MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN RÛMÎ’DEN AHLÂKÎ HİKÂYELER – Necdet Tosun

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN RÛMÎ’DEN AHLÂKÎ HİKÂYELER

Doç.Dr. Necdet Tosun

Marmara Ünv. İlahiyat Fak.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî 1207 yılında Belh’te doğmuş, küçük yaşta babasıyla Anadolu’ya (bugünkü Türkiye’nin bulunduğu memlekete) gidip Konya şehrine yerleşmiş, İslâmiyet’i ve tasavvufu güzel bir şekilde öğrenmiş, sohbetleri ve eserleriyle bir çok insana rehberlik etmiş büyük bir İslâm âlimi ve velîdir. En önemli eseri Farsça ve altı cilt olarak kaleme aldığı Mesnevî’dir. Mesnevî Türkçe, Arapça, İngilizce ve İtalyanca gibi birçok dile tercüme edilmiş olup yüzyıllardan beri ilgiyle okunmaktadır. Son yıllarda Avrupa ve Amerika’da Mesnevî’den yapılan tercümeler en çok satılan eserler arasında yer almaktadır. UNESCO 2007 yılını Mevlânâ’nın doğumunun 800. yılı münâsebetiyle dünyada “Mevlânâ Yılı” olarak îlan etmiştir. Bu yıl yirmi kadar ülkede Mevlânâ’yı anma programları ve konferanslar düzenlenecektir. Bu vesîleyle onun Mesnevîisimli eserinden bazı ahlâkî hikâyeler aşağıda nakledilecek ve Mevlânâ’nın temel fikirlerine işâret edilecektir.

1. Hz. Mûsâ ve Çoban Hikâyesi: Hz. Mûsâ yolda giderken kenarda oturup duâ eden bir çoban görmüştü. Çoban: “Yâ Rabbi! Bana misâfir olsan, sana en güzel yemeklerden ikrâm etsem, ayağına çarık (ayakkabı) yapsam, saçlarını yıkasam, saçındaki bitleri kırsam” diye duâ ediyordu. Hz. Mûsâ bunu duyunca çobana: “Ey çoban! Allah Teâlâ’ya böyle duâ edilmez, onun yemeye, içmeye ihtiyacı yoktur, insana benzemez” dedi. Bunun üzerine çoban: “Ey Mûsâ! Ben câhil bir çobanım, bana nasıl duâ edeceğimi öğret de öyle duâ edeyim” diye karşılık verdi. Hz. Mûsâ ona Allah’ın şânına yakışır bazı duâlar öğretti, sonra yoluna devam etmek için yürümeye başladı. O esnâda Allah Teâlâ’dan kendisine şöyle bir hitap geldi: “Ey Mûsâ! Ben o kulumun duâsından mutlu oluyordum, çünkü samimi idi. Niçin onun duâsını değiştirdin?” Bu hitap üzerine Hz. Mûsâ tekrar çobanın yanına döndü ve: “Sen nasıl istiyorsan öyle duâ et” dedi ve yoluna devam etti.

Bu hikâyede verilmek istenen mesaj, insanın ibâdetlerinde samimi olmasının çok önemli olduğu, ihlâs ve samimiyetle yapılan ibâdetlerde bazı zâhirî (şeklî) hatalar olsa bile Allah Teâlâ tarafından hoş görüleceğidir.

2. Bilâl’in “S” Harfi Hikâyesi: Rivâyete göre Peygamber Efendimiz’in müezzini Bilâl-i Habeşî ezan okurken dili tam dönmediği için “Eşhedü” yerine “Eshedü” dermiş. Peygamberimizin arkadaşlarından (ashâbdan) bazıları: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bilâl bir harfi yanlış okuyor, ezanı başka birisi okusa daha iyi olmaz mı?” diye sorunca Hz. Peygamber (a.s): “Bilâl’in “s” harfi Allah katında “ş”dir” diyerek ezanı Bilâl’in okumaya devam etmesini uygun bulmuştur.

Bu hikâyede verilmek istenen mesaj öncekinde olduğu gibi, ibâdetlerde önemli olanın samimiyet olduğu, samimiyet olunca küçük şekil hatalarının affedileceğidir.

3. Eşek Gitti Hikâyesi: Adamın biri bir şehirden diğerine gitmek için eşeğine binip yola çıkmıştı. Yolda akşam yaklaşınca gece konaklamak için rastladığı köydeki dervişlerin tekkesine geldi. Eşeğini ahıra bağlayıp tekkeye girdi. Oradaki dervişler kendisini güler yüzle karşıladılar. Ancak gelen misâfire ikram edecek yemekleri olmadığı için biraz üzüntülüydüler. Derken dervişlerden biri tekkenin bahçesindeki ahıra gidip misâfirin eşeğini aldı, pazara götürüp sattı ve parasıyla yiyecek aldı. Tekkeye döndüğünde güzel yemekler pişirilip mahalle halkına “tekkede bu akşam ziyâfet var” diye îlan edildi. Akşam dervişler, misâfir ve mahalleden gelen insanlar tekkede güzel bir yemek yediler, ardından topluca Allah’ı zikretmeye başladılar. Lâ İlâhe illallah gibi zikirler yüksek sesle tekrarlanırken dervişler arasıra “Har bireft, har bireft” diyorlar, misâfir de aynı sözü zikir olarak tekrarlıyordu. Sabah ahıra gidip eşeğini bulamayan misâfir feryâd edip eşeğinin nerede olduğunu sorunca dervişler: “Akşam bizimle birlikte “har bireft” yani Farsça “Eşek gitti” diyordun, şimdi niçin bize soruyorsun? Yoksa söylediğin sözün anlamını bilmeden mi tekrarlıyordun? diye cevap verdiler.

Bu hikâyede anlatılmak istenen şey, insanın ibâdet ederken okuduğu sûrelerin, duâ ve zikirde söylediği kelimelerin anlamını bilmesinin önemli olduğu, diğer insanları taklid ederek değil, anlamını düşünerek ve şuurlu olarak ibâdet etmesinin gerekli olduğudur.

4. Ağzına Yılan Giren Adam Hikâyesi: Adamın biri sıcak bir günde tarlada çalışıp yorulmuş ve bir ağacın altında uyumuştu. Derken küçük bir yılan gelip onun ağrından girdi ve midesine yerleşti. Uyuyan adam ise bunun farkında değildi. Ancak silahlı bir asker bu durumu uzaktan görmüş ve adama doğru koşmaya başlamıştı. Bu esnâda uyanan adam kendisine doğru koşan askeri görünce onun kendisine zarar vereceğini düşünüp kaçmaya başladı. Adam kaçıyor, asker de peşinden kovalıyordu. Bir süre sonra adam yoruldu, koşmaktan terlemiş ve midesi karışmıştı. Midesindeki yiyecekleri çıkardı, bu arada yılan da çıkmış oldu. Asker onun yanına gelince adama: “Benim gâyem sana zarar vermek değildi, yorulup istifrâ etmen ve yılanın tehlikesinden kurtulmandı” diyerek durumu açıkladı.

Bu hikâyede verilmek istenen mesaj, dış görünüş itibarıyla kötü olan bazı şeylerin aslında bizim için hayır ve iyilik olabileceğini unutmamak gerektiğidir. Bunun tersi de böyledir yani dışarıdan bakınca iyi ve güzel zannettiğimiz şeyler aslında kötü ve çirkin olabilir. Akıllı bir insan dış görünüşe aldanmamalıdır. Mevlânâ Celâleddin Rûmî bunu ifâde etmek için şöyle der: “Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şekerin içinde zehir gizlidir”. “Cübbe ve sarık ile insan âlim olmaz. Âlimlik insanın zâtında bulunan bir hünerdir. Bu hüner isterse yünden bir abâ (fakir elbisesi) içinde olsun fark etmez.”

5. Nahivci (Arapça dil âlimi) ile Gemici Hikâyesi: Nahiv ilmini yani Arapça dilini iyi bilen bir âlim gemiye (tekneye) binmiş denizde gidiyordu. Yanındaki gemiciye kibirli bir edâ ile: Sen nahiv bilir misin? diye sordu. Tekneci: Yok beyim, ben câhil bir tekneciyim, diye cevap verdi. Bunun üzerine âlim ona: Ömrünün yarısı boşa gitmiş, dedi. Bir süre sonra denizde şiddetli bir fırtına çıktı, tekne batmak üzereydi. Tekneci âlime sordu: Beyim, yüzme bilir misin? Âlim: Hayır, bilmem, dedi. Tekneci: O hâlde gitti ömrünün hepsi. Çünkü tekne batacak. Burada nahiv (gramer bilgisi) fayda etmez, mahiv (kalpteki kibri yok etmek, tevâzu) ilmi fayda eder, diye karşılık verdi.

Bu hikâyede verilmek istenen mesaj, insanın bilgisi sebebiyle kendini başka insanlardan üstün görüp kibirlenmesinin yanlış olduğudur. Mevlânâ Celâleddin Rûmî 1273 senesinde vefât etmiş ise de eserleri ve fikirleri ile günümüzü aydınlatmaya ve insanları irşad etmeye devam ediyor.