Hz. MEVLÂNA’NIN SESLENİŞİ – Esin Çelebi Bayru

Hz. MEVLÂNA’NIN SESLENİŞİ İNSANLIĞA VE ALLAH AŞKINA DAVETTİR

Esin Çelebi Bayru

Bilindiği gibi günümüzden sekiz asır kadar önce yaşamış olmakla birlikte, hâlâ eserleri üzerinde araştırmalar yapılan ve gün geçtikçe fikirleri daha da önem kazanan Mevlâna Celâleddin-i Rumî Türk-İslam dünyasının yetiştirdiği düşünürlerin en başında gelmektedir. Asırlardır bizlere, Allah sevgisini, Peygamber sevgisini, insan sevgisini, özetle yaratana ve yaratılana olan sevgisini, Kuran-ı Kerim’e olan bağlılığını anlatmaktadır.

Hz. Mevlâna eserlerinde kendi ile barışık, huzurlu, Allah’ın kendisine verdiği maddi ve manevi güzelliklerin farkında olan ona şükreden, zorluklar karşısında nasıl düşünüp hareket edeceğini bilen, hoş görülü, sevgi dolu bir insan olabilmenin yollarını anlatmaktadır.

Günümüzde ise çalışma ve araştırmalar, dünyanın ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliğe, Hz. Mevlâna ışığında sevgiye ve Allah aşkına davet etmek için yapılmaktadır. Hz. Mevlâna asırlar öncesinden her dönem insanına olduğu gibi günümüz insanına da şöyle seslenmektedir:

“Beri gel, beri! Daha da beri!

Bu yol vuruculuk ne zamana kadar?

Mademki sen bensin, ben de sen;

nedir bu senlik ve benlik?

Biz Hakkın nuruyuz, Hakkın aynasıyız.

Şu halde kendi kendimizle ne diye çekişip duruyoruz?

Bir aydınlık, bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor?

Haydi, şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin.

Sen kendinde kaldıkça, bir habbesin, bir zerresin;

fakat herkesle birleştin, kaynaştın mı, bir ummansın, bir madensin!

Dünyada çeşitli diller, çeşitli lügatler var;

ama hepsinde de anlam bir.

Mevlevilik, Hz. Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled, torunu Ulu Arif Çelebi zamanında kurulmuştur. Mevlevilik’in eğitim mekânları olan Mevlevihaneler de Sultan Veled soyundan gelen Çelebilerin başkanlık ettiği bir sistem ile idare edilmişlerdir. Onun düşünce sistemi üzerinde kurulan bu Mevlevilik Yolu, Türk kültürünün temel taşlarını oluşturmuş ve bilgiyi, erdemi ve edebi günümüze kadar taşımıştır. Mevlevihaneler, bilgi eğitiminin yanı sıra gerek müzik, gerekse güzel sanatların her dalında yapılan çalışmalar ile o günün akademileri, konservatuarları gibi bir görevi de üstlenmişlerdir.

Mevlevilik, sadece Anadolu’da değil Balkanlar’da, Asya’da, Afrika’da ve Arap Yarımadası’ndaki insanları da yüzyıllarca aydınlatan ve bugün ise Amerika, Avustralya dahil bütün dünyayı aydınlatmaya devam eden bir “olgun insan” yetiştirme yolu olmuştur.

Mevlevilik denince akla gelen Sema Mevleviliğin bir sembolü olmuştur. Mûsikî ile bütünleşen ve kurallara bağlanan dönme hareketi daha tesirli, daha görkemli ve daha ruha hitap eder bir hale gelmiştir. Yine Hz. Mevlâna’nın torunlarından Pir Adil Çelebi (ölm.1490) zamanında bugünkü şekline yakın bir hal alan Sema, Mevlevilerce bir tören haline getirilmiştir.

Bu törendeki her şey ayrı bir mânâya, ayrı bir güzelliğe sahiptir. Sema edilen, Semahane denen alanın şeklinden, üstüne oturulan postların renklerine; Semazenin giydiği her giysiden, yaptığı her harekete kadar hepsinin bir mânâsı vardır ve hepsi bir sembol ifade etmektedir. Mesela Semahane dairevi bir alandır ve kâinatı sembolize eder. Şeyhin oturduğu kırmızı post Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin makamı sayılır ve şeyh efendi vekâleten bu makama oturur. Kırmızı renk ‘vuslat’ yani Allah’a kavuşma rengidir. Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi güneş batarken Allah’a kavuşmuştur. Bilindiği gibi güneş batarken de doğarken de gökyüzü kırmızı bir renk alır. İşte şeyh postunun kırmızı rengi, maddi dünyadan batışı, mânevi dünyaya doğuşu anlatmaktadır. Mevleviliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır.

Semazenin kıyafetine gelince; insanın kötü huylarını, yani nefsinin mezar taşını başındaki sikkesi; nefsinin kefenini üstündeki tennuresi; nefsinin mezarını ise giymiş olduğu hırkası temsil eder.

Semazen Semaya başlarken hırkasını çıkarır ve mânevi bir temizliğe adım atmış olur. Semazenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah’ın birliğini ifade eder. Kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken adeta kâinatı bütün kalbiyle kucaklar gibidir. Gökyüzüne dönük olan sağ eli ile Hak’tan aldığını yeryüzüne dönük olan sol eli ile halka dağıtır. Burada Semazenin Hak’ta yok oluşu da vurgulanır.

Günümüzde sema töreni Mustafa Itrî (ölm.1712) efendinin bestelediği Peygamber efendimizi öven Na’t-ı şerif ile başlar. Allah’ın kâinatı yaratışındaki “OL” emrini sembolize eden kudüm sesinin ardından ilahi nefes olan ney sesi duyulur. Kâinat oluşmuş ve can bulmuştur.

Şeyh efendinin önderliğindeki Semazenler Semahanenin etrafında dairevi bir yol izleyerek yürürler. Her bir dairenin ilk yarısı maddi dünyayı, ikinci yarısı mânevi dünyayı sembolize eder. Sultan Veled devri denen bu üç devir mânevi bir yolcululuğa hazırlanıştır. Semazen nefsin sembolü olan hırkasını çıkarır ve şeyhinden izin alarak Semaya başlar.

Dört selam olan Sema babam Celâleddin Bakır Çelebi’nin de belirttiği gibi şöyle özetlenebilir:

“Semâ kulun hakikate yönelip akılla – aşkla yücelip, nefsini terk ederek Hak’ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş, kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönüşüdür.”

Bir Sema töreninden sonra Semazen de, töreni izleyen de Yaradan’ına biraz daha yaklaşır, O’na olan aşkı daha kuvvetlenir; arınır, tertemiz mutlu ve huzurlu bir ruha kavuşur.

Yurdumuzda tekkelerin kapatılma kararı alınmadan önce Konya Makam Çelebisi, Türkiye Cumhuriyeti 1. Meclis Reis vekili, büyük dedem Abdülhalim Çelebi’ye Mustafa Kemal Atatürk’ün Mevlevilik hakkında söyledikleri aynen şöyle “Siz Mevleviler asırlardır cehaletle, yobazlıkla mücadele ettiniz. İrfanla ilme ve sanata katkıda bulundunuz. İnkılâpta istisnai bir muamele yapmamak için Mevlevi tekkelerini ‘Tekaya ve Zevaya Kanunu’ içinde mütalâa etmek mecburiyetindeyiz. Ancak Hz. Mevlâna’nın düşünceleri ve ilmi ebediyen yaşayacaktır. Hattâ istikbalde daha köklü bir şekilde zuhur edecektir inancındayım.” Bugün dünyanın her yerinde gösterilen ilgi Atatürk’ün sözlerinin doğruluğunu ortaya koymaktadır.

Bu sözlerin ışığında kurmuş olduğumuz ve başkanlığını kardeşim Faruk Hemdem Çelebi’nin üstlendiği, benim ikinci başkanı olduğum Uluslararası Mevlâna Vakfı’nın yaklaşık sekiz yıldır titiz bir çalışma ile hazırlamış olduğu iki önemli proje bulunmaktadır. Her iki proje öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığımıza sunulmuştur. Bakanlığımız ve vakfımızın işbirliği ile UNESCO’ya gönderilen projeler içerikleri ve hazırlanış şekilleri ile beğeni kazanmış ve kabul edilmiştir.

Projelerin birincisi “Sema ve Mevlevi müziğinin korunma altına alınması” idi. Bu işin ehli olan çok kıymetli dostlarımızın, hocalarımızın üstün çalışmaları ile proje hazırlandı, sunuldu ve kabul edildi. Sema ve Mevlevi müziği “Dünyanın korunması gereken soyut kültür mirası” kapsamına alındı. İkinci proje ise Hz. Mevlâna’nın 800. doğum yılı dolayısı ile 2007 yılının bütün dünyada Mevlâna Celaleddin-i Rumi yılı ilan edilmesi idi ki, onun da kabulü neticesinde sadece ülkemizde değil, dünyanın dört bir köşesinde birçok etkinlikler gerçekleştirildi. Vakfımızın Hz. Mevlâna ile ilgili üçüncü kapsamlı çalışması ise Avrupa Birliği’nin bu yıl ile ilgili projeleri arasında olup ilk elemeyi geçmiştir.

Bendeniz Hz. Mevlâna’nın 22. kuşak torunuyum. Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırma ve Uygulama Merkezi danışmanlığının yanı sıra, Uluslararası Mevlâna Vakfı ikinci başkanlığını yürütmekteyim. Konumum dolayısı ile yurtiçi ve yurt dışında Hz. Mevlâna’ya ilgi duyan pek çok insan ile karşılaşıyorum. Doğruyu söylemek gerekirse yurt dışında olanların çoğu daha bilgili. Kimi okuduğu bir şiirin, kimi dinlediği bir müziğin peşine düşmüş; kimi Sema izlemiş, kimi rüya görmüş meraklanmış, araştırmış, bulup okumuş bilgilenmiş. Birçoğu Mevlevilik yolu ile İslamiyet’e geçecek kadar ileri götürmüş bilgisini. Biz de milletimize miras kalan, kültürümüzün önemli bir bölümünü oluşturan Mevlâna ve Mevleviliğe sahip çıkmalı, onu araştırmalı okumalı ve anlamalıyız.

Sözlerimi günümüzün arayış içinde olan insanına Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin söylediği şu öğüt ile bitirmek isterim.

Bir can var canında, o canı ara;

beden dağındaki gizli mücevheri ara;

ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara;

aradığını dışarıda değil, kendi içinde ara!