MESNEVÎHAN ŞEFİK DEDE – Sezai Küçük

MESNEVÎHAN ŞEFİK DEDE

Sezai Küçük

Mevlânâ, altı cilt ve yaklaşık 25.668 beyitten oluşan Farsça eserine “bir şeyi ikiye katlamak, çift yapmak” anlamlarına gelen Mesnevî adını vermiştir. Bu isimlendirme öncelikle kitabın nazım şekline yani sûretine dayanarak yapılan bir isimlendirmedir. Mesnevî şârihleri kitabın adının mâna ve muhtevasından da kaynaklandığını söylemişlerdir. Şârihler birbiriyle mütekabil ilâhî isimlerin mazharları olmaları itibariyle şehâdet âlemindeki tüm varlıkların (suret-mâna, varlık-yokluk, gayb-şehâdet, ışık-karanlık gibi) çift çift veya ikili zıtlar halinde zuhûr ettiğini, Mesnevî“nin şehâdet âlemindeki eşya türlerinin hakikatlerine, duyulur şeylerden (mahsûsât) akledilen şeylere (ma”kûlât) kadar tüm çift ve zıt varlıkların hallerine dair bir kitap olmasından dolayı Mevlânâ”nın esere bu adı verdiğini ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla Mesnevî adı hem kitabın şekline yani sûretine hem de muhtevasına yani mânasına delâlet etmektedir.
Mevlânâ eserini; Keşşâfu”l-Kur”ân, Fıkh-ı Ekber, Saykalü”l-ervâh ve Hüsâmînâme gibi çeşitli lakaplarla da isimlendirmiş ve bu lakapların ilâhî bir hüviyette olduğunu ifade etmiştir. Şârihler lakapların Mesnevî“nin özelliklerini yansıtan nitelemeler olduğunu vurgulamışlardır.
Kitabın Mesnevî adıyla yaygınlık kazanmasıyla kelimenin geçtiği her ortamda akla gelen ilk çağrışım, klasik şiirin Mesnevî nazım şekli değil, Mevlânâ”nın Mesnevî“si olmuştur. Eser Mesnevî-i Mevlevî terkibiyle diğer mesnevîlerden ayırt edildiği gibi “Mesnevî-i Ma”nevî” ve “Mesnevî-i Şerîf” gibi hürmet ifadeleriyle de anılagelmiştir.
Mevlevîlerce, Mesnevî“nin okunması Mevlevîyye erkânından kabul edilmiş ve aynı zamanda seyrü sülûkta bulunanlar için irşad kitabı olarak nitelendirilmiştir. Yüzyıllardır her kesim tarafından okunması ise bir metnin insan ve toplum inşâ etmesine örnek teşkil etmiştir. Abdurrahman Câmî”nin Mevlânâ için “Peygamber değil, ama kitâbı var” sözü Mesnevî“nin bu fonksiyonuna işaret etmektedir. Tasavvufî düşüncenin bütün konularını içeren ve konuları didaktik üslûpta ele alan eser, entelektüel planda zengin bir şerh geleneğine zemin hazırlamıştır.
Tasavvuf tarihinin en önemli iki eseri olan ve birer şerh geleneği oluşturan Muhyiddin İbnü”l-Arabî”nin Fusûsü”l-hikem“i ile Mevlânâ”nın Mesnevî“si Osmanlı toplumunda okunma düzeyi açısından karşılaştırıldığında, Fusûs“un seçkin bir zümre tarafından okunduğu, Mesnevî“nin tasavvufî çevrelerin yanı sıra halk kesiminde de yaygınlık kazandığı görülmektedir.
Malum olduğu üzere Mesnevî, Mevlânâ”nın kâtibi ve ilk halifesi Hüsâmeddin Çelebi Mevlânâ”dan müridlerin irşadı için Hakîm Senâî”nin Hadîkatü”l-hakâik“ı gibi Mesnevî tarzında, Ferîdüddin Attâr”ın Mantıku”t-tayr“ının vezninde mârifet sırları ve sülûk konularında Mesnevî türüne bir kitap telifini rica etmiş, Mevlânâ da “bu fikir sizin kalbinize gelmeden evvel, gayb âleminden bu manzum kitabın telifi kalbime ilham olundu” diyerek Mesnevî“nin “Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned” (Dinle neyden nasıl hikâyeler anlatmakta) mısrayla başlayan ilk 18 beytini sarığının içinden çıkarıp Hüsameddin Çelebi”ye uzatmış, eserin kaleme alınma süreci bu olayın ardından başlamıştır.
Hüsâmeddin Çelebi”ye irticali olarak yazdırılan Mesnevî“de hem muhteva hem de şekil açısından sistematik bir yöntem takip edilmememiştir. Eserde Mevlânâ”nın eseri telif sürecinde bazen sabaha kadar söylediği, Çelebi”nin bu yüzden uykusuz kaldığı, kendisinin acıkıp bir şeyler yediği ve bu yüzden ilham kaynağının bulandığı, Mesnevî“ye yönelik itirazlar, Mesnevî yazılırken olup-bitenler beyit beyit serdedilir. Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ”nın Mesnevî“yi yazarken hiçbir kitaba müracaat etmediğini, bir yerde oturup eline kalem almadığını, medresede, Ilgın Kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram”da hatırına ne geldiyse söylediğini, kendisinin bunları derhal zabt ettiğini, hatta yazmaya yetişemediğini aktarır. Bazen geceli-gündüzlü birkaç gün durmadan söylediğini, bazen aylarca sükût ettiğini söyler. Bu durum, ilâhî hakikatlere dair mânaların “insân‑ı kâmil”in ayna mesabesinde olan kalbe dâimî bir surette tecelli edip bazı anlarda dilden taşmasına (feyz) işaret eder.
Mesnevî“nin her cildi tamamlandığında Mevlânâ”ya sesli olarak okunmuş, Mevlânâ tashih edilecek yerleri bizzat Hüsâmeddin Çelebi”ye imlâ ettirmiş, ciltlerin muhtelif yerlerinde yaptığı hizmetten dolayı onu “Hak Ziyâsı”, “Yüce Kitâb”, “Nazlı ve nâzenîn varlık” gibi lakaplarla anmış ve eseri kendisine ithâf ettiğini belirtmiştir.
Mevlânâya göre Mesnevî, “dinin usûlünün usûlünün usûlüdür” Bu açıdan Mesnevî“nin konusu din ve dinin üç temel dayanağı olan amel (şeriat), hal (tarikat) ve hakikattir. Hakikati elde etmek amel ve hali gerektirdiği gibi, amel ve hal anlamını hakikatten alır. Bu anlamda hakikati elde etme aslının bilgisini konu edinen Mesnevî, bu bilgiye (keşfî bilgi) ulaşma yolları olan ameller (şer”î ilimler) ve hallere dair bilgileri (sülûk ilmi) de hakikat bilgisi (ilm‑i ilâhî) bağlamında ele alır. Mesnevî bir bütün olarak İslâm”ı konu edindiğinden, Mevlânâ onu muhteva ve üslûp olarak Kur”an”a benzetmiş, çeşitli Kur”an sıfatlarıyla tavsif etmiştir. Mesnevî, Kur”an ile aynı kaynaktan gelen mutlak mânayı açıklayan ve küllî mânadan pay alan mânadır (mağz-ı Kur”ân).
Bu özellikleriyle Mesnevi, telifinden bu güne kadar sürekli gündemde olan, nüshaları neşirleri, itisarları ve tercümeleriyle ehl-i zâhir ve bâtının el kitabı olmuştur.
Dünya kütüphanelerinde çok sayıda Mesnevî nüshası bulunmaktadır. Konya Mevlânâ Müzesi Müzenin teşhir salonunda sergilenen 623 sayfalık Veledî nüsha en eski Mesnevî nüshası kabul edilir. Sultan Veled”in dervişlerinden Muhammed b. Abdullah el-Konevî tarafından Çelebi Hüsâmeddin”le Sultan Veled”in nezareti altında Mevlânâ”ya okunup tashih edilen nüsha ilk istinsah edilen nüshadır.
Mesnevî ilk olarak 1221/1806/1807″de İsmail Ankaravî”nin Mecmû´atü”l-ma´ârif ve Matmûratü”l-letâif adlı şerhiyle birlikte Kahire”de basılmıştır. Mesnevî“nin ilk tenkitli neşri Nicholson (ö. 1945) tarafından gerçekleştirilmiştir.
Gülşehrî Anadolu sahasında Mesnevî“nin Türkçe”deki ilk mütercimi kabul edilir. Mesnevî“nin ilk tam Türkçe manzum tercümesi XVIII. yüzyılda Süleyman Nahîfî (ö. 1738) tarafından yapılmıştır.
Günümüzde en yaygın kullanılan Mesnevî tercümesi Veled Çelebi İzbudak”ın tercümesidir. Abdülbaki Gölpınarlı”nın gözden geçirip açıklamalar yaptığı eser Milli Eğitim Bakanlığı Şark-İslâm Klasikleri dizisinde defalarca basılmıştır. Şefik Can Hocaefendinin yani Şefik Dede”nin Mesnevî Tercümesi“nde de, iç içe geçen hikâyeler, tasnif edilip kısaltılarak tercüme edilmiştir. Kendisinin Cevâhir‑i Mesneviyye: (Mesnevî”den Seçmeler) isimli bir tercümesi daha bulunmaktadır.
Anadolu sahasında ilk tam şerh XVI. yüzyılda Gelibolulu Mustafa Sürûri Muslihiddin Efendi tarafından yapılmıştır. Türkçe şerhler arasında da en muteber kabul edileni İsmail Ankaravî”nin (ö. 1041/1631) Mecmû´atü”l-letâif ve Matmûratü”l-mâ´ârif adlı şerhidir. Tam şerhlerden biri olan Ahmed Avni Konuk”un şerhi de 34 defterden meydana gelmektedir. Yine bir tam şerh Şefik Dede”nin hocası olan Tâhirü”l-Mevlevî”nin şerhidir. Hocası Mehmed Esad Efendi”nin ölümüyle yerine geçtiği Fatih Camii”ndeki Mesnevî kürsüsünde Mesnevî takrirlerine başlayan Tâhirü”l-Mevlevî”nin (Tahir Olgun) şerhinin aslı da hocasının bu takrirlerine dayanır. Takrirler Mesnevî Dersleri adı altında on beş günlük formalar halinde yayımlanmaya başlamıştır. Şârih ilk dört cilt ile beşinci ciltten bin beyit kadarı şerh edebilmiş, vefatı üzerine V. cildin geri kalan kısmıyla, VI. cildin şerhi öğrencisi Şefik Dede tarafından yapılmıştır. 18 cilt halinde basılan eserin 14 cildi Tahirü”l-Mevlevî”ye son dört cildi Şefik Dede”ye aittir. İlk 10 cilt Tahirü”l-Mevlevî hayattayken basılmış, yazımı tamamlanan 11-14. ciltler Şefik Dede tarafından derlenip yayımlanmış 14-18. ciltleri ise Şefik Dede şerh etmiştir. Kendinden önceki Mesnevî şerhlerini çeşitli açılardan eleştiren Abdülbaki Gölpınarlı”nın şerhi geleneğinin son halkasıdır. Bu şerh Mesnevî“deki hikâyelerin kaynakları ve beyitler arası ilişki açısından faydalıdır.
Mesnevî“nin bu özellikleri, başka hiçbir esere nasip olmayan ve eserin okunması ve açıklanması sadedinde “Mesnevîhanlık” diye ifadelendirilen bir mesleği ön plana çıkartmıştır.
Mesnevî“yi yüksek sesle okuyan, nâdiren tegannî eden, şerh mâhiyetinde birtakım açıklamalarda bulunanlara, “Mesnevî“yi okuyan veya okutan” anlamında Mesnevîhan denilmiştir.
Mesnevîhân kelimesinin sonundaki “–han” eki, Farsça”da “okuyan” manasına gelir ki Osmanlıca”da bir çok terkipte kullanılmıştır. Duâhan, mevlüthan, gazelhan gibi.
Hz. Mevlânâ”nın vefatından sonra ilk defa Hüsameddin Çelebi”nin halka açık kürsülerde Mesnevî takrir etmeye başladığı bilinmektedir. Böylece Mesnevî“nin kâtibi ve ilk muhatabı olan Hüsameddin Çelebi, ilk Mesnevîhân ve Mesnevîhânlık müessesesinin bânisi kabul edilmiştir. Ondan sonra bu geleneği Sultan Veled devam ettirmiştir.
Hüsâmeddin Çelebi, Serâceddin Mesnevîhân gibi özel olarak bazı Mesnevîhânlar da yetiştirmiştir. Sultan Veled”in oğlu Ulu Ârif Çelebi çoğu zamanını tarikatı yaymak gayesiyle seyahatlerle geçirdiği için Konya âsitânesinde Mesnevîtakrirleri için Serâceddin Mesnevîhân”ı veya Menâkıbü”l-ârifîn“i Türkçe”ye çeviren Mahmud Dede”yi vekil tayin etmiştir. Hatta daha sonraki dönemlerde mesnevihanlık bir kurum halini almış, Konya Çelebileri halife olmayan bazı kimselere Mesnevî okutmak üzere beyaz destâr sarmaya izin verip Mesnevîhânlık icâzetnâmeleri göndermişlerdir.
Mevlevî tekkelerinin yaygınlaştığı dönemlerden itibaren Mevlevî dergahlarında Mesnevî okunması için iki kürsü konulmuştur. Birinde asıl Mesnevîhân oturur, çok defa ezberinde olan mesneviyi okumaya ve açıklamaya başlarmış. Eğer unuttuğu, yanlış söylediği veya atladığı bir beyit olursa ikinci kürsüde oturan, elindeki Mesnevî”den takib ederek düzeltirmiş. Mesnevî“yi ezbere okuyanlara Hafız-ı Mesnevî, ikinci kürsüde bir nevi mukabele yapana da Kari-i Mesnevî denilmiştir.
Mevlevîlik geleneğinde Mesnevîhânlık için icâzetnâme almak şart olsa da icâzet için Mesnevî“yi bir Mesnevîhândan okumak zorunlu değildir. Şâhidî”nin Tuhfe”sini okuyup, Farsça”ya Mesnevî dilini anlayacak kadar vakıf olan kimse de, bir Mesnevîhânın kendisine verdiği icâzetle Mesnevîhanlık yapabilmiştir.
Osmanlıda Mesnevîhânlık icâzetnâmeleri Ankaravî şerhinin tahkîkine uyulması şartıyla verilmiştir. Osmanlının son devrinde Konya”da Sıdkî Dede (ö. 1933), İstanbul Eyüp Hâtûniyye Tekkesi”nde Hoca Hüsâmeddin Efendi, Yenikapı Mevlevîhânesi”nde Osman Selâhaddin Dede, Mehmed Celâleddin Efendi (ö. 1326/1908) ve Şeyh Abdülbâki Efendi Mesnevi okutan Mesnevihanlardandır. Mehmet Akif Ersoy”a da Mesnevî okutan Selânikli Esad Dede yarım asra yakın Fatih Camii”nde, Ahmed Celâleddin Dede Galata Mevlevîhânesi”nde, Ahmed Remzi Dede Beyazıt ve Üsküdar Yeni Cami”de, Mesnevî dersleri okutmuşlardır.
XIX. yüzyılda Mevlevîlerin yanı sıra İstanbul”da yaşayan önemli Nakşî şeyhlerinin aynı zamanda Mesnevîhan oldukları görülmektedir. Mevlevî-Nakşî kaynaşmasıyla birlikte Nakşîler”den “Mesnevîhân-ı şehîr” lakabıyla ünlenen Hoca Hüsâmeddin Efendi, Hoca Neş”et (ö. 1222/1807), Dârü”l-Mesnevî”nin kurucusu Mehmed Murad Efendi (ö. 1263/1848), Nakşibendî şeyhi olmalarına rağmen Mesnevî okutmuşlar ve sâliklerini Mevlevî neşvesiyle teslik ederek destarlı Mevlevî sikkesi giymişlerdir.
Osmanlı döneminde mesnevîhanlık, zamanlı Mevlevîlik adabı ve erkanı içinde kendisine mahsus bir protokole sahip olmuştur. Mesnevîhanlığın icrâ edildiği yerler başta Mevlevî tekkeleri olmak üzere, selâtîn camileri, Darü”l-Mesnevîler ve padişah sarayıdır. Mesnevî okutulması için vakfiyeler de düzenlenmiştir. Feridun Nâfiz Uzluk, İstanbul”da selâtin camilerinde Mesnevî okutulması için özel bir vakıf kurulduğunu nakleder.
Damad İbrâhim Paşa, yaptırdığı medresede tasavvuf ilminin ve Mesnevî“nin okunmasını da vakıf şartları arasında zikretmiş, bu suretle Mesnevî, tekke ve camilerden sonra medreseye de girmiştir .
XIX. asırda Dârü”l-Mesnevî veya Mesnevîhâne adıyla Mevlevî olmayanlara da Mesnevî okutmaya yönelik müesseseler açılmış, mevlevîhânelere gelemeyenler bu müesseselerde Mesnevî kültüründen istifade etmişlerdir. Mesnevî okumanın yaygınlığı böyle bir kurumu gerektirmiştir. Fatih Çarşamba”da bir Nakşî tekkesi olan Murad Molla Dergâhı civarında tekke şeyhi Nakşibendî Şeyhi Mehmed Murad Efendi tarafından kurulan Dârü”l-Mesnevî”nin açılışında devrin padişahı Sultan Abdülmecid de bulunmuştur.
Burada Şeyh Murad Efendi”den Farsça öğrenip, Mesnevî okumuş olan Cevdet Paşa”nın rivayetine göre o dönemde İstanbul”da iki Mesnevîhâne bulunmaktadır. Bunlar, Hoca Hüsâmeddin Efendi”nin Küçük Mustafapaşa”da kurduğu Mesnevîhâne ile Çarşamba”daki Dârü”l-Mesnevî”dir. Cerrâhî tekkesi postnişini Yahya Gâlip Efendi ve Mithat Paşa Dârü”l-Mesnevî”de Şeyh Murad Efendi”den Mesnevî ve Farsça okuyan önemli kişiler arasında zikredilebilir.
XIX. asrın sonlarından itibaren Mesnevîhanlık camilere de taşınınca Mesnevî dersleri halka yönelik vaazlar halini almıştır. Fatih Camii”nde Esad Dede”den sonra Karahisarlı Ahmed Efendi, onun ölümünden sonra da Tahirü”l-Mevlevî (Tahir Olgun) haftada bir gün Mesnevî okutmuşlardır.
Osmanlıda Mesnevîhanlık geleneğinin son halkası Şefik Dede”nin de kendisinden icazet aldığı ve her zaman büyük bir saygıyla andığı Tahiru”l-Mevlevî”dir. Soyadı kanunundan sonra “Olgun” soyadını alan Tahiru”l-Mevlevî, 1923-1925 yılları arasında Fatih Camii”nde Mesnevî derslerine başlamadan önce hocası Mehmed Esad Dede”nin ve Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Celaleddin Dede”nin karî-i mesnevîliğini yapmıştır. 1925 yılından 1948 yılana kadar geçen süre mesnevîhanların sustuğu bir dönemdir. Türkiye”de gelişen siyasi ortam 1948 senesi itibariyle tekrar Mesnevî derslerin okutulmasına imkân tanımış ve Tahiru”l-Mevlevî, bu seneden 1951 yılında vefatına kadar da önce Süleymaniye Camii”nde ve ardından da Laleli Camii”nde Mesnevîhanlık vazifesini icra etmiştir.
 
Tahiru”l-Mevlevî”den sonra mesnevîhanlık geleneğini onun öğrencilerinden Şefik Dede devam ettirmiştir. Şefik Dede bu hususta kendisiyle yapılan söyleşilerde şunları aktarmaktadır:
“Bendeniz on altı sene, Tahirü”l-Mevlevî Hazretleri”nden feyz aldım, onun ilminden irfanından yararlandım. Çok değerli bir Mesnevihan olan Tahirü”l-Mevlevî hocam, “artık Mesnevî okutabilirsin, ileride bu görevi sen yapacaksın.” dedi. Hocamın emriyle başladık bu hizmete. Hakk”ın takdirine bakın ki maddi ve manevi öğretmenlik belgemi Tahir-ül Mevlevî Hz.”nin elinden aldım. Bu, benim için çok büyük bir İlahi lütuftur. Benim ilk hocam, rahmetli babamdır. Fakat Tahirü”l-Mevlevî Hazretleri de babam kadar sevdiğim ikinci mürşidimdir. Hz. Mevlânâ”ya giden yolumu aydınlatarak tecrübeleriyle bendenize rehberlik yaptı. Tahir-ül Mevlevî Hazretleri”nin Mevlânâ”ya karşı olan aşkı, bende çok büyük bir iz bıraktı. Bu nedenle bütün dünya klasiklerini, en tanınmış şairlerin kitaplarını aldım okudum hayatımı okumaya hasrettim. On bin ciltlik bir kütüphane kurdum. Bu arada Eski Yunan ve Latin edebiyatına gönül vermiştim. Hatta bir de Klasik Yunan Mitolojisi kitabı yazdım. Bütün bunları anlatmaktaki maksadım, Hz Mevlânâ”ya körü körüne bağlanmadım; bütün dünya edebiyatını okudum araştırdım, hepsinin üzerinde çalıştım. Sonunda bütün bunların hepsi Mevlânâ”nın eserlerinin yanında bana çok boş ve lüzumsuz geldi.”
Hz. Mevlânâ”nın ifadelerindeki güzellik, açıklık ve sadelik eskiden beri herkesin dikkatini çekmiştir. O”nun tam anlamıyla Muhammedî yolu takip etmesi kendisine büyük bir rağbet kazandırdı. Diğer İslam ülkelerinde Mesnevî“yi makamlarla okuyup kendilerinden geçiyorlar. Bizde ise Mesnevîhanlar camilerde dersler verirler, onlar da müezzinler gibi Evkaf”tan maaş alırlardı. Tâhirü”l-Mevlevî en son Mesnevîhanlardandı. Süleymaniye ve Lâleli camilerinde ikindi namazını müteakip Mesnevî dersleri veriyordu. Merhum vefat etti. Aradan yıllar geçti. Çelebi Celaleddin Efendi bu vazifeyi bendenize verdi, Mesnevîhan diye.”
Bir mesnevîhan olarak Mesnevî derslerine başlaması hususunu yine kendisi şöyle aktarıyor:
“Biz bir zamanlar tarihçi İsmail Hami Danişmend beyin evinde cumartesi günleri toplanırdık, oraya o devrin birçok şairleri, edipleri, tanınmış hanımları gelirlerdi. Onlar arasında Münevver Ayaşlı hanımefendiyle tanıştım, sonra Münevver Ayaşlı hanım bendenizi beylerbeyindeki yalısına davet etti. Orada bir zat konuşma yapacaktı. Bana haber verdi. O şekilde tanıştık sonra onun evinde vefat edinceye kadar da Pazar günleri Mesnevî takrir ederdim ve epeyce de dinleyici gelirdi, Mevlânâ”nın torunlarından Celaleddin Çelebi de ailesiyle gelirdi oraya.”
1960″lı yıllarda Seniha Bedri Göknil Hanımefendinin villasında Mesnevi derslerine başlayan Şefik Dede, daha sonraları Münevver Ayaşlı Hanımefendinin yalısında, Nezahat Nurettin Ege hanımefendinin yaptırdığı, eskiden “Güneş Koleji” şu anda Işık Lisesi olan Erenköy”deki bir  özel okulun konferans salonunda, aynı vakfa ait olan Mustafa Nazmi Ersin Camiinin kütüphanesinde ve Nezahat Nurettin Ege hanımefendinin  kendi oturduğu  konağında, ayrıca, Hülya Tertemiz Hanımefendinin desteğiyle Maltepe Huzur Evi Konferans  salonunda, Hz. Mevlânâ ve Mesneviye gönül veren Hakk âşıklarının devlethanelerinde, Üsküdar”da bulunan bir  eğitim Merkezinde, Edebiyat Vakfı desteğiyle Kızıltoprak”taki Yunus evinde ve Kazım Karabekir  Kültür Merkezinde  son günlerine kadar  Mesnevi derslerine devam etmiştir.
Şefik Dede”nin, Mesnevi dersleri verdiği bu yerler hakkındaki şu tespiti dikkate değerdir: “Seniha Bedri Göknil Hanımefendi Hakka yürüdü.  Münevver Ayaşlı yalısında hizmet eden hanım sandalye taşımaktan yoruldu. Güneş kolejinde burada din dersi yapılıyor diyen bazı kişiler  rahatsız oldu.  Mustafa Nazmi Ersin Camiinde, dinleyiciler  kadın erkek karışık diyen cemaat, bu işi yanlış buldu. Huzur Evinde yaşlıların huzuru kaçtı. Yunus Evinde restorasyon zamanı geldi. Üsküdar”daki Kültür Merkezinde yönetim değişti. Sonuç olarak hep birilerini rahatsız ettiğimiz için, bir şekilde yürütüldük. Fakat, Kazım Karabekir Kültür Merkezinden artık ben yürüyeceğim.”
Şefik Dede, 1998 yılına kadar Mesnevî“yi klasik şekliyle düzenli olarak sayfa sayfa kimi zaman Farsça kimi zaman Türkçe okuyarak açıklamalarını yapmıştır.
1999 yılından sonra gözleri görmemeye başlayınca, o tarihten sonra Mesnevî dersleri, Şefik Dede”nin nezaretinde, Nur Artıran Hanımefendi Mesnevî“den bir  konu hazırlaması, derslerde hazırladığı konuları okuması,   Şefik Dede”nin de mevzulara dair dini ilmi ve edebi açıklamalarıyla yapılmaya devam etmiştir.  Şefik Dede”nin rahatsızlanıp derslere gelemediği zamanlar dışında vefatına kadar Mesnevi dersleri bu şekilde devam etmiştir.
Şefik Dede, Mesnevî derslerine nasıl hazırladığını ise şöyle anlatıyor:
“Gerek Veled Çelebi merhumun,  gerekse Tahirü’l-Mevlevî hazretlerinin, Abdulbaki Gölpınarlı merhumun, kendisini daima saygıyla andığım Nicoholson’un,  Rasûhi Ankaravî”den, Bahrü”l-ûlumdan ve hicri 840, miladi 1436 da vefat eden Hüseyni bin Hasan Harmizi tarafından yazılmış olan “Cevahirü’l-Esrar adlı yazma şerhden yararlandım.”
Şefik Dede”nin Mesnevî derslerine her seviyede çeşitli  kültür, meslek ve inançtan gelenler olduğu gibi, özellikle   Celaleddin Çelebi ve çelebi ailesinin bazı fertleriyle birlikte dönemin çok elit ve aristokrat aileleri, Hz. Mevlânâ’ya gönül vermiş kendi sahasında önemli hizmetlerde bulunmuş değerli şahsiyetler devam etmiştir. Kısaca kültür seviyesi yüksek eğitimli kişiler ve akademisyenler her zaman derslerin müdavimlerinden olmuştur.
Özellikle Şefik Dede”nin asker kökenli ve  ehl-i ilm oluşu ve ilk Mesnevi derslerine  İstanbul”un  aristokrat  aileri sayılan, Münevve Ayaşlı ve Seniha Bedri Köknil gibi  saygın  hanımefendilerin  villa ve yalılarında başlaması da  derslere gelenlerin profillerini belli bir çizgide tutmuştur.
Şefik Dede”nin Mesnevî ve Mesnevî okutacak kimselerle ilgili şu tespitlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum. O bir söyleşisinde şöyle diyordu:
“Biz velilerin hepsini mübarek insanlar olarak kabul ediyoruz. Ben Hz. Mevlânâ”ya gönül verdim diye Abdülkadir Geylânî, Ahmed Rufâî gibi diğer büyük velileri görmezlikten gelemem. Abdülkadir Geylânî hazretlerinin sohbetleri de Mesnevî kadar feyizlidir, faydalıdır. Bu gün insanların Mesnevî“ye çok ihtiyaçları vardır. Öncelikle münevver bir Diyanet Reisi”nin, âlim ve ârif hocaların bu konu ile ciddi olarak ilgilenmeleri gerekir diye düşünüyorum. Mesnevî dersi vermeye niyetli olan kimse cahil ve kötü niyetli olursa Mevlânâ”nın ifadelerini yanlış istikamette yorumlayarak faydalı olacağı yerde zarar verebilir. Gerçek Mevlevî dervişi bulmak gerekiyor. Heyhât bu ocak sönmüş, âşıklar kaybolmuş. Daha önce de söyledim;
Bir mevsîm-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hâmûş, havuz tehî, gülistan harâb.
Evet, bu gün biz böyle bir devri yaşıyoruz. Naçizâne ifade edeyim ki, Ötüken”in yayınladığı Mesnevî Tercüme ve Şerhi“ni bendeniz on dokuz yılda hazırladım. Tabii ki, Allah lütfetti; yoksa ben kim oluyorum. Herkesin anlayacağı şekilde beyitleri açıklarken, şerhlere bakarak bazı kelimelere izahlar koydum. Bunu, okuyucu diğer şerhleri karıştırmasın, rahat anlasın diye koydum. Allah”a şükürler olsun ki şimdi bunlar okunuyor. Tanımadığım insanlar telefon ediyorlar; “Efendim, kitabınızı okuduk, çok istifade ettik, çok memnun kaldık” diyorlar. Bunlar da bendenizi sevindiriyor. Artık öte tarafın ışıklarını görüyorum. Fakat bu manevî hizmet bana büyük bir haz veriyor. Benim için bir mükafat oluyor.”
Şefik Dede kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde, “Sizden sonra bu görevi kim sürdürecek?” sorusuna ise şu cevabı vermiştir.
“Bendeniz yıllarca fakirden sonra bu işi yürütecek kimseler aradım. Yaşlı olduğum için kadın-erkek çok talebe gördüm, çok insan tanıdım. Nihayet bu işte en liyakatli, kabiliyetli olarak Nur Hanım”ı buldum. Mesnevî“nin birinci cildinin başında, Hz. Mevlânâ”nın yazdığı 18 beyit içinde bir beyit vardır ki, bu beyit Nur Hanım”da bulduğum vasıfları belirtmektedir. Ne diyordu o beyitte: “Beni dinleyen her insan, benim neler dediğimi anlayamaz. Benim feryadımı duyamaz. Beni anlamak, beni duymak için ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki acılarımı, dertlerimi ona anlatayım.” Neyin ağzından söylenen bu beytin vasıflarını aynen, Nur Hanım”da gördüğümdendir ki, benim için manevi değeri çok büyük ve önemli olan, “destarımı” da, benden sonra Mesnevîhanlık görevini de gönül rahatlığıyla Nur Hanım”a teslim ettim. Bu işe layık olduğu için, vicdanımın sesine uyarak, Nur Hanım”ın bu vazifeleri kabul etmesini rica ettim.
Uzun senelerden beri haddim olmayarak acizane elimden geldiğince insanlara faydalı olmaya çalışıyorum. En büyük arzum da bu âlemden göçmeden Tahirü”l-Mevlevî Hazretleri”nden aldığım manevi emanetleri, ehline teslim ederek bu âlemden göçmekti. İleri yaşlara kadar yaşamak nasip olduğundan, çok fazla insan tanıdım. Erkeklerden de talebelerim oldu. Onlarla senelerce meşgul oldum. O zaman gereği gibi görüyor, kulaklarım çok iyi işitiyordu. Ve emek verdiğim evlatlarım arasında Nur Hanım kadar duygulu, onun kadar anlayışlı kimse bulamadığım için ben o bakımdan bu emaneti ona verdim. Devrimizde, erkek ve kadın eşit haklara sahiptir ve bendeniz de, eski devirlerde de kadınlardan Mesnevîhan yetiştiğini tespit etmiştir. İlk defa bir hanıma ben destar vermiş değilim. Daha evvel de bu şekilde Mesnevîhanların yetiştiğini bir çok yerde okudum. Erkek talebelerimden birine bu emanetleri teslim etmek niyetiyle uzun yıllar çok emek vererek yetiştirmeye çalıştım. Nur Hanımefendi”yi daha sonraları tanıdım. Çok uzun seneler emek vererek yetiştirmeye çalıştığım bu erkek evladımdan ziyade yeni tanımış olduğum, Nur Hanımefendi”nin bu emanetlere daha ehil olduğunu gördüm. Hiç tereddüt etmeden gönül huzuruyla bir hanımefendiye bu manevi emanetleri teslim etmeye karar verdim. Kararımın doğruluğuna inanıyorum. Vicdanım çok rahat. Tarihler örneklerle dolu; kırk yıl bir dergâha hizmet ettiğini düşünür, bir şeyler beklersin, son dakikada neyin nereye gideceğini ancak sahibi bilir, buna kimsenin müdahale etmeye gücü yetmez. Daha evvel de söylemiştim kadın veya erkek olması önemli değil, gönül sahibi olması önemli… Ne diyor Hz. Mevlânâ: “Erkek ve kadın vahdette bir olunca, o bir olan sensin. Adetleri meydana getiren binler yok olunca, kalan bir, yine sensin.” İşte bu beyitleri hissedebilmek, idrak edebilmek; bütün mesele buradadır. Bu işler ne gelenek görenek, âdet, töre işi, ne de kadın-erkek işi, sadece aşk işi, gönül işi, ben bunu böyle bilir, böyle söylerim.”
Şefik Dede, bir asra yakın ömrünü Mevlânâ”yı anlamaya onun düşünce ve fikirlerini yaşadığı dönemdeki her insana bıkmadan usanmadan anlatmaya, Mesnevî“yi insanlara musahib kılmaya hasretmiş ve bunu da başararak Hakk”a yürümüştür.
Ruhu şâd olsun.