Mesnevî-i Şerif’ten Hikayeler(3) – Şaban Karaköse

Mesnevî-i Şerif’ten Hikayeler(3)

Şaban Karaköse

Hz. Musa’ya genç bir adam dedi ki: “Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu suretle kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım. Çünkü Âdemoğullarının bütün sözleri, suya, ekmeğe, şana, şerefe ait. Belki hayvanların başka bir derdi, bu dünyadan göçme zamanına yönelik başka tedbirleri vardır!”[1]

Hz. Musa, “Hadi efendim, hadi… Vazgeç bu hevesten… Bunun önünde sonunda pek çok tehlikesi var.[2] İbret almayı ve uyanmayı Allah’tan dile; kitaptan, sözden, harften, dudaktan değil!” dedi.

Adam, Hz. Musa men ettikçe daha da istekli oldu, meselenin üstüne iyice düştü. Zaten insan, men edildiği şeye karşı harîs olur.

Adam dedi ki: “Ey Musa! Senin nurun dünyada parlayınca her şey kadrini, kıymetini senin sayende buldu. Ey cömert er! Beni bu muradımdan mahrum etmek senin lûtfuna uygun düşmez. Bu zamanda Hakk’ın vekili sensin. Eğer muradıma engel olursanız beni ümitsizliğe düşürmüş olursun.”[3]

Hz. Musa, “Ya Rabbi! Taşlanmış şeytan, galiba bu sâf adamı kandırıp etkisi altına almış. İstediğini öğretsem ona zararı dokunacak, öğretmesem gönlü su-i zanda bulunacak.” dedi.

Cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Ey Musa, öğret! Çünkü biz, lütuf ve keremimizden, hiçbir duayı asla reddetmeyiz.”[4]

Hz. Musa dedi ki: “Ya Rabbi! Sonra pişman olacak, elini dişleyecek, elbiselerini yırtacak.”

Kudret/iktidar, herkesin harcı değildir.[5] Acz, muttaki olan kişiye en iyi sermayedir. Eli bir şeye erişmeyen kimse zühd ve takvada kalır.[6] Fakr, işte yüzden daima iftihar edilecek bir şey olmuştur.[7] Zengin zenginliği yüzünden Cenab-ı Hakk’ın huzurundan reddedildi.[8] Çünkü kudreti var; sabrı terk etti, dilediğini yapıverdi! Âcizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis belâsından aman verir. Gam ve kederler, olmayacak arzulardan meydana gelir. Onların sahibi olan kimse şeytanın avıdır.”

Cenâb-ı Hak Hz. Musa’ya “Ey Musa! Sen onun istediğini ver, irade ve ihtiyar elini aç da dilediğini yapsın. Hesap vakti sevap da ihtiyarî olarak yapılan işe verilir, azap da. Adamın eline kılıcı ver, onu âcizlikten kurtar, kudret sahibi yap da ya gâzi olsun yahut yol kesici eşkıya olsun!”[9]

Kendine gel… Kudretin, kâr elde etmek için bir sermayedir. Kudretli bulunduğun zamanın kıymetini bil, dikkatli ol, o sermaye ile ticaret et!

Hz. Musa, tekrar o adama şefkatle öğüt vererek dedi ki: “İstediğin şey seni mahcup eder, yüzünü sarartır. Gel, bu sevdadan vazgeç. Allah’tan kork. Şeytan seni aldatmış, sana ders vermiş!”
Adam dedi ki: “Bari hiç olmazsa, kapı dibinde yatıp duran, ev bekçiliği yapan köpek ile kümes hayvanlarının, tavuğun dillerini öğret.”

Hz. Musa dedi ki: “Hadi, peki.. Allah’ın lûtfu erişti. İkisinin dillerini anlayacaksın. Artık yürü git!” Adam, sabah vakti ‘bakalım sahiden dillerini öğrendim mi, anlayacak mıyım’ diye tecrübe için kapı eşiğinde beklemekteydi. Hizmetçi kadın sofra örtüsünü silkelerken bir parça bayat ekmek yere düştü. O ekmek parçasını hemencecik bir horoz kapıverdi.

Köpek ona dedi ki: “Sen bize zulmettin. Buğday tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem… Yerimde, yurdumda bundan âcizim ben. Ey neşeli neşeli öten horoz! Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da, darı, mısır gibi başka şeyler de… Halbuki ben yiyemem. Böyle olduğu halde, bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği bile kapıyorsun!”

Bu sözü duyan horoz dedi ki: “Merak etme, Allah buna karşılık sana başka şeyler verir. Bu ev sahibinin atı sakatlanacak; yarın sabah adamakıllı doyacaksın, kederlenme. Atın ölümü, köpeklere bayram olacak… Çalışıp çabalamadan bir hayli rızık dökülüp kalacak.”

Ev sahibi adam, bu sözü duyunca derhal atı sattı. Horozun dediği çıkmayınca köpeğe karşı yüzü sarardı, mahcup oldu.

Ertesi günü horoz yine ekmeği kapınca, köpek ağzını açıp dedi ki: “Ey düzenbaz horoz! Bu ne kadar yalan! Hem zâlim hem de soğuk, kara yürekli bir yalancısın! Hani at sakatlanacak demiştin, n’oldu? Sen, doğru söylemekten mahrum kör bir müneccimsin!”

İşten haberdar olan horoz, köpeğe dedi ki: “Atı sakatlandı, ama başka yerde. Atını satıp zarardan kurtuldu. Uğrayacağı zararı başkalarına yükletti. Fakat yarın katırı sakatlanacak, o nimet, ancak köpeklere nasip olacak.”

O haris adam, hemencecik katırı da sattı. Dertten de kurtuldu, ziyandan da.

Üçüncü günü köpek, horoza dedi ki: “Ey beyliği davulla dümbelekle ilân edilen yalancılar beyi, hani, nerede vaadin?”

Horoz dedi ki: “Alelacele katırı da sattı. Fakat yarın kölesi ölecek. Kölesi ölünce de akrabası, yoksullara, köpeklere ekmekler dağıtacaklar.”

Adam, bunu duyunca köleyi de satıp zarardan kurtuldu, neşesinden yüzü parladı. “Âlemde üç ziyandan da kurtuldum. Kümes hayvanlarıyla köpeklerin dillerini öğrendiğimden beri kötü takdirlerden kendimi kurtardım” diye şükürler etmekteydi.

Ekmekten mahrum kalan köpek, ertesi gün dedi ki: “Ey herze yiyen yalancı horoz! Ne tek çıktı ne de çift. Yalanın, düzenin ne zamana kadar sürecek? Sen yalandan başka bir söz söylemez misin?”

Horoz dedi ki: “Hâşâ! Ne ben yalan söylerim, ne de benim cinsimden olan öbür horozlar. Biz yalandan yunmuş ve arınmışız! Biz horozlar, müezzinler gibi doğru söyler, güneşi gözetler, vakit gelmesini bekler dururuz! Üstümüze leğen kapatsalar bile, yine de onun altında güneşin bekçisiyiz, yani güneşin nerede olduğunu ve vakti biliriz. Evliyaullah da güneşin bekçileridir. İnsanlar içinde Allah’ın sırlarına onlar vakıftır. Allah bizi, namaz vaktini bildirmek üzere Âdemoğluna hediye etmiştir.[10] İçimizden biri yanılır da vakitsiz öterse, o ötüşü ölümüne sebep olur.[11] Vakitsiz “Hayye alessalâh (Haydin namaza)” dememiz, kanımızı mübah eder. Mâsum olan, yanılmayansa ancak vahye mazhar olan can horozudur[12]. O köle, müşterisinin yanında öldü ve müşteri iki kat ziyana girdi. O adam malını kaçırdı, ama iyi bil ki kendi kanına girdi. Bir ziyana uğramak, birçok ziyanları defedecekti. Bizim bedenlerimiz, mallarımız, canlarımıza fedadır.[13] Gazaba uğradın mı, padişahlara malını verir, başını kurtarırsın. Fakat iş bilmez cahil misin ki kazaya karşı padişahtan (Allah’tan) malını kaçırmaya kalkışırsın.[14] Fakat şimdi de yarınki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan, feryat ve figan ederek bir öküz kesecek. Böylece yarın, adam ölünce sana epeyce yemek düşecek. Köyde halk da, ileri gelenler de kurban etleri ve yemeklerden yiyecekler. Yoksullara ve köpeklere bir hayli öküz eti, koca koca ekmekler dağıtılacak. Atın, katırın ve kölenin ölümü, bu ham mağrura gelecek kazaya engel olacaktır. Fakat o, malının ziyanından ve zarar uğrama derdinden kaçtı. Malını çoğalttı, ama kendi kanına girdi!”

Dervişlerin riyazetleri niçindir? Zira tenin eziyet görmesi, ruhların bekasına sebeptir.

O habis herif bunları duyunca, ateşlenip koşa koşa Musa Kelîmullah’ın[15] kapısına dayandı. Korkudan kapısının toprağına yüz sürmekte, “Ey Kelîm! feryadıma yetiş” demekteydi.

Hz. Musa dedi ki: “Yürü, yüzünü yerlere döşe de kurtul. Mademki usta oldun, kuyudan sıçra da çık! Hadi, Müslümanları zarara sok, keseni, dağarcığını iki kat doldur.[16] Ben, sana aynada görünen bu kaza ve kaderi evvelce kerpiçte görmüştüm. (Vaki olmadan müşahede etmiştim.) Akıllı olan, bir şeyin sonunun evvelden görür, gönlüne doğar. İlmi az olan kişi ise, ancak sonunda ve zuhurunda müşahede eder!”

Adam tekrar feryat edip dedi ki: “Ey iyi ahlâklı, lûtfet. Yaptıklarımı başıma kakma, yüzüme vurma. Ben, iyiliğe lâyık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim, ettim de. Sen, benim liyakatsizliğime iyi bir karşılık ver, lûtfet.”

Hz. Musa dedi ki: “Oğul, ok yaydan fırladı. Okun geri gelmesi âdet değildir. (Allah’ın verdiği hüküm geri dönmez.) Fakat bir iyilikte bulunmak isterim ki ölüm zamanı ruhun kabzedilirken imanlı ölesin. İmanını yoldaş edindin mi mânen diri demeksin. İmanla gittin mi ebedîsin.”[17]

Tam bu sırada adamın hali değişti midesi bulandı, istifrağ edecek diye leğen getirdiler. Ey ham ve bedbaht kimse! Bu, yemekten meydana gelen mide bulantısı değil, ölüm alâmetidir! Kusmanın sana ne faydası var? Dört kişi alıp evine götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu.

Zamanın Musa’sının nasihatini dinlemez, küstahlık edersin; böyle yapmakla da kendini çelikten bir kılıca vurmuş olursun. Kılıç senin canını alır, kesmekten haya etmez. Birader, bu hâlin senin layığındır.

Hz. Musa, o seher çağı duaya başladı: “Ya Rabbi! Sen, onun imanını alma. Padişahlıkta bulun, büyüklüğünü göster ve günahlarını bağışla… O yanıldı, budalalık etti, haddini bilemedi de ileri gitti! Ona ‘Bu bilgi, senin harcın değil’ dedim, ama sözümü anlamadı. Başımdan savıyorum sandı. Gayb sırlarını öğrenmek, söylemekten dudağını dikmeye (yani sükût etmeye) muktedir olabilene yaraşır.[18] Deryaya layık olan su kuşudur. O ise suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor. Ey kullarını seven Rabb’im, onun elinden tut!”

Cenab-ı Hak buyurdu ki: “Peki. Ona imanını bağışladım. Hattâ dilersen şimdi dirilteyim de… Değil yalnız onu, hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim.

Hz. Musa dedi ki: “Ya Rabbi! Bu dünya, ölümlü dünyadır. Sen, onu aydınlık ve bâkî olan âlemde, âhiret âleminde dirilt. Bu fânî dünya, hakiki varlık dünyası değildir. Sonunda yine ölecek değil mi… geçici olarak dirilmede fayda yoktur. Ya Rabbi, sen şimdi onlara, gözlerden gizli olan “Ledeyna muhdarûn”[19] yurdunda rahmet saç!” dedi.

Ey insan, cisim ve mal ziyanı, ruh için fayda olur, ruhu vebalden kurtarır.[20] O halde sen de riyazata[21] canla, başla müşteri ol. Çünkü bedenini hizmete vakfedersen, canını kurtarmış olursun. Ey bahtı yaver kişi, riyazat sana ihtiyarın dışında gelirse, secdeye kapan, şükrane olarak sadaka ver. Mademki Cenab-ı Hak, o riyazatı verdi, şükürler et. O istek, sana kendiliğinden gelmedi. Allah seni “Kün (Ol!)” emriyle riyazata çekti. (Mesnevî, cilt: III, beyit nu: 3266-3398)

AÇIKLAMALAR

[1] Hikmetli Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” (el-Haşr 59/18)

[2] “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, … Sana sığınırım.” (Müslim, Zikr 73) Hayvanların dilini öğrenmeyi, ibret almak, maneviyatını güçlendirmek ve ahirete hayatına hazırlanmak için isteyen adam, hikayenin ilerleyen sahnelerinde görüleceği üzere, kendisine verilen bu manevi ilim ve imkanları dünyevi çıkarları için kullanarak dalalete düşmüştür. Onun içindir ki beş vakit namazın her rekatında (toplamda 40 defa) Fatiha Suresi’nde, “Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna… Sapıtan ve gazaba uğrayanların yoluna değil.” diye dua etmemiz emredilmiştir.

[3] Kişi, kendisi için dua etmesini Salih bir insandan isteyebilir, istemelidir. Nitekim Hikmetli Kur’an’da, peygamberlere gelip, dua etmelerini istemek gerektiği belirtilmektedir: “… Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” (4/Nisa Sûresi, 64)

[4] Yüce Allah, Hikmetli Kur’an’ında, kullarının kendisine dua ve niyazda bulunmalarını istemekte, bunları kabul edeceğini müjdelemektedir: “Bana dua edin ki size icabet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin Sûresi, 60)

“Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ki ben onlara çok yakınım. Dua edenin duasına her zaman karşılık veririm…” (2/Bakara Sûresi, 186)

“Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!” (25/Furkân Sûresi, 77)

Peygamberimiz de, Yüce Allah’ın dualara icabet edeceğine dikkat çekmiştir: “Rabbiniz hayiydir (çok haya edendir), kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder.” (Tirmizî, Daavât 118; Ebû Dâvud, Salât 358. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 1770)

“Bir kul günah olan veya akrabası ile darılmasına yol açan bir şeyi dilemedikçe yahut acele etmedikçe duası kabul olunur.” Yâ Resûlallah! Acele etmek ne demektir? diye sorulunca da şöyle buyurdu: “Nice defalar hep dua ettim de Rabbimin duamı kabul buyurduğunu gördüğüm yok, der. Duasının hemen kabul edilmemesi sebebiyle bıkar ve duayı bırakır.” (Müslim, Zikir 92. Riyazu’s-salihin, hadis nu: 1502)

“Allah’a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur. Yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun.” (Tirmizî, Daavât 145. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 1782)

“Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin.” (Tirmizî, Daavât 149. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 1784)

“Kime dua kapısı açılmış ise, ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah’a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah’ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir.” (Tirmizî, Daavât 112. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 1751)

Peygamberimiz çoğu zaman şöyle dua ederdi: “Allâhümme âtinâ fi’d-dünyâ hasene ve fi’l-âhireti hasene ve kınâ azâbe’n-nâr: Allahım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azâbından koru.” (Buhârî, Daavât 55; Müslim, Zikr 23, 26, 27. Riyazu’s-salihin, hadis nu: 1470)

Dua esnasında Allah hamd, Peygamberimize salatu selam getirmek, duanın kabul şartlarındandır. Nitekim Efendimiz (sav) şöyle demiştir: “Biriniz dua ederken, Allahu Teâla’ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e salât okusun, sonra da dilediğini istesin.” (Tirmizî, Daavat 66; Ebû Dâvud, Salât 358; Nesâî, Sehv 48. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 1772)

“Dua sema ile arz arasında durur. Bana salât okunmadıkça, Allah’a yükselmez. (Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.)” (Tirmizî, Salât 352. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 1773)

[5] Nitekim halk arasında, “Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış.” sözü bu konuda ektedir.

[6] Bu konuda Hikmetli Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Eğer Allah (bütün) kullarına (eşit şekilde) bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı.” (42/Şûrâ Sûresi, 79)

“Sakın! Çünkü insan kendisini müstağni görürse muhakkak azar.” (96/Alak Sûresi, 6-7)

[7] Peygamberimiz, “Fakr, benim iftihar vesilemdir.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II, 113) demiştir.
Tasavvufta fakr kavramına yüklenen genel mânâ şudur: Fakr, bizim bilegeldiğimiz yoksulluk değildir. Bu, “manevî ihtiyaçlılık hâli”dir. Kulun, Allah’tan başka hiç bir şeye ihtiyaç duymamasıdır. Fakrın şekli, bütün sebeplerden uzaklaşmaktır. Fakirlerin en belirgin özelliği şudur: Onlar yoklukta feryâd etmez, sızlanmaz, sükûnetlerini korurlar; ellerine birşey geçince de onu başkasına verirler, başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.

[8] Peygamberimiz şöyle demiştir: “Cennetin kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu yoksullardı. Zenginler ise hesap vermek için alıkonulmuştu. Ayrıca onlardan cehennemlik olanların da cehenneme sevkedilmeleri emrolunmuştu.” (Buhârî, Rikâk, 51, Müslim, Zikir, 93) “Fakirler, cennete zenginlerden yarım gün önce, yani (dünya hesabıyla) beş yüz sene önce girerler.” (Tirmizî, Zühd, 37) Ancak bu durum, dinimize göre fakirliğin mutlak surette zenginlikten üstün olduğunu göstermez. İlâhî emirlere uymayan bir fakirin İslâm’da hiçbir değeri yoktur. Onu değerli kılan, Allah’ın verdiğine hamdetmesi, hâline sabretmesidir. Zenginlerin fakirlerle birlikte cennete girememeleri, onların dünyada refah içinde yaşamalarını sağlayan servetlerini nereden kazanıp nereye harcadıklarının hesabını vermeleri sebebiyledir. Bu hesaptan sonra alnı ak olanlar cennete, olmayanlar ise cezalarını çekmek üzere cehenneme gideceklerdir. Peygamberimiz, sabredip olgunluk göstermeyen, yoksulluğunu bahane ederek isyan eden, kötülük yapan fakirleri de şiddetle kınamış, fakirliğin kişiyi nankörlüğe sevkedip küfre bile düşürebileceği uyarısında bulunmuştur. Bir hadis-i şeriflerinde “unutturan fakirlikten sakınmak gerektiği”ni belirten (Tirmizî, Zühd, 3) Efendimiz, “Fakirlik fitnesinin şerrinden Allah’a sığınırım.” (Nesâî, İstiâze, 17) diye dua etmiş; bir başka hadislerinde bizlere şu tavsiyede bulunmuştur: “Fakirlikten, kıtlıktan, zilletten, zulm etmekten ve zulme uğramaktan Allah’a sığının!” (Nesâî, İstiâze, 14) Efendimiz bir defasında, “Allahım, fakirlikten ve küfürden Sana sığınırım.” diye duâ edince, sahabeden biri: “Küfürle fakirliği birbirine denk mi tutuyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Evet” cevabını verdi. (Nesâî, İstiâze, 29)

[9] Yüce Allah, dünya hayatının bir imtihan yeri oluşu sebebiyle, kullarına irade vermiş, maddi ve manevi olarak çeşitli kudret ve imkanlar sunmuştur. Artık kişi, hür iradesiyle, aklını kullanarak, bilgiyi ve nefsani isteklerini dikkate alarak kararlar vermekte, tercihlerde bulunmaktadır. Şu halde, “Kim salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük ederse aleyhinedir.” (41/Fussilet Sûresi, 46)

[10] Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Horoza sövmeyiniz. Çünkü o namaz için uyandırır.” (Ebû Dâvûd, Edeb 105, 106) Mevlânâ ise bir gazelinde şöyle der: “Horozlar seher vaktinde: Ey gafil insan, kalk, namaz kıl, derler…” Mevlana, hikayede horozu kullanarak, onun köpekten farklı olarak, ilerde vuku bulacak bazı olayları algıladığını kaydetmiştir. Gayba ait bazı konuları bilme hususunda horoz, evliyaullahı kasdetmek için kullanılan bir “mecaz” olabileceği gibi, hakikat de olabilir yani bizzat horozlara ait bir gerçekliğe işaret ediliyor olabilir. Nitekim Peygamberimiz şöyle bildirmiştir: “Horozun öttüğünü işittiğiniz vakit, Allah’tan lütfunu ihsan etmesini isteyiniz; çünkü o, bir melek görmüştür. Eşeğin anırmasını işittiğiniz vakit de şeytandan Allah’a sığınınız; çünkü o, bir şeytan görmüştür.” (Buhârî, Bedü’l-halk 15; Müslim, Zikr, 82) Günümüzde bilim adamları vuku bulabilecek depremi önceden tahmin etmek için bazı hayvanları gözlemlemektedirler.

[11] Nitekim, “Vakitsiz öten horozun başını keserler.” diye bir darb-ı mesel vardır.

[12] Can horozu sözüyle işaret edilen, Cebrail Aleyhisselamdır.

[13] Yani, canımıza gelecek belâ, bedenimize, malımıza gelir. Nitekim, “Cana geleceğine, mala gelsin” denilir.

[14] Peygamberimiz hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Sadaka belayı def eder ve ömrü artırır.” “Sadaka, musibette yetmiş kapıyı örter.” “Sadaka vermek, Allah’ın gazabını teskin eder.” “Sadaka, kötü ölümü (imansız gitmeyi) önler.”

[15] “Kelîmullah”, Cenab-ı Hakk’ın hitab eylediği zat, anlamındadır. Hz. Musa’nın bir ünvanıdır. Çünkü O, Tur-i Sina’da Cenab-ı Hakk’ın kelâmını, hitabını duymak mazhariyetine erişmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) mi’rac-ı şerifinde Cenab-ı Hak ile tekellüme mazhar olduğundan, bir ismi de Kelimullah’tır.

[16] Peygamberimiz şöyle bildirmiştir: “Hiçbiriniz, kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için de istemedikçe (gerçek) mümin olamaz.” (Buhari, İman 7; Müslim, İman 71-72)

[17] İmanlı bir halde iken ölmek önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de de, “… Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al.” (7/A’raf Suresi, 126) duası vardır.

[18] Hz. Mevlana bu sözü ile aslında, Yüce Allah’ın bazı sırları kendisine bildirdiğine, fakat bunu insanlara söyleyemeyeceğine işaret etmektedir.

[19] “karşımızda hazır bulunacaklar” manasına bu ifade, Yasin Suresi’nde geçmektedir. “Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler. Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.” (36/Yasin Sûresi, 31-32)

[20] Kulun tevbe istiğfarı ile dökülmeyen günahları, başına gelen sıkıntı ve musibetlere sabretmesi sayesinde bağışlanır ve dökülür. Peygamberimiz bu konuyu şöyle açıklamıştır: “Müminlere bir diken ve ondan daha küçük bir şey isabet etmez ki bu yüzden Allah onların mertebesini bir derece yükseltmiş ve bir günahını silmemiş olsun.” (Buhari, Merda, 3; Müslim, Birr, 46-48) “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslüman’ın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (Buhârî, Merdâ 1, 3; Müslim, Birr 49)

“Ne acayiptir müminin işi! Gerçekten onun her işi hayırdır. Bu hal, müminden başka hiçbir kimse için böyle değildir. Eğer ona sevinç verici bir şey isabet ederse şükreder. Bu da kendisi için bir hayır olur. Eğer ona zarar ve ziyan verecek bir şey isabet ederse sabreder, bu da kendisi için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 13)

[21] Riyazat, riyazet kelimesinin çoğuludur. Riyazet, Arapçada, ‘terbiye ve ıslah etme’, ‘idman yapma’, ‘eğitme’ gibi anlamlan olan bir kelimedir. Nefsi eğitmek üzere onu aç, susuz ve sevdiği şeylerden mahrum bırakmaya riyazet denir. Nefsi ibâdete alıştırmak üzere eğitmek de, riyazettir. Riyazet denilinci genellikle 1) az yemek, 2) az uyumak, 3) az konuşmak, 4) halvet, 5) hizmet kastedilir.