MESNEVÎ-İ ŞERİF HİKÂYELERİNE GİRİŞ – Şaban Karaköse

MESNEVÎ-İ ŞERİF HİKÂYELERİNE GİRİŞ

Şaban Karaköse

Allah’ı sevdikçe daha çok tanıyan, tanıdıkça daha çok seven Hz. Mevlânâ (1207-1273), gönül dili sayesinde dünyada yüzyıllardır insanları etkilemekte olan bir İslam mutasavvıfıdır.
Hz. Mevlânâ, “Biz Allah’a aitiz, yine O’na döneceğiz” (Bakara Sûresi, 156) ayeti gereğince, insanların ruhlarına, sûfîlerin ‘gurbet’ dedikleri dünya hayatında, Allah’a doğru gerçekleştirdikleri içsel yolculuklarında kılavuzluk yapmaktadır.
Mesnevî-i Şerif işte bu doğrultuda kaleme alınmış; aklı çıkmaza düşmüşlere yol gösteren, gönlü kırılmışlara şifa olan, ruhu arayış içindekileri huzura kavuşturan bir kılavuz kitaptır. Nitekim Hz. Mevlânâ şöyle demiştir: “Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” (Feridun Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, trc. Tahsin Yazıcı, İstanbul, 1977, s. 75)
Mutasavvıf yazarların, tattıkları ruhsal tecrübeleri, manevi makam ve halleri, tatmayan başkalarına ifadeye çalışırken şiir dilinden ve hikâyelerden yararlanmak neredeyse kaçınılmazdır. Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle; “Söylenecek söz yüce de olsa, dinleyenler o sözün kendi seviyelerine indirgenmesine sebep olurlar. Çünkü söz, dinleyene göre söylenir. Terzi, kaftanı adamın boyuna göre biçer.” (VI, 1240-1241)
Edebiyatta “mesnevî” terimi, her beyiti kendi arasında kafiyeli şiire verilen addır. Mesnevî-i Şerif’te birkaç beyitten birkaç yüz beyite kadar uzunluğu bulunan çok sayıda kıssa ve hikâye mevcuttur. Yani Hz. Mevlânâ şiir ve hikayeyi Mesnevî’de birleştirmiştir. Eserin insanlar üzerindeki etkisinde bu birleşik tarzın büyük rolü vardır. Hz. Mevlânâ ve eserleri üzerinde çok önemli ve kıymetli çalışmalar yapan İranlı Prof. Dr. Bedîüzzaman Fürûzanfer, altı ciltlik Mesnevî’de toplam olarak 275 hikâyenin bulunduğunu tespit etmiştir.
Hikâyeleri dinleyen veya okuyanın bunların tasavvufî mahiyette olduğunu unutmaması gerektiği Mesnevî’de sıkça vurgulanır:
“Ey dostlar! Dinleyiniz. Bu hikâye bizzat bizim gerçek durumumuzu ortaya koymaktadır.” (I, 35)
“Allah’a sığınırım, bu hikâye değildir. Kendine gel! Bu bizim ve senin halinin kendisidir. Dikkat et!” (I, 2900)
“Anlat, hikâye derman olsun. Anlat, canlara merhem olsun.” (I, 1363)
Tasavvufî hakikatleri ve manevî tecrübeleri akıllara izaha için hikâye formuna indirgemek, bazı eksiklik ve kusurların ortaya çıkmasına yol açmaktadır ki Hz. Mevlânâ bundan muzdariptir:
“Anlatılan, hikâyenin suretinden ibarettir. Sureti anlayabileceklerin anlayışına ve onların tasavvur aynalarına göre söylenmiştir. Bu hikâyenin hakikatinde bulunan kutsallıktan dolayı söz, bu indirgemeden utanır ve utançtan başını, sakalını ve kalemini kaybeder. Akıllı olana, bir işaret yeter.”(V, 1892’den önceki başlık)
“Halka bundan fazla söylemeye imkân yok; denizin ırmağa sığması mümkün değildir. Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberimizin işidir.” (I, 3810-3811)
“Bu meseleyi yüz türlü açar anlatırım, ama ince sözlerden insanın aklı sürçer; onun için vazgeçiyorum.” (IV, 902)
Tasavvufî hikâyelerde sembolik dil kullanmak, müellif için anlatımı kolaylaştırıcı, okuyucu içinse anlaşılmayı biraz zorlaştırıcı bir husustur. “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor” (I, 1) beyitindeki ‘ney’ sembolizmi ile başlayan Mesnevî, başka pek çok mecaz, teşbih ve istiare gibi benzetmelerle, remiz (işaretle anlatma) ve kinayeyle (üstü kapalı anlatım) doludur. Örneğin; hikâyelerde ‘padişah’ bazen Allah’ı, bazen ruhu, ‘hekim’ mürşid-i kâmili, ‘kadın’ nefsi, ‘erkek’ aklı, ‘şarap’ ilahî aşkı, ‘meyhane’ tekkeyi, ‘papağan’ ruhu, ‘ayna’ ve ‘Kâbe’ kalbi, ‘yılan’ nefsi, ‘eşek’ nefsi/şehveti veya nefsine uyan kişiyi, ‘zindan’ bedeni veya dünyayı, ‘büyücü kocakarı’ dünyayı, ‘bülbül’ âşığı, ‘gül’ mâşuku temsil etmektedir. Dolayısıyla hikâyelerde okuyucunun anlamadığı ya da anlayışına ters gelen hususlar olursa, o ifadelere bir de sembolik dil dikkate alınarak yaklaşılması tavsiye olunur. Hz. Mevlânâ, muhtemel yanlış anlamalara dikkat çekmiştir: “Mesnevî’nin sözlerindeki sûret, sûrete kapılanı azdırır, yolunu kaybettirir; manaya bakan kişiye ise yol gösterir, doğru yolu buldurur. Yüce Allah da, ‘Bu Kur’ân, gönül yüzünden bazılarına doğru yolu gösterir, bazılarını ise yoldan saptırır’ [Bakara Sûresi, 26] buyurmuştur. Ârif, ‘şarap’ dedi mi Allah için olsun abes görme. Ârife nasıl olur da bir şey, yok olur? Sen şeytanın içtiği şarabı anlarsan, Rahman’ın şarabını nereden düşünebileceksin?” (VI, 655-658)
Genel olarak her tür hikâyeden çıkarılacak bir ders elbette bulunur. Fakat söz konusu olan Mesnevî’deki bir hikâye ise, hikâyenin zahirinden çıkan dersten başka, tasavvufi boyutta açılımların, derinliklerin/katların olduğu unutulmamalıdır. Bu unsuru dikkate almak gerekir; aksi halde Hz. Mevlânâ’yı bir masal veya hikâye yazarı olarak tanıma/tanıtma yanlışlığına düşülür. Nitekim O şöyle demiştir:
“Her kim Mesnevî’yi masal diye okursa, onun için masaldır. Her kim de bu kitapta kendi halini görür, kendini anlarsa, er kişidir.” (IV, 32)
“Sanır mısın ki Mesnevî sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın? Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulağına girsin, ağzına gelsin. Duyarsın, duyarsın, ama sana masal gibi gelir. Dış yüzünü duyarsın, iç yüzünü değil! Bir güzel gibi, başına, yüzüne çarşafını örtmüş, senden yüzünü gizlemiş olur!” (IV, 3459-3462)
“Şimdi hikâyenin zahirini/suretini dinle, ama dikkat et, taneyi samandan ayır.” (II, 202)
“Ey kardeş! Hikâye bir ölçeğe benzer; mana ise içindeki tahıl tanesine. Akıllı kişi, mana tanesini alır; alınıp götürülse bile ölçeğe bakmaz.” (II, 3622-3624)
Hz. Mevlânâ genellikle hikâyelerin girişinde veya sonunda, o hikâyeyi kaydetme sebebini açıklayarak, okuyucunun zihnine yol göstermiştir:
“Ey can! Allah’ın hükmüne razı olmak için şu hikâye sana ibrettir.” (III, 3255)
“Eziyete sabretmenin, sevgilinin ayrılığına sabretmekten daha kolay bir iş olduğunu anlatan bir hikâye…” (VI, 1758’den önceki başlık)
“Cevap vermemek de cevaptır; Ahmağa verilecek cevap susmaktır, sözlerinin açıklaması, anlatılacak hikayededir.” (IV, 1490’dan önceki başlık)
Yine de Mesnevî içerisinde anlamakta zorlanılan hikâyeler ya da beyitler olabilir ve bu da normaldir. Çünkü Hz. Mevlânâ Mesnevî’deki hikayelerin içeriklerini ve dilini, öncelikle tasavvuf yolunda olan dervişleri dikkate alarak belirlemiştir. Ancak O, dervişlerin yanı sıra erkek-kadın, yaşlı-genç, tahsilli-cahil, Müslim-gayrimüslim demeden herkesimden insana hitap edebilme başarısını da göstermiştir. Nitekim şöyle demiştir: “Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa, söz söyleme sofrasını yaydı mı, sofrası her çeşit aşlarla dolu olur. Hiçbir misafir mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi gıdasını bulur. O sofra, Kur’ân’a benzer. Kur’ân’ın da yedi mânâsı vardır; alelade halk da ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de.” (Mesnevî, cilt: III, beyit nu: 1893-1897)
Esasen, Mesnevî gibi tasavvuf edebiyatının şaheserlerinden olan bir klasiği bir üstaddan dinlemek/okumak tercih edilir. Nitekim Mevlevî geleneğinde Mesnevî’yi okuyan, nadiren tegannî eden (makamla okuyan) ve şerh mahiyetinde birtakım açıklamalar­da bulunanlara “Mesnevîhan” denilmiş­tir. XIX. yüzyılda ise, Mevlevî olmayanlar için “Dârü’l-Mesnevî” (Mesnevîhâne) adıyla Mesnevî okutmaya yönelik müesseseler açılmış, Mevlevîhânelere gelemeyenler bu kurumlarda Mesnevî kültüründen isti­fade etmişlerdir.
Mesnevî’deki hikâyeler, biri bitmeden ötekinin başlaması, çağrışımlarla bir başka hikâyenin dile gelmesi gibi, iç içe bir düzen içinde akar gider. Bu yönüyle Mesnevî Kur’ân’a, Mesnevî’deki hikâyeler de Kur’ân’daki kıssalara benzer. Kur’ân’ın yanı sıra, Hakîm Senaî’nin (ö.1131) Hadîkatü’l-hakika‘sı  ve Feridüddin Attar’ın (ö.1193) Mantıku’t-tayr ve Esrârnâme adlı tasavvufî eserleri de Hz. Mevlânâ’nın hikayelere yer vermesinde  ve üslubunda etkili olmuştur.
Türkçede “Mesnevî Hikâyeleri”, “Mesnevî’den Seçme Hikâyeler” adları altında epey çalışma yayımlandı. Ancak maalesef bunların çoğunda salt hikâyeler ile karşılaşılmaktadır. Çünkü Hz. Mevlânâ’nın o hikâyenin öncesinde, hikâye arasında veya sonrasında yaptığı tasavvufî açıklamalar çıkarılmıştır. Oysa Hz. Mevlânâ’nın amacı hikaye nakletmek değildir. Mesnevi’deki hikâyeler ya bir Kur’ân âyetinin, ya Peygamberimize ait bir hadis-i şerifin, ya bir sûfî sözünün, ya tasavvufî hal ve makamların ya da felsefî düşüncelerin açıklaması için vardır. Hz. Mevlânâ’nın açıklamaları çıkarılarak, dolayısıyla, asıl kaydediliş sebepleri dışarıda bırakılarak hikâyelerin derlenmesini doğru bulmadığımızı belirtmek isteriz.
Türkçemizde Mesnevihan Şefik Can tarafından hazırlanan Mesnevi Hikâyeleri adlı eser, işte bu çok önemli husus dikkate alınarak hazırlanmış gayet güzel bir çalışmadır. Biz de kendi Mevlânâ’dan Düşündüren Hikâyeler (İstanbul: Yakamoz Yayınları, 2007) adıyla yayınlanan çalışmamıza aldığımız hikâyelerin metinlerini belirlerken aynı hassasiyetle hareket ettik.
Mesnevî’deki dağınık hikâyeleri bir araya getiren çalışmalardan birisi de İngiliz Prof. Arthur J. Arberry’ye aittir. Arberry’nin, Tales from the Masnavi (London 1961) ve More Tales from the Masnavi (London 1963) adlı iki ciltlik eserinde Mesnevî’den seçilmiş iki yüz hikâye vardır.
Mevlânâ’dan Düşündüren Hikâyeler kitabımızda, Mesnevî’den 120 hikâyeyi derledik. İnanıyoruz ki diğer hikâyelerde bulunan hakikatleri de içeren bir seçki oldu. Hikâye metinleri için; Türkiye’de en yaygın kullanılan Mesnevî tercümesi olan Veled Çelebi İzbudak tercümesi (bu tercüme Abdülbaki Gölpınarlı tarafından gözden geçirilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından neşredilmiştir) başta olmak üzere, Şefik Can’ın, Adnan Karaismailoğlu’nun tercümelerini ve Tahirü’l-Mevlevi tarafından hazırlanan tercüme-şerhi inceledik. Farklı kelime tercihleri ve tercümelerin olduğu beyitlerde Mesnevî’nin Farsça aslına baktık.
Mümkün mertebe beyitlerdeki ifade tarzına dokunmadık. Çünkü dinî-tasavvufî alanda yazılmış ve klasikleşmiş bir eserin tercüme dilini tamamen sadeleştirmek/basitleştirmek uygun değildir. Bazı kavramları ve ifadeleri muhafaza etmek kaçınılmazdır. Böylesi kavramları metindeki parantez içinde ya da dipnotlarda açıklamaya çalıştık. Hikâyelerin sonunda, Mesnevî’deki yerlerini, romen rakamlarıyla cilt sayısını, virgül sonrasındaki rakamlarla beyit numaralarını göstermek suretiyle belirttik.
Hikâyelerde geçen ayet-i kerime, hadis-i şerif, tasavvufi terim, kişi, yer, kitap adlarını vs. dipnotlarda açıklamaya özen gösterdik. Böylece okuyucu için metni daha da anlaşılır ve zengin kılmak istedik.
Şaban Karaköse
http://www.fihimafih.org
 
[*] Bu makalenin kaynağı:  Şaban Karaköse, Mevlânâ’dan Düşündüren Hikâyeler, İstanbul: Yakamoz Yayınları, 2007, s. 11-17