KULLUK VE İBADET – Cihan Okuyucu

KULLUK VE İBADET

Cihan Okuyucu

A- EN BÜYÜK ŞEREF KULLUK

İlahi nefhadan payına bir hisse düşmüş olan insan, içinde daima potansiyel bir Tanrılık iddiası taşır. Bu potansiyelin sahibi olan insan bazan aslına doğru bir yolculuğa çıkar ve ilahi beni adına maddi benini inkar makamına ulaşarak Hallac gibi “ben yokum var olan O” der, ilahileşir… Bazan ise gücünün kaynağını unutarak egosunu şişirdikçe şişirir ve Firavunlaşır. Özellikle modern insanın problemi olan kulluk bilincinden uzaklaşma, bir kimlik sapmasıdır. Bu dünyada başıboş bırakıldığını sanan bu tür insanlar için, İlahi emir ve yasaklar kabul edilemez bir pranga, kulluk teklifi ise bir nevi kölelik anlamı taşır. Mevlânâ ise aşağıdaki mısralarda kulluğun gerçek hürriyetin ta kendisi olduğunu şu veciz mısralarla ifade ediyor:

Men bende şüdem bende şüdem bende şüdem

Men bende be-haclet be-ser efkende şüdem

Her bende şeved şad âzâd şeved

Men şad ezan ki türa bende şüdem

Yani: Ben köle oldum, köle oldum, köle oldum. Bu kulluk/kölelik konusundaki eksikliğimden dolayı başım mahcubiyetten önüme düştü. Her köle hürriyetini kazanmakla mutlu olurken benim mutluluğum sana köle olmaktır.

Şeyhülislam Arif Hikmet Bey de aynı mealde şöyle söyler:

Yare kul olmakla buldum devlet-i hürriyeti

İhtiyarımla esaret geldi kendimden bana

Yani: Ben hürriyeti sevgiliye kul olmakta buldum; bu esareti ben kendi isteğimle seçtim.

Mevlânâ’ya göre insanın bu dünyadaki ana varlık gayesi kulluktur ve bunun dışındaki her yöneliş bir sapmadır: “Her şey her yerde kullanılabilir. Ama bir şeyi kendi amacı dışında kullanmak zulümdur. Mesela bir kitabı yastık olarak da kullanabilirsin ama o gerçekte ilim ve irşat için yazılmıştır. Bir kılıç çivi olarak da işe yarar ama böyle yaparsan savaşta mağlubiyeti baştan kabul ettin demektir. İnsan da bin bir türlü iş için kullanılabilir, ama onun varlığından asıl maksat ilim ve hidayettir.” (3/114)

İbadet İçin Varız

Şüphesiz kul olmanın bir yönü iman ise diğer yönü ibadettir. “Secde et ve yaklaş” emrine uygun olarak Hakk’a yakınlık taat ve ibadetten geçer. İbadetsiz yakınlık bir vehimden ibarettir. Sahibi meçhul şu beyit bu gerçeği ifade ediyor:

İbadetle bulanlar buldu Hakk’ı

İbadetsiz kimin var Hakda Hakk’ı

Mevlânâ aşağıdaki alıntıda da ibadetin bir ahiret azığı oluşunu, Cennetin ibadetle satın alınacağını şu benzetmelerle açıklıyor: “Zeytinyağı ve fitili olmayan kandilde az çok ışık olur mu? Burnu koku almayanın gül bahçesinden nasibi var mı? Erkekliği olmayana bakire ile evlenmekten ne fayda! Buğdaysız değirmen sadece saç sakal ağartmaya yarar. Ama değirmen buğdayı olana ikbal ve nimet bağışlar. Tıpkı bunlar gibi insanda Cennet için de bir kâbiliyet lazım ki orada nimete ulaşılsın. (6/166)

Gerçek İbadetlerin Anlamı

Ne var ki ibadetten ibadete de büyük farklar var. Bunların kimisi makbul ve muteberdir, kimisi ise sadece kuru emek. Mevlânâ gerçek ibadetlerin anlamı ve insana ne kazandırması gerektiği hakkında şu yorumları yapıyor: “Sofralar kurmak nasıl cömertliğin şahidi ise oruç kişinin helalden bile sakındığına, harama bulaşmasının imkansızlığına; zekat ise Allah için malını dağıtanın başkasının malına göz dikemeyeceğine şahittir! Ama bunlar yalancı şahit iseler -yalancı şahit makbul olmadığı gibi- ilahi adaletin hakimince şahitlikleri kabul edilmez… Aldatma amaçlı ibadet avcının saçtığı tane gibi, tuzaktan ibadettir. Kedi de oruç tutar gözükür ama acemi bir avın yolunu gözler. Hasılı bu ibadetler senin iman ve itikadına şahittir ama önce şahitlerin tezkiyesi lazım. Böyle olmayanın hali gündüz dikip gece sökenin haline benzer.” (5/9)

Anbarında Fare Var

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki gerçek bir iman ve ibadet ona uygun ameller şeklinde tezahür eder. Eğer böyle olmamışsa onca ibadetten elde kalan şey kocaman bir hiçten ibarettir. Mevlânâ böylesinin halini ne kadar veciz ifade ediyor:

Ger ne mûşi düzd der-anbar-ı mâst

Gendüm-i âmâl-i çil sâle kücâst (1/395)

Yani: Ey kırk yıldır ibadet eden! Eğer fare bizim tahıl ambarımızı delmemişse kırk yıllık amel buğdayımız hani!

Fareden kasıt nedir? Riya, ihlas eksikliği, ruhsuzluk, kalpteki kir pas. Hasılı ameli boşa çıkaran hemen her şey. Yunus’a göre; nasıl elbise kiri namaza mani ise kalp kiri de öyledir:

Bir tona kan bulaşıcak yumayınca mismil olamaz

Gönül pası yunmayınca namaz reva olmayısar

Makbul İbadet Nasıl Olur?

O halde Hak katında makbul ve muteber ibadet nasıl olur. Bu tür ibadetin özelliği nedir? İşte Mevlânâ aşağıdaki beyitlerde bunun ip uçlarını veriyor:

Zevk bâyed ta dehed tâat ber

Mağz bâyed ta dehed dâne şecer

İhtiyar âmed ibadetrâ nemek

Ver ne migerded benâhâh in felek (2/3432)

Sevgili okuyucu! Yukarıdaki beyitlerde Hz. Mevlânâ ibadeti bir çekirdek yahut bir bir fidan dikmeye benzetiyor. İnsan fidanı meyve yemek için diker, tohumu ürünü için toprağa atar. Peki toprağa attığımız her çekirdek yeşerir, diktiğimiz her fidan meyve verir mi? Tabii ki hayır. Çekirdekte öz olmalı ki filizlenebilsin, fidan bir meyve fidanı olmalı ki ürün versin. Meyvesiz fidan diken, özsüz çekirdek atan kendi emeğini heba etmiştir. Mevlânâ’ya göre ibadetin özlü olup olmadığının göstergesi de manevi zevktir; onun tadı tuzu sevgi, istek ve aşktır. Yoksa? Yoksa insan dönüp duran ama ne yaptığından haberi olmayan feleğin durumuna düşer. Dönüş bakımından feleğin yaptığı da hacının tavafına benzer; ama bu dönüşlerden biri iradidir, bir amaca yöneliktir; diğeri gayrı-ihtiyaridir. Bu iki hareket nasıl eşit değilse görünüş bakımından aynı olan iki ibadet de öz olarak birbirine denk olmaz. Esasen zevk almayanın ibadetlerini sürdürmesi de pek zordur; oysa onun manevi hazzına varan kişi içinse zor olan ondan ayrılmaktır. Bu iki hale örnek olmak üzere aşağıya bir emirle namaz düşkünü kölesinin hikâyesini nakledelim:

Namaz Düşkünü Köle

Emirin biri sabah namazı vakti hamama gitmek istedi ve Sungur isimli kölesine seslenerek:

– Tez peştemalı, kili, tası hazırla, seninle hamama gidelim, dedi. Bunlar yolda giderken sabah ezanı okunmaya başladı. Sungur namaza pek düşkündü:

– Efendi, siz şu dükkanda biraz eğlenin ben de namazı bitirip geleyim, dedi. Emir:

– Hadi tez git, tez gel, deyip ona izin verdi. Az sonra namaz bitti ve cemaat dağılmaya başladı. Gözü cami kapısındaki emir bekledi, bekledi fakat Sungur bir türlü çıkmıyordu. Emir artık dayanamadı ve içeriye seslenip Sungur’u çağırdı. Köle:

– Efendi, içeriden izin alır almaz hemen geleceğim, az sabret

dedi. Efendi şaşırarak sordu:

– Yahu kimden izin alıyorsun? Çıkmana izin vermeyen de kimmiş, bir bilsem! Namaz düşkünü köle şu cevabı verdi:

– Ah emirim! Sizi oraya bağlayan beni de buraya bağladı. O ne sizi içeri alıyor, ne de beni dışarı salıyor.

Mevlânâ bu iki hali kara halkıyla deniz halkının durumuna benzetiyor: “Karadakiler denizde boğulduğu gibi deniz halkı da karada yaşayamaz. Ne deniz kendisindekileri karaya bırakır, ne de kara kendi halkını denize!” (3/116)

Özellikle gece ibadeti pek faziletlidir. Aşağıdaki hikâyede Mevlânâ bu ibadetten zevk alan biriyle ondan rahatsız olan kişinin halini allegorik benzetmelerle anlatıyor. Burada gece dünya hayatını, davul çalmak ibadet neşesini, seher ahireti/cenneti temsil etmekte. Abid için yakın olan o seher dünya bağlısı için pek uzaktadır:

Gece Davulcusu

Biri gece yarısı boş bir konağın kapısında aşkla şevkle seher davulu çalıyordu. Rahatsız olan komşulardan biri dedi ki:

– Bu yaptığın kepazelik nedir! Bir kere seher davulu gece yarısı çalınmaz. İkincisi bu konakta in cin top atmada! Davul sesini duymaya kulak lazım, buradaysa seni duyacak, davul ücreti verecek hiç kimse yok. Davulcu dedi ki:

– Şimdi de sen beni dinle. Bu vakit sana göre gece yarısı ama benim için sevinç sabahı yakın. İçerde kimsenin olmamasına gelince…

Bu sana göre öyle. Bu halk niçin Allah yolunda masraflara girip camiler yapar, ya da hac yolunda nice altınlar harcar? Hacı hiç; bu ev boş, Kâbe’nin içinde hiç kimse yok, der mi? Hakk’ın evi hiç boş olur mu? Sen; “Sana ücret verecek bir müşteri yok burada!” diyorsun. Eğer müşteri arıyorsan Hak’tan daha iyi müşteri kim olabilir? O senden birkaç damla gözyaşı alır ve karşılığında cennet kevserleri bağışlar. Ben de gafur olan Rabbimden medet umarak seher davulu çalıyorum. (6/33)

İbadette İtidal

Gerçi her şeyde itidal/orta yol esastır. Ama Hz. Pir”e göre orta oluş nisbete göredir, hale göre değişir. Nitekim deveye göre derenin suyu azdır ama o su fare için deniz gibidir. Birinin tabiatı 10 rekat namaz kılınca bozulur, 500 rekat da kılsa diğerine çok gelmez. Birisi Kâbe’ye yaya gider de diğeri mescidin uzaklığından şikâyet eder. Bir yiğit Allah yolunda can verir, cimrinin ise ekmek verirken canı çıkar. Sonsuzluğun önü arkası yoktur, onun ortası kenarı bulunmaz. (2/129)

Peki ama neden bazıları ibadetsiz yaşayamazken diğerleri ondan zevk alamıyor? Bu neyin göstergesi! Hatta işi cami ve ibadet olan insanların bile ondan aldığı zevk neden ayrı ayrı. Hz. Mevlânâ bunun sebebini bakın nasıl açıklıyor:

Zevk Kabulun Delili, Ya Aksi?

Hz. Şuayb zamanında biri:

– Ben şimdiye kadar birçok büyük kusur ve günahlar işlediğim halde Allah’tan hiç bir ceza görmedim. Aksine malım ve itibarım daha da arttı. Demek ki Allah günah ve isyanlarıma af nazarıyla muamele ediyor, dedi. Hz. Şuayb:

– Yanılıyorsun. Allah isyanı asla hoş görmez. Eger bunun delilini bilmek istersen ibadetlerine bak. İbadetlerinden hiçbir zevk almaman bu günahlarının sonucu ve cezasıdır. Nitekim Tanrı, suçları pek örterim ben, dedi, sırlarını söylemem; belalara uğradığına ancak bir belirtiyi söyleyeyim: Kişi kulluk ediyor, oruç tutuyor, dua ediyor; namaz kılıyor, zekat veriyor, daha da başka şeyler yapıyor hani…. Fakat bir zerrecik bile can tadı bulamıyor. Kulluğu güzel ama manası güzel değil; ceviz çok ama içleri yok. Tat gerek ki kulluklar meyve versin…. İç gerek ki tohum ağaç olsun. Cansız şekil ancak hayaldir. (2/123)

Böylece ibadetteki şekil ve öz meselesine gelmiş bulunuyoruz. Bakalım Hazret bu konuda neler düşünüyor:

Şekil mi önemli, öz mü

Mâ zebanrâ nenegirim ü kalrâ

Mâ revanrâ bingirim ü halrâ

Sanma kim manzar zebân u kâldir

Bil ki manzurum kulûb u hâldir (2/1776)

Ey insan! Sanma ki biz bakacağımız şey seçilen kelimelerin güzelliği ve dili kullanma ustalığıdır. Hayır, biz ancak kalpteki niyete ve hale bakarız.

Efendim, beyitte Cenab-ı Hak lisanıyla ifade edilen şey mealen şu: Her şeyin bir zarfı bir de mazrufu olduğu gibi ibadetlerin de bir şekli, bir de özü var. Şekle riayet edilmeyince ibadet bozulur. Ama her şekli ibadet gerçekten ibadet midir? Hz. Mevlânâ aşağıdaki küçük hikâyede ibadetin özü ve çekirdeğinin samimiyet olduğunu, bu öz olduktan sonra şekle ve lafza ait kusurların affa mazhar olduğunu bakın nasıl anlatıyor:

Hz. Musa ve Çoban: Hz. Musa Tur dağına giderken abuk sabuk dua eden bir çoban gördü.

– Allah’ım bana kendini göster ki sana hizmet edeyim. Eskirse çarığını dikeyim, kirlenince saçını yıkayıp tarayayım, acıkırsan önüne süt getireyim… Bütün keçilerimi koyunlarımı sana feda edeyim vs.

Hz. Musa çobanı azarladı ve:

– Behey nadan! Allah senin bu söylediklerinin hepsinden münezzehdir. Dikkat et bu sözlerinle kâfir oluyorsun, dedi. Zavallı çoban mahzun ve mahcup bir şekilde başını alıp uzaklaştı… Bu sırada Musa’ya Cenab-ı Haktan şöyle bir sada geldi:

– Ya Musa! Senden istenen yakınlaştırmak iken sen kulumuzu bizden ayırdın. Biz kale (söze) değil hale bakarız, kalbe ve niyete nazar ederiz. Sen onun diline ve sözlerine değil maksadına bak!

Bunun üzerine Hz. Musa ardından çobanın koştu ve bu duyduklarıyla çobanı müjdeledi. (2/63)

Bilal’in Ezanı

İbadetlerde samimiyetin önemini vurgulayan Mevlânâ diğer bir örneği de Bilal-ı Habeşi’den vererek şöyle diyor:

“Bilal-ı Habeşi ezan okurken Hayyı lafzını iyi telaffuz edemez “heyyi” şeklinde söylerdi. Bazıları Hz. Peygamber”e:

– Daha nübüvvetin başlangıcında ezanın böyle yanlış okunması doğru olmaz. Bu işle daha doğru okuyan birini görevlendirseniz, dediler. Hz. Peygamber ise:

– Bilal”in heyyi okuması nicelerin hayyı okumasından daha iyidir, buyurdu. Zira; eğer sözün eğri kalbin doğruysa kerem sahibi Mevla o eğriliği affeder.” (3/8)

Söze değil niyete bakmak. Kabuğa değil öze göre hareket etmek. Ah, bu prensibi bir de insan ilişkilerine uygulayabilsek!

Efendim, ibadette samimiyetin önemini anlamak için şimdi de Muaviye ile şeytan arasında geçen uzunca bir vakayı özetleyelim. Hz. Mevlânâ birçok hikâyesinde yaptığı gibi bu olayı anlatırken de kader meselesinden tevbenin önemine kadar birçok ara konuya da parmak basıyor. Biz de ona uyarak hikâyemizi özetleyelim:

Al Namazı Ver Ahı

Bir gün yorgun yatan Muaviye sabah namazına uyanamadı. Namaz geçmek üzereyken tanımadığı biri onu ayağından çekip uyandırdı. Muaviye bu hale taaccüb etti ve sordu;

– Sen de kimsin ve beni ne amaçla uyandırdın? Beriki:

– Ben şeytanım, dedi, seni namazı kaçırmaman için uyandırdım.

Muaviye daha fazla şaşırdı:

– Allah Allah! Bu nasıl olur? İşi insanları günaha sürüklemek olan şeytanın namaza kaldırdığı nerede görülmüş! Sen böyle bir şeyi sebebsiz yapmazsın, söyle beni niye uyandırdın?

Şeytan onu namaza kaldırmakta bir art niyeti olmadığını iddia ederek dedi ki:

– Bakma benim lanetlendiğime. Benim isyanım hakikatte Cenab-ı Hakk’a duyduğum aşırı sevgiden, onu kimseyle paylaşamamaktan oldu, yoksa ben onun kulluğundan çıkmış değilim. O bana ezelde böyle bir iş takdir etmiş, beni bununla görevlendirmiş; yaptığım şey onun emrinden hariç değil. Sonra ben bu halime şikâyetçi de değilim. Değilim zira güzelden gelen her şey güzeldir ve bu felaket başıma o güzelden gelmiştir.

Sevgili okuyucu! Şeytandaki şu muhakemeye bakın! Nasıl da kendisini savunuyor ve suçu üzerinden atmaya çalışıyor. Hani bir Osmanlı şairinin dediği gibi:

Batıl hemişe batıl-ı beyhudedir veli

Müşkil budur ki suret-i Haktan zuhur eder.

Yani: Yanlış daima yanlıştır ama işin zorluğu şurada ki doğruluk kıyafetini giyerek ortaya çıkar ve insanı şaşırtır.

Muaviye de şeytanın bu ikna edici sözleri karşısında verecek cevap bulamadı ve:

-Bu sözler doğru ama o doğruluğun seninle ilgisi yok, dedi. Sen bu aklın bu muhakemenle benim gibi nicelerini iğfal ettin, yoldan çıkardın. Ad ve Lut kavmi senin ayartmanla mahvoldu. Nemrud’un beynini sen yedirdin. Ebu Hakem sana uydu da adı Ebu Cehil’e çıktı. Şimdi bana doğruyu söyle. Beni uyandırmaktan gerçek amacın ne?

Şeytan hâlâ pes etmemişti. Kendisine yeni bir savunma kapısı açarak dedi ki:

-Aslında ben kalplerin mihengiyim. Nasıl ki madenin ayarı mihengle ortaya çıkar Cenab-ı Hak da samimi olan müminle sahte olanı benimle ortaya çıkarır. İnsanlara vesvese vermekten başka benim ne silahım var? Bana uyanlar aslında kendi kötü nefislerine uymaktalar. Ya Muaviye, eğer bir kimse kemik isterse köpek tabiatlıdır, eğer ot isterse ahu tabiatlıdır. Kimi ruh gıdasını arar, kimi nefs gıdasını. Ben iyiyi kötü edemem. Benim gücüm sadece kurumuş ağaçları kesmeye yeter!

Efendim! Kader bahsinde de ele aldığımız üzere şeytan bu sözleriyle şu gerçeğe parmak basıyor: Dünyada iken şeytana ve diğer sapık önderlere uyanlar haşir günü onların yakasına yapışıp kendilerini saptırmakla suçlayacaklar. Bunun üzerine şeytan bir kürsüye çıkıp onları şöyle susturacak:

“Allah resullerini ve kitaplarını gönderip size doğruyu göstermedi mi? Gösterdi! Ama siz onlara uyacağınıza nefsinize böylesi hoş geldiği için bana uydunuz. O halde şimdi beni değil kendi kendinizi suçlayın.”

Hasılı şeytanın yukarıda naklettiğimiz güçlü mantığı karşısında Muaviye dedi ki:

– A lanetlenmiş! Benim sana delil ve mantıkla galip gelmem mümkün değil… Ama bildiğim bir şey var ki ne kadar güzel olursa olsun senin hiçbir sözünde hayır yok.

– Peki ama doğru sözle eğriyi nasıl ayırıyorsun?

– Bunun delili kalbimdir. Bir söz var ki onda kalbim huzur buluyor, ferahlıyor öbüründe ise ızdırap ve endişe hasıl oluyor. Şimdi artık namaza kaldırma konusunda gerçeği söyle de hem sen kurtul, hem ben kurtulayım.

Bu cümlelerde de Hz. Mevlânâ kalple ilgili bir gerçeğe parmak basıyor. Nasıl altının sahte ve sahicisi mihenkle belli olursa kalp de doğru ve yanlış olanı tartan manevi bir terazi hükmündeddir. Dışı ne kadar cilalı olursa olsun içi çürük sözler o terazide hemen belli olmakta. Hz. Peygamber”in “Kalbine sor!” sözündeki hikmet de onun bu özelliği olmalı. Ama artık biz bu ara tespitleri bir yana bırakıp hikâyemize geri dönelim ve işin sonuna bir göz atalım. Bu uzun muhavereden sonra muhatabını aldatamayacağını anlayan şeytan nihayet pes etti ve:

– Peki, peki, dedi. Mademki senin elinden kurtuluş yok, o halde bu işin doğrusu şu: Geçenlerde sizden biri sabah namazına mescide yetişemedi. Namazın kaçtığını görünce pişmanlık ve üzüntüyle öyle bir ah etti ki yer, gök titredi. Bu ahı işiten mescittekilerden biri;

– Gel kardeşim, dedi, seninle bir alışveriş yapalım. Benim namazım senin olsun, senin ahın da benim, dedi. Böylece ikisinin de rızasıyla namazla ah el değiştirdi… O gece ahı satın alan gaibden şu sesi işitti:

– Sana müjdeler olsun! Ne kârlı bir alışveriş yaptın. Satın aldığın o ahın hürmetine hem kendi namazın hem de oradaki herkesin namazları kabul olundu.

Ey Muaviye! İşte ben de senin böyle bir ah çekmenden korktum ve seni bu büyük faziletten mahrum etmek için uyandırdım.

Muaviye:

– İşte şimdi doğru söyledin ey Allah”ın düşmanı, dedi. (2/94)

Her Ah Ah mıdır?

Madem ahtan söz ettik, Mesnevî’nin bu babdaki şu nüktesini de aktaralım.

Biri bir ariften şunu sordu:

– Namazda yüksek sesle ağlayıp inlemek namazı bozar mı, bozmaz mı? Arif dedi ki:

– Bunu bilmek için ağlamaya değil, ağlama sebebine bakmalı.

Şayet sebep Hak korkusu veya günaha pişmanlık ise böyle ağlayış namazı bozmaz, aksine değer kazandırır. Ama sebep evlat ayrılığı veya beden acısı gibi şeylerse bu ağlayış namazın ruhuna aykırıdır. Zira namazın manası kendini ve evladını terk etmektir. Tıpkı oğlunu kurban etmekten ve ateşe atılmaktan korkmayan Hz. İbrahim gibi. (5/51)

İbadetin Ücreti ve Bir Testi Su

Çevremizde sık sık bazılarının şöyle düşündüğüne şahit oluruz: Madem ben ibadetlerimi yerine getiriyorum; dünyayı da ahireti de hak ettim gitti! Acaba gerçekten böyle mi? Gerçekten yaptığımız ibadetler dünya ve cennet nimetlerinin karşılığı olabilir mi? Şimdi de bununla ilgili olarak biraz uzun ama şüphesiz pek güzel mesajları olan bir hikâye aktaralım:

Efendim hikâye gece vakti çölde yaşayan fakir bir bedeviyle karısı arasındaki bir tartışmayla başlıyor. Kolay anlaşılması için önce bu sembollerle ilgili bir iki küçük açıklama yapalım: Gece ne demek, Arabi ve karısı neyi temsil ediyor? Efendim, Mesnevî’ye göre buradaki geceden kasıt içinde yaşadığımız dünya hayatı. Zira bu sıkıntılı hayat ahirete nazaran bir nevi gecedir. Savundukları fikirler bakımından Arabi aklı, karısı ise nefsi temsil etmekte. Şimdi bunları hatırımızda tutarak hikâyemize geçebiliriz…

Bir gece karısı bedeviye şu yollu sızlanmış

– A efendi! Bizim bu halimiz ne olacak? Bu fakirliğimizin sonu neye varacak? Fakirlikten insan içine çıkamaz oldum. Çıksam da beni görenler bir şey isterim korkusuyla yolunu değiştiriyor. Artık bu yoksulluktan bıktım, usandım…

Kocası ona nasihat ederek:

– A kadın, demiş, iyi ama sen ne diye şuna buna avuç açıyorsun ki! Mihnet ve sevinç, darlık ve bolluk bir nefes gibi gelir geçer. Allah herkese yetecek rızkı vermiştir. Bizim de iyi kötü karnımız doyuyor. Daha fazlasını isteyerek kendini üzme. En iyi zenginlik kanaattir, hale razı olmaktır; gel biz de böyle bir zenginlikle zengin olalım. Hem sana ne oluyor ki gençken daha kanaatkardın da kocaldıkça dünyaya sevgin arttı. Bu yaştan sonra dünya senin olsa ne çıkar! Nasıl olsa az müddet sonra hepsini bırakıp gitmeyecek misin? Sonra madem ki seninle biz bir çiftiz; çiftler uyumlu olmalı ve biri diğerine ayak uydurmalı. O halde sen de bu anlayışta bana uymalısın…

Kadın bu sözler üzerine ağzını daha da bozmuş:

– A adam, demiş, sen kim böyle büyük laflar etmek kim! Sen bu laflarla beni susturmaya kalkma. Madem ki rızkımı temin etmek senin boynunun borcu, benim böyle konuşmaya elbette hakkım var. Hem beni incitip kızdırma ki içimde sakladığım eski kabahatlerini de ortalığa döküp saçmayayım.

Ah, ah! Görüldüğü gibi sevgili okuyucu, bu tartışmanın sonu pek hayırlı görünmüyor. İyi de çok zaman biz de bu tip lüzumsuz konuşmalarla aile huzurumuzu bozmaz, ağzımızın tadını kaçırmaz mıyız? Aile şüphesiz mukaddes bir kurum ama huzursuzluk katlanılmaz dereceye gelirse insan şöyle düşünmez mi?: “Ayakkabı dar olursa yalınayaklık hoştur. Vatanda savaş olursa gurbet daha iyi!” Karısının sözlerine katlanamaz hale gelen koca da:

– Peki, peki, demiş. Eğer sen söylediklerimi anlayacak anlayışta olsaydın haline razı olurdun. Yenecek şeylerin hemen bittiğini kalpteki lezzetinse yok olmadığını anlardın… Ama madem ki benden bu kadar şikâyetcisin, seni hemen boşayayım, bunu ister misin?

İş bu noktaya varınca kadın alttan almaya başlamış ve sözü yeni bir mecraya çevirerek kocasına şöyle bir fikir önermiş:

– Duydum ki Bağdat’ta adil ve cömert bir halife varmış ve şehir onun cömertliğiyle bahara dönmüş. Dediklerine göre kimse onun kapısından boş dönmezmiş. Ne olur, sen de kalkıp git ve halimizi arz et. Umulur ki elin boş dönmezsin.

– Ama hanım, oraya eli boş gidilmez ki. Bir şey istemek için de bir şey götürmek lazım. Bizimse o saraya layık neyimiz var! Biraz düşünen kadının aklına şu gelmiş:

– Testimizdeki yağmur suyu var ya! Şehirde böyle arı duru suyu nereden bulacaklar! Onlara bundan makbul hediye olmaz. Şimdi ben testinin ağzını sileyim, kapatayım, sen de onu sırtlayıp Bağdat’ın yoluna düş.

Şimdi efendim, hikâyenin sonunu beklemeden belirtelim ki buradaki testi vücudu, su ise ibadet, taat ve marifeti temsil ediyor. Peki padişah? Şüphesiz o da bu varlık ülkesinin sahibini. Bu durumda, Arabi, neyi kime hediye götürecek?O zavallı kimin malını kime satacak?

Hasılı bir testi suyu padişaha götürme fikri Arabinin pek aklına yatmamış ama hanımının çenesinden bıktığı için yola düşmekten başka çare de bulamamış… Zahmetle çölü aşan Arabi nihayet şehre ulaşınca sora sora sarayı bulmuş. O, “Beni burada kim tanır, adam yerine koyup kim huzura alır!” diye tereddütler içinde saray kapısına vardığında sarayın hizmetçileri tarafından hiç ummadığı bir iltifatla karşılanmış. Bu karşılamadan hareketle Hz. Mevlânâ idare eden ve edilen ilişkisine ışık tutacak şu tespitleri yapıyor:

“Bir hükümdar nasılsa köleleri de öyle olur. Zira padişah havuz gibidir, kulları ise çeşme. Havuzda tatlı acı her ne varsa çeşmelerden de o akar.” Demek ki hükümdar -yahut günümüze göre devlet başkanı diyelim- halka davranışlarında diğer bütün idarecilere örnek olmak durumunda.

Biz yine saray kapısında bıraktığımız bedevimize geri dönelim. Bedevi gerçi o kapıya mal ümidiyle gelmiştir ama gördüğü güzel muamele ve sultanın parlayan yüzü ona her şeyi unutturmuştur. Onun hali tıpkı su için kuyuya kova sarkıtıp da karşısında Hz. Yusuf’u gören devecinin suyu unutmasına benzer. Bir başka tefsirle de cenneti ümid eden müminin cemalullah karşısında her şeyi unutması gibidir. Hasılı Sultan huzuruna çıkarılan bedevinin hediyesini kabul ederek hizmetçilerine şöyle emretmiş:

– Bu çok değerli ve makbul bir sudur, her damlası bir altın eder. Hemen testiyi boşaltıp içini altınla doldurun sonra da misafirimizi nehir yoluyla memleketine geri götürün! Zavallı Arabi önce söylenenleri gerçek sanmış ve içinden:

– Meğer bizim hanım haklıymış, getirdiğim su sarayda pek makbul bir hediyeymiş, diye geçirmiş. Fakat az sonra hizmetçiler onu sandala bindirmek üzere Dicle kıyısına indirdiklerinde derya gibi akan nehrin büyüklüğü ve berraklığı karşısında Bedevinin aklı şaşmış. Sonra suya eğilip bir avuç almış ve ağzına götürmüş ki ne görsün! Su şerbetten daha leziz değil mi! Bunun üzerine bizimki az evvelki fikrinden utanmış ve kendisini kınamaya başlamış:

– Vah bana, vah benim zavallı anlayışıma! Sarayının kapısından böyle deniz gibi arı duru bir su akan padişah hiç benim testimdeki o acı ve tozlu suya tenezzül eder mi! Meğer onun hediyemi kabul edişi yine kendi merhametinden ve lütfundan imiş. Anlaşılan o bana beni utandırmadan bir lütufta bulunmak istemiş de lütfunu o bir testi suyun karşılığı gibi göstermiş. (1/91)

Ne hoş bir nükte değil mi efendim? Bu anlatılanlardan şu ortaya çıkıyor: Bizim ibadetlerimiz ve taatlerimiz katiyyen cennetin ve cemalin bedeli olamaz. Zaten bu mülkün sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın bizim kendisine arzettiğimiz şeylere ihtiyacı yoktur. O bize cenneti vermek için bu ibadetleri birer bahane mesabesinde kabul buyurur. Hepsi bu! İşte, nüktenin ana mesajı böyle.

Kaç Çeşit Abid Var?

Şimdi bu hikâyeyi Hz. Mevlânâ’nın ibadet ehliyle ilgili bir sınıflandırmasıyla bağlayalım. Ona göre ibadet edenler şu dört amaç için ibadet ederler:

1. Abidan cennet ümidiyle

2. Bendegan cehennem korkusuyla

3. Müridan Allah’tan utanmayla

4. Aşıkan ise sırf Allah için ibadet eder. Bunların ilk üçünün ibadeti bir karşılık içindir, oysa sonuncuların ibadeti sırf Hakk’a racidir. Bu son grubun ibadet amacını Hz. Rabia’nın şu duası özetlemektedir: “Allahım cennet umuduyla ibadet ediyorsam beni ondan ebediyen mahrum eyle. Yok yaptıklarımı cehennem korkusuyla yapıyorsam beni oradan hiç çıkarma. Şayet sırf senin sevgin ve rızan içinse ibadetimi kabul eyle. “

Aşığın Namazı Başkadır:

Peki Rabia’nın ibadeti nasıl bir ibadet ve nasıl bir namazdır? Aşağıdaki beyitlerde Mevlânâ esas olarak Hakk’ın huzurunda bulunmak ibaret olan böyle bir namazı ve o namazın saliklerini tasvir ediyor:

Penç vakt âmed namaz-ı rehnümûn

Âşıkanra fi salati dâimûn

Ney be-penç ârâm gired ân humar

K’anderan serhâst ne pansad hezâr

Nist zurgıbba vazife mâhiyan?

Z’an ki bî-derya nedârend ins cân

Yekdem-i hicran ber-âşık çü sâl

Vasl-ı sâli muttasıl pişeş hayal

Aşk müstaskist müstaskî talep

Der pey-i hem in ü ân çün rûz u şeb

Hiç kes bâ-hîş zurgıbba nemud

Hiç kes bâ-hod bâ-nevbet yâr bud (6/2694)

Yani: Gerçi günlük namaz beş vakittir ama aşıklar daimi namazdadırlar. Zira onların başındaki sarhoşluk değil beş vakitle nice yüzbinlerce vakitte dahi teskin olmaz. “Beni az ziyaret et” emrine bu vahdet denizinin balıkları dahil değildir, zira onlar denizsiz ölürler. Bir an ayrılık aşıka bir yıl gibidir; bir yıllık vuslatsa sanki bir hayal!.. Aşk susuzdur; o da kendisine susayanı arar, aşk ve aşık geceyle gündüz gibi birbirini takip eder. Aşk aşık için bizatihi kendisidir. Hiç kimse kendi kendisine “Beni az ziyaret et” demez. Yine hiç kimse kendisine nöbetle dostluk etmez.

Eynema Tuvellû

Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılıyor ki ariflerin namazı bir ihsan/her an Hakk’ın huzurunda bulunma nereye baksa O”nu görme şuurudur:

Ger dü çeşm-i Hak-şinâs âmed türâ

Dost pür bin arsa-i her dü-serâ (6/3261)

Yani: Eğer Hakk’ı gören iki göze sahip olursan her iki alemin de baştan başa Hak ile dolu olduğunu görürsün.

Mevlânâ bu beyitiyle aslında bir ilahi beyana tercüman olmaktadır:

Ayet-i kerimede: Eynema tüvellu fesemme vechullah=Her nereye dönerseniz Cenab-ı Hakk’ın yüzü karşınızdadır, buyurulmuştur. Bu idrâk sahibi için her cihet kıble ve mihraptır; dolayısıyla ömrün her anı manevi bir namaz hükmündedir.

Mevlânâ bu ayetin bize verdiği muhtelif mesajları hatırlatıyor: Madem ki O her an seninle! O halde her an teyakkuz halinde bulun. Öyle ki: “Başında bir kuş varsa onun ürküp kaçmaması için nefes dahi almaz öksürüğünü tutarsın, biri acı tatlı bir söz söyleyecek olsa sus diye parmağını ağzına korsun. Hakk’ın huzurunda olmak işte böyledir.” (5/131)

Madem O her an seninle, yaptığın her işin görüldüğünü, bilindiğini sakın unutma! O varken başka dostlar edinmek ve onlardan medet ummak gafletine düşme! O her an bizimle, ama problem bizim bunun farkında olup olmadığımız. Hz. Mevlânâ, insanın bu inanılmaz dalgınlığını aşağıdaki cümlelerle karikatürize ediyor: “Başının üzerinde bir sepet ekmek var ama sen kapı kapı dolaşıp ekmek dilenmektesin. Dizine kadar su içindesin de gafletle başkasından su istemedesin. Yani, sana lazım olan her şey yanında ama sen onu uzakta aramadasın! Süvarinin atı altında ama o bindiği atı aramada. “İşte at” dense o yine “evet görüyorum bu at, ama benimki nerede” demede. İnci de denizin dibinde ama sadef ona perde olduğu için “deniz nerede” der.” (5/43) Bu tasvirlerden de anlaşılacağı gibi bazen yakınlık da bir nevi körlüğe yol açmaktadır. İnsanın her an kendisini kuşatan, varlığını borçlu olduğu yüce yaratıcıdan gaflet halinde olması birçok şaire ilham kaynağı olmuştur. Ama bunu Hayali Beğin dillerden düşmeyen şu beyti kadar iyi anlatan şiir çok olmasa gerek:

Cihan-ara cihan içindedir arayı bilmezler

O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler

Yani: Bu alemi var eden, bezeyip donatan Allah yarattığı varlık aleminden uzakta değildir. O, balığı kuşatan deniz gibi yarattıklarını çevrelemiş, isim ve sıfatlarıyla onlarda tecelli etmiştir. Ancak bunca belirgin oluşuna karşılık denizin farkında olmayan balıklar gibi insanlar da o yüce yaratıcıdan gaflet halindedirler.

Hz. Mevlânâ aşağıdaki coşkun beyitlerde hem her an Hak’la bulunma halini tasvir ediyor hem de insanları o şuura yükseltmek konusundaki iştiyakını:

Ey bâ-men ü pinhan çü dil ez-dil selâmet mikünem

Tü Kâbeî her câ revem kasd-ı makâmet mikünem

Her câ ki hesti hâzıri ez-dûr der-mâ nazıri

Şeb hâne rûşen mişeved çün yâd-ı nâmet mikünem

Duri be-ten lik ez-dilem ender-dil-i tu revzenist

Z’an revzen-i düzdide men çün meh peyâmet mikünem

Ey âfitab ez-dûr-ı tu ber-mâ firisti nûr-ı tu

Ey cân-ı her mehcûr-ı tu canra gulâmet mikünem

Ey benimle olup da kalb gibi benden gizli olan seni gönülden selamlarım. Sen benim Kâbemsin nereye gitsem hep sana yönelirim. Her yerde hazır ve nazırsın, uzaktan bizi görmektesin. Senin adını andıkça gecem aydınlanıyor, nurla doluyor. Sen benim vücuduma uzaksın ama benim kalbimde sana açılan bir pencere var. Ay gibi o pencereden gizlice sana haber gönderiyorum. Ey güneş uzaktan sen bize kendi nurunu gönderirsin. Senden ayrı kalan her canı sana kul köle yapacağım.

Hak aşığı Yunus Emre ise aşağıdaki mısralarda her yerde Hakk’ı görmenin sırlarını dile getiriyor.

Ey dün gün Hakk’ı isteyen bilmez misin Hak kandadır

Her kandasam anda hazır kanda bakarsam andadır

Her kanda ki gözün baka Çalap hazırdır mutlaka

Şol can ki tapmadı Hakk’a assısı yok ziyandadır

Eylegil suretin ören can sırrıdır ana eren

Batın gözüdür dost gören zahir gözü yabandadır

Yunus Emre gözün aç bak iki cihan toludur Hak

Gümanı sıdk oduna yak şöyle-eşkere nihandadır

Yunus daha sonra bu şuurun yukarıda bahsi geçen daimi namaza dönüşmesini mucizevi bir şekilde formülleştiriyor:

Aşk imamdır bize gönül cemaat

Dost yüzü kıbledir daimdir salat

Gönlümüz aşk imamına uyunca her cihette tecelli eden Dostun yüzünü müşahedeye başladı. Böylece her yönümüz kıble oldu, her anımız namaz!

Ne mutlu her nereye bakarlarsa Hakk’ı görebilenlere! Ne mutlu namazı daimi olanlara!

Seni Hak Beğensin

İnsan her an Hakk’ın huzurunda bulunduğu şuuruyla yaşarsa ne olur? Sözgelimi bu kavrayış davranışlarımıza nasıl yansır? Mevlânâ bunu aşağıda bir satıcı-müşteri benzetmesi etrafında açıklıyor. Yaptığımız her işin bir gayesi, bir muhatabı, bir karşılığı vardır. Bu anlamda hepimiz hem alıcı hem satıcı konumundayız. Yaptıklarımızı başkasının beğenisine sunarız ve karşılığında bir şeyler bekleriz. Başkaları da bize karşı aynı mantıkla hareket eder. Oysa, bir insanın başkasını memnun etmesi de zordur, beklediğini elde etmesi de. O halde en iyisi her işimizi sadece bir tek müşteriye beğendirmek ve karşılığını da sadece ondan ummak daha iyi değil mi? İşte aşağıdaki mısralar da bunu cevabı veriliyor:

Müşteri-i mâst Allah eşterâ

Ez-gam-ı her müşteri hin ber-türa

Müşteriî cû ki cûyan-ı tüst

Alim-i âğâz u pûyân-ı tüst

Hin mekeş her müşterira tu be-dest

Işkbâzi bâ dü-maşûka bed-est

Yani: Bizim müşterimiz Allah’tır, elimizde avucumuzda her ne varsa beğenecek ve satın alacak olan odur. Madem ki müşterin Allah’tır ve madem ki onun verdiği fiyatı hiç kimse veremez; o dururken malını her müşteriye beğendirme telaşından kurtul! Sen başka müşterinin peşinden koşarsın, oysa Cenab-ı Hak, satacak neyin var diye seni aramaktadır. Sen de seni arayan, senin gayretini, çabanı bilen müşteriyi arasana! Öyle ki seni başlangıcını ve sonunu bilsin. Her müşteriye doğru akma, sevgi ve ilgini dağıtma! Böyle yapmak iki sevgiliyle sevişmek gibi kötü bir iştir. (5/59-60)

Sevgili okuyucu! Eski toplumumuzda sadece Allah rızasını esas alan bu şuurun birçok yansımalarıyla karşılaşırız. Şimdi bununla ilgili küçük bir mukayesede bulunmak üzere aşağıdaki küçük hatıramı sizlerle paylaşayım:

Bir Hatıra

Yıllar önce Kayseri’de, İktisat Fakültesi”ndeki bir dostu odasında ziyaret ediyorum. Ahilik üzerine çalışmalarıyla tanıdığım hatırşinas arkadaşım yeni bir çalışmasını imzalayıp uzatıyor. Nezaket cümlelerini okumak için ilk sayfayı açtığımda yazar hanesinde arkadaşımınkiyle birlikte yedi isimle karşılaşıyorum. A! Demek elimdeki 30 sayfalık metin yedi meslektaşın ortak çalışması. Bu da kişi başına yaklaşık 4 sayfa demek! Durum biraz tuhafıma gidiyor, ancak sayfa altındaki bir not beni daha çok şaşırtıyor. İktibas şartlarını gösteren bu notta hangi sayfaların hangi yazara ait olduğu bildiriliyor ve çalışmadan alıntı yapılması durumunda behemehal o kısmı hazırlayan kişinin isminin belirtilmesi gerektiği vurgulanıyor. Kısacası, yaptığı her işin bilinmesini, görülmesini isteyen günümüz insanının tipik bir davranışı ile karşı karşıyaydım. O zaman zihnim Süleymaniye Kütüphanesi”nde çalıştığım yıllara kaydı ve zihniyet bakımından atalarımızla ne kadar farklılaştığımızı düşündüm. O sıralar elyazmalarının katalogunu hazırlayan bir ekibin bünyesinde çalışıyordum ve görevim sırayla her eserin adını, konusunu ve yazarını tespit etmekten ibaretti. Ancak her beş on ciltte bir isimsiz bir eserle karşılaşmak işimi zorlaştırıyordu. Koca bir eser yazmış insan niçin kendi kitabına adını koymayı ihmal ederdi ki! Sonradan öğrendiğim sebep bir hayli şaşırtıcıydı… Eserini sırf Allah rızası için yazan müellif nefsine bir pay çıkarmamak için okuyucuyu kendi isminden mahrum etmekteydi. Bir tarafta 300- 400 yaprağa bir ismi çok gören eskiler, diğer tarafta 30 sayfaya 7 isim koyan yeniler! Zihniyet değişiminin en çarpıcı ifadesi! Yukarıdaki beyitlerde Mevlânâ’nın bahsettiği “müşteri olarak Allah’ı kabul eden” esnaf davranışı eski kültürümüzün ahi tipiyle somutlaşmıştır. Hangi meslek koluna sahip olursa olsun ahinin birinci amacı yaptığı ürünün Allah tarafından beğenilecek mükemmellikte olmasıydı. İnsanlardan gelecek dünyevi kar bundan sonra geliyordu. Hasılı nereden nereye!

Serrezi’nin Kulluğu

Kulluk Hakk’ın emrine kayıtsız şartsız itaat etmektir. Şimdi Mesnevî’de bu çeşit kulluğa örnek olarak gösterilen Serrezi’nin hikâyesini nakledelim:

Gazneli Muhammed Serrezi, Hakk’ın cemalini görme ümidiyle yıllarca ot yiyerek yaşamış bir âşıktı. Artık hasreti dayanılmaz hale gelince:

– Ya Rabbi, ya cemalini göster ya da kendimi dağdan atacağım, diye niyaz etti. Gaipten:

– Daha o nimetin zamanı gelmedi. Hem de sen kendini dağdan atsan bile Hak takdir etmedikçe ölmeye gücün yetmez, diye bir ses geldi.

Yine de Serrezi dayanamadı ve gidip kendisini dağdan attı. Atladığı yerin altında gizli bir su vardı, böylece kendisine bir şey olmadı. Zavallı derviş ölümü özleyerek feryat etmeye başlayınca hatiften şu emri aldı:

– Şimdi dağı bırak ve şehre in!

– İlahi! Benim şehirde ne işim olabilir?

– Git ve orada nefsini alçaltarak Abbas-ı Debs gibi dilen. Zenginden al, fakire dağıt.

Serrezi bu emre uyarak şehre inince herkes bu büyük veliyi görmeye, onun feyzinden istifade etmeye koştu. O ise dedi ki:

– Sakın size faydalı olmak için geldiğimi sanmayın… Aksine elimde zenbil kapı kapı dilenmeye, sizden bir şeyler istemeye geldim. Madem ki Cenab-ı Hak benim böyle tamah ehli olmamı emretti, ben de emrini yerine getireceğim.

Şeyh böylece canla başla dilenmeye başladı. Öyle ki bir emirin kapısına aynı gün tam dört kere vardı. Emir artık dayanamadı ve:

– A çirkin! Sana bir sözüm var ama sakın bunu cimriliğimden sanma. Sen ne biçim dilencisin ki dilencilerin bile adını kötüye çıkardın. Günde dört kere bir kapıya gitmek nerede görülmüştür, diye onu enine boyuna azarladı. O da dedi ki:

– Ey emir sus! Ben vazifeliyim. İçimi yakan ateşten haberin olsaydı böyle coşup taşmazdın. Şayet dilendiğim ekmek kendi karnım için olsaydı bir an durmaz hemen onu deşerdim. Ben tam 7 yıl asma yaprağından başka bir şey yemedim; öyle ki bedenim yeşile kesti. Şimdiki halime gelince… Sana sırrımı açmama izin yok. Bu yüzden benden bir açıklama bekleme ve gönlümü incitmekten sakın.

Şeyhin dokunaklı hali emirin de gönlüne tesir etti ve onun doğruluğunu anladı:

– Ey yüce şeyh, madem ki durum böyle, benim neyim varsa senindir, her ne istersen al, dedi. Şeyh ise:

– Hayır bana böyle bir şey için izin verilmedi, dedi ve kalkıp gitti.

Serrezi iki yıl boyunca böylece dilencilik yaptıktan sonra gizliden şöyle bir ses daha işitti:

– Şimdiye kadar emrimizle alıp verdin. Bundan sonra almadan ver! Senden isteyen hiçbir fakiri boş çevirme. Hiç tereddüt etmeden elini hasırın altına sok ve birden bine kadar ne isterlerse karşıla. Borçluları borcundan kurtar ve yağmur gibi yeryüzüne rahmet saç.

Böylece “Halka benim sıfatlarımla görün” sırrına mazhar olan Şeyh bundan sonra almadan vermeye başladı. Bir şey istemeye gelen kişinin ne kadar ihtiyacı olduğu daha o söylemeden bilir ve ihtiyacını görürdü. Ona:

– Nasıl biliyorsun, derlerdi de şöyle cevap verirdi:

– Gönül hanesi bomboş. Orasını silip süpürdüm ve kendime ait bir şey bırakmadım. Nasıl ki suda bir ağacın aksini görsen, bilirsin ki o ağacın aslı dışarıdadır, bendeki her bilgi de bana dışarıdan gelir. Su bulanık olduğunda bir şey göstermez, ama duru olduğunda bakanın yüzüne ayna olur; işte bendeki bilgi de bana yansıyan Hak bilgisinden başka bir şey değil. (5/108)

Serrezi’nin halinden de anlaşılıyor ki kendinden boşalıp Hak’la dolan aşık, kudret elindeki bir kalem olmakta. O kalemin yazdığı her şey hakikatte ele aittir. Bu yüzden aşık ‘ben’ derken bile ‘ilahi zatta yeniden doğmuş bir ben’i kast etmektedir, egosunu değil.

B- İBADETİN RUHU DUA

Şüphesiz ibadetin ruhu da duadır. Çok zaman duamızın kabul görmediğini düşünür üzülürüz. Bu gerçekten böyle midir? Şimdi de Mesnevî’de bu bahisle ilgili bazı düşünceleri aktaralım:

Duam Kabul Olmuyor:

Birisi her gece kalkar, ibadet eder, yalvarır yakarırdı… Bir gün şeytan ona göründü ve şöyle vesvese verdi:

– Ey yüzsüz, gece gündüz sen Hakk’ı anıyorsun da ondan sana hiç cevap geliyor mu! Eğer onun yanında bir değerin olsaydı o sana böyle mi davranırdı. Unutulduğunun farkında değil misin! Artık durumu anla ve sus!

Bu sözlerde bir hakikat gören adam incindi ve ibadeti bırakıp başını yastığa koydu, uyudu. Uykuda Hızır göründü ve ona;

– Hakk’ı anmaktan niçin vazgeçtin, diye sordu. O da;

– Ne zamandır yalvarıp duruyorum ama O’ndan bana lebbeyk/buyur kulum, cevabı gelmedi. Unutulmuş olmaktan ve kapısından kovulmaktan korktum, dedi. Hızır dedi ki:

– Cenab-ı Hakk’ın seni zikirle meşgul etmesi zikrinin kabulüne delildir. Niyazın, yakarışın yakınlığının işaretidir. (3/9)

Cahilin ağzı ve kalbinde kilit vardır, o inlemeyi bilmez. Nitekim Firavun”a, Hakk’a karşı ağlayıp inlemesin diye ömrü boyunca baş ağrısı bile verilmedi. Değil mi ki gönül derdin seni Hakk’a yaklaştırıyor, bu dert dünya mülkünden daha iyidir. Dertsiz gönlün feryadı da soğuktur; dertlilerin feryadı ise çabucak Hakk’a ulaşır.

Hangisi Hayır Hangisi Şer?

Bazen dualarımızın kabul edilmeyişi de bir rahmettir. Zira ayette de belirtildiği gibi bazen hayır sandıklarımızın şer, şer sandıklarımızın hayır olduğunu zamanla öğreniriz. Bununla ilgili olarak Mevlânâ şu örneği veriyor:

“Bir yılancı diğerinin yılanını çalmıştı. Malı çalınan yılanını bulmak için dua edip durmadaydı. Sonra yılan, kendisini çalanı zehirledi ve öldürdü. Yılan sahibi bu hale şükretti ve:

– İyi ki duam kabul olmamış, yoksa halim nice olurdu, dedi. Demek ki bazen Allah bize acır da, hakkımızda şer olacak duamızı kabul etmez. (2/7)

İhlaslı Duanın Sonucu

Şimdi de ihlasla yapılan bir duanın neticesini aşağıdaki hikâyede birlikte takip edelim:

Yolcunun biri yolu üstündeki bir evde misafir olmuştu. Yaşlı ev sahibi kördü ama başucunda bir Kur’ân-ı Kerim asılıydı. Yolcu bu işe şaştı ve:

– Bu kör adamın yanında kitabın ne işi var? diye düşündü. O gece orada yatan misafir gece Kur’ân sesi işiterek uyandı:

– Burada benimle o kör adamdan başkası yok. O halde bunu okuyan kimdir, diye bakınca ne görsün! Amâ ve yaşlı ev sahibi Kur’ân’ı açmış okumuyor mu!

Bizimki içinden:

– Acaba ezberinden mi okuyor, diye geçirdi. Ama iyice bakınca gördü ki ihtiyarın parmakları sahife üzerinde, okuduğu kelimelerin üzerinde dolaşmakta. Bu hale bir anlam veremeyen misafir, ihtiyara bu işin hikmetini sordu. O da dedi ki:

– Ben hafız değilim ama Kur’ân aşığıyım. Gözlerimi kaybedince en çok Kur’ân’dan mahrum kaldığıma üzüldüm ve Cenab-ı Hakk’a:

– Ya Rabbi, senden başka şey istemem. Ama Kur’ân’ı okuyabilmem için gözlerime geçici olarak nur ihsan eyle, diye dua ettim. Hak Teala duamı çevirmedi. İşte senin gördüğün budur. (3/70)

Hz. Mevlânâ bu hikâyeyle hem ihlaslı duanın kabulüne bir misal veriyor hem de bize felaket gibi gözüken bazı musibetlerin başka nimetlerle nasıl telafi edildiğine vurgu yapıyor. Aşağıdaki beyiti bu fikri özetlemekte:

Bi-çerâğî çün dehed o ruşenî

Ger çerâget şüd çi efgân miküni (3/1884)

Göz gitmiş ne gam! Madem ki meclis kandilsiz de aydınlanmakta, mumun sönmesinden niye yakınayım!

Günah İşlememiş Ağzın Duası:

İnsan başkasının ağzıyla dua edebilir mi? Bu bize imkansız görünür. Ama Cenab-ı Hak bir gün Hz. Musa’ya bunun nasıl olabileceğini göstermek üzere:

– Bir şey isteyeceğin zaman bana günah işlememiş bir ağızla dua et, buyurmuş… Hz. Musa:

– Bende öyle bir ağız yok, deyince Cenab-ı Hak buyurmuş ki:

– O halde başkasının ağzıyla dua et. Zira sen başkasını ağzıyla günah işleyemezsin.

– Ya Rabbi, ben başkasının ağzıyla nasıl dua edebilirim?

– İnsanlara iyilik yapmak için gayret et ve hayır dua al. Öyle ki birçok ağız gece gündüz sana dua etsinler. (3/8) Ne güzel bir dua şekli.

CEVHER BEYİTLER

74

İbadetlere acık:

Lîk şîrînî vü lezzât-ı makar

Hest ber-endâze-i renc-i sefer 3/4188

Ele geçen şeyin tadı, tuzu, değeri oraya varmak için çekilen yol zahmeti kadardır. Çölün tozunu yutmayan, dilini dudağını çöl güneşinde çatlatmayan Zemzemin lezzetini bilemez, ömür boyu hayalini kurmayan Kâbenin kadrini tartamaz. O halde önce yan ki su seni kandırsın, acık ki ekmek damağında bir lezzet bıraksın. Özle ki bulduğunda gerçekten bulmuş olasın.

75

Cömertlik çeşitleri:

An direm dâden sahîra lâyıkest

Can süpürden hod sehâ-yı âşıkest 1/2331

Herkesin bağışı cömertliği nisbetincedir. Mal cömerdine yakışan malından mülkünden vermektir. Bu cömertlik başkaları katında makbuldür ama âşıklar yanında değil. Hak yolunda Ömer çok cömerttir ama o cömertlik Hz. Ebubekirinki yanında aza döner. Ey cömert, ne kadar versen âşıkla yarışamazsın. Zira -Fuzuli”nin dediği gibi- sen yar yoluna kurban kesmedesin; o ise kurban olarak kendisini getirmede: Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd için Dembedem saat-be-saat ben senin kurbanınam

76

Azı ver çoğu al:

Mülk-i cismetra çü Belkîs ey gabî

Terk kün behr-i Süleyman-ı nebi 4/781

A ten mülküne dört elle sarılan ahmak! Belkısdan ibret al da o mülkü Süleymanın yoluna ser. Hiç Süleyman olan seni karşılıksız bırakır mı? Onun mülkü nerde seninki nerde! Sen toprak verirsin, onun karşılığı ise inci mercandır. Lakin Süleyman”ın üzerinde de bir Süleyman var. Süleyman da o kapının naçiz bir bendesi. Süleyman da, sen de senin sandığın her şey de zaten onundur. O halde sen tenini canını onun yolunda toprak eyle, başını onun eşiğine koy.Ta ki sana ölümsüz bedenler ve başlar ihsan etsin.

77-78

Nehir kem mi testiden:

Çîst ender-hum ki ender nehr nîst

Çîst ender-hâne k’ender-şehr nîst

İncihân humest ü dil çün cûy-ı âb

İn cihan hücrest ü dil şehr-i ucâb 4/828,29

Bir şey küpte olsun da nehirde bulunmasın mümkün mü? Evde bulunup da şehirde bulunmayan ne vardır. Küp bu dünyadır, nehir ise kalp. Bu dünya dar bir hücredir, gönlün ise şaşılacak şeylerle dolu bir şehir. Sen küpteki kokmuş suya susamışsın, oysa ondan çok daha tatlısı ve fazlası gönül ırmağında. Evde görüp gözünü aldırdığın şeyler şehrin sanatkârları tarafından yapılmıştır. Git de çarşıda onun çok daha güzellerini gör. Hasılı dışarıda lezzet adına her ne varsa gönülde onun çok daha iyileri mevcut. O halde dudağını testiden değil o nehirden kandır. Bu dar hücrede gönül eğleme o sonsuz şehirde gezin.