Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi- Necip Fazıl DURU

Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi*

Prof. Dr. Necip Fazıl DURU

Ordu Üniv., Fen-Edebiyat Fakültesi

nfduru@hotmail.com

Özet

Mevlânâ Celâle’d-dîn-i Rûmî’nin altı ciltlik Mesnevî’si, hem Mevlevîler, hem de ilgilileri indinde kıymetli bir eserdir. Mesnevî’nin ilk onsekiz beytinin bizzat Mevlânâ’nın elinden çıkmış olması da bu beyitlerin ehemmiyetini bir kat daha artırır.

17. yüzyılda Mevleviler arasında mühim bir yeri bulunan Ağa-zâde Mehmed Dede (ö. 1653) Mesnevi’nin ilk onsekiz beytini, İsmail-i Ankaravî’nin malum eserinden de alıntılar yapmak suretiyle şerhetmiştir. Bu çalışmada hem Ağa-zâde’nin hayatı ve etki alanı, hem de önemli eseri Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti şerhi ortaya çıkarılmıştır.

Adı ve Doğum Yeri

17. yüzyılda Mevlevîler arasında mühim bir mevkii işgal eden Ağa-zâde Mehmed Dede’den bahseden kaynaklar Gelibolu’da doğduğu hususunda hem-fikirdirler1; Şeyhî Mehmed Efendi ve Müstakim-zâde daha genel bir ifâde ile: “Anadolu’dan zuhûr” ettiğini bildirir2.

Osmanlı hakimiyetine geçişinden itibaren, Trakya ve Balkanlar’a yönelik akınlarda önemli bir geçit yeri ve hareket üssü olarak kullanılan; bir çok câmi ve imâretlerin yaptırıldığı, vakıfların tesis edildiği Gelibolu, özellikle on altıncı yüzyılda itibar kazanmış, ön plana çıkmıştır. Klasik edebiyat sınırları içinde eser veren azımsanmayacak sayıda (otuz) şairin burada yetişmiş olması, Gelibolu’nun Osmanlı coğrafyasındaki seçkin konumunu gösterir 3.

Aile Çevresi ve Tahsîli

Babası Hasan, Yeniçeri ağalığından mütekâid olduğu için ‘Ağa-zâde’likle şöhret bulmuştur4. Ağalıktan mütekait olarak değil, ma’zûlen ayrıldığını öne sürenler de vardır5.

Evâil-i halde iştiğâl u tenvîr-i mebâhis ile bedr-i temâm gibi tahsîl-i kemâl eyleyüp ‘ulûm-i ‘Arabiyye’de mâhir ve fünûn-ı ‘akliyye ve nakliyyede mecmû’a-i nevâdir olduktan sonra sâlik-i meslek-i erbâb-ı tarîkat ve mâlik-i ezimme-i şerîat u hakîkat olmağla…”6 ifadesinden anlaşıldığına göre Mehmed, tarîkate intisâbından önce ilk gençlik yıllarında mükemmel bir tahsil görmüş, Arapça’yı öğrenmiş, aklî ve naklî ilimlerde söz sahibi olmuştur.

Ağa-zâde Mehmed’in Âsaf ve Mustafa isimlerinde iki kardeşi vardır. İrtihalinden sonra makâm-ı meşîhate geçecek olan yeğeni, dîvân sahibi şair Mehmed Sâbir (Parsâ) (ö.1090/1679), küçük kardeşi Mustafa’nın oğludur7. Mustafa Efendi’nin askeriyeden ayrıldığı nakledilir8.

Ağa-zâde’nin evlenmediği de yalnızca Sefîne’de bir bilgi olarak yer alır9.

Tarîkate İntisabı ve Seyahatleri

Mehmed Dede, akar ve arazisini (cümle-i mâ-melekin) birâderi Âsaf Ağa’ya hibe ile, 1033/1623’te Konya Dergâhı’na giderek, Bûstan Çelebi’nin dervişi olmuş, binbir günlük çileyi ikmal etmiştir. Çelebi’nin icazetiyle (sefer izni alarak) Harameyn-i Muhteremeyn’i ziyaret etmiş; Kudüs’e giderek, Mescîd-i aksâ’da mutekif olmuştur10.

İçine doğan bir hisle (lâmi’a) Malta Adası’na seyahate karar vermiş, bunun için tarîkatin büyüklerinden ‘Ivaz Dede’nin de rızasını almıştır. Malta’ya yaklaştıklarında deniz korsanlarınca gemilerine el konmuş, gemidekiler esir edilmiştir. Müslüman esirler Ada’ya çıkarılmış, Ağa-zâde de diğer esirlerle birlikte hafriyat işlerinde çalıştırılmış; hürriyetine kavuştuktan sonra Cezayir’e gitmiştir11. S. Ahmed Dede: “ Cezâyir’e vardıkda Mesnevî-i şerîf’î anda bulup ahz ile ba’dehû vatan-ı ‘aslîsi olan Gelibolu’ya dâhil ve derûn-ı şehirde hânesinde va’z-ı Mesnevîve icrâ-yı âyîn-i erkân-ı Mevlevî olup12 derken, Ağa-zâde’nin Mesnevî’yle ilk defa tanışdığına mı, yoksa kendisine yeni bir Mesnevî aldığına mı işaret etmektedir? Çilesini tamamlamış bir dedenin Mesnevî’yi ilk defa görüyor olması her halde kastedilmemiştir. Sâkıb Mustafa, Ağa-zâde’nin esir alınışı ve hürriyetine kavuşmasını mufassal bir şekilde anlatırken, Cezayir’deki Mesnevî-i şerîf meselesinin esası da açıklığa kavuşur. Ağa-zâde Cezayir’de Veliyyü’d-dîn Dede’nin evine vardığında, Dede, Ağa-zâde’ de gördüğü tahassürün sebebinin ne olduğunu öğrenmek istemiş, o da esaret sırasındaki karışıklıkta Mesnevî-i şerîf’ini kaybettiğini söyleyince, Veliyyü’d-dîn Dede kerameti ile kaybolan Mesnevî’yi kendisine takdim etmiştir13. Anlaşılıyor ki, S. Ahmed Dede, Sefîne’deki bazı bilgileri hulasa ederek ve de yer yer atlayarak vermiştir.

Mehmed Dede, vatanı Gelibolu’ya döndüğünde herkes onu kendi hanesinde misafir etmek istemiş, o da bazılarını memnun, diğerlerini de mahzun etmemek için Âhi’d-devle zaviyesinde14 Mesnevî tedrisine ve Mevlevî erkânını icraya başlamış; bir süre sonra deslere devam edenlerin sayısının artması üzerine, sadık dostlarından Abdu’r-rahmân ibn-i Mehmed Ağa’nın şehir dışında, geniş bir alana şehrin manevi hayatında önemli bir rol oynayacak olan görkemli bir Mevlevî-hâne inşa ettirmesiyle15, Muharrem ayının ilk günü oraya taşınılmıştır16. Sâkıb Dede, kardeşi Âsaf Ağa’nın daha önce kendisine bırakılan malları iade etmesi ve sevenlerini de sevabından mahrum bırakmamak için, onların da mâlen ve bedenen yardımı alınmak suretiyle bir cilve-gâh-ı latîf inşâ edildiğini söyler17.

Tanrıkorur, Gelibolu Mevlevî-hânesi’nin vakfiyesinin ele geçmediğini belirtmekte, bazı çıkarımlardan hareketle, 1621 tarihinden önce kurulmuş olmasını muhtemel görmektedir18. Sahih Ahmed Dede ise, Recep ayının gurresinde tekkenin vakfiyesinin tahrir olunduğunu ve 1033/1623-24 (19.04.1624 Cuma) tarihinin düşüldüğünü kaydeder19.

1030/1620 tarihinde, daha sonra sadrazamlığa yükselen, Ohrili Hüseyin Paşa20 tarafından Beşiktaş’ta inşa olunan Mevlevî-hâne21 için, Mehmed Dede davet edilmiş, mumaileyh de davete icabetle İstanbul’a gelerek, bahsi geçen tekkede iki ay kadar meşîhat makamında bulunmuştur22. Tekkenin inşa tarihi bazı kaynaklarda 1031/162123 olarak yer alır.

Başlangıçta matbahı ve diğer bazı müştemilâtı bulunmayan, yalnızca sema-hâneden ibaret olan Mevlevî-hâne’nin inşa hikayesi şöyle nakledilir24: Donanma-yı Hümâyun ile Akdeniz seferinden dönen Hüseyin Paşa, Gelibolu’ya uğrayarak buradaki şeyhleri ziyaret eder, fakat her nasılsa kasabanın Mevlevî şeyhini unutur. İstanbul’a doğru hareketinde şiddetli bir poyraz ile karşılaşılan donanma boğazdan çıkıp Marmara denizine bir türlü giremez ve bu hal bir kaç kere tekerrür edince, durumu bir gönül kırıklığına hamleden Hüseyin Paşa, ilk fırsatta Mevlevî şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede’yi ziyaret eder ve kusurunun afvını kendisinden niyaz eyler. Bundan fazlasıyla memnun kalan Mehmed Dede, donanmanın Marmaraya selametle açılması yolunda duâ eder ve aynı zamanda Paşa’nın yakın bir gelecekte sadârete yükseleceğini müjdeler. Hüseyin Paşa’nın İstanbul’a dönüşünü müteakip damatlığa lâyık görülmesi ve sadrıazâmlığa yükselmesi dolayısıyla Mehmed Dede’nin kerameti anlaşılmış, bunun üzerine Paşa, bir şükran borcu olarak Beşiktaş’taki bu Mevlevî-hane’yi inşa ettirmiştir25.

Mehmed Dede, Beşiktaş Mevlevî-hânesi’ne şeyh olduktan sonra Gelibolu’yu ihmal etmemiş ve buraya kendi yelkenli kayığıyla gidip gelmeyi âdet edinmiş. Hatta bu yelkenli kayığın yaptırılan küçük bir modeli Mevlevî-hâne’nin tavanında iki asırdan fazla bir zaman asılı kalmış. Mevlevî-hâne’nin Maçka’ya taşınması sırasında bu yelkenli kayığın ortadan kaybolduğu rivâyet olunur. Mehmed Dede’nin ilk mukâbeleyi bir Çarşamba günü yapması dolayısıyla sonraları bu geleneğe, Maçka ve Bahâriye Mevlevî-hânelerinde de harfi harfine uyulmuştur26.

Ağa-zâde’nin kerametinden sayılmak üzere şu vak’a nakledilir: 1031/1621-22 senesi Receb’inin yedinci günü seher vaktinde Mehmed Dede, müridlerine Gelibolu gemilerinden birini hazırlamalarını söylemiş, yanındakilerle beraber yola çıkmış ve Kumkapı hizasına vardıklarında: “Bizim için Beşiktaş’da zâviye binâ eyleyen Hüseyin Paşa, bu saatde şehîden ‘azm-i ‘ukba eyledi, rahmetu’llâhi ‘aleyh” demiştir. Gerçekten de o anda Sultan Osman vak’ası zuhur etmiş, Hüseyin Paşa da eşkıya tasallutiyle şehit olmuştur27.

Ömrünün kalan kısmını Gelibolu Mevlevî-hanesi’nde Mesnevî dersleri vermek ve hâl erbabını terbiye ile ikmal etmiş olan Mehmed Dede, “sâ’atü’l-karâr” ibaresinin işaret ettiği 1063/1652-53 senesinde vefat etmiş ve bânîsi olduğu Mevlevî-hâne tekkesine defnedilmiştir28.

S. Ahmed Dede, Ağa-zâde’nin vefatı için aynı tarihi verir ve derûn-ı hankâha defnolunduğunu(üzerine) türbe inşâ edildiğini söyler ve bu makamın ziyaretgâh oluşuna da dikkat çeker29.

Tesiri ve Eserleri

Eseri, insan olan bir sanatkar. Dîvânı ve mahlası olmayan bir şair30. Kendisinden bahseden her eserde, ihtiram ifadeleri ile söze başlanmakta; onu anlatacak her kelime özenle seçilmekte: Ol ‘azîz-i mısr-ı ma’ârif, cümle-i ‘ulûm u fünûn-ı nakliyye vü ‘akliyyede fâikü’l-akrân… hall-i müşkilât-ı hazret-i Mesnevî-i şerîfde ‘adîmü’n-nazîr olup31bûstân-ı belağatin tûti-i şeker beyânı ve gülistân-ı fesâhatin bülbül-i şîrin-zebânı Ağa-zâde Mehemmed Efendi’dir32Müşaru’n-ileyh keşf u kerâmat ile meşhûr bir mürîd-i celîlü’l-kadr imişler. Hayatında kıymeti bilinip ihtirâmat-ı fâika görenlerin biri de budur33Ekâbir-i Mevleviyyeden…’urefâ-i şu’arâdan34kutbu’l-‘ârifînFahrü’r-ricâl Ağa-zâde zade’llâhü şerefen hazretleriİşfâ ve ihlâsda kâ’im-makâm-ı câvidân ve sâki-i Hızır- kadem-i âb-ı hayvân-ı ‘ilm ü ‘irfân olup35Şeyhlerin ‘âlim ve ‘âriflerindendi36füsehâ-yı hakîkînin pîşvâ-yı nâmdârındandır37.

Böyle itina ile seçilmiş kelimelerle tanıtılmaya çalışılan, eldeki üç beş şiirinden güçlü bir şair olduğu anlaşılan Ağa-zâde Mehmed Dede’nin öne çıkan vasfı, herhalde insan yetiştirmek olmalıdır. Onun hilafeti zamanında ahalinin bir çoğunun külâh-ı irâdet ve arakiyye-yi muhabbet giymesi de buna işaret eder38.

Esrâr Dede’nin: “Mehemmed Dede hazretlerinin hizmet-i pür-bereketlerinde ber-pâ ve ba’de vefâti’l-mürebbî ihtiyâr-ı seyâhat-i leyl ü nehâr ve geşt-i güzâr-ı dâr u diyâr ve temâşâ-yı ‘acâyib-i âsâr-ı Hüdâvendigâr ederek..” cümlesinde belirttiği gibi Neşâtî (ö.1085/1674), derviş ve şâkirdi olarak Ağa-zâde’nin (hıdmetlerine vâsıl ve şeref-i bey’atlerine nâil olup39) üstadlık kürsüsünden feyz almıştır40. Baçlangıçta mahlassız şiirler yazan Neşâtî’ye mahlasının, Mevlânâ’yı medheden bir kasîdesinin Ağa-zâde tarafından beğenilmesi üzerine verildiği nakledilir41. Neşatî şeyhi ve mürebbîsinin vefatı sonrası Hz. Pîr’in mekanı Konya’da karar kılmıştır42.

Yeğeni ve halîfesi Mehmed Sâbir (ö.1090/1679)’in anlatıldığı eserlerde, Ağa-zâde’nin onun üzerindeki tesiri ve emeği mutlaka anılır: “Kutbu’l-‘ârifîn Ağazâde (k.s) cenâb-ı velâyet-me’âblarının birâder-zâdeleri olup hıdmet-i pür-bereketlerinde kat’-ı makâmât-ı merâtib ü rüsûm ve iktisâb-ı tarîka-i fezâil ü ‘ulûm eyleyenlerdendir.”43

Sâbir, Ağazâde’nin kaynaklarda yer alan az sayıdaki şiirlerinden:

Vâris-i ilm-i ledünnî âdem-i ma’nâ bizüz

Vâkıf-ı sırr-ı rumûz-ı ‘alleme’l- esmâ bizüz

matla’lı gazelini tahmis etmiştir44Dîvân’ında ayrıca, der medh-i kutbü’l-aktâb Ağa-zâde Mehemmed Efendi kuddise sırruhû başlıklı, amcası/şeyhi vasfında bir medhiyyesinin yer alıyor olması da Sâbir’in, amcasına duyduğu saygı ve muhabbeti aşikar etmektedir:45 Bu medhiyyesinde Sâbir, Ağa-zâde için övgü dolu ifadelere yer verir: O, kutb-ı zamân, akıl sahipleri meclisinin sâkîsi, doğru yol rehberlerinin hâdisidir. Binlerce cilt kitap kaleme alınsa, onun makâmlarını beyân etmek mümkün değildir. O, yakîn mülkünün pâdişâhı, kemâl burcunun güneşidir46.

Bazı kaynaklarda Mevlevîliğine tesadüf edilen Şeyhü’l-islâm Bahâyî (ö.1064/1653), gördüğü bir rüya münasebetiyle yazdığı satırlarda, Ağa-zâde’ye ihlâsını dile getirir47. 1650’de şeyhülislamlık görevinden alınan Bahayî, arpalığından Midilli’ye sürgüne gönderilir. Sürgüne gemi ile çıkan Bahâyî Efendi’nin uğradığı Gelibolu’da kalmasına saray tarafından göz yumulmuştur48. Bahâyî’nin Gelibolu’da, son demlerini yaşayan Ağa-zâde’nin yanında kaldığı ve sohbetinden müstefit olduğu muhakkak görünmektedir.

Yine XVII. yüzyıl şairlerinden Dervîş-Sineçâk Osman- (ö.1055/1645)’in Ağa-zâde’nin hizmetinde bulunup, onun sohbetinden istifade ettiği belirtilir49. Seyyah Evliyâ Çelebi’nin de Mehmed Dede’nin ders ve sohbet halkasına katılıp, elini öptüğü nakledilir50.

Adnî Dede (ö.1095/1683) de Mehmed Dede’nin sohbetlerine iştirak edip, hakîkat sırlarının nurlarından feyz almışlardan biri olarak anılır51.

Ağa-zâde Mehmed Dede’nin ismi, hilâfet-nâmelerde, hilafet vermeye mezun kişilerin arasında yer alır: Sâdık Dede’nin hilâfeti Seyyîd Nâsır Abdu’l-bâkî Dede’den, bunun da birâderi Ali Nutkî Dede’den, bunun da ‘ammî sahîh Ahmed ser-tabbâh Dede’den, bunun da ammî Ebûbekr Dede’den, bunun da Sefîne sâhibi Sâkıb Dede’den, bunun da Seyyîd Mehmed Dede’den, bunun da Şâtî Ahmed Dede’den, bunun da Ağa-zâde Mehmed Dede’den, bunun da Çelebi Bûstân-ı Evvel’dendir52.

Şiirlerinde mahlas kullanmak yerine, namsızlığı tercih eden53Ağa-zâde’nin şiiri muhakkikâne, ârifâne kavramlarıyla anlatılır54. Öfkeli mizacını yeri geldiğinde, şeyhliğine yakışacak bir vakarla, gösterebilmektedir55Bizüz redifli gazelinden, din düşmanlarına, âl-i abâ münkirlerine olan öfkesi yansır:

Münkir-i âl-i ‘abâya tîğidür her nutkımuz

Kâhir-i a’dâ-yı dînüz seyf-i Mevlânâ bizüz

Bu gazelinden başka, biyografik kaynaklarda yer alan:

Zîr-i pây-ı Mevlevîde her sadâ-yı pây-kûb

Münkir-i vecd ü semâ’a dokunur mânend-i tûb

matla’lı oniki beyitlik gazelinin dışında, Mecmû’a-i Esrâr Dede56’de Ağa-zâde’ye ait olduğu belirtilen şu murabba’ kayıtlıdır:

Sâhib-velâ-yı Hak biziz

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Bî-kayd kim mutlak biziz

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Devr eyleriz devrânile

Çarh üzreyiz a’yânile

Mevsûf olup her şânile

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Nâlişde biz nâyîleriz

Gerdişde hercâyîleriz

Kand u şeker-hâyîleriz

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Feth eyledik biz ‘lâ’mızı

İsbât edip ‘illâ’mızı

Mevlâlıyıp Mevlâmızı

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Ehl-i semâ’ız nâyile

Def-i tarab efzânile

Bu şevk-i Mevlânâyile

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

İrşâdımızdır Mesnevî

Esrâr-ı ‘ilm-i ma’nevî

Ebyât-ı Monlâ ‘aşk evi

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Eşyâ ile gerdişdeyiz

Esmâyile bilişdeyiz

Yezdânile hâlişdeyiz

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Nâyîde hû hû neyledir

Neylerde kû kû neyledir

Mutribde yâhû neyledir

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Sırr-ı elest âgâhıyız

Zü’n-nûn-ı bâtın mâhıyız

Ma’nîde biz Allâhiyüz

Biz Mevlevîyîz Mevlevî

Yerde Hüsâmü’d-dînîyiz

Göklerde Şemsü’d-dînîyiz

Rûmda Celâlü’d-dînîyiz

Biz Mevlevîyiz Mevlevî

Lehce-i pür-behcelerinde olan letâfet u halâvet takrîr-i beyne’l-mukâbeleteyn ‘uşşâkı ser-endâz-ı sahbâ-yı hâlet idüp mülâzım-pây-ı minber-i mev’izeleri me’yûnu’l-gâile-i humâr-şuğl-ı mâsivâ olup hemîşe sohbet-i pür-hikmetleri ve yâd-ı garâib-i müstefâdeleri zevk ü safâ-yı nev-be-nevleriyle tâze hayât-bahş-ı ervâh-ı müştâkîn olurlar idi57. O, belağat bahçesinin şeker söyleyen tûtîsi, fesâhat gülistânının tatlı dilli bülbülüdür58 gibi ifadeler şiirinin gücüne işaret eder59.

Mesnevî’de nakledilen Şah u Kenizek kıssasına bir ta’lîkâtı60 vardır. Bu ta’lîkât Esrar Dede Tezkiresi’nde de yer alır61. Çeviri metnini verdiğimiz bir eseri de, Mesnevî’nin ilk onsekiz beytinin şerhi62dir.

Onsekizin Sırrı, Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Tercüme ve Şerhleri

Mevlevîlerce kutsal bilinen 9 ve onun katı olan sayılar, mistik öğretinin âdeta omurgasını meydan getirmiştir. Bu inancın temeli, akl-ı küll ile nefs-i küll’ün 9 kat göğü meydana getirmesine dayanır. Bu göğün hareketiyle 4 unsur oluşmuş ve bütün bunlardan cansızlar, bitkiler ve canlılar doğmuş, böylece hepsi birden 18 sayısıyla kodlanan kâinat tasavvurunu şekillendirmişlerdir. Bütün bunların dışında özellikle Mesnevî’nin ilk onsekiz beytinin Mevlânâ’nın elinden çıkmış olması, sayı sembolizminin manevî plandan, bütün maddî plana yön vermesine sebep olmuştur63. Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti düşünülerek de, onsekiz rakamı üzerinde kutsal bir halka oluşturulmuş olabilir. Semâ’ya katılan semâ’-zenlerin sayısı dokuz veya katları olmalıdır; kapıdan geçen derviş onsekiz gün hücresinde kapalı kalır; tarîkate yeni sülûk etmiş bir cân, ilk onsekiz gün üstünde getirdiği elbiseleriyle çalışır; hayderî cübbesinin yakasına, güğüs hizasına kadar inen ve istivâ denilen iki parmak eninde dokuz veya onsekiz sıra makine dikişi çekilir; tekbir edilen sikke, Hz. Mevlânâ’nın sandukası altında onsekiz gün kaldıktan sonra başa giyilir; cezalandırmada bile küstahın arkasına hafif darbelerle dokuz veya onsekiz değnek vurulurdu64. Hulâsa, tarikat içinde sayının söz konusu olduğu her alanda, bunun dokuz, katları ve özellikle onsekiz olmasına özen gösterilirdi.

Mesnevî’nin yazılış öyküsü şöyle nakledilegelir:

Çelebi Hüsâme’d-dîn ashâbın İlâhi-nâme-i Hakîm Senâî’ye ve Mantıku’t-tayr-ı Ferîdü’d-dîn ‘Attar’a ve Mûsîbet-nâme’sine meyillerin gördü. Hazret-i Mevlânâ’dan der-hâst itdi ki esrâr-ı gazaliyyât çok oldu eger şöyle ki İlahî-nâme-i Senâî ya Mantıku’t-tayr tarzında bir manzum kitâb kılına tâ dostlarına yâdgâr ola gâyet inâyetdir. Hazret-i Mevlânâ fi’l-hâl dülbendinden bir kağıd çıkarıp Çelebi Hüsâme’d-dîn’in eline verdi ol kağıdın içinde ol Mesnevî’den on sekiz beyt yazılmış ‘Bi’ş-nev ez ney çün hikâyet mî-koned // Pes sühan kütâh bâyed ve’s-selâm’ lafzına varınca andan sonra Hazret-i Mevlânâ buyurdu, sizin zamîrinizden bu dâ’iyye bu baş urmazdan evvel ‘âlem-i gaybden gönle bu ma’nâ ilkâ olmuş idi ki bu nev’ bir kitâb nazm olınca ve temam-ı ihtimâm ile Mesnevî’ye şurû’ gösterdiler..65.

Bahsedildiği gibi ilk onsekiz beyit, bizzat Hz. Pîr’in elinden çıkmıştır. Bu kısım Mesnevî’nin özü, esası kabul edilmiş; geri kalan kısım, onsekiz beytin tefsiri olarak düşünülmüştür. Bu sebeple onsekiz beyti müstakil bir kısım sayanlar da vardır66.

Mesnevî’nin ilk beytinin, ilk iki beytinin veya ilk dört beytinin şerhine rastlamak mümkündür67: Molla Câmî, Şerh-i du beyt ez Mesnevî68; Nev’i Yahya Efendi, Şerh-i dü-beyt-i Mesnevî’sinde ilk iki beyti şerhetmişlerdir69. Mihalıçlı Hacı Mustafa Efendi’nin de ilk dört beyte şerhi vardır70.

Yaygın bir gelenek olmasa da onsekiz beytin de şerh, tercüme veya nazmen tercüme edildiği görülür:

İsmâil-i Ankaravî (ö.1041/1631), Fâtihâtü’l-ebyât’da ilk onsekiz beytin ve Mesnevî’de anlaşılması güç bazı kelimelerin şerhini yapmıştır71. İsmail Hakkı Celvetî (ö.1725) Rûhu’l-Mesnevî adını taşıyan iki ciltlik eserinde onsekiz beytin şerhini yapmıştır72. Kerkük Türklerinden Hâlis (d.1797/ö.1858), Mesnevî’nin onsekiz beytini Kitâbü’l-ma’ârif fî şerh-i Mesneviyyü’l-şerîf adlı risalesinde Farsça nazmen şerhetmiştir73. Bağdadlı Âsım (d.1803/ö.1887)’ın onsekiz beyte yaptığı şerh, Dîvân’ının sonunda yer alır74. Mehmed Emin, Ravâyihü’l-Mesnevî’de onsekiz beyti şerhetmiştir75. İhsan Mahvî (ö.1936), Mesnevî’nin onsekiz beytini şerh etmiş, fakat bu çalışma yayınlanmamıştır76. Selçuk Eraydın, onsekiz beyti şerheden son isimler arasında yer alır77.

İlk onsekiz beyit nazmen de tercüme edilmiştir:

Abdal (Şems)’ın Terceme-i me’ânî-i hij-deh ebyât-ı şerîf-i Mesnevî-i Ma’nevî’si Dîvan’ında yer alan manzum bir çeviridir78. Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu79, Mehmet Faruk Gürtunca80 ve Âmil Çelebioğlu da Mesnevî’nin ilk onsekiz beytini nazmen tercüme edenlerden bir kaçıdır81.

Ağa-zâde Mehmed Dede’nin ilk onsekiz beyte yapmış olduğu şerh, dikkat çekecek şekilde İsmâil-i Ankaravî’nin, Fâtihu’l-Ebyât82’tındaki ilk onsekiz beyit şerhine benzemektedir (benzerliklerin bir kısmı dipnotlarda gösterilmiştir). Her ikisi de aynı asırda yaşamış bu iki Mevlevî müellifin eserlerindeki bu benzeyişi, hatta kimi zaman aynı cümleleri nasıl izah edebiliriz? Ankaravî, eserine önce Mesnevî’nin Arapça dîbâcesinin şerhi ile başlamış, sonra bazı kelimelerin izahını yapmış ve daha sonra ilk onsekiz beyti sırası ile şerhederek, altı ciltlik eserinin ilk cildinde yer alan, bazı araştırıcılardan tarafından bağımsız bir eser olarak da kabul edilen Fâtihu’l-Ebyât’ı kaleme almıştır. Ağa-zâde, pek mümkündür ki bu eseri okumuş (Ankaravî’den yaklaşık yirmi yıl sonra vefatını gözönünde bulundurarak, Ağa-zâde’nin etkilenen kişi olduğunu söyleyebiliriz); notlar almış; Ankaravî’nin eserini, muhtemelen ders verdiği geniş kitleyi düşünerek, sade ve anlaşılır bir dille özetliyerek, yer yer kendi düşüncelerini de dahil etmek sûretiyle eserini meydana getirmiştir.

Şerh-i Ağa-zâde Efendi Rahmetu’llâhi ‘Aleyh

(14a) (1Bi’ş-nev (în) ney çün şikâyet mîküned

Ez cüdâyihâ şikâyet mîküned

Elhamdüli’llâhi rabbi’l-âlemín ve’ssalâtü ve’sselâmü ‘alâ nebiyyihi Muhammedin ve âlihi ecma’în. Ammâ ba’d. Hakk tebâreke ve te’âlâ bu mevcûdâtı ketm-i ‘ademden sahrâ-yı vücûda getürdi. İçlerinden benî Âdemi mu’azzez ü mükerrem kıldı ve ‘akl nûrı ile münevver eyledi. Tâ kim bu ‘âlemde ‘ömrlerini zâyi’ itmeyüp niçün halk olunduklarını bileler, aña göre ‘amel idüp ma’rifet-i İlâhiyye tahsîl eyleyeler. Pes bu ‘âleme geldiler, üç fırka oldılar. Evvelki fırka ekall-i tâifedür ki mesâlih-i dünyâ vâsıtasıyle vatan-ı aslîlerin ferâmûş eylemediler. Ve vücûd-ı bey’ u şirâ ile bir an teveccühden Hakka hâlî olmadılar. Hakk ve celle ve ‘alâ bu tâife-i ‘aliyyenüñ hakkında “ricâlün lâ tülhîhim ticâratün velâ bey’un ‘an zikrillâhi83 buyurmışdur. Bunlar enbiyâlar ve evliyâlardur. İkinci fırka anlardur ki, bu ‘âlem-i fânînüñ telezzüzâtına aldanup nev’an Hakkdan gâfil olmışlardur. Bu tâife-i müzekkire vü münebbihe muhtâclardur. Üçüncü fırka, mekr-i şeytâna firîfte olup bi’l-külliyye Hakkdan gâfil ve zâil olmışlardur. Kâbil-i irşâd degüllerdür. el-‘ıyâzu billâh “velehüm âzânün lâ yesme’ûne bihâ84 bunlaruñ hakkındadur. Fırka-i evvelînüñ muktedâsı hâce-i kevneyn salla’llâhu te’âlâ ‘aleyhi ve sellemdür. Kur’ân ve teblîğ iledür. Fırka-i sâniye ki zümre-i erbâb-ı îmân ve kâbil-i iktisâb-ı ‘irfândur. Ve istimâ’ u ittisfâf ile emrolunmışdur. Netekim sûre-i A’râf’da vâki’ olmışdur: “Ve izâ kuri’el Kur’ânu festemi’û lehu ve ensıtû le’alleküm türhamûn”.85 Hazret-i Mevlânâ kaddesa’llâhu sırrahu’l-‘azîz Mesnevî’sindeki fırka-i sâniyeye hitâb idüp bi’ş-nev ile bed’ eylemişlerdür. Hakk te’âlâ cümlemize işitmek müyesser eyleye.

(14b) // Sâil su’âl itse ki: Külli emrin zî bâlin lem yebde’ fîhi ismul’lâhi fehüve ebterun86” buyurulmışdur. Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l-‘azîz Mesneví-i şerîfi niçün besmele ve hamdele ibtidâ itmedi? Cevâb oldur ki: “ Bi’ş-nev’inüñ ‘bâ’sı besmele ve hamdele makâmına kâim ve niçe esrâr u nikâtı cāmi’ bir harfdür, netekim Hazret-i İmâm ‘Ali kerrema’llâhu vechehû buyurmışdur:

“ Küllü mâ fi’t Tevrâti ve’l İncîli ve’z Zebûri mevcûdun fi’l Kur’âni ve küllü mâ fi’l Kur’âni mevcûdun fi’l Fâtihati ve mâ fi’l fâtihati mevcûdun fi’l besmele ve mâ fi’l besmeleti mevcûdun fi’l bâ87, ve dahı bilmek gerekir ki, evvelâ bi’ş-nev deyü semâ’a emr idüp gayr-ı ‘ibâret ile ibtidâ eylemedi88. Kârında bir nükte dahı budur ki tarik-i Hakka sâlik olanlara ibtidâ vâcib olan istimâ’dur. Anuñ içün basardan ve sâir a’zâdan erbâb-ı tarîk katında sem’ efdaldür89. Kemâ kâle sâhibü’t-Tefsîrü’l-Kebír: “i’lem ennehû essem’a efdalu mine’l basar, lienne’llâhe te’âlâ haysu zikrihumâ fi’l-Kur’âni kaddeme’s-sem’a ‘ale’l-basari ve’t-takdîmu delîlü’l fadli90 yine gelelim ‘alâ tariki’l isti’âre neyden murâd mürşid-i kâmil ve bir mükemmeldür ki kendüden ve halkdan fâní ve Hakkla bâkî ola.

Mesnevî:

Fânî zi hod u bedûst bâkî

În taraf ki nîstend ü hestend91

beynehümâ münâsebet-i tâmme vardur, lafzen ve zâten. Lafzen olan münâsebet oldur ki, ehl-i fürs ney kelimesin ekser mevâzı’da nefy ma’nâsına isti’mâl iderler. Mürşidân-ı ilâhî dahı ‘ârızî olan vücûdlarını nefy itmişlerdür. Ve ‘adem-i aslîlerine gitmişlerdür92. Ve zâten olan müşâbehet oldur ki netekim nâyuñ derûnı gıll u gışdan hâlî olup sûretâ aña muzâf olan nağamât u elhân hakîkatde sâhibi olan nâyîdendür, kendüden degüldür. Kezâlik bu tâife-i ‘aliyyenüñ derûnları mâsivâdan hâlî ve nağamât-ı ilâhiyye ile mâl-â-mâldür. Ve her ne kadar kemâlât u âsâr u esrâr u hâlât ki bunlara nisbet olunur. Fi’lhakîka Hudâ-yı te’lânuñdur. Bunlar âlet vâki’ olmışdur93.

Beyt:

Hikâyet-i dûrî vü şikâyet-i mehcûrî 94

ehl-i gaflete tenbîh ve erbâb-ı hicâba ta’lîm içindür. (15a) //Netekim Hazret-i Pîr bir mahalde buyururlar:

Mesnevî:

Reftenem sivâ vü nemâz u ân halâ

Behr-i ta’lîmest reh-i merr-i halk râ95

mertebe-i gayb-ı hüviyyetden cüdâ olup ve ‘âlem-i istiğrâkdan ayrılup ‘âlem-i mülke ve dâr-ı teklîfe geldügini hikâyet idüp mebde’ me’âdı bildirür. Bu tarîkle ihvân-ı safâyı irşâd murâd idinürler. Vallâhu a’lem bi’s-savâb.

Mesnevî:

(2Kez neyistân tâ merâ bübrîde end

Der nefîrem merd u zen nâlîde end

Neyistân müste’âr u kinâyedür. Makâm-ı cem’den murâd Hakkı, halksız müşâhede itmege dirler. Makâm-ı farkuñ mukâbilidür. Ve fark-ı Hakk’dan halkla mahcûb olmağa dirler. Ol zamân kim sâlik kendü varlığından bi’l-külliyye halâs olup fenâ-fi’llâh hâsıl eyler. Tâlibleri irşâd içün ba’zısı yine makâm-ı farka reddolunur. Bekâ-bi’llâhda karâr eyler. Bu makâma fark-ı ba’del- cem’ ve fark-ı sânî dahı dirler. Cem’ül-cem’ dahı dirler. Halkı hakkıyla kâim-i müşâhede eylemeden kinâyedür. Netekim Gülşen-i Râz sâhibi buyururlar:

Beyt:

Makâm-ı dil-güşâyiş cem’-i cemîst

Cemâl-i cân-fezâyiş şem’-i cemîst96

Bu takdirce ma’nî-i beyt şöyledür ki: Makâm-ı cem’den irşâd-ı nâs içüñ reddolunup mertebe-i farka ve temeyyüze göndürilelden beri sadâ vü da’vetimden er ü ‘avret nâlîdedür. Murâd şol füyûzât-ı Rabbânîdür ki, mürşid-i kâmil vâsıtasıyle sâliklerüñ kalbine irişüp ol sebep ile göñülleri münfa’il ü müte’essir olup bir hâlet ve bir keyfiyyet hâsıl iderler ki göñüllerinde ‘aşk-ı ilâhîden gayrı nesne karâr eylemez. Ol halde kendülerden gûn-â-gûn tazarrû’ u nâleler sâdır olur.

Mesnevî:

(3Sîne hâhem şerha şerha ez firâk

Tâ-be- gûyem şerh-i derd-i iştiyâk

Hazret-i Mevlânâ kaddesa’llâhu sırrahu’l-‘azîz buyururlar ki: Bir sîne isterem ki nâr-ı hakîkatüñ firâkında şerha şerha ola. (15b) //Ya’nî bir kimesne isterem ki derd-i ilâhî ile derûnı pür ola ve bir ân talebden hâlî olmaya. Tâ ol hazrete olan derd ü iştiyâkı söyleyeyüm ve anuñ esrârını şerh eyleyüm. Şöyle ki, sâlik bir mertebeye tâlib ü râğıb olmaya sırr-ı yârı aña söylemezler ve söyledikleri takdirce tâlibde istek olmayıcak, derûnında münakkaş olmaz, belki bir kulağından girüp ol bir kulağından çıkar. Pes, sâlik talebinde ol mertebe sa’y eylemek gerekdür ki mâsivâl’lâh mahabbeti kalbine bir vechile yol bulmaya ve telezzüzât-ı dünyeviyye ile mütelezziz olmaya, hatta mürşid-i kâmilüñ dürer-i yârı tabîatde yerleşüp karâr eyleye. “Allâhümme erzaknâ lüme’a’t- tâlibîne hâzihi’l mertebeti.” 97

Mesnevî:

(4Her kesî kû dûr mând ez asl-hîş

Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş

Her şol kimse ki, aslından ırak kaldı, rûzgâr-ı vuslatı giru diler. ‘Âlem-i gurbetde karâr idemez. Eyle olsa ‘âkıle lâzımdur. ‘Âlem-i lâhûtdan ayrılduğını fikr idüp kendüyi diyâr-ı ğurbetde mülâhaza eyleye. Netekim hadîs-i şerîfde vâki’ olmışdur: “ Reva’l Buhâriyyü ‘an ibni ‘Ömer radiya’llâhu ‘anhumâ: “Kun fi’d dünyâ keenneke garîbün ve fîhi işâretün elletí enne’l mü’mine yebteğî en tahayyeltehu bi’n-nâsi kalîlen ve yekûne min nefsihi hâifen ve zelîlen ev keenneke ‘âbiru sebîlin98 ev hâzihi bi-ma’nin bel ve fîhi işâretün ilâ enne’l-âhirete hiye menzilü’l mü’mini ve’d-dünya mümirrihu ve sebîluhû kemâ kâle’l-lâhu te’âlâ: “ve inne’d-dâre’l-âhirete hiye dâru’l-karâri99 ‘i’lem enne min hâze’t-teşbîhi terekkiyâni’t-teşbîhi’l-evveli li-enne’l garîbe kad seyekûnü min bilâdi’l-gurbeti ve yukîmu fíhâ bihılâfi ‘âbiri’s-sebîli100.

Min-kelâmi Muhammediyye-i Yazıcı-zâde kuddise sırruhu’l-‘azîz:

Beyt:

Seni çün ‘âlimü’l-esrâr salıpdur gurbete nâçâr

Düriş sa’yi beliğ it var sakın aldamasun ağyâr

Kaparlar sürmeyi gözden aparlar şemmeyi sözden

(16a) //Çaparlar şâme bir yüzden çe bunlar çapük ü ‘ayyâr

Senüñ bütün hevâdâruñ belâlarda kafâdâruñ

Cefâlarda vefâdâruñ sana bundan yeg olmaz yâr

Çü bu cismânî zindâna irişdüñ ferd-i rindâna

Bir iki gün yidüñ dâne olısarsuñ girü tayyâr 101

Ve ‘add nefseke min eshâbil kubûr. Ya’nî: Kul min külli sâ’ati’l-âne yahduruni’l-mevte ve ağibu li-enne külli âtin karîbin102.

Mesnevî:

(5Men be-her cem’iyyeti nâlân şudem

Cüft-i bed hâlân u hoş hâlân şudem

Ney gibi derûnı gıllu gışdan hâlî olup nefehât-ı Hakk ile pür olan mürşiddür ki irşâd-ı nâs içün mertebe-i firkate ve temeyyüze geldikde her cem’iyyetde nâlân oldum. Ve ahvâl-i sülûkı beyân eyledüm. Yaramaz hallülerü eyü hallüler ile cüft olup sohbet eyledüm. Ve tarîk-i Hakk’da bir ‘âşık-ı sâdık ve yâr-ı muvâfık taleb eyledüm. Zírâ mürşid-i kâmil, tâlib-i kâbil pâk gevher talebinden hâlî degüldür. Vâlih getürmege sa’y-i belîğ eyler, lâkin bu makûle tâlib-i kîmyâdur. “Kemâ kîle mâ küllü tab’ın kâbilen velâ küllü kâbilin tâliben velâ küllü tâlibin âbiren velâ küllü sâbirin vâhiden103.”

Pes, bu ecilden Şems-i Tebrîzî kuddise sırrıhu’l-‘azîz hazretleri buyurmışdur ki: “ Altı sene ‘âlemi seyr itdüm, bir kâbil ü müsta’id tâlib diledüm ki mahabbetu’llâh tarîkında baña hem-râh ola ve derûnumda olan esrâr u hâlât anda zuhûr ide, bulmadum, illâ Mevlânâ Celâlü’d-dín-i Rûmî kuddise sırruhu’l-‘azíz bu ma’nîden haber virürler”, buyururlar.

Mesnevî:

(6Her kesî ez zann-ı hod şud yâr-ı men

Ez derûn-ı men necust esrâr-ı men

Ya’nî her bir kimesne kendü zannından baña yâr oldı ve kelâmumı okıyup ma’nâ dahı virdi. Lâkin benüm derûnumda olan esrârumı bilemedi ve benüm hâlüm ile hallenmedi, eyle olsa ehlul’lâhuñ yârı ol (16b) //kimesnedür ki mücerred kîl u kâl ile kâni’ olmayup belki enbiyâ vü evliyâ ta’yîn itdügi tarîk üzre sülûk ol sultânlaruñ halleri ile hallenmege sa’y eyleye: “Allâhumme erzaknâ himmeten ‘âliyeten ve nefsen râzıyeten marziyyeten bi-Muhammedin ve ‘âlihi104.

Mesnevî:

(7Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nîst

Lîk çeşm-i gûş râ ân nûr nîst

Ke’enne suâl vârid oldu ki derûnda mahzûn olan esrârı biz nice cüst u cû idelüm105. Ol su’âl-i mukadderiye cevâb virürler ki benüm sırrum kelâmumdan ırak degüldür. Zîrâ, kelâm mütekellimüñ sıfatıdur. Pes, sıfat mevsûfa ve mü’essire delâlet eyler106, anın içün ki er nutkında gizlidür dimişler. Lâkin hiss ü zâhirde ol nûr yokdur ki benüm sırrumı göre ve nâlemden idrâk eyleye, zîrâ anuñ idrâki hiss-i bâtın u kalb-i fâtın iledür. Eyle olsa ehlu’llâhuñ kemâlâtını ve esrâr u hâlâtını müşâhede itmek isterisen bu göz ile bu kulağı gider bir âhar kulak alagetür. Netekim bir mahalde buyururlar:

Mesnevî:

Gûş-ı har be fürûş u diger gûş har

K’in suhan râ der neyâyed gûş-ı har107

Pes, Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l-‘azîz buyurdukları ma’nâya temsîl tarîkiyle ten ü cânı dahı ta’ríf kasd idüp buyururlar:

Mesnevî:

(8) Ten zi cân u cân zi ten mestûr nîst

Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst

Ya’nî bizüm sırrımuz kelâmımuzdan ırak degüldür, lîkin kimseye cânı görmege destûr yokdur. Egerçi bu gözile görülmez ve lâkin tedbîr u tasarruf cihetinden zâhir u nümâyândur. Ammâ hakîkatinden haber virilmişdür. Zîrâ, Kur’ân-ı ‘azîmü’ş-şânda: “Kuli’r-r-rûhu min emr-i Rabbî108 buyurulmışdur. Anın içün herkes rûh hakkında ‘aklı yitdikce bir dürlü i’tikâd eylemişdür. Ve i’tikâdı üzre bir söz söylemişdür. Lâkin hakîkatine kimse irmemişdür. (17a) //Bu gözile görülmeden men’ olunmaz, bu söz ehline ma’lûmdur. Ve’lhâsıl enbiyâ vü evliyânuñ esrârı kimseden mestûr degüldür. Zîrâ halk-ı ‘âlem cihân gibi olup enbiyâ vü evliyâ ortalarında ervâh mesâbesindedür. Netekim Menâkıb-ı ‘Ârifîn’de Şeyh Eflâkî Hazret-i Mevlânâ’dan nakl ider. Fukarâ, sırr hakkında buyurmışlardur bu edâ ile:

Beyt:

Cism-i mâ cân-ı yârânest

Cism-i yârân-ı mâ cân-ı ‘âlemiyânest

Eger dânend eger ne dânend109

Lâkin münkir ü mu’ânide göre enbiyâ vü evliyâyı görmege destûr yokdur. Ancak cisimlerini ve zâhir hallerini görürler. Ammâ esrâr u hakîkatlerine yol bulamazlar. Kemâ kâlal’lâhu te’âlâ fí hakkı nebiyyihi ‘aleyhi’s-selâm: ve terâhum yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûn.”110

Pes, enbiyâ vü evliyâyı görmek bu gözile müyesser degüldür. Belki çeşm-i enderûnî iledür.

Mesnevî:

(9Âteşest în bang-i nây u nîst bâd

Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ya’nî mürşid-i kâmilüñ kelâmı bir âteş-i sûzende ve harâret-i dehendedür111 ki sâliküñ derûnında olan mâsivâ mahabbetini ihrâk idüp nûr-ı ilâhî ile münevver eyler. Hevâ-yı nefsden hâsıl olan kîl u kâl gibi degüldür. Ol zamân ki sâlik mâye-i Muhammediyye sâhibi bir mürşidüñ tekîni ile riyâzete meşgûl olup, nûr-ı tevhîd ile nefs-i emmâresinüñ muktezâtını ihrâk eyleye, dahı ismu’llâh ile levvâme vü mülhimeye yâhû deyüp ‘inâyet-i Hakk’la makâm-ı mutma’ine kadem basa. Andan soñra himmet-i Pîr ile, ‘Yâ Hayy’, ‘yâ Kayyûm’ diyerek râzıyye ve marzıyyeden güzer idüp sâfiyye makâmında karâr ide. Nûrânî ve zulmânî hicâblardan halâs olup, derûnında âsâr-ı tecellî-i ilâhîden gayrı nesne kalmaz. Her ne söylerse cânib-i Hudâ’dan söyler. Netekim Hakk Celle ve ‘alâ Kelâm-ı Mecîd’inde Habîbinüñ nutk-ı şerîfi hakkında:

“ vemâ yentıku ‘ani’l-hevâ in hüve illâ vahyun yûhâ112 buyurdı.

Pes, ol hazretüñ ümmetinden olup ve tarîki üzre sülûk idüp verâset-i (17b) //ma’neviyye hâsıl eyleyenlerüñ nutkına dahı bu âyet-i kerîmenüñ şümûlü vardur. Eyle olsa bu âteşüñ husûlü ne ile müyesserdür. Mısra’-ı sânîde beyân idüp buyururlar. Her kim bu âteşi tutmaz, yok olsun. Ya’nî, her kim ki derûnı ‘aşk-ı ilâhî âteşinden hâlîdür, yokluk ele getürüp vücûdını fenâ eylesün. Tâ ki bu âteşi tahsîl eyleyüp, enbiyâ vü evliyânuñ kelimâtı derûnına te’sîr eyleye. Pes, bu âteş, ne âteş idügin beyân idüp buyururlar:

Mesnevî:

(10Âteş-i ‘ışkest ki ender ney fütâd

Cûşiş-i ‘ışkest ki ender mey fütâd

Ya’nî, âteş ‘aşk-ı ilâhîdür ki, enbiyâ vü evliyânuñ derûnında vâki’ oldı113. Bu âteş ile mâsivâyı ihrâk eylediler. Kezâlik ‘aşk-ı ilâhî cûş-ı hurûşdur. Bunlardan cezbe-i ilâhiyye zuhûr idüp, ol hâlde vâki’ olan kelimât-ı tayyibelerinden sâlik mest u lâ-yu’kal olup, kendüyi ve gayrıyı ferâmûş eyler. Pes, neyden murâd insân-ı kâmilüñ vücûd-ı pâkîdür ki, ‘aşk-ı ilâhî ve cezbe-i padişâhî ile zuhûr eyleye. Keyfiyyet dehende olsa.

Mesnevî:

(11) Ney harîf-i her ki ez yârî berîd

Perdehâyeş perdehâ-yi mâ derîd

Bu beyt-i şeríf derûnları esrâr-ı Hakk’la pür envâr olan mürşid kimseleri bi-hasebi’l-hakîka beyân eyler. Buyururlar ki, ney gibi derûnı mâsivâdan hâlî olan mürşid-i kâmil ol kimseye yâr-ı musâhibdür ki, dükeli yârından kesilmiş ola ve belki kendü vücûdından dahı geçmiş ola114. Ol sebebden mürşidüñ kelimât-ı tayyibesi bize te’sîr idüp, nûrânî ve zulmânî hicâbları ref’ eyledi. Pes, her kimse ki, füyûzât-ı ilâhiyye tâlibi ola. Gerekdür ki cümle yarânından ve akribâsından munkatı’ ola. Belki vücûdından dahı güzer eyleyüp, bir sultânuñ kulluğın ihtiyâr eyleye. Tâ kim nûrânî vü zulmânî hicâblardan kurtulup, kâbil-i feyz ola.

Mesnevî:

(12Hemçü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd

Hemçü ney demsâz u müştkî ki dîd

Anlar ki müstağrak-i taleb-i visâl ve sermest-i tecellî-i cemâldür. Nâyuñ perdeleri, anlaruñ zevk u şevkını ve ‘ışk u hâlâtını ziyâde eyler ve hicrân zehrinden kurtarup, (18a) //tiryâk-ı visâle yetişdürür ve şunlar ki yârdan i’râz idüp, ağyâra istikbâl iderler. Anları yârdan ayru kılur. Vâdi-i hicrâna düşer. Pes, mukbile sebeb-i kurb u mu’rıza sebeb-i ba’d olup, lâ-cerem ney, ba’za nisbet zehr ve ba’za nisbet tiryâkdür. Ve dahı ney gibi bir dem düzüci ve müştâkı kim gördi? Tâlib-i mürşide niçe müştâk ise mürşid dahı tâlibe eyle müştâkdur.
Mesnevî:

(13Ney hadîs-i râh-ı pür-hûn mîküned

Kıssahâ-yı ‘ışk-ı Mecnûn mîküned

Ney kanla dolmış yoluñ haberin virür. Mecnûn ‘aşkuñ kıssaların eyler. Ya’nî kanla dolmış bu ‘aşk yoludur ki, ol yolda niçe başlar kesilür ve niçe ayaklar baş ve niçe başlar ayak olur. ‘Âşık kendü kanıyle oynar. Feemmâ, râh-ı ‘aşk bir yoldur ki, her kim ol yolı kat’ eyler, likâ’-ı ma’şûka irişür. Netekim Mecnûnı Leylâ ‘âkıbet isteyügeldi; Mecnûn, kemâl-i ittihâddan: “Leylâ benüm” didi. İşte fenâdan soñra bekâ budur.Allâhumme yessir lenâ hâze’l-makâme ve li-cemî’i’t- tâlibîn115

Mesnevî:

(14Mahrem-i în hûş cüz’ bî- hûş nîst

Mer zebân râ müşterî cüz’ gûş nîst

Bu zikr olunan hûşuñ mahremi degüldür. İllâ ‘akl-ı ma’âşdan bî-hûş olanlar ve ehl-i dünyâya Hazret-i Peygamber salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem gibi: “Entüm a’lemü bi-umûri dünyâkum116 diyenlerdür. Zîrâ hikmet-i ilâhiyye herşey bir şey’e lâyık ve herkesi bir gûne maslahata lâyık kılmışdur. Meselâ, zamâne tâlibi ve müşterî olan gûşdur. Kezâlik bu hûş-ı külle ‘âşık u mahrem olan bî-hûşdur. Kemâ kâle Ebâ-yezîdü’l-Bistâmî kuddise sırruhu’l-‘azîz: “’ilmu’llâhi isti’âdu ‘ibâdihi feminhum men lem yuslih li’l-‘aşki ve’l-mahabbeti feşa’elehumu’l-huzmete ve’l-‘ibâdete fehümü’l-‘âbidûne ve’z-zâhidûne feminhum men yuslihu’l-mahabbetü fahtessahu bi-mahabbeti’l-‘âşıkûne’l-vâlihûne”.

Pes, buyururlar. Bu hûşa mahrem olayın diyene lâbud ve lâzımdur ki ‘akl-ı ma’âşdan netekim iki cihân güneşi salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem: “lâ yemliku îmâne ahadukum hattâ yekûle’n-nâsu mecnûn.117 Bunlar nâs-ı pür-vesvâs zu’mlarınca mecnûndur. Yohsa (18b) //’inda’llâh ve ‘inde enbiyâihi vü evliyâihi bunlar kâmilü’l-‘akl ve’l-îmân birer zü-fünûndur. Pes, Hazret-i Sultân’ımuz bu ‘akla mahrem olan cüz’viden beden-i bî-hûş kalan kimse idügin beyân eyledikden soñra günleri ‘akl-ı ma’âş gamından zâyi’ olan kimselerüñ hâlin üslûb-ı hakîm kâidesi üzre tahrîr idüp buyururlar:

Mesnevî:

(15Der gam-ı mâ rûzhâ bî-gâh şüd

Rûzhâ bâ sûzhâ118 hem-râh şüd

 
Bu beyt- i şerîf üslûb-ı hakîm kâ’idesi üzredür. Ve üslûb-ı hakîm oldur ki bir kavme nasîhat eyleyen kimse ol kavme nefret gelmesün içün kendüyi anlara ta’rîz eyleye. Ma’nî-i beyt bizüm ol hûşa mahrem olduğımuz gamında günlerimüz bî-gâh oldı. Günlerimüz sûz u güdâza119 hem-râh oldı. Pes, Hazret-i Mevlânâ kuddise sırrıhu’l-‘azîz rûzgârımuz gam u meşakkatle geçüp, bir dem bütün ‘âlem diger ‘ömri ‘azîzi hevâ vü hevese sarf eyledük; kendümizi bilemedük deyü te’essüf yiyenlere tesliye idüp buyurırlar:

Mesnevî:

(16Rûzhâ ger reft kû rev bâk nîst

Tû bemân ey ânki çün tû pâk nîst

Ya’nî günler hevâ vü hevesden gitdiyse, bâkıyye-i ‘ömrini dahı hasret ve nedâmet ile geçürme belki bir mürşid-i kâmilüñ dâmenine muhkem yapışup güzer eyleye. Kâle ey mürşid-i kâmil ki senüñ gibi pâk yokdur. Senüñ terbiye ve irşâduñ sebebiyle bize tedârük-i mâfât mümkindür.

Mesnevî:

(17Her ki cüz’ mâhî zi âbeş sîr şüd

Her (ki) birûzist rûzeş dîr şüd

Her kim ki balıkdan gayrıdur, anuñ âbından sîr oldı. Ya’nî suya toydı. Her kim ki, rûzı bî-nasîbdür, rûzı dîr oldu. ‘Acem içre darb-ı meseldür: “Her ki gürisne est rûz u râ dír âyed120” dirler ve bunu aç olanuñ (günü) (19a) //gam (u) endûhla geçüp aña uzun gelür dimeden kinâyedür. Balık müsteâr u kinâyedür. Ehl-i tevhîdden ma’nî-i beyt dimek olur ki balıguñ mekânı su oldıgı gibi ehl-i tevhidüñ de makâmı tevhîddür. Balık sudan ayrılsa nice helâk olursa, ehl-i ‘aşk dahı eyledür. Ammâ anlar bu deryâ-yı tevhîdden bî-behredür. Anlaruñ güni gam (u) endûhla geçüp, ‘ömrlerini zâyi’ iderler. Ve ‘aşk-ı Hudâ’dan mahrûm kalurlar.

Mesnevî:

(18) Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm

Pes suhan kûtâh bâyed ve’sselâm

Puhte hâlin híç ham bilmez. Pes, suhân kûtâh gerekdür ve’sselâm. Ya’nî tarîk-i Hakk’da riyâzet ve mücâhede ile puhte olup kemâlle anlaruñ hâlin hîç ham u nâkıs kalan idrâk idemez. Anuñ içün aña bir şeyh: “ lâ ya’rifu zü’l-fazl illâ züveh121” dimişdür. Ve ‘ârifler dimiş:

Kadr-i zer zerger şinâ’st kadr-i gevher gevherí

Ademî râ ânkesî dâned ki âdem-zâde est122

deyu edâ eylemişlerdür. Pes, söz muhtasar gerekdür. Tatvîl-i kelâm eylemenüñ fâidesi yokdur ve’sselâm, temme’l-kelâm; bi-‘avni’llâhi’l-meliki’l-‘allâm.

Abstract

Mewlana’s Mesnevi which is composed of six volume is a valuable masterpiece for both mewlewiis and those who are interested in. That the first 18 beyyits in the Mesnevi have particularly been written by Mewlana himself makes these beyyits more important.

Agazade Mehmed Dede, who has a respectable place among the Mewleviis, has explained the first 18 beyyits in Mesnevi by quoting from İsmail-i Ankaravi’s explanations in the 17th century. In this study, it has been aimed at figuring out Agazade’s life story and his environment he affected, and the first 18 beyyits in Mesnevi which is a precious masterpiece for Mewleviis and those who have interested.

KAYNAKÇA

ABDU’L-BÂKÎ, M. Fuad, Müslim, Câmi’u’s-Sahîh, c. V, Beyrut.

Abdu’r-rahmân Câmi’, Nefahâtü’l-Üns min Hazarâti’l-Kuds, terc. Lâmiî Çelebi, İstanbul 1289.

Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, MEB Yay.,İstanbul 1995.

Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ (beşinci kısım), İstanbul 1318.

Ali Enver, Semâ’hâne-i Edeb, İstanbul 1309.

Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, c.II, İstanbul 1333.

CANAN, İbrahim, Kütüb-i Sitte, c. IX, Akçağ Yay., Ankara 1994.

ÇELEBİOĞLU, Âmil, Muhammediye, c. II, MEB Yay., İstanbul 1996.

ÇELEBİOĞLU, Âmil, “Muhtelif Şerhlere Göre Mesnevî’nin İlk Beytiyle İlgili Düşünceler” Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, MEB Yay., İstanbul 1998.

ÇELEBİOĞLU, Âmil, “Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Manzum Tercümesi”, Türk Edebiyatı, 1990, S.195, s. 7.

DURU, M. Celâl, Tarihi Sîmâlardan Mevlevî, İstanbul 1952.

DURU, N. Fazıl, Sâbir Mehmed Hayatı-Eserleri-Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniv., Konya 1994.

DURU, N. Fazıl, Mevlevî Şâirlerin Şiirlerinde Mevlevîlik Unsurları, Gazi Üniv., Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 1999.

DURU, N. Fazıl, Mevleviyâne, Perşembe Kitapları, İstanbul 2000.

EMECAN, Feridun, “Gelibolu”, TDVİA, c. XIV, İstanbul 1996, ss. 1-6.

ERAYDIN, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, MÜ İlahiyat Vakfı Yay., İstanbul 1994.

ERDOĞAN, Muzaffer, “Mevlevi Kuruluşları Arasında İstanbul Mevlevihâneleri”, İÜ Edb. Fak. Güney-Doğu Avrupa Arş. Dergisi, S. 4-5., 1976.

ERGUN, S. Nüzhet, Şeyhislam Bahâyî Efendi, İstanbul 1933.

ERGUN, S. Nüzhet, Türk Şâirleri, c. I, Ülkü Basımevi, İstanbul 1945.

ESED, Muhammed, Kuran Mesajı, c. I-III, İşaret Yay., İstanbul 1999.

Esrâr Dede, Mecmû’a-i Esrâr Dede, İstanbul Üniv. Ktp. T.Y. nr. 6765.

Faik Reşat, Eslâf, haz. Şemsettin Kutlu, yy.

GENÇ, İlhan, Esrâr Dede, Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye, AKM Yay. Ankara 2000.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Melâmilik ve Melâmîler, Gri Yay., İstanbul 1992.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu IV, TTK Yay., Ankara 1994.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mesnevî ve Şerhi, c. I, KB Yay., Ankara 2000.

HACITAHİROĞLU, Abdullah Ö., Mesnevî-Mevlanâ, Ötüken Yay., İstanbul 1972.

HALICI, F.; Bahar Gökfiliz, Mevlânâ Güldestesi, yy.

HALICI, Feyzi, “Molla Câmi’nin Yeni Bulunan Bir Yazma Eseri Bu Eserde Mesnevî’nin İlk İki Beytinin Şerhi”, İÜ Edb Fak. Türkiyat Arş. Merkezi, Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi, İstanbul 23-28 Eylül 1985, Tebliğler, c.II, İstanbul 1988, ss. 375-384.

Hüseyin Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-Cevâmî, c.II, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1281.

IŞIN, Ekrem, İstanbul’da Gündelik Hayat, İletişim Yay., İstanbul 1995.

IŞIN, Ekrem, “Sembolizm ve Tasavvufî Hayat”, Hoş Gör Yâ Hû, Osmanlı Kültüründe Mistik Semboller Nesneler, YKY, İstanbul 1999.

İNAL, İ. Mahmud Kemal, Son Asır Türk Şâirleri, c.I-II, Dergâh Yay.,İstanbul 1988.

İSEN, Mustafa, “Tezkireler Işığında Divan Edebiyatına Bakışlar, Osmanlı Kültür . Coğrafyasına Bakış”, Ötelerden Bir Ses, Akçağ Yay., Ankara 1997.

İsmâil-i Ankaravî (Rusûhî), Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c.I, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1289.

KÖPRÜLÜ, M. Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yay., Ankara 1984.

Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî yahud Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, Matbaa-i Âmire, c. IV, İstanbul 1311.

Mehmed Ziyâ, Yenikapı Mevlevî-hânesi, Dârü’l-hilâfetü’l-‘aliyye 1329.

Muallim Nâci, Esâmî, Mahmud Beg Matbaası, İstanbul 1308.

Muallim Nâci, Osmanlı Şâirleri, haz. Cemâl Kurnaz, MEB Yay., İstanbul 1995.

Muhammed Fazıl Paşa, Şerh-i Hakâyık-ı Ezkâr-ı Mevlânâ, Bosnalı Muharrem Mat. İstanbul 1283.

Müstakîm-zâde Süleyman Sa’deddîn, Mecelletü’n-Nisâb, Süleymâniye Ktp. Halet Efendi, nr. 628, 1170.

NASR, S. Hüseyin, İslam Sanatı ve Maneviyatı, çev. A. Demirhan, İnsan Yay., İstanbul 1992.

PAKALIN, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. III MEB Yay. İstanbul 1993.

Safayî Mustafa, Tezkire-i Şu’arâ, Süleymâniye Ktp. Esad Efendi, nr. 2549.

Sahîh Ahmed Dede, Mecmû’atü’t-Tevârîhu’l-Mevleviyye, Süleymâniye Ktp. Yzm. Bağışlar, nr. 1462.

Sâkıb Mustafa Dede, Sefîne-i Nefîse fi’l-Menâkıbi’l-Mevleviyye, c.II, Mısır 1283.

Süleyman Şemsî Dede (Kara Şemsî), Tuhfetü’l-Mesnevî ‘alâ Hubbi’l-Hayderî, İstanbul 1305.

Şemse’d-dîn Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, Der-sa’âdet 1317.

Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyiü’l-Fuzalâ, Çağrı Yay., İstanbul 1989.

TANRIKORUR, Barihüdâ, “Gelibolu Mevlevîhânesi”, TDVİA, c. XIV, İstanbul 1996, ss. 6-8.

TOLASA, Harun, Şeyhülislam Bahâyî Efendi Dîvân’ından Seçmeler,İstanbul 1979.

TUMAN, Nail, Tuhfe-i Nâ’ilî, MEB Yay. Dairesi Başk. Ktp. nr. B. 870, 1949.

UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.III, TTK Yay., Ankara 1988.

ÜNVER, İsmail, Neşâtî, KB Yay., Ankara 1986.

ÜNVER, Süheyl, “Beşiktaş-Çırağan Mevlevîhânesi Hakkında”, Mevlâna ve Yaşama Sevinci, haz. F. Halıcı, Konya Turizm Derneği, Konya 1978, ss. 165-170.

YETİK, Erhan,İsmâil-i Ankaravî, İşaret Yay., İstanbul 1992.

ZEBÎDÎ, Zeynü’d-dîn Ahmed, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, çev. Kamil Miras, c. XII, DİB Yay., Ankara 1993.

* Bu makale, Tasavvuf ( yıl: 4, sayı: 11, temmuz-aralık 2003, ss. 151-175) dergisinde yayımlanmıştır.

1 İlhan Genç, Esrar Dede Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye, AKM Yay., Ankara 2000, s. 16; Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhü’l-Mevleviyye, Süleymaniye Ktp. Yzm. Bağışlar, nr. 1462, v.72a; Ali Enver, Semâhâne-i Edeb, İstanbul 1309, s. 8; Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333, c. II, s. 69; S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, İstanbul 1945, c. I, s. 259; Nail Tuman, Tuhfe-i Na’ilî, MEB Yay. Dairesi Başkanlığı, Ktp. Nr. B. 870, 1949, c. I, s. 47.

2 Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyiü’l-Fuzalâ, Çağrı Yay., İstanbul 1989, s. 550; Müstakîm-zâde Süleyman Sa’deddin , Mecelletü’n-nisâb, Süleymaniye Ktp. Halet Efendi, nr. 628, 1170, v.108b; Safâyî Mustafa, Tezkire-i Şu’arâ, Süleymaniye Ktp. Esad Efendi, nr. 2549, vr.20b.

3 Feridun Emecan, “Gelibolu”, TDVİA, İstanbul 1996, c. XIV, ss. 1-6; Mustafa İsen, “Tezkireler Işığında Divan Edebiyatına Bakışlar, Osmanlı Kültür Coğrafyasına Bakış”, Ötelerden Bir Ses, Ankara 1997, s. 73.

4 S. Ahmed Dede, age, v.72a; Sâkıb Mustafa, Sefîne-i Nefîse fi’l-Menâkibi’l-Mevleviyye, Mısır 1283, c. II, s. 26; Ali Enver, age, s. 9;

5 Genç, age, s. 16; Muhammed Fazıl Paşa, Şerh-i Hakâyık-ı Ezkâr-ı Mevlânâ, Bosnalı Muharrem Mat. İstanbul 1283, s. 433; Muallim Nâci, Esâmî, İstanbul 1308, s. 351.

6 Şeyhî, age, s. 550.

7 Şeyhî, age, s. 467; Sâkıb Mustafa, age, s. 26; Nail Tuman, age, c. II, s. 527.

8 Şeyhî, age, s. 467.

9 Sâkıb Mustafa Dede, age, s. 31.

10Sâkıb Mustafa, age, s. 26; S. Ahmed Dede, age, vr.72a; Barihüda Tanrıkorur “Gelibolu Mevlevîhânesi”, TDVİA, İstanbul 1996, c. XIV, ss. 6-8; Safâyî Mustafa, age, vr.20b; İlhan Genç, age, 16; Ergun, 1945:259; M. Fâzıl Paşa, age, s. 433.

11 Sâkıb Mustafa, age, s. 27.

12 S. Ahmed Dede, age, vr.72a.

13 Sâkıb Mustafa, age, s. 27.

14 Sâkıb Mustafa, age, s. 28; BarihüdaTanrıkorur, agm, s. 6, Mehmed Dede’nin Gelibolu’ya dönüşünde Solakzâde Mehmed Ağa’nın kendi mescidine bitişik iki odayı ona verdiğini, bundan sonra da ders ve sohbetlerin burada, âyinlerin de mescidde icra edildiğini, Mevlâna Müzesi Arşiv bilgisine dayanarak nakleder.

15 On beş Mevlevî âsitânesi içinde, Gelibolu Mevlevî-hânesi en geniş araziye ve en büyük ve haşmetli sema-hâneye sahiptir (Barühüda Tanrıkorur, agm, s. 6; Feridun Emecan, agm, s. 4)

16 S. Ahmed Dede, age, v.72a; İlhan Genç, age, s. 16; Safâyî Mustafa, age, vr.20b; Şeyhî Mehmed, age, 551; M. Fazıl Paşa, age, s. 433; S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 259; Ali Enver, age, s. 9; Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmani yahud Tezkire-i Meşâhîr-i Osmâniyye, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1311, c. IV, s. 166.

17 Sâkıb Mustafa, age, s. 28.

18 Barihüda Tanrıkorur, agm, s. 6.

19 S. Ahmed Dede, age, s. vr.72a.

20 Bostancı ocağında yetişip, Bostancıbaşı olmuş 1026/1617’deki Revan Seferi’nde yeniçeri ağası ve sonra Rumeli beylerbeyi olup vezirlikle dîvân-ı hümâyunda bulunurken, 1030/1620’de Güzelce Ali Paşa’nın yerine veziriazam olmuştur. Belli sebeplerle görevinden azledilmesinden sonra, 1031/1621 Mayıs’taki Sultan Osman’ın hal ve katliyle sonuçlanan ihtilâlde, Dilaver Paşa’nın yerine ikinci defa veziriazam olduysa da, görevine başlamadan tayininin ertesi günü Ağakapısı’nda yeniçeriler tarafından öldürülmüştür. Beşiktaş’ta Yahya Efendi türbesi mezarlığında medfundur. Biyografik kaynakların bir kısmı Hüseyin Paşa’nın kaptanı- derya olduğunu söyleseler de, bu bilgiyi tarihi eserlerde bulmak mümkün olmadı. ( İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1988, c. III, s. 374; Hüseyin Ayvansarayî, Hadîkatü’l-Cevâmî, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1281, c. II, s. 105)

21 İki buçuk asırlık tekke hayatına sahne olduktan sonra Sultan Abdü’l-azîz tarafından yeri Çırağan Sarayı içine alınarak 1868’de Maçka’da yaptırılan yeni bir mevlevî-hâneye nakledilmiş ve kısa bir süre sonra bunun yerinde Maçka kışlasının inşası kararlaştırıldığı için, Eyüb yakınlarında ve Haliç kıyısındaki Bahâriye’ye kaldırılmıştır (Muzaffer Erdoğan, “Mevlevi Kuruluşları Arasında İstanbul Mevlevihaneleri”, İÜ Edb. Fak. Güney-Doğu Arş. Dergisi, 1976, S.4-5, s. 35).

22 Şeyhî Mehmed, age, s. 551; İlhan Genç, age, s. 16; H. Ayvansarayi, age, s. 104; M. Süreyya, age, s. 166; M. Fazıl Paşa, age, s. 434; Müstakîm-zâde, age, vr.108b; M. Naci, Osmanlı Şairleri, haz. Cemal Kurnaz, MEB Yay., İstanbul 1995, s. 303; Muzaffer Erdoğan, agm, s. 6; Süheyl Ünver, “Beşiktaş-Çırağan Mevlevîhânesi Hakkında”, Mevlâna ve Yaşama Sevinci, haz. F. Halıcı, Konya 1978, s. 166-168.

23 Mevlevî-hâne, Hüseyin Paşa’nın vefatı senesinde (1031/1621) ikmâl edilmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, age, s. 374; H. Ayvansarayî, age, s. 105; Muzaffer Erdoğan, agm, s. 35; Ekrem Işın, eserinin (İstanbul’da Gündelik Hayat, İletişim Yay., İstanbul, s. 64, s. 295) bir yerinde, Beşiktaş Mevlevi-hânesi’nin 1631’de derya kaptanı Ohrili Hüseyin Paşa tarafından yaptırıldığını, ilk şeyhinin de Mehmed Hakîkî Dede olduğunu söylerken; başka bir kısımda 1622’de Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa tarafından yaptırıldığını öne sürmektedir.

24 H. Ayvansarayî, age, s. 105; Muzaffer Erdoğan, agm, s. 35.

25 Muzaffer Erdoğan, agm, s. 35-36.

26 Muzaffer Erdoğan, agm, s. 36.

27 Şeyhî Mehmed, agm, s. 551; Şeyhi’yi kaynak göstermesine rağmen, Esrar Dede bu yolculuğu küçük nüanslarla aktarır (İlhan Genç, age, s. 16).

28 Şeyhî Mehmed, age, s. 551; Sâkıb Mustafa, age, s. 28; İlhan Genç, age, s. 16; Müstakîm-zâde, age, vr.108b; Mehmed Süreyyâ, age, s. 166; Muallim Naci, Osmanlı Şairleri, s. 303; S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 260.

29 S. Ahmed Dede, age, vr.76a.

30 S. Nüzhet, Üsküdar kütüphanesindeki bir tarîkat silsile-nâmesinde mahlasının ‘Hakîkî’ olarak kayıtlı olduğunu söylemekteyse de (Türk Şairleri, s. 259-260), Ağa-zâde’nin elimizde bu mahlasla söylenmiş bir şiiri henüz mevcut değildir. Muhtemelen Nail Tuman da, bu bilgiyi tenkide tabi tutmadan kullanmıştır. (age, s. 47). Sâkıb Dede ise, mahlas kullanmadığını bildirir. (S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 260). Ali Enver de gayr-ı matbû mürettep bir Dîvân’ının varlığını haber verir (age, s. 9) lâkin, başka hiçbir kaynakta yer almayan bu bilginin kaynağı kendisi olsa gerektir. Çünkü eserine aldığı şiir örneği Esrar Dede Tezkiresi’ndendir.

31 Sâkıb Mustafa, age, s. 28.

32 Safâyî Mustafa, age, vr.20b.

33 Ali Enver, age, s. 9.

34 B. Mehmed Tahir, age, s. 69.

35 İlhan Genç, age, s. 17, 293, 487.

36 M. Naci, Osmanlı Şairleri, s. 303.

37 M. Fazıl Paşa, age, s. 433.

38 Sâkıb Mustafa, age, s. 28.

39 Şeyhî Mehmed, age, s. 569.

40 İlhan Genç, age, s. 82; Faik Reşad, Eslaf, hz. Şemsettin Kutlu, tarihsiz, s. 241; Şeyhî Mehmed, age, s. 569.

41 İsmail Ünver, Neşati, KB Yay., Ankara 1986, s. 8.

42 Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmîler, Gri Yay., İstanbul 1992, s. 145; İlhan Genç, age, s. 487.

43 İlhan Genç, age, s. 295; Şeyhî Mehmed Efendi şunları söyler: “..mürşid-i fukarâ-i sâbirîn olan Ağa-zâde dimekle şöhret-dâde, Mevlevî şeyhi Mehmed Efendi’den inâbet ve hadeng-i azîmeti garaz-ı aslîye isâbet idüp..”: age, s. 467.

44 Tahmisin ilk bendi şöyledir: Cilve-i envâr-ı zâta mazhar-ı meclâ bizüz / Aç gözün dervîş kim dünyâ vü ma-fîhâ bizüz / Sûretâ insânuz ammâ ‘âlem-i kübrâ bizüz / Vâris-i ‘ilm-i ledünnî âdem-i ma’nâ bizüz / Vâkıf-ı sırr-ı rumûz-ı ‘alleme’l-esmâ bizüz (N. Fazıl Duru, Sâbir Mehmed Hayatı-Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Yayınlanmamış YLT, Selçuk Ü. Konya 1994, s. 43); aynı şiir Ahmed Celâle’d-dîn Dede (d.1853-ö.1946) ve Sâkıb Mustafa (ö.1735) tarafından da tahmîs edilmiştir. (S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 260; N. Fazıl Duru, Mevleviyâne, İstanbul 2000, s. 201-203)

45 N. Fazıl Duru, agt, s. 28-29.

46 N. Fazıl Duru, agt, 28-29.

47 Nâimâ Tarihi, c.V, s.153’den nakleden: S. Nüzhet Ergun, Şeyislam Bahâyî Efendi, İstanbul 1933, s. XIII; S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 666.

48 Harun Tolasa, Şeyhülislam Bahayi Efendi Dîvân’ından Seçmeler, İstanbul 1979, s. 20.

49 Sâkıb Mustafa, age, s. 30; İlhan Genç, age, s. 199; S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 1176; Barühüda Tanrıkorur, agm, s. 6.

50 Barihüda Tanrıkorur, agm, s. 6.

51 İlhan Genç, age, s. 351; S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 257.

52 Mehmed Ziyâ, Yenikapı Mevlevî-hânesi, Darü’l-hilâfeti’l-Aliyye 1329, s. 163.

53 Ali Enver, age, s. 9.

54 Şeyhî Mehmed, age, s. 551; B. Mehmed Tahir, age, s. 69.

55 Mehmed Ziyâ, age, s. 23.

56 Esrâr Dede, Mecmûa-i Esrâr Dede , İÜ Ktp. TY. Nr. 6765, vr.21b.

57 Sâkıb Mustafa, age, s. 28.

58 Safâyî Mustafa, age, vr.20b.

59 Şeyhî Mehmed, age, s. 551; Muallim Nâci, Esâmî, s. 352; Ali Enver, age, s. 9.

60 Bir kitabın bazı mahallerini îzah, tashih veya tafsil maksadıyla kenarına veya ayrıca bir risâlede yazılan mülâhazat ve mütâla’ât (Ş. Sâmi, Kâmûs-ı Türkî, Der-sa’âdet 1317, s. 417; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1993, c. III, s. 393)

61 İlhan Genç, age, s. 18.

62 Nüsha tavsîfi: İstanbul Süleymaniye Ktp. Pertev Paşa, Nu:619. Eser, 180×135 (140×85) mm. ebâdında; (14a-20b) 7 varak ve 21 satırdır. Nesih hatla istinsah edilmiştir. İstinsah tarihi ve müstensihi belli değildir. Miklablı, yeşil bez ve kahverenkli meşin ciltlidir. Kağıdı kerem renklidir.

63 Ekrem Işın, “Sembolizm ve Tasavvufi Hayat”, Hoş Gör Yâ Hû, Osmanlı Kültüründe Mistik Semboller Nesneler, YKY, İstanbul 1999, s. 9-10; A. Gölpınarlı, Mevlevîlerin onsekiz sayısına kutsiyet izafe ediş sebeplerini teferruatlı bir şekilde izah eder: Mesnevî ve Şerhi, KB Yay., Ankara 2000, s. 28-30.

64 N. Fazıl Duru, Mevlevî Şâirlerin Şiirlerinde Mevlevîlik Unsurları, Yayımlanmamış DT, Ankara 1999, s. 334-338.

65 Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns min Hazarâti’l-Kuds, trc. Lâmiî Çelebi, İstanbul 1289, s. 524; Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, MEB Yay., İstanbul 1995, s. 325-327; Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ, İstanbul 1318, s. 59; M. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yay., Ankara 1984, s. 226.

66 M. Celâl Duru, Tarihi Simalardan Mevlevî, İstanbul 1952, s. 51-52.

67 Bkz., Âmil Çelebioğlu, Muhammediye, “Muhtelif Şerhlre Göre Mesnevî’nin İlk Beytiyle İlgili Düşünceler”, Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, MEB Yay., Ankara 1998, s. 525-545.

68 Feyzi Halıcı, “Molla Câmi’nin Yeni Bulunan Bir Yazma Eseri Bu Eserde Mesnevî’nin İlk İki Beytinin Şerhi”, İÜ Edb. Fak. Türkiyat Arş. Merkezi, Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi Tebliğler, İstanbul 1988, ss. 375-384.

69 B. Mehmed Tahir, age, s. 437.

70 B. Mehmed Tahir, age, s. 40.

71 Erhan Yetik, İsmâil-i Ankaravî, İşaret Yay., İstanbul 1992, s. 88-89.

72 A. Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu IV, TTK Yay., Ankara, 1994, s. 125.

73 İ. Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh Yay., İstanbul 1988, c. I, s. 523.

74 S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 105.

75 A. Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu, s. 198.

76 İ. Mahmed Kemal İnal, age, c. II s. 688.

77 Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, MÜ İlahiyat Vakfı Yay., İstanbul 1994, s. 495-500.

78 Süleyman Şemsî Dede, Tuhfetü’l-Mesnevî ‘alâ Hubbi’l-Hayderî, İstanbul 1305s. 26-27.

79 Abdullah Ö. Hacıtahiroğlu, Mesnevî-Mevlâna, Ötüken Yay., İstanbul 1972:7s. 8.

80 F. Halıcı, B. Gökfiliz, Mevlânâ Güldestesi, s. 74-75.

81 Âmil Çelebioğlu, “Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Manzum Tercümesi”, Türk Edebiyatı, 1990, S.195, s. 7.

82 İsmâil-i Ankaravî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1289, c.I, s. 1-44.

83 “[öyle] kimseler [vardır ki,] bunları ne ticaret ne de kazanma hırsı Allah’ı anmaktan, salâtta devamlı ve duyarlı olmaktan, arınmak için verilmesi gerekeni vermekten alıkoyabilir.” (Nûr: 37), Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., İstanbul 1999, c. II, s. 717.

84 “Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır.” (A’râf: 179), Esed, age, c. I, s. 311.

85 “Bunun içindir ki, Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin, sesinizi kesip dinleyin onu, ki, [Allah’ın] esirgemesiyle kuşatılasınız!” (A’râf: 204), Esed, age, c. II, s. 315.

86 “Her mühim iş ki bismi’llah ile başlamamıştır, güdüktür”. (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yay., Ankara 1994, c. IX, s. 207)

87 “Tevrat, İncil ve Zebur’da olan her şey Kur’an’da; Kur’an’da var olanlar Fatiha’da; Fatiha’dakiler besmelede; ve besmeledekiler de ‘bâ’da mevcuttur”. (Hz. Ali’ye atfedilen bu söz için, Seyyid Hüseyin Nasr, Abdulkerim el- Cîlî’nin ‘el-Keşf ve’r-rakim fî şerh-i bismi’llâhi’rrahmâni’rrahîm’ adlı eserini kaynak gösterir. (S. Hüseyin Nasr, İslam Sanatı ve Maneviyatı, çev. A. Demirhan, İstanbul 1992, s. 42-43); Gölpınarlı, aynı sözün Ebû-bekr-i Şiblî (ö. 334/945) tarafından da ‘Ben, b’nin altındaki noktayım’ biçiminde kullanıldığını nakleder. (Mesnevî ve Şerhi, c. I, s. 31); , harfiyle ilgili, diğer Mesnevî şerhlerindeki yorumlar için: Âmil Çelebioğlu, Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, s. 525-526’ya bakılabilir.

88 Mevlânâ evvelâ bi’ş-nev diyü istimâ’a emr idüp gayrı ‘ibârât ile ibtidâ eylemedi. (Ankaravî, 1289:23)

89 Anunçün basardan ve sâir a’zâdan ve ecvârihden dîn u tarîkatde sem’ evlâdur. (ve Fahrü’d-dîn-i Râzî Tefsîri’nden alınan aynı örnek): İsmâil-i Ankaravî, age, c.I, 23.

90 Nitekim, Tefsîr-i Kebîr’in müellifi (Fahrü’d-dîn-i Râzî )şöyle der: “ Bil ki, , işitmek, görmekten daha önceliklidir; çünkü Allâhu Te’âlâ Kur’ân’da bu ikisini zikrettiğinde, işitmeyi görmeden öncelemiştir. Ve bu önceleme işitmenin görmeye göre daha evlā olduğunun delilidir.

91 Kendimden fānî, dostla bākîdir; bu yüzden hem vardır hem yoktur.

92 Yine gelelim ney bir niçe vechden ‘ibâret olmak kâbildir. Evvelâ sûfî-i sâfî ve ‘âşık-ı vâfî derûnı mâsivâdan hâlî ve nefha-i Hakk’la mâlî olan mürşid-i ‘âlîden isti’âre ola. Zîrâ ney’ün insan-ı kâmile sûreten ve lafzen ve zâten münâsebet-i tâmme ve müşâbehet-i ‘âmmesi vardur. Sûreten olan müşâbehet sufret-i sîmâ ve şerh-i sînedür ki ‘âşık-i ilâhiyyenün reng-i bîrûnları ve hâl-i derûnları bu gûnedür (İ. Ankaravî, age, c.I, 24).

93 Nitekim nâyun derûnı gıll u gışdan hâlî ve anda olan nağamât u elhâna bâ’is u bâdî olan nâyîdür. Kezâlik bu tâife-i ‘aliyyenün derûnları mâsivâdan hâlî ve nağamât-ı ilâhi vü nefahât-ı rabbânî ile malîdür. Her elhân u nağamât ki nây’a nisbet olunur fi’l-hakîka Hudâ-yı müte’âlînündür. Bunlar ortada bir âlet-i mülâhaza ve mazhar-ı mu’âmeledür (İ. Ankaravî, age, c.I, 24).

94 Uzaklığın hikayesi, ayrılığın şikâyeti.

95 Benim sivāya, namaza ve o boşluğa gidişim, halkın acı yolunu öğretmek içindir.

96 Gönül açma makamı cem’ü’l-cem’dir; can artırış cemâli cem’in mumudur.

97 “ Ey Allâhım! Bu mertebede ilim erbâbı olanların nurlarıyla bizi rızıklandır.”

98 Buharî, İbn-i ‘Ömer’den şöyle rivāyet etmiştir: Bu dünyada garip gibi ol. Bunda mü’minin insanlara az karışması ve kendi nefsinden gizli ve zelil olması gerektiğine işaret vardır. Ya da bir yolcu gibi (ol). Veya bu, ‘bilakis’ anlamınadır. Bunda da âhiretin, mü’minin menzili ve dünyanın onun geçiş yeri ve yolu olduğuna işaret vardır. Nitekim Allâhu Te’âlâ şöyle buyurur:…(Z. Ahmed Zebîdî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, çev. Kamil Miras, Ankara 1993, c. XII, s. 357)

99 “Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildür, halbuki öteki dünya kalıcı bir yurttur.” (Gâfîr: 39), Esed, age, c. III, s. 961.

100 Bil ki, bu teşbihten önceki teşbihe geçer. Çünkü, garip gurbet diyarlarında olacaktır. Ve orada ikâmet edecektir. İlââhir.

101 Âmil Çelebioğlu, Muhammediye, c.II, s. 467’de şiir şu şekilde yer alır: …Seni çün âlimü’l-esrâr salıpdur ġurbete nâçâr/Düriş sa’yi beliġ it var sakın aldamasın seni aġyâr//Kaparlar sürmeyi gözden aparlar şemmeyi sözden/Çaparlar şâmeyi yüzden çapanlar çapük ü ayyâr//Senin benven hevâdârın belâlarda kafâdârın/Cefâlarda vefâdârın sana benden yeg olmaz yâr//Çü bu cismânî zindana irişdün ferd-i rindâne/Bir iki gün yedin dâne olısarsın geri tayyâr….

102 Bu mertebenin taliplerinin nûruyla bizi rızıklandır.

103 Nitekim şöyle denir: “Her tabiat yetenekli değildir. Ve her kâbil, tâlip değildir. Ve her tâlip sabırlı değildir. Ve her sâbir tek değildir.

104 Allâhım Hz. Muhammed’in ve ehl-i beytin hürmetine bizi yüce bir himmetle ve râzı olmuş ve râzı kılınmış bir nefisle rızıklandır.

105 Ke’enne su’âl lâzım geldi ki bunlarun derûnlarında olan esrârı bir nice cüst u cû idelüm (İ. Ankaravî, age, c.I, s. 33).

106 Benüm sırrum benüm kelâmumdam dûr degüldür. Zîrâ kelâm mütekellimün sıfatıdur. Pes sıfat mevsûfa ve kelâm-ı mütekellime delâlet ider (İ. Ankaravî, age, c.I, s. 33-34).

107 Eşek kulağını sat, başka bir kulak al. Zira bu sözü eşek kulağı anlayamaz.

108 “BİR DE, sana ilahi esinlenme[nin mahiyeti] hakkında soru soruyorlar. De ki: “Bu esinlenme Rabbimin buyruğuyla [cereyan etmekte]dir; ve [ey insanlar, siz bunun mahiyetini anlıyamazsınız, çünkü] bu konuda size pek az bilgi verilmiştir.” (İsrâ: 85), M. Esed, age, c. II, s. 575.

109 Bizim cismimiz, sevgililerin cānıdır. Sevgililerimizin cismi dünyadakilerin cānıdır. Bilseler de, bilmeseler de…

110 “onlara yol göstermeleri için yalvarsanız, işitmezler; sana baktıklarını sanırsın, oysa görmezler.” (A’râf: 198), Esed, age, c. I, s. 315.

111 Ya’nî evliyâ-yı Huda’nun kelâmı ve edâsı bir âteş-i sûzende ve harâret-i dehende..(İ. Ankaravî, age, c.I, s. 36)

112 “ve ne de kendi arzu ve heveslerine göre konuşmaktadır: bu [size ilettiği], kendisine indirilen [ilahî] vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm: 3-4), M. Esed, age, c. III, s. 1080.

113 Âteş-i ‘aşk-i İlahîdür ki derûnı mâsivâdan hâlî olan kibârun kalblerine vâki’ oldı. (İ. Ankaravî, age, c.I, s. 37)

114 ..dükeli yârından ve cemî’ kâr u bârından munkatı’ ola belki kendi nefsinden ve cümle hevâ vü hevesinden güzer kıla. (İ. Ankaravî, age, c. I, s. 38)

115 Ey Allâhım! Bu makamı bize ve bütün tâliplere kolaylaştır.

116 “Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz.” ( M. Fuad Abdulbâkî, Câmi’u’s-Sahîh, Beyrut, c.V, s. 140-141.)

117 “Sizden biriniz, insanlar kendisine: O mecnûndur demedikçe hakîki îmana sahip olamaz.”

118 Bu kelime metinde müstensih hatası olarak ‘rûzhâ’ biçiminde yazılmış.

119 Metinde ‘güzara’ biçiminde yazılmış.

120 Kim ki açtır, gün onun için uzar.

121 Fazilet sahibi olanlar değil, ancak tanıyanlar bilir.

122Altının kıymetinden sarraf, cevherin kıymetinden mücevheratçı anlar, insanı da insanoğlu olan bilir.