İsmail Dede Efendi, Hammâmîzâde – Bestekâr, Hânende, Musâhib-i Şehriyârî, Na‘thân, Neyzen, Ser-müezzin, Şair

İsmail Dede Efendi, Hammâmîzâde (ö. 1262/1846)

(Bestekâr, Hânende, Musâhib-i Şehriyârî, Na‘thân, Neyzen, Ser-müezzin, Şair)

TEKKE KAPISI – BAYRAM ALİ KAYA

18. yüzyılın ikinci yarısında ve 19. yüzyılın başlarında yaşamış Mevlevî bestekârlar denince akla gelen ilk önemli isim, hiç şüphesiz ki Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi’dir. İsmail Dede, 10 Zilhicce 1191 (9 Ocak 1778) tarihin­de İstanbul’da, Şehzâdebaşı civarındaki evlerinde dünyaya gelmiş ve Kurban Bayramı’nın ilk gününde doğduğu için de kendisine İsmail adı verilmiştir. Mevlevîlik tarîkatına bağlı olduğu için “İsmail Dede” veya “Dede Efendi”; bir süre hamam işleten ve bu yüzden “Hammâmî” diye anılan babasından hareketle “Hammâmîzâde” veya “Hammâmcızâde”, na‘thânlığından ötürü ise “Na‘thân Dede” diye anılmıştır. Babası Süleyman Ağa, annesi ise Ru-kiye Hanım’dır. Rumelili bir Türk olan Süleyman Ağa, uzun bir süre vezir Cezzâr Ahmed Paşa’nın mühürdârlığını yapmış; ancak paşanın son derece gaddar ve acımasız bir kişi olmasından ötürü bu görevinden istifa ederek Şehzâdebaşı semtinde bulunan Acemoğlu Hamamı’nı satın alıp işletmeye başlamış, İsmail henüz üç-dört yaşlarında iken burayı satıp Altımermer’de, Kurusebil Mahallesi’nde bulunan Çavuş Hamamı ile yanındaki evi satın alıp oraya yerleşmiştir. İsmail, sekiz yaşına gelince Hekimoğlu Ali Paşa Câmii bitişiğindeki Çamaşırcı Sıbyan Mektebi’ne devam etmeye başlamış, sesinin güzelliği sebebiyle okulun ilâhîcibaşılık görevi kendisine verilmiş ve her ge­çen gün dikkatleri üzerinde toplamaya devam etmiştir.684

Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi

İsmail Dede, mûsiki alanındaki ilk bilgilerini de okul yıllarında ve kendi­sini bir merâsimde dinleyip beğenen Anadolu Kesedârı ve aynı zamanda bestekâr olan Uncuzâde Seyyid Mehmed Emin Efendi’den almıştır. Beşir Ayvazoğlu’nun ifadesiyle “eserleriyle değil, Dede’yi keşfettiği için tarihe geçen Uncuzâde” Mehmed Emin Efendi, İsmail’i öz evlâdı gibi gördüğün­den, sadece mûsiki konusundaki eğitimiyle değil, maişetini nasıl temin edeceği hususuyla da ilgilenmiş ve onun tahsilini tamamlamasının ardın­dan Başdefterdarlık Başmuhâsebe Kalemi’ne kâtip muâvini olarak girmesi­ne vesile olmuştur. İsmail’in mûsikiye yatkınlığı, onun kendisini Yenikapı Mevlevîhânesi’nde bulmasıyla sonuçlanmış ve Pazartesi ile Perşembe günle­ri dergâha giderek, burada başta dergâhın şeyhi Ali Nutkî Dede olmak üzere, kardeşi Abdülbâki Nâsır Dede ve devrin diğer ileri gelen mûsikişinaslarının derslerine devam etmek sûretiyle kendisini yetiştirmiştir. Bazı kaynaklarda ney üflemeyi de bu dergâhta ve Abdülbâki Nâsır Dede’den öğrendiği belir­tilen İsmail Dede, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde sadece mûsiki ile iştigal et­memiş, Mevlevî terbiyesi almak üzere Ali Nutkî Dede’ye intisap ederek 18 Zilhicce 1212 (3 Haziran 1798) tarihinde çileye girmiştir.685

Çileye girdikten kısa bir süre sonra babası Süleyman Ağa’yı kaydeden ve böylece ilk büyük acısını tadan İsmail Dede, annesinin karşı çıkmasına rağ­men babasından miras kalan hamamı satmış, parasıyla da dergâhta defâlarca “Âyin-i Cem” ve ziyâfetler düzenletmiştir. İsmail Dede ayrıca, çiledeyken bestelediği, güftesi Keçecizâde İzzet Molla’ya âit “Zülfündedir benim baht-ı Çilesinin ardından kendisine tahsis edilen hücresine çıkan Dede Efendi, esâsen çilesi bitmeden bestelediği ünlü Bûselik Şarkısı sebebiyle, hayranlarının ve meraklılarının mukâbele günlerinde dergâha akın etmesine sebep olmuştu. Hücreye çıktıktan kısa bir süre sonra bestelediği “Ey çeşm-i âhû hicr ile tenhâlara saldın beni” mısraıyla başlayan Hicaz Nakış bestesiyle şöhretini daha da artıran İsmail Dede, yine saraya çağrılmak sûretiyle pâdişâh tarafından dinlenmiş ve bir kez daha ödüllendirilmiş; hatta III. Selim’in isteği üzerine, sarayda haftada iki defa düzenlenen küme/huzur fasılları­na dâvet edilmek sûretiyle saray hânendeleri arasına katılmıştır.690siyâhım” mısraıyla başlayan Bûselik Şarkısı686 ile İstanbul mûsiki çevrelerinde büyük yankı uyandırmıştır. Eserin şöhreti kendisine kadar ulaşan III. Selim, bestekârını merak etmek sûretiyle İsmail Dede’yi musâhibi Ahmed Ağa vasıtasıyla saraya çağırtıp687 şarkı­yı kendisinden dinlemek istemiş, bunun üzerine çilede olduğu ve tarîkat usulü gereği çilede olan bir dervişin gece dışarıda kalmasının uygun olmayacağı belirtilmiş; ancak akşam ezanından önce dergâha dönmesi şartıyla saraya gitmesine izin verilmiştir. Şarkısını kendi­sinden iki defa dinleyen pâdişâh, beğeni ve takdirlerini bildirme­sinin yanı sıra İsmail Dede’yi bir kese altınla taltif etmiş ve akşam ezanına bir saat kala dergâha geri göndermiştir.688 Çilesinin ilk ayla­rında, 15 Cemâziyelevvel 1213 (25 Ekim 1798) tarihinde semâ meş-kedip mukâbeleye giren İsmail Dede, Defter-i Dervîşân’da bizzat Ali Nutkî Dede tarafından düşülen kayda göre, 20 Şevval 1215 (6 Mart 1801) tarihinde çilesini tamamlamış ve “Dede” unvanını almıştır.689

Böylece saray hayatı başlayan İsmail Dede, 1216/1801-1802 yılı­nın ilk aylarında ve yirmi dört yaşında iken saraylı Nazlıfer Hanım ile evlenmiş, ardından Yenikapı Mevlevîhânesi’ndeki hücresin­den ayrılarak Akbıyık Mahallesi’nde kiraladığı bir eve taşınmış­tır. Sâlih, Mustafa, Hatice (Tanbûrî Keçi Ârif Ağa ile evlenmiştir), Fâtıma (Dürrî Bey isminde bir şahıs ile evlenmiştir) ve Âyişe (on üç yaşında ve henüz evlenmeden vefat etmiştir) adlarında çocuk­ları olduğu bilinen ve âyin günleri mevlevîhâneye gitmek sûretiyle hücresinde mûsiki meşkiyle meşgul olan İsmail Dede, 1219/1804 yılında çok sevdiği şeyhi Ali Nutkî Dede’yi, bir yıl sonra ve de he­nüz şeyhinin acısı hafiflemeden daha üç yaşında olan ilk çocuğu Sâlih’i kaybetmiş, oğlunun ölümü üzerine duygularını, “Bir gonca-femin yâresi vardır ciğerimde” mısraıyla başlayan Bayâtî Murabba bestesiyle dile getirmiştir. İsmail Dede’nin ardarda gelen kayıpları bunlarla sınırlı kalmamış, 1223/1808 yılında hem annesi, hem de hâmisi III. Selim vefat etmiş; bundan iki yıl sonra ise henüz altı yaşında olan ikinci oğlu Mustafa’yı kaybetmiştir.691

Dede Efendi’nin hem mürşidi, hem de mûsiki alanındaki üstadı olan Ali Nutkî Dede, vefatından yaklaşık bir ay önce “Şevk u Tarab” makamında bir âyin-i şerîf bestelemiş ve bu şâheser ilk defa 9 Rebîülâhir 1219 (18 Temmuz 1804) tarihinde Yenikapı Mevlevîhânesi’nde okunmuş-tur.692 Ali Nutkî Dede, daha önce de değinildiği üzere, bu eserini güzîde öğrencisi Dede Efendi’ye ithaf etmiş, dergâh mecmuasındaki kaydının üze­rine de Derviş İsmail adını yazmıştır. Daha sonra Dede Efendi de mecmuada âyin güftesinin sonuna, “Şeyhim, azîzim Yenikapı Şeyhi es-Seyyid Şeyh Ali Efendi hazretlerinin re’y ü tedbîri ve her nağmede târifi munzam olduğun­dan hâlâ okunan bestede medhalim yokdur. Hâl-i hayâtlarında tenbihleri mûcibince kendi isimlerini ihfâ ve bâlâsına bu fakîrin ismimi tahrîr buyu­rup, fakîre alâ tarîki’l-hediyye ihsân buyurdular” demek sûretiyle bu eserin şeyhine âit olup kendisine hediye ettiği kaydını düşmüştür.693

III. Selim’in vefatının ardından Dede Efendi, bir müddet saraydan uzakla­şarak tamamen dervişlik hayatına dönmüş, bir taraftan dergâhın yeni şey­hi Abdülbâki Nâsır Dede’den neyzenlik öğrenmeğe başlamış, bir taraftan da kâr, murabba, nakış, semâi, şarkı gibi eserler bestelemekle meşgul olmuştur. Pazartesi ve Perşembe günleri dergâha muntazaman devam ederek âyin-i şerîf okumuş; hatta rivâyet edildiğine göre dergâhın na‘thânlık görevini de çoğunlukla Dede Efendi yerine getirmiştir. Yenikapı’da Receb Hüseyin Hüsnü Dede dönemini de idrâk eden İsmail Dede Efendi, o tarihe kadar sı­nırlı birkaç makamdan bestelenen âyinlerin sayısını yeterli bulmamış ve daha birçok makamda âyin bestelemeye gayret etmiştir. Hatta bu çerçevede yeni bir makam denemek istediğini Receb Hüseyin Hüsnü Dede’ye açmış, beklediğinin üstünde bir teşvik görmesi üzerine derhâl Sabâ makamından bir âyin bestelemiş ve bu âyin 12 Cemâziyelâhir 1239 (13 Şubat 1824) ta­rihinde Yenikapı Mevlevîhânesi’nde okunmuştur. Dede Efendi, daha sonra bir Nevâ Âyini bestelemiş ve bu da 1239/1823 tarihinde ilk defa Yenikapı Mevlevîhânesi’nde ve büyük bir merâsimle okunmuştur.694

Sarayla münasebetleri II. Mahmud döneminin hayli dağdağalı geçen ilk yılla­rının ardından tekrar başlayan; hatta daha da gelişen İsmail Dede, bu pâdişâh döneminde de gözde mûsikişinaslardan biri olmaya devam etmiştir. II. Mah-mud da tıpkı III. Selim gibi İsmail Dede’ye yakınlık göstermiş; hatta 1241/1825 yılı sonlarında bir Perşembe günü Yenikapı Mevlevîhânesi’ni ziyaretinde o gün okunmakta olan Nevâ Âyini’ni dinlemek sûretiyle Dede Efendi’yi hayli beğenerek saraya dâvet ettirmiş ve onu “Musâhib-i Şehriyarî” unvanı ile ödül­lendirmiş, daha sonra da saray ser-müezzinliğine getirmiştir. II. Mahmud’un otuz bir yıllık pâdişâhlığı döneminde devrin en gözde bestekârı olarak şöhreti artan ve hiçbir bestekârın ulaşamayacağı derecelere ulaşmış olan İsmail Dede, bizzat pâdişâh tarafından Murassa‘ İmtiyaz Nişanı ile taltif edilmiştir.695

Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi’nin evi.

İsmail Dede, ellibeş-altmış yaşları arasında, sanatında en verimli çağını ya­şamaktadır ve yıkılmaz, sarsılmaz bir şöhrete sahiptir. II. Mahmud’tan sonra yerine pâdişâh olan oğlu Abdülmecid de İsmail Dede’ye karşı sevgi besle­mekte ve saraydaki fasıllarda onu dinlemektedir. Ancak yeni pâdişâhın iyi bir dinleyici olması dışında mûsikiden uzak oluşu, sanatlı saz ve söz eser­lerine rağbet etmeyerek sıradan bazı şarkı ve türküleri dinlemek istemesi; hatta Batı mûsikisi öğrenmiş genç hükümdarın Türk mûsikisi ile ilgisinin zayıf oluşu vb. nedenler, İsmail Dede’nin sarayda eski samimi havayı bu­lamamasına ve “Artık bu oyunun tadı kaçtı” demesine yol açmıştır. Bunun üzerine İsmail Dede, ser-müezzinlik görevi devam etmekte iken pâdişâhtan saraydan ayrılmak konusunda müsâade istemiş ve 1258/1842-1843 yılında pâdişâh tarafından kendisine Cankurtaran semtinin Akbıyık Mahallesi’nde bir konak verilmiştir. İsmail Dede Efendi, dört yıl sonra hacca gitmeye ni­yetlenmiş, yine pâdişâhın izniyle ve Dellâlzâde İsmail Efendi ile Mutafzâde Ahmed Efendi adlı seçkin öğrencilerini de yanına alarak 1262/1845-1846 ta­rihinde hacca gitmiştir. Hac yolunda iken Kutbü’n-Nâyî Osman Dede’nin unutulmaya yüz tutmuş olan Mi‘râciyyesinin bestesini öğrencilerine meşk etmiştir. İbnülemin’in kaydettiğine göre Beşiktaş/Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede, bu besteyi Dede Efendi’nin öğrencilerinden Mutafzâde Ahmed Efendi’den öğrenmiş; ancak tamamını kimseye öğreteme-den vefat etmiş ve mâlesef Dede Efendi’nin tavrı zamanla unutulmuştur.696 Yine hac esnasında Kâbe’yi tavaf ederken gördüğü manzara karşısında hayli duygulanan Dede Efendi, Yunus Emre’nin haccı terennüm eden, Yürük değirmenler gibi dönerler El ele vermişler Hakk’a giderler Gönül Kâbesini tavâf ederler Muhammed’in kûsu çalınır burda Ol sultânın demi sürülür burda şiirini irticâlen Şehnâz makamından Evsat usulünde bestelemiş ve yanındaki öğrencilerine okumuştur. Bu sûretle kırk sekiz yıl süren bestekârlık hayatı­nın son bestesini yapmış olan İsmail Dede Efendi, hac sırasında kaptığı kole­ra mikrobu yüzünden hastalanmış, 10 Zilhicce 1262 (30 Kasım 1846) tarihin­de Mînâ’da, öğrencisi Mutafzâde Ahmed Efendi’nin kolları arasında sabaha karşı vefat etmiş ve yine öğrencileri tarafından Mekke’de, Cennetülmuallâ Mezarlığı’nda, Hz. Hatice’nin ayak ucuna defn edilmiştir.697

Vefatı üzerine, dönemin ünlü şairlerinden ve aynı zamanda İsmail Dede Efendi’nin yakın dostlarından biri olan Kâzım Paşa, aşağıdaki tarih kıt‘asını söylemiştir:

Kıt‘a

Hazret-i Fârâbî-i Sânî müezzinbaşı kim Zâtına olmuşdu ilm-i mûsiki ihsân-ı Hak Âşinâ-yı her-makâm etmişdi kalb-i âgehin Sâye-i Mollâ’da lutf u himmet-i merdân-ı Hak Pertev-i şems-i hakîkatden kılıp kesb-i kemâl Zerre-i nâçiz iken oldu meh-i tâbân-ı Hak Fehm olur bundan makâm-ı kurba âhenk etdiği Hacc edip Mînâ’da oldu vâsıl-ı gufrân-ı Hak Çâr tekbîrin çekip Kâzım dedi târîhini Kebş-i cânın kıldı İsmail Dede kurbân-ı Hak698

Abdülkâdir Merâğî ve Buhûrîzâde Mustafa Itrî ile birlikte Türk mûsiki tarihinin en güçlü üç isminden biri kabul edilen, mûsiki geleneğimiz içinde klâsik üslûba bağlı son besteciler arasında en önemli isim kabul edilen, beste ve şarkıları son derece değerli olan İsmail Dede, usulü kadar sesi de güzel olan; dolayısıyla hânendeliği, hocalığı, na‘thânlığı ve özellikle bestekârlığı ile tanınmış hüner sahibi bir şahsiyettir. İlk eserlerini III. Selim döneminde vermeye başlamış ve bu pâdişâhın birçok iltifâtına mazhar olmuş olmakla birlikte, onun mûsiki hayatındaki en parlak zamanı II. Mahmud dönemi olmuş ve İsmail Dede, 1239-1255/1824-1839 tarihleri ara­sında kalan bu dönemde, birçok Mevlevî âyini bestelemiştir. II. Mahmud’un isteği üzerine bestelediği Ferahfezâ Âyini ilk olarak Yenikapı Mevlevîhânesi’nde okunduğunda, iltifat mâhiyetinde pâdişâh da bizzat dergâha gelmiştir. Yenikapı Mevlevîhânesi ile de ilişkisini hiç kesmeyen İsmail Dede, Abdülbâki Nâsır Dede ve Receb Hüseyin Hüsnü Dede dönemlerini ve nihayet Osman Selâhaddin Dede zamanını idrâk etmiş ve onların teşvikiyle daha pek çok Mevlevî âyini bestelemiştir.699

Rauf Yektâ Bey, Dede Efendi’nin eserleri ve mûsikideki üstatlığı sadedinde ana hatlarıyla şu değerlendirmede bulunmuştur: “Onun eserleri üslûp bakımından son derece asil ve kibarânedir. Onun üstat kimliğinin en bâriz yanı, Türk mûsikisinde Itrî vb. mûsiki üstatlarının himmetleriyle asırlardan beri yaşatılmakta olan gele­neksel tarz ve tavrın son derece titiz bir koruyucusu olmasıdır. Son yüzyılda yetişen Türk bestekârları arasında Dede Efendi derecesin­de hem klâsik üslûba tamamıyla sâdık kalmış, hem de bu üslûbun kural ve şartlarından dışarı çıkmamak şartıyla nağmekârlıkta yeni eserler meydana getirmeyi başarmış bir bestekâr daha gösterilemez. Onun bir diğer özelliği ise diğer bazı bestekârlar gibi sadece belli bir türde uzman olan üstat olmayıp (örneğin Hacı Ârif Bey sadece şarkı vadisinde üstattır), her tür mûsiki eserinin düzenlenmesinde olağanüstü bir başarı göstermiş olmasıdır…”700

Suphi Ezgi Zekâî Dede’den, Dede Efendi’nin sesinin cılız ve zayıf olduğunu; hatta meşk sırasında kalbî terennüm ettiğini duyduğunu belirttikten sonra, onun telif ettiği her tür eserinde zühd duygusu­nun bulunduğunu, kâr, nakış, semâi, şarkı, köçekçe, peşrev, durak, âyin-i şerîf, ilâhî olmak üzere elde mevcut yüz altmıştan fazla ese­rinin bulunduğunu ve bunların her birinin bestekârlar için birer mûsiki hazinesi değerinde olduğunu dile getirmektedir.701

Sadettin Nüzhet Ergun, İsmail Dede’nin mûsikişinaslığını değer­lendirme bâbında, “Dede, yalnız kuvvetli bir bestekâr değil, Türk mûsiki tarihinin hakîkî bir üstadı vasfıyla tanınmıştır. Devrinde onun kadar mahfuzâtı çok olan ve eslâfın eserlerini onun kadar mükemmel bir sûrette öğrenmiş olan şahsiyet pek nâdirdir denebi­lir.” görüşüne yer vermektedir.702

Yılmaz Öztuna da, gerek Türk Mûsikisi Ansiklopedisi’ndeki “İsmail Dede Efendi” maddesinde, gerekse Dede Efendi ismiyle hazırladığı ve onu bütün yönleriyle inceleyen eserinde, Dede Efendi’nin Türk mûsikisindeki yerinden bahsederken; “Türk mûsikisinde İsmail Dede’nin 18. ve 19. yüzyılın tama­mında yetişen bestekârların en büyüğü olduğu üzerinde anlaşmazlık yoktur. Daha tam bir ifadeyle, Itrî ve Arel arasında yetişenlerin en büyüğü olduğunu söylemek gerekir. Muazzam dehâsını görebilmek için, hangi formlarda neler yaptığını gözden geçirmek lâzımdır.” değerlendirmesinde bulunmaktadır.703

Anılan kaynaklarda da dile getirildiği üzere Dede Efendi, Türk mûsikisinin âyin, durak, tevşîh, savt, ilâhî, peşrev, saz semâisi, kâr, kârçe, kâr-ı nâtık, murabba, semâi, şarkı, türkü, köçekçe gibi dinî ve lâ-dinî hemen her formun­da eser vermiştir. Onun bestelerinin en dikkati çeken yanı, klâsik üslûbun dâimâ korunmuş olmasıdır. Eserlerinde geleneğe bağlı kalmasının yanın­da yeni arayışları da sözkonusudur. Tamamı Rast makamında bestelenmiş olan, “Gözümde dâim hayâl-i cânâ” mısraıyla başlayan Kâr-ı nev‘i, “Yine bir gülnihâl aldı bu gönlümü” mısraıyla başlayan şarkısı ile güftesi kendisine âit olan “Yüzündür cihânı münevver eden” mısraıyla başlayan şarkısı, Batı müziği etkisinin görüldüğü bu arayışların birer ifadesidir. İsmail Dede, bir yandan klâsik üslûbun hâkim olduğu büyük formdaki eserler bestelerken, diğer yandan mûsikiyi daha geniş kitlelere sevdirmek düşüncesiyle şarkı ve köçekçe gibi küçük formlarda eserler bestelemiş; özellikle türküleriyle halk zevkine ve sanatına değer verdiğini göstermiştir.704

Sultanî-yegâh, Nev-eser, Sabâ-Bûselik, Hicaz-Bûselik ve Arabân-Kürdî ma­kamlarını bularak mûsiki nazariyâtı alanındaki gücünü ortaya koyan İsmail Dede, bazılarının güfteleri kendisine âit olan beş yüzün üzerinde eser beste­lemiş; ancak bunların çoğu mâlesef günümüze ulaşamamıştır.705

İsmail Dede Efendi’nin bestelenmiş eserlerinin güfteleri üzerinde müsta­kil bir makale hazırlamış olan Mustafa Çıpan’ın tespitlerine göre, bu bü­yük sanatkârın bestelediği şiirlere dâir bilgi veren ilgili kaynaklarda, Dede Efendi’ye âit olarak gösterilen güfte-nota sayısı 61 ilâ 294 arasında değiş­mektedir. Mustafa Çıpan yapılan araştırmalar sonucunda ayrıca bu kaynak­ların birinde bulunup diğerinde bulunmayan 25 güftenin daha belirlendiğini ve böylece Latin harfli eserlerde mevcut güftelerin sayısının 323’e çıktığını, bunların yanı sıra matbu Osmanlı Türkçesi ile kaleme alınmış olan Hacı Ârif Bey Şarkı Mecmûası’nda 3, Câmiü’l-Elhân’da 1 güftenin daha mevcut oldu­ğunu bildirmiştir. Çıpan ayrıca, ilgili mecmualar taranmak sûretiyle Dede Efendi’nin eski-yeni harfli matbu eserlerde bulunmayan 83 eserinin daha tespit edildiğini, bunlarla birlikte 9’u saz eseri ve 391’i sözlü eser olmak üzere toplam 400 güfteye ulaşıldığını ve bunların 56 adedinin dinî formda olduğunu kaydetmiştir.706

Mustafa Çıpan anılan çalışmasında, Dede Efendi’nin bestelerinin büyük oranda dinî formda olduğu şeklinde dile getirilen bazı görüş ve değerlendir­melerin, verilen rakamlar dikkate alındığında gerçeği yansıtmadığını; zîrâ sanatkârın Mevlevî olmakla birlikte içinde bulunduğu sosyal hayatın da bir gereği olarak sevgilerini, üzüntü ve sevinçlerini yansıtan güfteler seçmiş ol­masının da son derece doğal olduğunu belirtmiştir. Mustafa Çıpan ayrıca, Dede Efendi’nin dinî formdaki eserlerinde başta Mevlânâ hazretleri olmak üzere Sultan Veled ve Yunus Emre gibi şahsiyetlerin; lâ-dinî formdaki eser­lerinde ise daha ziyâde Fuzûlî, Nâilî, Şeyh Gâlib, Nedîm vb. klâsik şiirin usta isimlerinin şiirlerini tercih ettiğini ifade etmiştir.707

İsmail Dede Efendi’nin hayli ünlü besteleri arasında, “Ben seni sevdim se-veli kaynayıp coştum” mıraıyla başlayan Bestenigâr Şarkısı, “Sevdim bir gonca-i ra‘nâ” mısraıyla başlayan Evc Şarkısı, “Yine neş’e-i muhabbet dil ü cânım etdi şeydâ” mısraıyla başlayan Hicaz Yürük Semâisi, “Bahârın zamânı geldi a cânım” mısraıyla başlayan Köçekçesi, “Hava güzel yine gülşende gös­teriş günüdür” mısraıyla başlayan Hisar Yürük Semâisi, “Ey gül-i bâğ-ı edâ” mısraıyla başlayan Hüzzâm Şarkısı, “Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düşdü” mısraıyla başlayan Mâhur Yürük Semâisi, “Ey büt-i nev-edâ olmu­şum mübtelâ” mısraıyla başlayan Hicaz Şarkısı anılabilir.708

Dede Efendi, şarkılarında hüzün ve coşku gibi ruh dünyasının farklı hâllerine bir arada ve bunları yansıtan farklı melodik yapılar içinde yer vermiş; dinî bestelerinde ise daha ağır başlı bir üslûp kullanmıştır. Onun bu alandaki eserleri arasında Mevlevî âyinlerinin ayrı bir yeri bulunmaktadır. Araların­da, besteleri mevcut olan Ferahfezâ, Sabâ, Nevâ, Bestenigâr, Sabâ-Bûselik, Hüzzâm ile kaynaklarda bestesinin kayıp olduğu veya zamanla unutulduğu dile getirilen Isfahan âyinlerinin bulunduğu bu eserlerinde, akıcı bir üslûp ile tasavvufî ilham ve coşku büyük bir ustalıkla birleştirilmiştir. Bu besteler içinde farklı bir melodiye sahip ve hayli beğenilmiş olan Hüzzâm Âyini’nin ayrı bir yeri vardır. İsmail Dede’nin beste tekniğinin tüm açıklığıyla kendi­sini gösterdiği bu âyini, aynı zamanda bu formun şâheserleri arasında gös-terilmektedir.709

“Gel ey sâlik diyem bir söz ki haktır” mısraıyla başlayan Dügâh, “Habîbullah cihâna cân değil mi” mısraıyla başlayan Sabâ, “Bir ismi Mustafâ bir ismi Ahmed” mısraıyla başlayan Uşşâk, “Gelin gidelim Allah yoluna” mısraıy-la başlayan Hicaz, “A sultânım sen var iken” mısraıyla başlayan Bestenigâr Düyek, “Kerim Allah, Rahîm Allah” mısraıyla başlayan Şehnâz Düyek, “Ben yürürüm yâne yâne” Arazbâr Düyek İlâhîleri günümüze dek ulaşmayı başar­mış önemli dinî eserleri arasında yer almaktadır.710


Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi’ye atfedilen Şevk u Tarâb Âyini

İsmail Dede’nin önemli bir özelliği de hocalık vasfıdır. O, sahip olduğu geniş nazarî bilgisinin yanı sıra aynı zamanda bir icrâcı olmasının da tüm avantaj­larını kullanmış ve bilgisini esirgemeden öğrencilerine başarıyla aktarmıştır. Yetiştirdiği pek çok öğrenci arasında Hâşim Bey, Gelibolu Mevlevîhânesi Şeyhi Azmi Dede, Mutafzâde Ahmed Efendi, Çilingirzâde Ahmed Ağa, Yağlıkçızâde Ahmed Efendi, Şâkir Ağa, Baba Hamparsum Limoncuyan, Eyübî Mehmed Bey, Yeniköylü Hasan Sırrî Efendi, Behlül Efendi, Hâfız Hamdi Efendi, Hacı Fâik Bey, Suyolcuzâde Sâlih Efendi, Nikogos Ağa, Vâhib Efendi ve kendisi de bir mûsikişinas olan büyük kızı Hatice Hanım’dan olma torunu Rıfat Bey711 gibi isimlerin yanı sıra her biri Türk mûsikisinin ünlü bestekârlarından olan Dellâlzâde İsmail Efendi, Hacı Ârif Bey ve Mehmed Zekâî Dede bulunmaktadır.712

Yetiştirdiği öğrencilerinin yanında, kendisinden sonraki dönem­lerde de birçok sanatkârı etkileyen, mûsikimize âdetâ yeni bir üslûp ve kimlik kazandıran İsmail Dede, aynı zamanda hâfızasında kayıtlı birçok eser sayesinde geçmiş ile gelecek arasında bir köp­rü görevi görmüş, bu eserlerin büyük bir kısmının unutulmaktan kurtularak yeni nesillere ulaşmasını sağlamıştır. İsmail Dede aynı zamanda Yenikapı Mevlevîhânesi’nde mutrip heyetinde âyinhân olarak görev yapmış ve çoğu kez irticâlen okuduğu na‘tlarla ayrıca Na‘thân Dede diye ünlenmiştir.713

İsmail Dede Efendi’nin mûsiki ile ilgili eserlerinin bir bölümüne âit uzunca bir liste714 veren İbnülemin, onun ayrıca bir miktar da şiirle uğraştığını, gerek Mevlevî âyinlerinde, gerekse diğer mûsiki eser­lerindeki güftelerden bazılarının kendisine âit olduğunun söylenil­diğini belirtmiş ve Dede Efendi’nin, Sultan Mahmud’un kızkardeşi Esmâ Sultan’ın sarayının tâmiri için söylediği tarih manzûmesini şiirlerine örnek olarak vermiştir.

Şiirlerinden Örnekler

Cenâb-ı Hazret-i Sultan Mahmud-ı kerem-perver
Yegâne kahramân u tâc-dâr-ı milket-i hâver
Melek-haslet Ömer-heybet Alî-sîret ferişte-rû
Zihî şâhenşeh-i bahr-i şecâat mâlik-i leşker
Ruhu Yusuf sözü şekker vücûdu İsm-i A‘zâmdır
Sühan-fermâ vü mu‘ciz-dem kerem-ver hem kerem-küster
Fünûn-ı remzinin yokdur nazîri bezm-i âlemde
Sezâ ta‘lîmine reşk-âver olsa Hızr u İskender
Cemâl-i pâkini yâ Rab hemîşe şâd u handân et
Bi-hakk-ı girye vü âşık bi-hakk-ı aşk-ı peygamber
Cihânı devr-i adli eyledi ma‘mûr u âbâdân
Harâb-âbâdı âbâd etdi ol şâh-ı ziyâ-küster
Husûsâ Esma Sultân hâheri ol şâh-ı devrânın
Bu kasr-ı bî-misâli eyledi tecdîd ser-tâ-ser
Bu bir kâh-ı muazzamdır bu bir tarh-ı mücessemdir
Bu bir bâğ-ı mükerremdir der ü dîvârı pür-zîver
Bu kâhın sâye-bahş-ı tâb-nâk-i nûr-ı feyzinden
Ser-â-pâ Üsküdar’ın hâki oldu dûde-i anber
Ser-â-ser hâr u sengistân iken Çamlıca etrâfı
Bu kasr-ı dil-küşâ etdi o suyu şimdi ney-şekker
Sadâ-yı nağme-sâz-ı bülbülü gûş etme lâzım mı
Görenler nakş-ı kasrı bülbül-âsâ oldu zevk-âver
Bu bir âlî makâm-ı dil-küşâdır mâye-i râhat
Eder şevk-i cedîdi bu dil-i bî-tâbı şevk-âver
Nihâvend ü Irâk u Isfahânın gezsen ey cânâ
Nühüfte Râhatül-ervâha yokdur böyle hiçbir yer
Gel ey envâr-ı behcet nûr-ı ismet mâye-i iffet
Açıl gül bâğa gel ömr-i şerîfin olsun efzûn-ter
Bu suda misli yok bir gevher-i nâ-yâbdır bu kâh
Temâşâsı dil-i bî-tâbı eyler aynı tâb-âver
Gelip derviş dâîsi temâşâ eyleyip kâhı
Dil-i bî-kînesinde etdi câ bir mısra-ı hoş-ter
Zebân-ı hâmeden ta‘mîrine kasrın dedi târîh
Mücedded oldu tarh-ı dil-keş-i sultân-ı pür-zîver715

 


684  Rauf Yektâ, Esâtîz-i Elhân-Dede Efendi, s. 126-127; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 428; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, Hoş Sadâ, 133; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 302; Sadun Aksüt, a.g.e., s. 119; Mustafa Uzun, “İsmail Dede Efendi”, TDEA, İstanbul 1982, V, 4; Nuri Özcan, “İsmail Dede Efendi, Hamâmîzâde”, DİA, İstanbul 2001, XXIII, 93.

685  Defter-i Dervîşân-I, vr. 4b; Rauf Yektâ, a.g.e., s. 127-128; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüz-het Ergun, a.g.e., II, 429, 438; İbnülemin Mah-mud Kemâl İnal, a.g.e., s. 133-135; Yılmaz Öztu-na, a.g.e., I, 302; Beşir Ayvazoğlu, Kuğunun Son Şarkısı, İstanbul 1999, s. 112.

686  Bu şarkının notası ve güftesi için bk. Suphi Ezgi, a.g.e., I, 77-78; Sadun Aksüt, a.g.e., s. 119.

687  Rauf Yektâ, a.g.e., s. 129; Rauf Yektâ’nın Esâtîz-i Elhân’da Dede Efendi’ye dâir verdiği bilgilerin tamamen şifâhî olup tarihi vesikalara dayanma­dığını, dolayısıyla hayli hatalı bilgilerden oluştuğunu, bununla birlikte bazı yararlı bilgilerin de mevcut olduğunu dile getiren S. Nüzhet Er-gun, Dede Efendi’nin Musâhib Ahmed Ağa tara­fından 1798 yılında saraya davet edilmesi konu­suna da karşı çıkmış ve böyle bir davetin tarihen mümkün olmadığını; zira Ahmed Ağa’nın 1794 yılında vefat etmiş olduğunu belirtmiştir (bk. Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 432).

688   Kaynaklarda bildirildiğine göre, Derviş İsmail saraydan çıktığında koşmağa başlamış ve yolu üzerinde bulunan annesinin evine uğrayarak kapıyı çalmış, kapı açıldığında: “Anneciğim, hamamı sattın da parasını tekkede dervişlere yedirdin diye bana darılmış idin. Bak işte pîrim bana neler ihsân etti”, diyerek kendisine veri­len altın kesesini evden içeri atmış ve alelacele kapıyı kapayıp akşam ezanından evvel dergâha yetişmiştir (bk. Rauf Yektâ, a.g.e., s. 129-130; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 430; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 137); Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 113.

689   Rauf Yektâ, a.g.e., s. 129-130; İbnülemin Mah-mud Kemâl İnal, a.g.e., s. 135-137; Mustafa Uzun, a.g.m., s. 4; Nuri Özcan, a.g.m., s. 93; S. Nüzhet Ergun’un iddiasına göre ise Dede Efendi, saraya alınması nedeniyle çilesini 1001 güne ta­mamlamadan ve 20 Şevval 1213 (27 Mart 1799) tarihinde erken bir şekilde bitirmiş; daha doğru­su bitirmek zorunda kalmıştır. Ergun’un belirt­tiğine göre gelenek içerisinde bu şekilde olan, yani 1001 günü tamamlayamadan çilesini bitir­miş kabul edilen başka örnekler de bulunmak­tadır. Yine Ergun’un iddiasına göre, bu durumu dikkate almayan Rauf Yektâ bir nevi yanılmış ve Mevlevî çilesinin üç yıl olduğunu dikkate almak sûretiyle Dede Efendi’nin 1215 yılında çilesini bitirdiği bilgisine yer vermiştir (bk. Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 429-430). Aynı konuya değinen Y. Öztuna ise S. Nüzhet Ergun’la benzer bir değerlendirmede bulunarak Dede Efendi’nin çilesinin on aydan eksik sürdüğünü, aslında çi­lenin 1001 gün olması gerekirken, şeyhlerin çile süresini kısaltma yetkilerinin bulunduğunu, III. Selim’in Dede Efendi’yle ilgilenmesi üzerine Ali Nutkî Dede’nin de bu yetkisini kullanarak çile süresini kısalttığını belirtmiştir (Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 302-303). S. Nüzhet Ergun ve Y. Öztuna’nın, gelenekte var olan çile süresi­nin şeyh efendilerin takdîri dâhilinde belirle-nebileceği veya gerektiğinde kısaltılabileceğine dâir söyledikleri doğru olmakla birlikte, 1213 tarihini Dede Efendi’nin çileden çıktığı tarih olarak göstermelerinin sağlıklı bir dayanağı bu­lunmamaktadır. Üstelik Defter-i Dervîşân’da Ali Nutkî Dede tarafından düşülen ve aynı zamanda Dede Efendi’nin çilesini tamamlama tarihi­ni gösteren “Bu fakîrin zamân-ı meşîhatimde matbah-ı şerîfde çillesin tamam edip hücreye çıkan cânların tarihleridir: …..Dervîş İsma­il Hammâmcızâde, şehrî, 20 L [1]215, Şubat, yevmü’l-hamîs.” kaydı hayli açıktır (bk. Defter-i Dervîşân-I, vr. 10b). Bununla birlikte, kaynaklar arasındaki bu ihtilafa, Defter-i Dervîşân’da veri­len bu tarihin Rûmî karşılığının 22 Şubat 1214 olması veya benzeri bir karıştırma yol açmış ol­malıdır (HN); Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 114. 690Rauf Yektâ, a.g.e., s. 130; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 430-431, 432-433; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 137-138; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 302-303; Mus­tafa Uzun, a.g.m., s. 4; Nuri Özcan, a.g.m., s. 93.

691  Defter-i Dervîşân-II, vr. 5a; Rauf Yektâ, a.g.e., s. 131-132; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 431, 440-441; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 138-140; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 303; Mustafa Uzun, a.g.m., s. 4; Nuri Özcan, a.g.m., s. 93; Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 114-115.

692  Rauf Yektâ ve ondan naklen S. Nüzhet Ergun ile İbnülemin bu âyinin Yenikapı Mevlevîhânesi’nde ilk defa okunma tarihini 19 Rebîülâhir 1219 (28 Temmuz 1804) şeklinde vermektedirler (bk. Rauf Yektâ, a.g.e., s. 131; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 415; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 138). Sadun Aksüt ise Murat Bardakçı’dan aldığını belirttiği ve âyinin güftesi ile okunduğu tarihin kayıtlı olduğu bir belgeden hareketle, bizim de tercih ettiğimiz 9 Rebîülâhir 1219 tarihini vermiş; an­ cak Aksüt, ilgili ayın milâdî karşılığını Temmuz yerine Haziran şeklinde göstermiştir (bk. Sadun Aksüt, a.g.e., s. 123).

693   “Şevk u Tarab” Mevlevî Âyininin Ali Nutkî Dede’ye âit olduğunu İsmail Dede Efendi’nin kendisi de belirtmiş olmakla birlikte (Msl. bk. Reşad Ekrem Koçu, “Ali Nutki Dede (Seyyid), a.g.e., s. 679); Suphi Ezgi, bu âyini Ali Nutkî Dede’nin İsmail Dede Efendi ile müştereken yaptıklarını belirtmiş, Sadettin Heper ise eserin notasının başına Dede Efendi ismini eklemiştir (bk. Suphi Ezgi, a.g.e., V, 429; Sadettin Heper, a.g.e., s. 235-244); Rauf Yektâ, a.g.e., s. 131; Sa­dettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 415; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 138-139; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 32; Sadun Aksüt, a.g.e., s. 123; Sezai Küçük, a.g.e., s. 112.

694   Rauf Yektâ, a.g.e., s. 133-134; İbnülemin Mah-mud Kemâl İnal, a.g.e., s. 140-141.

695  Mehmed Süreyyâ, a.g.e., I, 381; Rauf Yektâ, a.g.e., s. 134; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 141; Rauf Yektâ ve ondan naklen bazı kaynaklar, Dede Efendi’nin ilk olarak III. Selim döneminde, çileden çıktıktan sonraki veya ev­lenmeden önceki bir sürede, yani 1215/1800-1801 civarında bir tarihte “Musâhib-i Şehriyârî” unvanını aldığını; dolayısıyla II. Mahmud dö­neminde ikinci kez bu göreve getirildiğini (bk. Rauf Yektâ, a.g.e., s. 130; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 138; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 303-304); bazı kaynaklar ise (bk. Hâfız Hızır İlyas Ağa, Letâif-i Vekâyi‘-i Enderûniyye, İÜ Nâdir Eserler Ktp., Hâlis Efendi Kitapları,TY nr. 2429, vr. 2a-2b; a.e., Osmanlı Sarayında Gündelik Hayat, haz. Ali Şükrü Çoruk, İstanbul 2011, s. 3; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 432, Nuri Özcan, a.g.m., s. 93) ya III. Selim döneminde böyle bir görevi­nin olmadığını belirtmek ya da bu konudaki ih­tilafa hiç değinmemek sûretiyle anılan görevin II. Mahmud döneminde ve 1227/1812 tarihinde gerçekleştiğini bildirmektedirler (HN).

696 Rauf Yektâ, a.g.e., s. 165-167; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 433; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 154; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 303; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94; Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 120.

697  Mehmed Süreyyâ, a.g.e., I, 381; Rauf Yektâ, a.g.e., s. 167-168; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadet­tin Nüzhet Ergun, a.g.e., s. II, 428-442, 469; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 155; Bâki Süha Ediboğlu, Ünlü Türk Bestekârları, İstanbul 1962, s. 51-59; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 303, 305; a.mlf., Dede Efendi, Ankara 1996, s. 25-26; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

698  Rauf Yektâ, a.g.e., s. 168; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 155; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., I, 303.

699  Mehmed Süreyyâ, a.g.e., I, 381; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 438; Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikisi Ansiklope­disi, I, 303; a.mlf., Dede Efendi, s. 41; Mustafa Uzun, a.g.m., s. 4; Bülent Aksoy, “İsmail Dede Efendi, Hammâmîzâde”, DBİst.A, İstanbul 1994, IV, 212; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

700  Rauf Yektâ, a.g.e., s. 169.

701  Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Rauf Yektâ vd., Türk Mûsikisi Klâsiklerinden Mevlevî Âyinleri, XII, 674; Suphi Ezgi, Türk Mûsikisi Klâsiklerinden Temcit-Na‘t-Salât-Durak, İstanbul Konservatu-varı neşriyâtından, İstanbul 1946, s. 61; Tarık Kip, TRT Türk Sanat Mûsikisi Saz Eserleri Re-pertuvarı, s. 9, 13, 18, 43 vd.

702  Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 438.

703  Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikisi Ansiklopedisi, I, 302; a.mlf., Dede Efendi, s. 41.

704 Rauf Yektâ, Esâtîz-i Elhân-Dede Efendi, s. 169-170; Suphi Ezgi, Nazarî, Amelî Türk Mûsikisi, I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, s. 434-435; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 160-161; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

705 Dede Efendi’nin bestelediği eserlere ilişkin ayrıntılı bir liste için bk. Rauf Yektâ, a.g.e., s. 180-186; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 160-170; Mustafa Uzun, a.g.m., s. 4; Sadun Aksüt, a.g.e., s. 124-126; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94; Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikisi Ansiklopedisi adlı eserinde İsmail Dede’nin elimizdeki eser­lerinin altmış dokuz makamdan bestelenmiş
olduğunu belirtip ayrıca bunların hangileri ol­duğunu kaydetmiş, aynı zamanda elde dinî ve din dışı toplam iki yüz altmış sekiz parça eseri­ nin bulunduğunu söyleyerek bunların da adet­lerini ayrı ayrı bildirmiştir (bk. Yılmaz Öztuna, a.g.e., I, 304-308). Y. Öztuna, Dede Efendi adlı eserinde ise Dede Efendi’nin, beş yüzün üze­rinde eser bestelemiş olduğunda öğrencileri ve onların öğrencileri arasında ittifak bulunduğu­nu; ancak kendisinin notalarını tespit edebildiği eserlerinin toplamının iki yüz doksan dört oldu­ğunu belirterek bunların listesini vermiştir (bk. Yılmaz Öztuna, a.g.e., s. 111-113). M. Uzun ise bestelerinden iki yüz altmış sekizinin günümü­ze ulaştığını bildirmektedir (bk. Mustafa Uzun, a.g.m., s. 4); Sadun Aksüt, a.g.e., s. 122.

706 Mustafa Çıpan, “İsmail Dede Efendi’nin Beste­lediği Eserlerin Güfteleri Üzerine Bir Değerlen­dirme”, X. Millî Mevlânâ Kongresi, 2-3 Mayıs 2002, Tebliğler-I, Selçuk Ü Yay., Konya 2002, s. 239-241.

707 Mustafa Çıpan, a.g.m., s. 240-241. Dede Efendi’nin tespit edilebilen bütün eserleriyle ilgili ayrıntılı listeler için ayrıca bk. Mustafa Çıpan, a.g.m., s. 243-263.

708  Rauf Yektâ, a.g.e., s. 171; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 162; Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikisi Ansiklopedisi, I, 305-308; Ender Ergün vd., Dede Efendi Besteleri, Ankara 1996, 19, 33, 75, 83; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

709  Rauf Yektâ vd., Türk Mûsikisi Klâsiklerinden Mevlevî Âyinleri, XIII, 674; Sadettin Nüzhet Er-gun, a.g.e., II, 435-437; Ender Ergün vd., a.g.e., s. 37, 87; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94. İsmail Dede’nin bestelediği âyinlerin notaları ilk olarak Rauf Yektâ, Ahmed Irsoy ve Mesut Cemil’den oluşan bir heyet tarafından (bk. Rauf Yektâ vd., Türk Mûsikisi Klâsiklerinden Mevlevî Âyinleri, İstanbul Konservatuvarı neşriyatı, İstanbul 1935-1939), daha sonra ise S. Heper tarafından (bk. Sadettin Heper, Mevlevî Âyinleri, Konya 1974) yayımlanmıştır. Yakup Şafak, Dede Efendi’nin Isfahan makamı hakkında “Bazı kaynaklarda sadece kayıp olduğu belirtilirken, diğer bazı kaynaklarda ise onun bir selâm olarak bestelen­miş olduğu, Dügâh veya Sabâ ile tamamlandığı; fakat zamanla unutulduğu yazılıdır.” şeklinde bilgi verdikten sonra; “Mevlânâ Müzesi’ndeki bir âyin mecmuasında (bk. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmaları, Ankara, 1971, II, 268-269; Yazma nr. 2189, vr. 28a-29a) bulu­nan kayda göre bu âyin, 1252 Ramazanında ta­mamlanıp ilk olarak aynı yılın 25 Şevvalinde (2 Şubat 1837) Yenikapı Mevlevîhânesi’nde okun­muştur.” kaydına yer vermektedir (bk. Yakup Şafak, “Dede Efendi’nin Kayıp Isfahan Âyini Güftesi”, Mutriban.com/27.7.2011).

710  Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

711  İsmail Dede Efendi’nin torunu Rifat Bey de onun yolundan gitmiş ünlü Mevlevî bestekârlardan ve zamanının en ünlü hânendelerinden biri olmuştur. 1235/1820 yılında İstanbul’da doğan Rifat Bey, Sultan Abdülaziz’in müezzinbaşı-sı olarak Ser-Müezzin-i Pâdişâhî ve Muzıkâ-yı Hümâyun Miralayı rütbesine kadar yükselmiş olup Mevlevî âyini, durak, ilâhî, beste, şarkı gibi mûsiki şekillerinde çeşitli makamlardan mey­dana getirdiği eserlerin sayısı yüzden fazladır. Aynı zamanda bir şarkı ve marş bestekârı olarak da tanınmış olan Rifat Bey, 1313/1896 yılında İstanbul’da vefat etmiştir (bk. Mehmed Süreyyâ, a.g.e., I, 381; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 247; Bülent Aksoy, Ser-müezzin Rifat Bey’in Ferahnâk Mevlevî Âyini, İstanbul 1992, s. 7-8; Nuri Özcan, “Rifat Bey, Ser-müezzin”, DİA, İstanbul 2008, XXXV, 103).

712  Mehmed Süreyyâ, a.g.e., IV, 855; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, Son Asır Türk Şairleri, IV, 1779; Suphi Ezgi, a.g.e., I, 83; Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 439; İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, Hoş Sadâ, s. 171; Yılmaz Öztuna, a.g.e., I,304. Dede Efendi’nin öğrencileri ile meşk silsi­lesi, yani hoca öğrenci zinciri hakkında ayrıntı­lı bilgi için bk. Yılmaz Öztuna, Dede Efendi, s. 62-108; Sadun Aksüt, a.g.e., s. 122; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

713   Sadettin Nüzhet Ergun, a.g.e., II, 438; Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikisi Ansiklopedisi, I, 303; Nuri Özcan, a.g.m., s. 94.

714   İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 160-170; Dede Efendi’nin değişik makam ve form­larda bestelemiş olduğu altmış bir adet eserinin notaları için bk. Ender Ergün vd., a.g.e., s. 1-157.

715  İbnülemin bu şiirin, bulunduğu mecmuaya Dede Efendi’nin kendi el yazısıyla kaydedildi­ğini ve sonunda “Ketebetü’l-fakîr Derviş İsmail el-Mevlevî, Musâhib-i Hazret-i Sultan Mahmud Hân-ı Gâzî” ibaresine yer verildiğini bildirmek­tedir (bk. İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, a.g.e., s. 159-160).