Mevlânâ Anlayışları ve İnsanımızın Yanlışları – Ali Akpınar

Mevlânâ Anlayışları ve İnsanımızın Yanlışları (I)

Ali Akpınar

Mevlânâ”dan çokça bahsedilen günlerde yaygın olan Mevlânâ anlayışlarını şu üç grupta değerlendirebiliriz: Gizlenen Mevlânâ, Özlenen Mevlânâ ve İzlenen Mevlânâ. Şimdi bunları kısaca açıklayalım:

  1. Gizlenen Mevlânâ:

Geçmişte olduğu gibi bugün de Hz. Mevlânâ, kimi çevrelerce istismar konusu yapılabilmektedir. Bunlar Mevlânâ”yı tanımayan, eserlerini okumak yerine onunla ilgili kulaktan dolma bilgilerle yetinen yahut kendi fikirlerini hazrete söyletmek isteyenlerdir. Bu yanlı yaklaşım, onu doğru bir şekilde tanımama, onu ve mesajını anlayamama, onunla ilgili olmayan söylem ve davranışları ona mal etme sonucuna götürmüştür. Bu, ya ona ve söylemlerine bütüncül bir yaklaşımla yaklaşmamaktan kaynaklanmaktadır ya da herkes kendi bakış açısına göre ona bakıp kendi Mevlânâ”sını onda bulmaktadır. Sonuçta Mevlânâ”yı istismar eden, kendi emelleri doğrultusunda onu kullanan, Mevlânâ”daki ilahî aşkı aşk-ı hımarîye, Hak şarabını dünya içkisine dönüştürmeye çalışan, onu ve mesajını buharlaştıran güruhlar zuhur etmiştir.
Bir Konyalı olarak eskiden Mevlânâ”yı anma haftalarında şehrin dört bir yanının Mevlânâ ile ilgili dövizlerin yazıldığı pankartlarla donatıldığını hatırlarız. O zamanlar, o yazılanları okudukça bizler, Mevlânâ”nın aşk, kadın, şaraptan başka bir şey bilmediğini sanırdık. Sonradan gördük ve anladık ki bu yazılanlar, Mevlânâ”nın eserlerinden başı sonu kırpılarak alınan ve yanlış anlamaya müsait cümlelermiş. Yani birileri, “Ya olduğun gibi görün, yahut göründüğün gibi ol” diyen Mevlânâ”yı olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi göstermek ve tanıtmak istemişler!
Halbuki Biz aşkın âşıkıyız ([1]), Bu aşk, Hak”kın Kur”ân”ıdır ([2]) diyen Mevlânâ”da aşk, peygamberin yolunda olmaktı. O, bunu şöyle açıklar:
Peygamberimizin yolu, izi aşktır. Biz, aşk çocuklarıyız. Aşk, bizim anamızdır. Ey ten çadırında gizlenen anamız! Sen bizim, hakikati örten, gerçeği göremeyen tabiatımızdan, nefsimizden saklanmışsın.([3])
Aşk, göklere uçmaktır. Her an yüzlerce perdeyi yırtmaktır. Aş, önce kendini nefsin isteklerinden kurtarmak, nefsânî yollarda yürümekten ayak çekmektir. Dünyayı yok saymak, görmemezlikten gelmektir. Geldiği ve tekrar gideceği âlemi düşünmek, kendini anlamaya, bilmeye çalışmaktır. ([4])
Çünkü ölülerin aşkı ebedî değildir, çünkü ölü, tekrar bize gelmez. Diri aşk, ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder. O”nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkıyla kuvvet ve kudret buldular, iş güç sahibi oldular. ([5])
Allah aşkından bir zarar göremezsin. Cansız nasıl kalabilirsin, O”nun aşkıyla cân olacaksın sen. Önce yeryüzüne gökten gelmiştin, sonunda gene yeryüzünden göğe yükseleceksin. ([6])
Ey evreni yoktan var eden Allah”ım! Unutmaktan, sonradan var olmaktan sen münezzehsin. Başımda seni düşünmek, seni sevmekten başka ne varsa hepsi hatanın kendisidir. Dilde seni zikretmekten, tesbih etmekten başka ne varsa, hepsi sapıklıktır, boştur. ([7])
Onun şarabı, Hak şarabından başka bir şey değildi: Bizim, sarhoş olmamız için, şaraba ihtiyacımız yoktur. Meclisimizin neşelenmesi için çenk ve rebab da istemeyiz. Biz gönül alıcı bir güzelin yüzünü görmeden, hoş sesli çalgıcıyı dinlemeden mest olmuşuz, kendimizden geçmişiz.([8]) Bizim sarhoşluğumuz, kırmızı şaraptan değildir. Bizim şarabımız, aşk kadehinden başka yerde bulunmaz. Sen, benim şarabımı dökmek için geldin. Fakat ben, görünmez bir şarabın sarhoşuyum. Bu sebeple benim şarabımı görüp dökemezsin.([9])
Onun hayat felsefesi ise, dini yaşamaktan ibaretti: Dinî vazifelerini yapmadan, iyi, yararlı bir insan olmadan Cenneti isteme. Hakk”a layık bir kul, onun lütfuna, ihsanına layık olmadan Süleyman mülkünü isteme. Mademki işin sonunda ecel vardır, hiçbir Müslüman kalbinin incinmesini isteme.
Müşkülünü çözen, seni hakikate ulaştıran bilgiyi, ölüm gelip çatmadan önce iste, öğrenmeye çalış. Aklını başına al da, şu dünyayı, yani var gibi görünen yoğu bırak, yok gibi sandığın varı iste.([10])
Konuya devam edeceğiz inşallah!
 
[1] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 243. rubâî.
[2] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 388. rubâî.
[3] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 49. rubâî.
[4] Mevlânâ, Divan-ı Kebîr, IV, 1919.
[5] Mesnevî, I, 217-220.
[6] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 676. rubâî.
[7] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 483. rubâî.
[8] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 95. rubâî.
[9] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 391. rubâî.
[10] Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 117-118. rubâî.
 
Mevlânâ Anlayışları ve İnsanımızın Yanlışları (II)
 
Önceki yazımızda Mevlânâ”da aşkın beşerî aşk değil, Allah aşkı; onda şarabın dünya içkisi değil, Hak şarabı olduğunu yine Hz. Mevlânâ”nın sözleriyle açıklamaya çalışmıştık. Bu yazımızda da aynı konuya devam edeceğiz.
Mevlânâ”yı eserlerinden tanıdıkça Mevlânâ”ya aidiyeti tartışmalı olan, 1 fakat Mevlânâ felsefesine uygun yorumlanabilecek olan “Gel, gel, ne olursan ol yine gel” sözü ile onun, herkese kapısını açtığını ancak herkesi geldiği gibi kalmayarak, kendi dergâhından istifade ederek, değişerek, gelişerek, dönüşerek gitmesini arzuladığını anladık. Nitekim Gölpınarlı bu rubâîyi açıklarken şunları söyler:
Rubâî, Yüce Allah”ın şu âyetlerinin meâlidir: “Ey nefislerine uyup haddi aşan kullarım! Allah”ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphe yok ki Allah, bütün günahları örtüp bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün, O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.” 2 Rubâîde geçen “Bâz” kelimesi, “gene, tekrar” anlamına geldiği gibi “geri” anlamına da gelir. Buna göre anlam şöyle olur: “Her neysen, kâfirsen, ateşe, puta tapıyorsan, kötülüklerde bulunmuş, yüz kere tevbe etmiş, fakat tevbeni bozmuşsan, dön yaptıklarından, geri gel, ümidini kesme. Çünkü bu bizim kapımız, ümitsizlik eşiği değildir.” Yoksa kâfirsen, ateşe puta tapıyorsan, tevbeni bozmuşsan, kâfir olarak, ateşe puta taparak, tevbeni bozmuş olduğun halde tevbe etmeden gel, kabulümüzsün anlamına değildir ve bunu böyle anlayanların, şüphe yok ki kasıtları, maksatları vardır. 3  Nitekim hadislerde “Yüce Allah, can boğaza gelmeden kulun yaptığı tevbeyi kabul eder” 4, “Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” 5
Nitekim Mevlânâ, bir rubâisinde tevbesini şöyle anlatıyor:
Efendim, Mevlâm! Ben eskiden işlenmiş günahlara, geçmişte yaptıklarıma Tevbe ederim. Telef olmuş, yok olup gitmiş bir âşıkın özrünü kabul etmez misin?
Benim pişmanlığım, her ne kadar senin bol kereminden, merhametinden kendi varlığıma yönelmek ve cömertliğini incitmekse de, efendim, Allah’ım beni affet, beni affet, beni affet! 6
Ben, tevbeyi ne yapayım? Nasıl tevbe edeyim ki, benim tevbem senin sayendedir, senin lütfundadır. Huzurunda tevbeden daha büyük bir günah olmaz! Senin büyüklüğüne layık tevbe nerede?Böyle tevbeyi kim yapabilir? 7
Yine o öğüt kabul etmeyen azgınları tevbeye ve imana şöyle çağırır:
Daha ne kadar zaman, işsiz güçsüz nefsinin oyuncağı olacak bedava onun angaryasını çekeceksin?
Daha ne kadar zaman develer gibi, diken başları yiyeceksin?
Daha niceye dek, ekmek ve para peşinde koşacaksın?
Ey kâfir oğlu kâfir, imana gel artık! 8
Ey öğüt kabul etmeyen, azıcığını söylüyorum sana., bu azıcığı duy da bil ki ben biliyorum.
Gördüğün rüyaları ve başına gelecek işleri düşünmemek için kendini ölü ve kör ettin!
Ne vakte dek kaçaksın? İşte hileler düzen anlayışının körlüğü, önüne geldi, çattı!
Tövbe kapısı kıyamete kadar açıktır.
Kendine gel, bundan böyle çekin artık., çünkü. Allah keremiyle tövbe kapısı, kıyamete kadar  açıktır. 9
Mevlânâ, rubâîlerinde dostlarını çağırırken, onların neye nasıl geleceklerini şöyle açıklar: Ey her ağacın, her bağın, her otun yeşilliği, tazelik ve baharı! Ey benim devletim, bahtım, yüceliğim… Ey yalnızlığım, ey semâ”im, ey ihlasım ve riyâm.. Gel, gel ki sensiz sen olmadıkça bütün bunların hepsi sevdadan ibarettir.
Eğer sen, bu hakikat diyarından, bu mana meyhanesinden bir koku alamıyorsan, gelme buraya gelme. Eğer benlikten kurtulamıyor, isteklerinden soyunamıyorsan bu aşk nehrine dalma. Ötelerde bulunan bir yön var ya, bütün yönler oradan geliyor, orada kal, bu tarafa gelme. 10
Yine Mevlânâ”yı tanıdıkça, onunla özdeşleşen semânın folklorik bir gösteri olmadığını anladık. Anladık ki semâ, cezbe halindeki dervişin ayakta ve kendinden geçerek Yüce Allah”ı zikretmesidir. Semâ, Hz. Mevlanâ”yı bir bütün olarak anlamak, onu yaşamak ve başkalarına onu anlatabilmektir. Semâda sağ el Allah”a açık, sol el ise insanlara dönüktür. Bunun anlamı Allah”tan alıp kullara vermektir. Tıpkı bunun gibi, Yüce Allah”tan alınacak mesajı, feyzi; insanlara ulaştırma ve onlarla paylaştırma sembolüdür. Semâzenin külahı mezar taşını sembolize eder; semâya başlarken siyah kaftanı çıkarıp beyazlara bürünmek, dünyalıklardan soyunup kefen bezine bürünmek anlamına gelir. Semada dönmek, dört bir yana ilahî mesajı ulaştırma azim ve gayretidir. Nitekim sûfiler, gerçek ve helal olan semânın sınırlarını şöyle çizmişlerdir: “Semâ edenin muradı nefsânî arzuların harekete geçirilmesi, dünyalık temini ve fizikî zevk elde etmek ise bu semâ oyun ve eğlence olur, bunun hükmü ise haramdır.” 11
Hz. Pirin deyişiyle semâ, kendinden geçip Rabbe kavuşmak.. Dostun hallerini görmek… Hakkın sırlarına ermek… Mutlak yoklukta, devamlı varlığın tadını çıkarmak… Başsız ayaksız dosta koşmak… Nefisle savaşmak… Başı kesilmiş kuş gibi çırpınmak… Yakub”un derdiyle dertlenmek… Gömleğinden Yusuf”un kokusunu almak… Musa”nın asası gibi Firavun”un büyülerini yutmak… Semâ, vasıtasız olarak menzile varmak, dosta kavuşmaktır… Ve semâ gönül gözlerini açmaktır… 12
Sonuçta anladık ki Mevlânâ”nın bazı yönleri, hatta Mevlânâ”yı Mevlânâ yapan yönleri gizlenmiş yahut yanlış yerlere çekilmiş.

  1. Özlenen Mevlânâ:

Zamanının bilgileriyle kuşanmış donanımlı bir kişi. İlmi ve irfanı ile örnek ve model bir kahraman, her kesimden insanla diyalogu ile, engin hoşgörüsü ve insan sevgisiyle bilge bir kişi. İnandığı doğrular yaşayarak insanlığa sunduğu örnek kişiliği ile. Bir sûfî, bir zâhid, bir halk adamı, bir sevgi ve sevda insanı. Eserleri ile doğru bir şekilde tanınan, örnek hayatı ile günümüz düşünce dünyasını aydınlatan ve hayata davet edilen bir Mevlânâ. Çok çeşitli maddî ve manevî hastalıklar içerisinde kıvranan, şifâ ve kurtuluş arayan günümüz insanının özlemini çektiği, şefkatli hekim, yol gösterici lider/önder, aydınlatan bilge, gönülleri ısıtan dost adam duruşuyla özlenen Mevlânâ.

  1. İzlenen Mevlânâ:

Mevlânâ”yı anlamak, onu sevmek, onu günümüze ve hayatımıza taşımakla ispatlanacaktır. Yoksa kuru bir Mevlânâ edebiyatı yapmak, Aralık aylarındaki anma festivalleriyle onu geçiştirmek değildir, Mevlânâ”yı anlamak. Folklorik bir gösteriye dönüştürülen semâ törenleriyle üzeri örtülen/gölgelenen değildir Mevlânâ. Türbesine gömülen bir ölü de değildir Mevlânâ.
Hatasıyla sevabıyla onun insan olduğunu unutmadan, onu sıradanlaştırmadan, hayatını ulaşılamaz ve yaşanılamaz hale getirip buharlaştırmadan onu anlamak ve yaşamak. Kuru taklitten kurtulup Mevlânâ”nın mesajını günümüz idrakine söyletmek. İşte ancak o zaman özlenen Mevlânâ, izlenen Mevlânâ olarak yaşamaya devam edecek demektir. Unutmayalım ki, Mevlânâ dostluğu, dost insan olmakla, gönüllere girmekle mümkün olacaktır.
Kalkın ey âşıklar, göklere doğru yükselelim. Şu yaşadığımız dünyayı gördük, anladık; bir de gideceğimiz öteki dünyaya varalım! 13
Aşk Burakı, Vahiy Meleğinin gayreti, kılavuzluğu olmadıkça, Hz. Muhammed gibi, nasıl olur da o en yüksek makama yükselebilirsin? Sen, tutuyor, fânî varlıklara güveniyorsun, sığınağı olmayanlara sığınıyorsun. Devlet ve ikbâl sahibi padişahlar padişahına nasıl sığınacaksın? 14
Gel, gel de birbirimizin kadrini kıymetini bilelim. Belli olmaz, bakarsın birbirimizden ansızın ayrılabiliriz. Mademki Peygamberimiz “Mümin müminin aynasıdır” diye buyurdu, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz. Garazlar, kinler dostluğu karartır, gönlü yaralar. Ne diye garazları gönlümüzden söküp atmıyoruz? 15
Gel aramıza gir. Biz, Hak âşıklarıyız, gel aramıza katıl da sana da aşk bahçesinin kapısını açalım.. Sen, su gibisin, fakat çukurda kalmışsın, mahpussun. Kendine bir yol aç da bize katıl, çünkü biz Hakk”a doğru akan bir seliz, sel! 16
 
Dipnotlar:
 
1- “Gel, dön gel, kim olursan ol yine gel.. İster kâfir, ister Mecûsî, ister putperest ol, yine gel.. Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tevbeni bin defa bozmuş olsan da yine gel.” Ziya Paşa bu rubâinin Baba Efzal Kâşî”ye ait olduğunu söyler. (Harabât, II, 242) Yaylalı Kamil, Mevlânâ”da İnanç Sistemi, s, 123; Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri,83. rubâî.
2-39 Zümer 53-54.
3-Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, III, 129-130
4-Tirmizî, Deavât 98; İbn Mace, Zühd 30; Ahmed, II, 132; III, 425.
5-İbn Mace, Zühd 30.
6-Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 69. rubâî.
7-Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 194. rubâî.
8-Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 989. rubâî.
9-Mesnevî, IV, 2500-2504.
10-Can Şefik, Hz. Mevlânâ”nın Rubâîleri, 67-68. rubâî.
11-Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri, III, 163.
12-Tahirü”l-Mevlevî, Mesnevî Şerhi,XIV, 317-318.
13-Mevlânâ, Divan-ı Kebîr, IV, 1713.
14-Mevlânâ, Divan-ı Kebîr, VI, 2894.
15-Mevlânâ, Divan-ı Kebîr, III, 1535
16-Mevlânâ, Divan-ı Kebîr, III, 1536.