İSLÂM VE MÛSİKÎ – Ahmet Şahin

İSLÂM VE MÛSİKÎ

Ahmet Şahin

İslâm’ın Genel Olarak Mûsikîye Bakışı
İslâm Dînî son derece fıtrî (insan yaradılışına uygun) ve tabîidir. Mûsikî de fıtrî ve tabîidir. Yâni mûsiki duygusu Allah tarafından insan rûhuna yerleştirilmiştir. Önce de belirttiğimiz gibi İlâhî Kudret tarafından yerleştirilmiş olan bu duyguyu söküp atmak, görmezden gelmek mümkün değildir. Bu sebeple İslâm Dîni ile mûsikî arasında bir uygunluğun bulunacağı, birbirine zıt düşmeyeceği pek tabîidir. Bununla berâber mûsikînin dînî hükmü hakkında Kur’ân’da sarîh bir şey yoktur. Bu taaccüb edilecek bir durum değildir. Zîrâ mûsikî, inanç ve ibâdetle doğrudan alâkalı, namaz, oruç, hac, zekât, içki ve kumar gibi İslâmî hayâtın olmazsa olmaz konularından biri olmadığı için Kurân’da bulunmaması normaldir. Ancak mûsikî, kullanım alanı itibâriyle bu konuları etkiliyorsa, etkileme durumuna   göre değerlendirilebilir.
Hz. Peygamber zamanında besteli şiirlerin ve mûsikî nazariyatının bulunmadığı bilinmektedir. Rivâyetler en erken Hz. Ömer zamânında bestelenmiş eserler olduğunu  göstermektedir. Mûsikî nazariyâtı ise ilk bestelerden çok sonra ortaya konulmuştur. Bu sebeple, radyoda Kur’ân-ı Kerîm okunmasının dînî hükmünün âyet  ve hadislerde açık bir şekilde ifâde edilmeyişi ne kadar tabîî ise, mûsikînin dînî hükmünün kitap ve sünnette sarîh olarak belirtilmemiş olması o kadar tabîîdir. İlerde ortaya çıkacak olan hâdise ve mes’elelerin dînî hükümlerinin âyet ve hadislerde belirtilmemiş olmasından daha tabîî bir şey olamaz. Meselâ tanbur ve kudûm gibi Peygamber Efendimizden çok sonra ortaya çıkan enstrümanların kullanılmasının Hadîs-i Şerîflerle men edildiği iddiâ edilmiştir.Ortada bulunmayan mes’eleler için daha evvel hüküm vermekte ve bu hükmü âyet ve hadislere bağlamakta hiçbir dînî fayda mevcut değildir. Üstelik bunda birçok mahzurlar da mevcuttur. Bundan dolayı bu yol İslâm’ın tâkip ettiği bir yol değildir.
Bu gibi sebeplerden dolayı Kur’ân-ı Kerîm’de bu günkü anlamda mûsikîye âit ne bir âyet, ne de bir tâbir mevcuttur. Kur’ân’daki bâzı âyetlerin, mûsikî ile uzaktan yakından ilgisi olsa da  olmasa da mûsikîye işaret ettiği öne sürülerek, bu mes’eleye Kur’ân’da bir hüküm arama çabasına düşülmüştür. En uzak ihtimaller bile değerlendirilerek çok garip yorumlar yapılmış ve bu şekilde mûsikînin aleyhinde olanlar haram olduğunu, lehinde olanlar da helâl olduğunu göstermek için çaba sarf etmişlerdir. Böylece mukaddes metinde kendi görüşlerine bir sığınak bulmaya çalışmışlardır. (1)
 
Mûsikîyi Haram Kıldığı İddiâ Edilen Âyetler
Mûsikînin haram oluşunun delili olduğu iddiâ edilen âyetlerin başlıcaları şunlardır:
“Halktan öyle bir takım kimseler vardır ki alay konusu yapmak ve körü körüne halkı Allah’ın yolundan sapıtmak için eğlencelik söz satın alırlar, sâhibini hor ve hakîr edici azap işte bunlar içindir.” (Lokmân, 6) Bâzı müfessirler âyette geçen “eğlendirici söz” deyimi ile mûsikînin kastedildiğini ve bu âyetin mûsikîyi haram kıldığını savunmuşlardır. Halbuki bu âyet Kureyş müşriklerinden Nadr b. El Harîs hakkında nâzil olmuştur. Nadr ticâret maksadiyle İran’a gider ve İran’ın destân ve masallarını  para ile satın alarak Mekke’ye gelir ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in peşine takılır, Rasûlullâh bir mecliste va’z edip oradan ayrıldıktan sonra hemen oraya gelir ve Kureyş’e : “Ey Kureyş vallahi ben ondan daha güzel şeyler anlatacağım” der ve İran’dan para ile satın aldığı İran destan ve masallarını anlatmaya başlardı. Bunlar Kureyş’e daha hoş ve eğlendirici geldiği için Kur’ân dinlemeyi terk ederlerdi. Bu âyetin sebeb-i nüzûlü bu iken, şarap içmek ve domuz eti yemek gibi en mühim mes’eleler hakkında bile hüküm gelmediği Mekke Devri’nde nâzil olan bu âyetin güzel nağmeleri ve mûsikîyi yasak etmiş olması mümkün görünmemektedir. (2)
“Bu söze mi taaccüb ediyor ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz ? Siz cidden çok dik başlı, sâmidsiniz.” (Necm, 59, 60, 61) Müşrikler Kur’ân-ı Kerîm’i işittikleri zaman teğannî yaparlar, bu şekilde Kur’ân’ın okunmasına engel olmaya çalışırlardı. Bu âyet bunlar hakkında nâzil olmuştu. Âyette geçen “Sâmidûn” kelimesiyle muğannîlerin kastedildiği öne sürülüp mûsikînin haram kılındığı savunulmuştur. Fakat İmam Gazâlî’nin de dediği gibi bu âyet ğınâyı yasak etmiş olsaydı aynı âyette aynı tarzda geçen “Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz” hitâbına binâen gülmenin ve ağlamanın da haram olması gerekirdi. Buradaki gülme sırf Müslüman oldukları için mü’minlere gülme ve onlarla alay etme şeklinde için kötülenmiştir. Şiir ve mûsikî de bunun gibidir. Yâni Müslümanları kötülemek, onlarla ve onların inançlarıyla alay etmek için söylenen şiir ve türküler haramdır. Sâdece Müslümanların aleyhinde olan mûsikî türleri günahtır. (3)
“Müşriklerin namâzı Kâ’be civârında ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibârettir.” (Enfâl, 35) Buradaki ıslık ve el çırpma ifâdeleriyle mûsikînin kastedildiği öne sürülmüştür. Müşrikler namaz yerine ıslık çalmak ve el çırpmak gibi abes işlerle uğraştıkları, daha doğrusu Müslümanlar Allâh’a  ibâdet ederken onlar bu işi yaptıkları için ıslığa ve el çırpmaya “müşriklerin namazı” denilmiştir. (4)
Bu konu ile ilgili geniş mâlûmât için Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın “İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ’” adlı esere bakılmalıdır.
 
Mûsikîyi Helâl Kıldığı İddiâ Edilen Âyetler
“Îmân edip sâlih amel işleyenler cennet bahçelerinde neş’elendirileceklerdir.” (Rûm, 15) Bu âyette geçen “Habr” kelimesinin semâ’ demek olduğu ileri sürülerek âyete : “Îmân edip amel-i sâlih işleyenlere  cennet bahçelerinde mûsikî dinletilecektir” tarzında bir mânâ verilmiş ve mûsikî de   cennet nî’metlerinden sayılmak istenmiştir. (5)
“De ki : Allâh’ın kulları için var ettiği zînetleri haram kılan kimdir? Bunlar dünyada, özellikle kıyâmet gününde îmân edenler içindir, bilen kavimler için âyetlerimizi böylece tafsil ediyoruz” (A’raf, 32) Bu âyette; Allah tarafından kulları için yaratılan zînet, rızk ve nî’metleri kimsenin haram kılmaya hakkı olmadığı, bu hoş nî’metlerden herkesin faydalanması lâzım geldiği ifâde edilmiştir. Mûsikî de rûhun gıdâsı, aynı zamanda hoş bir nî’met olduğundan âyetin hükmüne girmektedir. (6)
A’raf sûresinin 172. âyetinde Cenâb-ı Hakkın ruhları ilk defâ yarattığı zaman onlara : “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye sorduğu ve onlardan : “Evet, Rabbımızsın!” cevâbını aldığı bildirilmektedir. Sûfîler insanoğlunun ilk defâ duymuş olduğu bu âhenktâr, lâhûtî ve tatlı nağmenin dünyadaki nağmelerin ilk örneğini teşkil ettiğini genellikle kabul etmişlerdir.
Hz. Dâvûd’a (a.s.) Allâh tarafından çok güzel bir ses verilmişti. Hz. Dâvûd bu güzel sesi ile mezmûrları okur ve herkesi mest ederdi. Hayvanlar ve kuşlar bile o güzel sesin tesiri altında kalırlardı.Gerek Kur’an’da  ve gerekse hadîslerde büyük bir mucize ve nimet olarak vasıflandırılan bu güzel sesten sitayişle bahsedilmiştir. Hz. Dâvûd’a bir mucize olarak verilen güzel sesi; mutasavvıfların, mûsikîyi mübah kılan en kuvvetli delillerinden saydıkları müşahede edilmektedir. (7)
Mûsîkiyi haram kıldığı iddiâ edilen âyetler (Lokman, 6 ; En’am, 35 ; İsrâ, 64 ; Kasas, 35 ; Furkan, 72; Şuarâ, 224) Mekke’de nâzil olmuştur. Ameli ahkâmın teşrî’ edilmediği Mekke devrinde nâzil olan bu âyetlerin mûsîkiyi haram kıldığı iddiâ etmek doğru görülmemektedir. Zîrâ içkinin haram, oruç ve zekâtın farz kılınmadığı bir zamanda îmâ yoluyla da olsa mûsîkiyi yasaklayan bir nassın bulunması mâkul değildir.
Mûsîkinin helâl olduğuna delil sayılan âyetler de (Zûmer, 18; Rûm, 15; Fâtır, 1; Lokman, 19) Mekke’de nâzil olmuştur. Yine yukarıdaki sebeplerden dolayı bu âyetlerle mûsîkinin helâl kılındığını söylemek isâbetli görülmemektedir. Bununla birlikte bu âyetlerden mûsîkinin helâl olduğu hükmünün çıkarılması Rasûlûllah (S.A.V)’ in Medine’deki hayatı ve uygulamalarına ters düşmediği için daha mâkul görülmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi anlayan ve onu tebliğ ile vazifeli bulunan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin uygulamalarından, mûsikîye meşrû zeminler dâhilinde ruhsat verildiğini  müşâhede ediyoruz. Rasûlûllah (S.A.V)’in uygulamalarında düğünlerde, bayramlarda, mûsikînin, yolculuk türkülerinin, cihad ve gazâ marşlarının ve raksın yer aldığını görmekteyiz.
Mûsikînin mübah olduğunu gösteren bir çok Hadîs-i Şerîf mevcuttur. Bu deliller gâyet açık ve sahihtir. Mûsikîyi yasaklayan hadislere de rastlanmakla beraber bu hadisleri nakleden hadis âlimleri bu hadisleri naklettikten sonra genellikle “bu hadis münker veyâ garîb veya zayıftır” gibi ifâdeler ilâve etmişlerdir.
 
Mûsikî Muhâlifleri Mûsikîyi Neden Benimsemediler?
Kur’ân-ı Kerîm’de mûsikîyi yasaklayan hiçbir âyet  ve onun aleyhinde sahih bir hadis bulunmamasına rağmen Müslümanların  büyük bir kısmı uzun müddet mûsikîye karşı tavır almışlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda bir âyetin olmaması normaldi. Ancak mûsikî her devirde ve bilhassa mûsikîyle ilgili hükümlerin verilmeye başlandığı asırlarda sûi isti’mâl edildiği, yâni kötü amaçlı kullanıldığı, eğlence ve sefâhat aracı olarak görüldüğü için kötü görülmüş olması gerekir. Mûsikîyle iştigal edildiği zaman sefâhate sebebiyet veren bir işle uğraşılmış, onunla Ezân ve Kur’ân-ı Kerîm okunduğu zaman  yine  sûi isti’mâl aracı olan bir nesne ibâdete bulaştırılmış, ibâdetten sevâb alınacağına hatâya düşülerek günâha girilecek düşüncesi hâkimdi. Bu yüzden Peygamber Efendimizin (S.A.V.) mûsikîyi mubâh (serbest) kılan , hattâ tavsiye eden hadîs-i şerîfleri bile gözardı  edilmiş, mûsikînin yasak olduğunu bildiren hadis uydurmanın bile câiz olduğunu söylemekten   çekinmemişlerdir.
Dînî mûsikî muhâlifleri makâm ve nağme ile okunan Kur’ân-ı Kerîm, münâcaat, na’t ve ilâhîlerin insan üzerinde icrâ ettiği tesirin mânâya dayanan rûhî bir tesir olmayıp sırf sese dayanan nefsânî bir tesir olduğunu, mûsikînin dînî ve mânevî tesiri yok  ettiğini bööylece din perdesi altında nefsânî zevklerin tatmin edildiğini ileri sürmüşlerdir.
Sûfîler mûsikîyi daha çok benimsemişlerdi. Bu yüzden aynı mezhebe  dâhil oldukları halde  sûfî olmayan, yâni herhangi bir tarîkâta bağlı olmayanlar mûsikînin yasak olduğunu, tarîkatlardan birine bağlı olan, ehl-i tasavvuf olanlar da helâl, hattâ müstehab (sevap) olduğunu savunmuşlardır. Tasavvuf ehli, insanın  çeşitli âzâlarını iyi veyâ kötü yolda kullanma keyfiyeti gibi, mûsikîyi de kullandığı alan itibâriyle değerlendirmişler, güzel ve iyi vesîlelerle kullanılırsa müstehâb, günah vesîlesi olarak kullanılırsa haram olduğu görüşünü savunmuşlardır.
Zamânımızda bile Müslümanların büyük bir bölümü mûsikîyi sûi isti’mâlinden dolayı sırf eğlence aracı gibi düşündükleri için, yıllarca rağbet etmediler. Mûsikîyle uğraşan Müslümanlara iyi gözle bakmadılar. Fakat özel radyo ve televizyonlar çoğalıp bir radyo ve televizyon kurma ihtiyâcı ortaya çıktığı zaman mûsikînin bir ihtiyaç olduğunu anladılar. Fakat buna rağmen bâzıları yaptıkları mûsikîye, mûsiki veyâ müzik, şarkı, hattâ ilâhî dememeye özen gösterdiler. Bir takım dînî sözleri hangi milletin mûsikîsi olduğu belli olmayan, bir çoğu Afrika yerlilerinin tamtamlarını hatırlatan seslerle donatarak, anonslarında sırf “müzik” kelimesini kullanmamak için adına “ezgi” dediler. Bir taraftan bid’at düşüncesiyle ilâhî bile yayınlamazlarken, diğer  taraftan bir takım seslerle kendilerini dinlemek durumunda kalan milletin millî ve dînî mûsikî kültürünü, birazcık varsa bile yok ediyor, üstelik bunu din adına yaptığını zannediyordu.
Böyle düşünenler azalmış olsa da hâlâ radyolarında dînî mûsikî adı altında “özgün” ya da “modern” anlayışla dînî içerikli müzikler yayınlayanlar az değildir. Üzücü taraf bunların bu müzikleri yayınlaması değil, Dînî mûsikînin klâsik üslûbuyla icrâsının yetersiz olduğunu, artık modasının geçmiş olduğunu, insanlara bir şey veremeyeceğini  iddiâ etmeleridir..
 
Güzel Ses (Mûsikî) İbâdet midir?
Bu açıklamalardan sonra güzel sesin, diğer bir deyimle dînî mûsikînin İslâm nazarında bir ibâdet sayılıp sayılmadığı, güzel sesle okunan dînî metinlerin dînî his ve heyecanları kamçılayıcı bir tesire sâhip bulunup bulunmadığı meselesi üzerinde durulabilir. Çok güzel bir sese sâhip olan Hz. Peygamber’in (S.A.V.) güzel sese karşı ilgi duyduğu, güzel sesli kimselerin okudukları Kur’ân’ı dînî bir zevk ve şevkle dinlediği, sesi güzel olan sahabeleri takdir ederek onlara iltifatlarda bulunduğu verilen bilgilerden anlaşılmaktadır.
Tasavvuf ehli güzel sesin insanı Allâh’ına yaklaştıran, rûhunu yaratıcısına yükselten, nefsi kötülüklerden temizleyen bir etkisi ve niteliği bulunduğunu kabul etmekte ve bundan dolayı da onu ibâdet saymaktadırlar. Buna karşılık bunun bid’at olduğundan, bu gibi bid’atlarla İslâm’ın tahrif edildiğinden bahseden mûsikî muhâlifleri bu anlayışı şiddetle reddederek mûsikîyi ibâdet olarak görenlere kâfir diyecek kadar ileri gitmişlerdir.
İslâm’da namaz, oruç gibi bedenî ibâdetler,zekât ve sadaka gibi mâlî ibâdetler ve hac gibi hem mâlî hem de bedenî ibâdetlerin   dışında pek çok ibâdetler de mevcuttur. Mü’minin iyi niyetle yaptığı her iş ibâdettir. Buhârî ve Müslim tarafından rivâyet edilen bir kutsî hadîste Hak Teâlâ Hazretleri: “Bir kimse bir günâh işlemeye niyetlenir de sonra onu  işlemekten vazgeçerse Allâh Teâlâ o kimseye bir tam sevap (hasene-i kâmile) verir” buyurulmaktadır. Başka bir hadiste ise: “Bir kimse güzel bir tarzda abdest alır, sonra câmilerden birine gitmek  için yola çıkarsa, Allâh Teâlâ o kimsenin attığı  her adım  için bir sevap verir, mânevî bakımdan bir derece terfî ettirir, bir günâhını affeder” denilmektedir. Demek ki aslında mubah olan yürüme fiili niyete göre ibâdet olmaktadır. Bu örnekler çoğaltılabilir. Demek ki iyi niyetle yapılan işler, hayır işlemek niyetiyle yapılan mubah  işler ibâdet ve tâate dönüşüyor, Müslüman  günâh işlemek üzereyken vazgeçtiği zaman,  fiilî bir ibâdet yapmadığı haldesevap kazanıyor.
Hal böyle iken dînî, millî ve ictimâî bünyeyi  yabancı mûsikîlerin yıkıcı ve bozucu tesirinden koruyan, insanın gıybet, bühtân, nemîme ve kumar gibi  kötü alışkanlıklar  edinmesine engel olan mûsikî   çalışmalarının ve bu gibi mülâhazalarla mûsikî dinlemenin neden ibâdet olmayacağını anlamak kolay  olmamaktadır. Sanatın ,bilhassa mûsikî sanatının millî ve dînî hayatta oynadığı rolün  önemi âşikâr iken, ictimâî bünyenin ehemmiyeti ferdî bünyenin öneminden daha mühim iken mûsikînin günah  olduğundan bahsedilmesi İslâm mantığına uygun düşmemektedir.
 
Sonuç
Sonuç olarak mûsikînin meşrû dâireler  içerisinde kullanılması gerekir. Tasavvuf ehli onu tıpkı diğer nîmetler gibi Cenâb-ı Allâh’ın bir nîmeti olarak görmüşlerdir. Nîmete hürmet etmek lâzımdır. Bu nîmetler nasıl israf edilmeden kullanılıyorsa mûsikî de isrâf edilmemelidir. Çeşitli âzâlarımızı hayırlı işlerde kullandığımız zaman sevap işlemiş olduğumuz halde, aynı âzâlarımızı zararlı işlerde kullandığımız zaman günah işlemiş oluyor ve bundan dolayı bu âzâmız bize haramdır diyemiyorsak, mûsikîyi de bâzıları kötü amaçlı kullanıyor, eğlence ve sefâhate âlet ediyor diye tamamen bu haramdır demek doğru bir düşünce değildir. Teknolojinin çeşitli imkânlarından meşrû alanlarda faydalanılabileceği gibi, bir çok kötü emellere de âlet edilebilmektedir. İyi amaçlar için kullandığımız, hayırlı işlerde faydalandığımız takdirde sevap, kötü amaçla kullandığımız, günâh aracı olarak,  kullandığımız  zaman da günah kazanacağız. Mûsikînin de İslâm’ın yasakladığı durumlara araç yapılması, içki, kumar, fuhuş gibi kesinlikle günah olduğu bilinen fiillere malzeme olarak  kullanılması da tabii ki yasaktır. Dikkat çekilmesi gereken husus, yasak olan  mûsikînin kendisinin değil, işlenilen diğer  günahlara malzeme yapılmasıdır. Tasavvuf ehlinin “Mûsikî aşığın aşkını, fâsığın da fıskını artırır” sözü ne kadar mânâlıdır.
Kur’ân’da  mûsikîyi yasaklayan hiçbir âyet yoktur. Bir çok sahih hadislerde mûsikî teşvik edilmiş, Hz. Peygamber (S.A.V.) Kur’ân’ın ve ezânın güzel sesle okunmasını bizzat emretmişlerdir. Güzel nağmelerle okunan şiir ve kaside dinlediği, bundan mânevî bir zevk duyduğu bir çok rivâyetlerden anlaşılmaktadır.
Güzel nağmelerle okunan Kur’ân-ı Kerîm onu dinleyenlerin gönüllerini Allah aşkıyla coşturur. Mü’minler ibâdetlerine daha çok aşkla sarılırlar. Daha çok tevbe ve istiğfara yönelirler. Güzel sesle okunan bir ezânı dinleyenler bir an önce ibâdete koşmak için yarışırlar. Gayrı Müslimler bile sonuna kadar dinlemekten büyük zevk duyarlar. Güzel sesle okunan bir ezânı dinleyip de Müslüman olan bir çok gayrı Müslim vardır.
Mübârek gecelerde okunan Kur’ân-ı Kerîm, mevlid, ilâhî ve kasîdeler mü’minleri cemâatleştiren ve kollektif bir heyecân ve ulvî duygular etrâfında birleştiren güzel geleneklerdir.
Toplumda birlik, beraberlik, dayanışma, sevgi, saygı, yardımlaşma gibi güzel duyguların meydana gelmesi ve pekişmesi hep güzel sesle icrâ edilen Dînî Mûsikînin eserleridir.
 
……………………………………
(1)     Süleyman Uludağ, İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ’, Mârifet Yayınları,1999, Uludağ Yayınları, 1992, sf : 44
(2)   A.g.e. sf : 44, 45.
(3)    A.g.e. sf : 48
(4)    A.g.e. sf : 49
(5)    A.g.e. sf : 51
(6)    A.g.e. sf : 53
(7)    A.g.e. sf:: 53
 
Kaynak: www.dinleneyden.com