiyle haşr olacaklar, surun üfürülmesinin zevkiyle ölüler uykularından uyanacaklar, sıçrayıp kalkacaklardır; sen de “ney”in feryadıyla uyan, kalk, kendine gel!

Semâ’ musikîsinin tesirine kapılmayan, dönüp, buz kesilen, ölüp yok olanlardan da aşağı olan kişinin toprak başına olsun! Çünkü o, gerçek bir insan değildir. Gezip dolasan bir ölüdür.

Semâ ‘in kadehsiz verilen bu helal şarabını içen beden, bu şarapla mest olan gönül, ayrılık ateşinde kavrulur, pişer, tam olgunlaşır.

Gayb aleminin güzelliği, söze sığmaz, anlatılamaz, övülemez. Onu görebilmek için ödünç olarak binlerce göz al, binlerce göz!

Senin içinde öyle parlak bir ay vardır ki, gökyüzündeki güneş bile ona; “Ben sana kulum, köleyim” diye seslenip duruyor.

                                                           (Dîvân-ı Kebîr, IV, 1734)

2. Toplu Olarak Yapılan Semâ’

Tasavvuf geleneği içinde başlangıçtan beri varolagelen semâ’, Mevlânâ ile yaygınlık kazanmış, Mevlânâ devrinde büyük bir rağbete mazhar olmuş ve devrin ileri gelenlerinin, bir nevî yarı dinî eğlence ziyafeti halini almıştır. Toplu halde icra edilen semâ’ âyinleri bazen Mevlânâ’nın medresesinde, Hüsameddin Çelebi’nin evinde ve bağında, bazen de devrin ileri gelenlerinin evlerinde veya Sadreddin Konevî’nin medresesinde tertip edilmiştir.

Başlangıçta semâ’ zamanları Mevlânâ’nın vecde geliş anlarına bağlı olduğu görülmektedir. Onun herhangi bir heyecan uyandıran hali, bir sözü veya nüktesi veyahut bir kerameti başta kendisi olmak üzer toplu halde semâ’ âyininin yapılmasına vesile oluyordu.

Biz, savaşta yüzümüze kalkan tutmayız! Yani, biz âşıklar, nefisle savaşırken korkmadan, kahramanca savaşırız!

Semâ’ ederken de kendimizden geçeriz ne neyden, ne de deften haberimiz olur!

Biz, zaten, Hakk’ın aşkı ile yok olmuşuz, aşkının ayakları altına serilmişiz.

Biz, kat kat aşkız; biz kel değiliz, biz sağır da değiliz!..

                                                           (Mesnevi, VI, 2942)

Bazen Mevlânâ’ya aşık bir gencin Mevlânâ’ya bağlanması için bu gencin babası tarafından, ticarette daima zarar eden bir tacirin bir daha zarar etmemesi için, Sultan ve Muînüddin Pervane gibi ileri gelen devlet ricali, Mevlânâ’nın kerametlerine mülâki olan halktan biri, devrin devlet ricalinin hanımları, tacirler veya Mevlânâ’yı seven halktan bir kadın tarafından Mevlânâ’nın da iştirak ettiği semâ’ meclisleri tertip edildiği görülmektedir. Ayrıca Mevlânâ düğünlerde ve sünnet merasimlerinde, ileri gelenlerin iştirak ettiği medresede, kendi mürîdlerinin de muhtelif vesilelerle tertip ettikleri toplu semâ’ merasimlerine iştirak etmiştir.

Bazen felek gibi dönerim, bazen melek gibi uçarım.

Dönüşüm de, oynayışım da Hakk içindir.

Ben O’nunum, O’nunla ortak olmuş değilim ama..

O güzellik madeni beni gördü, satın aldı.

Ben de o yüzden böyle sevimliyim.

Can ormanında gerçekten de bir iman arslanı var. Benim şüphe dağarcığımı muhakkak o yırttı.

Padişahım, hükme razı olanı bir gün kadı (hakim) yapar.

                                                           (Mesnevi, III, 1549)

Bu tür semâ’ meclislerinde önce Kur’ân okunup, sonra semâ’ icra edilip daha sonra da yemekler yenildiğine dair rivayetler mevcuttur. Mevcut kayıtlarda semâ’ merasimine kimlerin katıldığına dair de bilgiler bulunmaktadır. Bu tür toplu semâ’ merasimlerinde; mutrıbân, semâzenler ve seyirciler olmak üzere üç grup bulunmaktadır. Mutrıbân grubunda en çok adı geçenler; kavvâller, gûyendeler ve neyzenlerdir. Bunlardan başka bu grupta adı geçenler; defçiler ve rebab meşk edenlerdir. Semâ’ yapılan yer birden fazla insanın beraberce semâ’ yapabileceği genişlikte olduğu gibi gûyendeler içinde yüksekçe bir yer (taht) bulunduğu Eflâkî’nin kayıtlardan anlaşılmaktadır. Toplu semâ’ merasimleri de, gündüz başlayıp gece yarılarına hatta sabahlara kadar devam ettiği, hatta gece yapılan semâ’lara katılanların yanlarında mumlar götürdüğü de aktarılmaktadır. Eflâkî eserinde, semâ’dan sonra yenen yemeklere merasime iştirak eden herkesin katıldığını ve bu yemeklerde, pilav, helva ve hutâbın ikram edildiğini nakletmektedir.

Semâ’nın Son Halini Alması

Mevleviliğin en önemli esası semâ’dır. Yukarıda izah edilmeye çalışıldığı gibi Mevlânâ zamanında semâ’, bir dost toplantısı, bir yemek meclisi evvelinde veya sonunda, kulağa gelen hoş ve manalı bir ses veya heyecanlı bir hadise neticesinde ortaya çıkan vecd hali idi. Bu dönem semâ’ âyinlerinde; semâ’ yapan Mevleviler, semâ’da sıçrar, ayak vurur, kol açar, vecdi sebebiyle birini kucaklar, halkı semâ’ya teşvik ederdi. Bu devirlerde muhtelif hadiselerin tesirleri ile semâ’nın yanında, bir mûsikî heyetinin de refakati ile toplu halde ve çoğu zamanda tesadüfe bağlı semâ’ da yapılırdı. Kaynaklarda bu şekilde icra edilen semâ’nın teferruatına rastlanmaz. Ancak bazı kayıtlardan bilhassa Mevlânâ’nın medresesinde yapılan semâ’da mûsikî heyetine ayrılan yüksekçe bir yer bulunduğu Mevlânâ’nın tamamen erkeklerden müteşekkil olan bu heyetin önünde semâ’ ettiği gibi kadınlardan da müteşekkil bir mûsikî heyetinin önünde semâ’ ettiği olmuştur. Yine semâ’nın sonraki şeklinde görülen selam verme adetinin izlerine de rastlanmaktadır.

Mevlânâ zamanında ve onu takip eden devirde daha önceleri semâ’ adabından sayılan “zaman, mekan ve ihvan”a çok defa ehemmiyet verilmediği görülmektedir. Mevlânâ’nın vefatından sonra halefi Hüsameddin Çelebi tarafından Cuma namazını müteakip, Kur’ân okunduktan sonra, toplu bir halde semâ’ yapılması bir gelenek haline getirildi. Bununla beraber belirli bir zaman ve mekana bağlı kalmaksızın, muhtelif vesileler ile semâ’ yapıldığı da anlaşılmaktadır.

Semâ’nın bilhassa Mevlevi tekkelerinde âdâb ve erkâna riâyet edilerek bir âyin halinde icra edildiğinin hangi tarihte başladığı bilinmemektedir.

Veled Çelebi, Ulu Arif Çelebi, Emir Âbid Çelebi dönemleri, nihayet Pîr Âdil Çelebi (864/1460) zamanına kadar semâ’ yukarıda verilen anlayış üzere tertip edilmiştir. Kaynaklar, semâ’ âyin ve erkanının son şeklini Pîr Âdil Çelebi zamanında aldığını bildirir.

Bu sebeptendir ki, Âdil Çelebi’ye Mevlevi tarikatına bu katkısından dolayı “Pîr” lakabı verilmiştir. Yani XV. Asırdan itibaren semâ’nın belirli bir erkan üzerine tertiplenmesi sebebiyle semâ’ meclisleri, tekke haricinde Mevlânâ döneminde olduğu gibi düzensiz şeklinden, tekke içine alınarak, “mukabele” ismiyle törenleştirilmiştir. Semâ’ bu tarihten itibaren Pîr Âdil Çelebi zamanında belirli esaslara bağlanan ve bugün de olduğu gibi bütün Mevlevi tekkelerinde icra edilmeye başlanmıştır ki her yerde ve her tekkede aynı şekilde icra edilmesini de Çelebilik makamı temin etmiştir.

Bu âyine mukabele adının verilmesine sebep de, âyinin bir parçası sayılan “devr-i Veledi”de âyine katılanların birbirine doğru “baş kesip” karşılarındakine bakmalarıdır. Önceleri bilhassa İstanbul tekkelerinde mukabele zamanlan vecdin gelişine, bir heyecanın zuhuruna bağlı olduğu halde sonraları bazı sebepler ile tekkelerin her birinde haftanın bir veya birkaç gününde icra edilmeye başlanmıştır. İstanbul’un dışındaki tekkelerde ise özel zamanlar dışında Cuma namazından sonra âyin icra ediliyordu.

Semâ’ törenlerinin tekkelerde icra edilmeye başlamasıyla tekkelerde semahaneler inşa edilmiş, buralarda belirli zamanlarda yapılan semâ’ törenlerini izlemek üzere özellikle büyük şehirlerdeki Mevlevîhânelere halktan ve devlet erkânından gelenler çoğalmıştır.

KAYNAKLAR:

Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983.

Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevîlik Âdâb ve Erkânı, İnkılap ve Aka Yay., İstanbul 1963.

Ahmet Eflâkî, Menakıbü’l-Ârifin, (terc. Tahsin Yazıcı), Ankara 1959,I-II.

Bahaeddin Muhammed Sultan Veled, İbtidânâme (trc. Abdülbaki Gölpınarlı), Konya Turizm Derneği, Konya 1976.

Feridun b. Ahmed Sipahsalar, Risale-i Sipahsalar, (trc. Midhat Bahârî Hüsâmî) Dersaâdet-Selânik Matbaası, İstanbul 1331.

İsmail Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, (hzl. S. Ekici), İnsan Yayınları, İstanbul 1996.

Mevlânâ Celaleddin Rûmî, Mesnevi, (trc. Veled Çelebi Izbudak), MEB Yayınları, İstanbul 1995,1-VI.

Süleyman Uludağ, İslam Açısından Mûsikî ve Semâ’, Uludağ Yayınları, Bursa 1992.

Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1991.

Şefik Can, Dîvân-ı Kebîr’den Seçmeler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998,1-IV.

Tahsin Yazıcı, “Mevlânâ Devrinde Semâ’”, Tasavvuf Kitabı (hzl. Cemil Çiftçi) Kitabevi Yay. İstanbul, 2003.