MEVLÂNÂ CELALEDİN er-RÛMÎ’YE GÖRE GÖRÜNÜŞE ve BİÇİME TAKILIP KALMAMA – İbrahim Emiroğlu

MEVLÂNÂ CELALEDİN er-RÛMÎ’YE GÖRE GÖRÜNÜŞE ve BİÇİME TAKILIP KALMAMA

Tasavvuf, ahlâk, kelâm, edebiyat, eğitim, felsefe, siyaset gibi birçok alanda söz söylemiş olan Mevlânâ; hakkında pek çok eserin yazıldığı etkili ve popüler bir şahsiyettir. O, bu etki ve popüleritesinden dolayı “büyük şair”, “mütefekkir”, “mutasavvıf, “mânâ eri”, “aşk rehberi” ve “gönüller sultanı” gibi unvanlarla anılmış ve asırlarca meclislerde, dergâhlarda, kürsülerde anlatılan, dinlenen ve izlenen biri olmuştur.

Biz bu yazımızda, Mevlânâ’nın kendi eserlerine başvurarak, görünüşle gerçeğinbiçimle içeriğin her zaman birbirini tutmayacağını ve sadece görünüşe ve biçime takılıp kalmanın yanıltıcı olacağını incelemeye çalışacağız.1

  1. Görünüşe takılıp kalmama

Buradaki “görünüş” sözcüğü, gerçek/realite sözcüğünün karşıtıdır. Bir nesneyi, bir kişiyi, bir olayı yahut bir fikri değerlendirirken sırf görünüşe bakmak ve onunla yetinmek oldukça aldatıcı olabilir. Bu konunun, felsefede “görünüş ve gerçek” (appearance and reality) adı altında tartışıldığını görmekteyiz. Belki hukukta görünüşe göre hükmedilebilinir (nahnü nahkümü bi’z-zevâhiri) ama vicdan, akıl, felsefî temaşa ve aşkın hakikat sevgisi, zâhirde/görünürde olanla yetinmeyip daha içsel boyutlara dalmayı isteyerek, daha derin müşahede ve arayışları talep edebilir. Sırf biçime, görünüş veya zâhire bağlı kalanlar, iç anlamlardan ve derin zenginliklerden habersiz olarak yaşarlar.

Görünüşle gerçeği birbirinden ayıramayanların büyük yanlışlara düşeceğini2 Mevlânâ, ilk etapta, şu beyitleriyle açıklamaya çalışır:

Her iki sûretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır.3

Birisi insanı nakışlarla bezenmiş balçıktan bir sûret görür, öbürü ilim ve amelle dolubir balçık.4

Biz de geceyi bir zenci gibi gördük, halbuki o huridir.5

Sen bu cisimden ibaret değilsin, gözden ibaretsin. Canı görsen cisimden vazgeçersin.6

Kendine gel de sûrete tapma, sûret sözüne takılma, cins oluşu, sûretle arama.

Sûret, cansız şeye, taşa benzer. Cansız şeyin, kendisiyle cins olandan, yahut olmayandan haberi var mıdır?.7

Görünüşle gerçeğin birbirini tutmayabileceği ile ilgili olarak Mevlânâ şu somut örnekleri vermektedir:

Nice tatlılar var dır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir.8

Sûret bakımından acı da birdir tatlı da … Fakat hakikatte bunlar, birbirine zıttır, ikidir.9

Kara kuşu ile su kuşu, sûret bakımından birdir ama suyla yağ gibi hakîkatte birbirine zıttır.10

Tuzağın tanesi meydandadır da kendisi gizlidir. Önce onun sana nimet verişi hoş görülür ama sonu öyle değil!.11

Adam, kuşun gölgesini sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalından ona şaşmakta ve

“Bu akılsız adam neye seviniyor” demekte.12

Yine Mevlânâ, görünüşle gerçeğin birbirini tutmayacağını ah çekerek şöyle belirtir:

Ah, o zâhirde görülen hakikatte görülmeyen, aslı olmayan hayal!13 ve bunları birbirinden ayırıp, yanlışa düşmemek için şu şekilde bir uyarıda bulunur:

Dikkat et; altın suyu ile boyanan seni yoldan alıkoymasın!

Dikkat et; bâtıl hayal seni kuyuya düşürmesin!14

Sırf görünüşlerine bakıp eşya ve olayları dıştan değerlendirmenin yanlış olacağı şu örneklerle daha da açığa çıkmaktadır: “Duvarın üzerinde bir takım dikenler vardır. Dışarıdan geçenler bahçeyi görmezler, sadece duvarın üstündeki (süs)leri görüp onu kötülerler. Şu halde bahçe buna niçin kızsın? Bu kötülemenin zararı, sadece bahçeye girmek için duvarla uyuşması gereken kimseyedir. Halbuki o kimse duvarı kötülemekle bahçeden uzak kalıyor ve kendisine kötülükte bulunmuş oluyor.”15

“Cihanın gidişi bildiğin gibi değil. Dış görünüşleri evliyaya benzeyen niceleri var ki, iç âlemlerinde Müslümanlık kokusu yoktur!16

“Eğer o (kıymetler, mânâ ve incelikler) ette ve deride gizli olmasaydı Ebu Cehl ile Mustafa arasında bir fark olmazdı. Görünüşte sağır ile işitenin kulağı birdir; farkı yoktur. Onunki de aynı şekildir bununki de. Yalnız o işiten şey, onda gizlidir ve göze görünmez”.17“Bir köpeğe altından bir tasma taksan, ona bu tasma için av köpeği demezler. Sen ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz. Av köpeği ayrı ve belli bir cinstir. O cübbe ve sarık ile de insan âlim olmaz. Âlimlik insanın zatında bulunan bir hünerdir. Bu hüner ister yünden bir abâ içinde olsun fark etmez.”18

“Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydınlık bir görüşe sahip olan Peygamber “Bana eşyayı olduğu gibi göster” diye feryat etmezdi. O, bununla demek ister ki: Ey benim Rabbim! Gerçekten çirkin olanını güzel, güzel olanı ise çirkin gösteriyorsun; bize her şeyi olduğu gibi göster ki tuzağa düşmeyelim ve her zaman yolumuzu kaybetmeyelim.”19

Mevlânâ’nın, sadece görünüşlerine bakıp eşya ve olayları dıştan değerlendirmenin yanlış olacağını belirtmekle kalmayıp, görünüşe kanarak gerçeği görmeyenleri şiddetle kınadığına da şahit olmaktayız:

Münkirin delili, ancak ve ancak şudur: Ben, şu görünen yurttan başka bir şey görmüyorum!

Hiç düşünmez ki nerede görülen bir şey varsa o, gizli hikmetleri haber vermektedir.

Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.20

Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler onlardan adam akıllı gizli kalmıştır.

Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, îtirazları yüzünden de o ince şey fevt olup gitmiştir.21

Yalnız görünüşe kapıldı. Halbuki içyüzü senden gizliydi. Usta olmadan dükkan açtın.22

Bence o (Bilal-i Habeşî) yarım akçe bile etmez. Fakat pahasını bağıra çağıra sen arttırdın.

(Ebûbekir) Sıddık’a ahmak diye cevap verdi, çocuk gibi bir cevize karşılık bir inciverdin.

Bence o iki cihana değer. Ben cana bakıyorum, sen renge bakıyorsun.

Fakat, bedava buldun da ucuz verdin. Hokkayı açıp da içindeki inciyi görmedin.

Baht sana köle elbiselerini bürümüş de gelmişti. Fakat talihsiz gözün, zâhirden başka bir şey görmedi ki.23

Mevlânâ, insanların göründükleri gibi olmadığını, görünüşleri ile gerçek yapılarının farklılığını ve görünüşe göre değerlendirmede bulunmanın aldatıcı olduğunu, yaşadığı zamanın insanlarından müşteki olarak, şöyle dile getirir:

Âlemin ahvali bildiğin gibi değil.

Görünüşte erenlere benzerler ama

Özlerinde Müslümanlığın kokusu bile yok!24

Onun konumuzu ilgilendiren şikayetlerinden biri de insanların görünüşleriyle, özellikle dilleriyle başka, leriyle veya gönülleriyle daha başka olmalarıdır.25

Biçime Takılıp Kalmama

Mevlânâ’nın biçim (sûret) ve içerik (mânâ) kavramlarını hangi anlamda ve bağlamda kullandığını aşağıdaki örneklerden çıkarabiliriz:

Sûret, sûreti olmayandan meydana gelir. Nitekim, duman da ateşten çıkar.

Tanrı elsizlik âleminde eller dokur. O canlar canı, adam suretini düzer durur.26

Her insanın evveli sûretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, manevî güzellik, ahlâk güzelliğidir.

Her hayvanın evveli sûretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin mânâsıdır.

Önce çadır kurarlar da, sonra Türkü konuk çağırırlar.

Bil ki sûretin çadırdır, mânân Türk. Mânân bil ki kaptandır, sûretin gemi.27

“Bazı okuyucular da Kur’ân’ı doğru okuyor, fakat mânâsından haberi yok.28 Mânâya yönelmek insana başlangıçta hoş gelmese de, (mânâdaki lezzet) gittikçe daha çok tatlılaşır. Bu, sûretin aksinedir. Sûret önce hoş, lâtif görünür, fakat onunla ne kadar çok beraber bulunursan, ondan o kadar soğursun. Kur’ân’ın sûreti nerede, mânâsı nerede! Eğer insanın sûretinin mânâsı giderse, cesedini evde bir an olsun bırakmazlar.”29

Biçim bir ölçeğe, mânâ ise onun içindeki taneye benzer.30 Ölçüye takılıp taneyi görmezlikten gelmek akıllı kişinin yapacağı iş değildir. Sözler bedene, mânâ ise cana benzer. Sadece baş gözü ile bakılırsa beden görülür; fakat bu görüş hünerli canı göremediği için eksiktir.31

“O, halde anlamış olduk ki iş, düşüncelerin elindedir ve sûretler, düşüncelere bağlıdır, onların âletleridir. Bunlar düşünce olmaksızın hiç bir işe yaramazlar, cemadât sayılırlar.”32

İyi bir arama ve araştırmada bulunurken yanlış bir sonuca varmamak için sırf biçime takılıp kalmamak gerekir. Mevlânâ, sûretle mânâyı ayırmada insanın zaman zaman başarılı olamadığını dile getirir.

Senin mânâ sandığın sûrettir, eğretidir. Sen kendince övünüp seviniyorsun !

Mânâ odur ki seni senden alır; sûretten müstağni kılar.

Seni kör ve sağır eden, insanı sûrete bir kat daha âşık eyleyen, mânâ olamaz.33

Bu başarısızlıkta, sûretin altındaki mânânın / özün değerinin korunması ya da değersizliğinin örtülmesi gâyesiyle, zaman zaman sûrete yapılan müdâhaleler de etkili rol oynamaktadır:

Nice altınları, hırsızların elinden kurtulsun diye, dumanla karartmışlardır.

Nice bakırlar vardır ki, aklı kıt olanlara satsınlar diye, onları altın suyuna bastırmışlar, altın yaldızla yaldızlamışlardır!.34

Mevlânâ herkesin, sûretin gerisindeki mânâyı okuma seviyesinde olamayacağına, bunu hazmedemeyeceğine ve bu durumun doğurabileceği tehlikelere dikkat çekmektir:

Eğer yalnız mânâya ait anlatış kifâyet etseydi âlem halkı, tamamıyla işten, güçten kalır, âlemin nizamı bozulur giderdi!.35

Mevlânâ, şu beyitlerle, biçime takılıp kalanların içerikten, mânâdan habersiz kalabileceklerini anlatmaktadır.

Ey sûrete tapan! Türü, mânâyı elde etmeye çalış! Çünkü mânâ sûret tenine kanattır.36

Bedenler, ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var? Sen ona bak!.37

Bil ki zâhiri sûret yok olur; fakat mânâ âlemi ebedîdir, kalır.38

Kulağından vesveseler pamuğunu çıkar ki kâinatın çuş-u huruşunu duyasın.

Gözlerini ayıp kılından arıt da gayb bağını, gayb sevgilini gör.39

Şu beyitlerde de, sadece sûrete takılarak mânâdan mahrum olmanın garâbetidile getirilir:

(Sırf görünüşte kılıç diye) tahta kılıcı muharebeye götürme; ah-ü figana düşmemek için önce bir kere muayene et.40

Senin elin, ayağın, saçın, sakalın da gözünden yüzlerce defa büyüktür.

Fakat iki gözün, bütün âzalardan daha kıymetli olduğu meydandadır.41

Padişahın cismi, sûrette birdir ama yüz binlerce asker, arkasından koşar.42

Topluluk, sûret bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de, Tanrıdan mânâtopluluğu iste.43

Ömrünün boyunca gönül remzinden bir harfin bile kokusunu alamadın; a Kur’ân okuyan hâfızsın, ehilsin, ustasın ama bu, böyle.44

Mânâdan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için güz mevsimini ister, güz mevsimini !.45

İçsiz tohum, fidan olur mu? Cansız sûret de hayalden başka bir şey değil.46

Sûret kadehlerinden geç, onlara kapılma… Ağzını, şarabı verene aç. Şarap geldikten sonra kadeh eksik olmaz.47

Sus, oltanın şekillerine bağlı kaldıkça denizden payın yok senin.48

Bir gürûhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.

Mürâîlik sûreti de bir gürûhun adını zahitliğe çıkarmıştır. Halbuki kendisi riyâya boğulmuştur.49

Nakış ve sûretin mânâya set olduğunu ve ona ulaşmaya engel oluşturduğunu50belirten Mevlânâ, mânâlarda taksim ve sayının, ayırma ve birleştirmenin yani onları niceliksel olarak değerlendirmenin yersiz olduğunu söyler.51

Şu örnekte, sûrete takılıp kalmanın aldatıcı olacağına işaret edilmekte ve bu konuda insanlar uyarılmaktadır.

Bu yolda yüz binlerce, insan yüzlü iblis var;

Böylece de sakın, her insan yüzlüyü insan sayma.52

“Bizdensen şekli bırak, gönüle yürümeğe bak”53 diyen Mevlânâ, biçime kananlarla mânaya önem verenler arasındaki farkı şöyle belirtir:

Şekle aldananlar, cevherlere gark olmuşlar …

İçyüzüne ehemmiyet verenler, mâna denizini bulmuşlar…54

Mevlânâ, biçim için mânânın (içeriğin) feda edilemeyeceği üzerinde durur ve şöyle der: “Mânâya yönelmek, insana başlangıçta o kadar hoş gelmese de, gittikçe daha çok tatlılaşır. Bu, sûretin aksinedir. Sûret önce hoş, lâtif görünür; fakat onunla ne kadar çok beraber bulunursan ondan o kadar soğursun. Kur’ân’ın sûreti nerede, mânâsı nerede! İnsana da bak. Nerede onun sûreti ve nerede mânâsı! Eğer insanın sûretinin mânâsı giderse, cesedini evde bir lâhza olduğu gibi bırakmazlar.”55

Mevlânâ, bir mektubunda, konuyla ilgili olarak şu örneği verir: “Namaz üstün bir kulluktur ama, namazın canınamazın anlamınamazın sûretinden daha üstündür. Çünkü sûret kalmaz, adamın canıysa kalır. Namazın sûreti de kalmaz; namazın anlamı, namazın canı kalır.”56 O, din konusunda da biçime takılıp kalmaktan kurtulmak için, “Dinin iç yüzünü, özünü dile, kabuklarından vazgeç!”57 çağrısında bulunur.

Bir takım mecazî ifadelerin hangi mânâya geldiğini bilmeyip, onları zâhiri anlamlarıyla almayı58 da görünüşle gerçeği, sûretle mânâyı ayırt edememe olarak sayabiliriz.

Kabuğu bir tarafa bırakıp öze yönelmeyi59 isteyen Mevlânâ, sadece biçime bakıp içeriği/mânâyı görmeyenleri şöyle kınamaktadır:

Ben köpek değilim, Tanrı aslanıyım. Tanrı aslanı, sûretten kurtulandır.60

Sen sûrete kapılmış yolunu yitirmişsin. Mânâyı elden bıraktığın için onu bulamıyorsun.61

Güzel ve iyi sûret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akça bile değmez.62

Testinin sûretiyle ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakışından geç, ırmağa, suya yürü.

Sûretini gördün ama mânâdan gafilsin. Akıllıysan sedeften bir inci seç, çıkar. 63

Şekil ve sûretin peşine düşen “şekil ve sûret âşıkları”nı, bal ümidiyle ayran çanağına düşen sineğe benzeterek64 aldanış içinde gören Mevlânâ, sırf biçime takılıp kalanları, birçok yerde, şu şekillerde şiddetle ayıplamaktadır:

Ey özden habersiz gafil !Sen hâlâ kabukla öğünüyorsun!.65

Ey sûrete tapan! Niceyedek sûret kaygısı? Senin mânâsız canın sûretten kurtulamadı gitti.

Eğer insan, sûretle insan olsaydı Ahmed’le Ebucehil müsavî olurdu.

Duvar üstüne yapılan insan resmi de insana benzer. Bak, sûret bakımından nesi eksik?

O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü, o nadir bulunur cevheri ara!.66

Sûrette kalırsan putperestsin. Her şeyin sûretini bırak, mânâya bak.

Hacca gidersen hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap.

Onun şekline, rengine bakma; azmine ve maksadına bak.

Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı güdüyor, aynı senin rengindendir, sen ona beyaz de;67

Sen kâfir gibi yalnız kalıba bakma !.68

Nice kişiler var ki sûret, onların yollarını kesti. Sûreti kastettiler (esas aldılar), Allah’a çattılar!.69

İblis’in gözü, eşsiz, örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi.70

Kendisi halkın gözü önündeydi, ama mânâsı gizliydi … Halk, sakaldan, hırkadan başka neyi görürdü ki!.71

Mevlânâ şu beyitlerinde ise, sadece biçime bakanlara, kınamayı da aşarak, hakarete varacak derecede kızmaktadır.

Âlem, gözünde pek korkunç, pek büyük görünmekte… Buluttan, gökten, gök gürlemesinden ürküp korkuyor, tir tir titriyorsun.

Ey eşekten aşağı kişi, fikir âleminden emin ve gafilsin, bir taş gibi o cihandan haberin yok!

Çünkü sûretten ibaretsin, akıldan nasibin yok. İnsan huylu değilsin, bir eşek sıpasısın!

Bilgisizlikten gölgeyi adam görüyorsun da o yüzden insan sence bir oyuncaktan ibaret, değersiz bir şey.

fikir, o hayal, örtüsüz bir sûrette kol, kanat açıncaya kadar dur.72

O, sonunda, yanlış yapmamak için sûreti aşmak gerektiğini, sûreti aşan veya onu kıranın ise Haydar gibi nice Hayber kapılarını koparacak güce ulaşacağını73 söyler ve kendi söylediklerine lafzan / biçimsel (lexical) yapışanları bu sözlerin azdıracağını, onlara yollarını kaybettireceğini; o sözlerdeki mânâya bakanları ise doğru yola sevk edeceğini74 sözlerine ekler. Mevlânâ, biçimi aşıp mânâyı görebilmek için insanın mânevî inkişâfının gelişmiş olmasını, feyze ulaşmasını, cezbeye dalmasını öngörür.

Gözler, perdeleri delip hakikati görmeye başladı mı, bu nur, onun nurudur artık. Bu nura sahip olan, dışa bakar, içi görür.

Zerrede ebedî varlık güneşini görür, katrada bütün denizi.75

Mevlânâ’ya göre görünüşle gerçek, sûret ile mânâ arasındaki farkı, derin düşünen, sezgisi güçlü ve ilahî inâyete mazhar olan zevk ehli ayırabilir.76 Tabiî bunları ayırmada, insan için büyük bir nimet olan “temyiz (ayırt etme) gücü” de çok önemli rol oynamaktadır.77

Sonuç

Görüldüğü gibi, sadece görünüş ve biçime takılma ve onunla yetinme oldukça aldatıcı olabilmektedir. Zira sadece görünüş ve biçime bakma, bize, bir nesnenin, bir kişinin, bir olayın yahut bir fikrin gerçek yüzünü, özünü, inceliğini ve derinliğini görerek değerlendirme imkânı vermez. Böyle bir imkândan mahrum kalmak ise eksiklik ve yanlışlık içinde kalmak demektir.

Ünlü mistik şair ve mütefekkir Mevlânâ Celâleddîn er-Rûmî’nin de, görünüş – gerçek, biçim – içerik ayrımı üzerinde bir hayli durduğunu görmekteyiz. Zaten böyle bir ayırımda bulunmak, mistik düşünürlerin genel tavrıdır. Zira mistisizmde, zâhir (görünüş)den çok bâtınsûretten çok mânâ daha önem ve değer taşımaktadır.

Metinde de sıkça belirtildiği gibi, sadece görünüşlerine bakıp eşya ve olayları dıştan ve gelişigüzel değerlendirme insanı yanlışa sevkeder.78 Bu konuyla ilgili Mevlânâ’nın eserlerinde bolca örnek bulunmaktadır. Bu örneklerin çoğu dinî alandan verilmektedir.79 Sözkonusu örneklere bakıldığında Rûmî’nin ne kadar hoşgörülü, engin düşünceli, evrensel boyutta düşünen ve aynı zamanda da gerçekçi bir mütefekkir olduğu anlaşılmaktadır.

Biçimi bir ölçeğe, mânâyı ise onun içindeki taneye benzeten Mevlânâ, ölçüye takılıp taneyi görmezlikten gelmenin akıllıca bir iş olmayacağını söyler. O, biçim için mânânın (içeriğin) feda edilemeyeceği üzerinde durup, biçime takılıp kalanların içerikten, mânâdan habersiz kalarak zararlı çıkacaklarını uzunca anlatır.

Mevlânâ, sûrete takılıp kalmanın aldatıcılığını uzunca işlerken bu konuda insanları yer yer uyarır, kınar, şiddetle ayıplar, bunla da kalmayarak neredeyse hakarete varacak derecede kızar.

Bu kadar önemle işlemesine rağmen Mevlânâ, sûretle mânâyı ayırmada insanın zaman zaman başarılı olamadığını ve herkesin, sûretin gerisindeki mânâyı okuma seviyesinde olamayacağını veya bu mânâları hazmedemeyeceğini belirtmeden de edemez. O, sûreti aşarak öze ineni ve bir takım derûnî anlamları yakalayanı Hayber kapılarını koparan Haydar gibi güçlü ve yiğit olarak görür.

Mevlânâ biçimi aşıp mânâyı görebilmek için insanın mânevî inkişâfının gelişmiş olmasını, feyze ulaşmasını, cezbeye dalmasını öngörür. Ona göre görünüşle gerçek, sûret ile mânâ arasındaki farkı, derin düşünen, sezgisi güçlü ve ilahî inâyete mazhar olan zevk ehli ayırabilir. Mistik bir düşünür için bu tür kıstasların öncelik taşıması gayet normal karşılanmalıdır. O, bu ölçülerin yanısıra, insan için büyük bir nimet olan “temyiz (ayırt etme) gücü” ne de önemli rol ayırmaktadır.

Mevlânâ, din konusunda da biçime takılıp kalmaktan kurtulmak için, insanınkabuklarından vazgeçerek, dinin iç yüzünü, özünü aramasını ister.

1 Bunu yaparken, bu yanıltıcı yerleri, metinde italik yazı ile göstererek okuyucunun dikkatine sunacağız. Böyle göstererek, görünüşle gerçeğin, biçimle içeriğin birbirini tutmayacağını anlatmada, birçok kavramı ayrı ayrı tahlil etme gereği duymayacağız.
2 Mevlânâ’ya göre insanı yanlışa sevkeden birçok subjektif ve hârici neden vardır. Bunlar için bkz. Emiroğlu İbrahim, Yanlış Düşünce ve Davranışlar Karşısında Mevlânâ, İzmir, 2000, s. 27-91.
3 Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî, Çev. Veled İzbudak (M.E.B. Yayınları), İstanbul, l99l, C. I, s. 22, b. (beyit no:) 275.
4 Mesnevî, C. VI, s. 94, b. 1144.
5 Mesnevî, C. VI, s. 183, b. 2310.
6 Mesnevî, C. VI, s. 68, b. 811.
7 Mesnevî, C. VI, s. 233, b. 253-254.
8 Mesnevî, C. I, s. 207, b. 2584.
9 Mesnevî, C. III, s. 329, b. 4026.
10 Mesnevî, C. III, s. 284, b. 3488.
11 Mesnevî, C. VI, s. 28, b. 321.
12 Mesnevî, C. I, s. 226, b. 2809-2810.
13 Mesnevî, C. I, s. 33, b. 416.
14 Mesnevî, C. I, s. 71, b. 898.
15 Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, Çeviren: Meliha Ülker Anbarcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1990, s. 200.
16 Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Rubâiler, Çev. Nuri Gençosman, M. E. B. Yay., İstanbul, 1974,, C. II, s. 278, R. 1345.
17 Fîh, s. 327.
18 Fîh, s. 134.
19 Fîh, s. 10-11.
20 Mesnevî, C. IV, s. 231, b. 2878-2880.
21 Mesnevî, C. V, s. 111, b. 1331-1332.
22 Mesnevî, C. V, s. 118, b. 1419.
23 Mesnevî, C. VI, s. 85-86, b. 1038, 1040, 1045, 1049.
24 Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Macâlis-i Sab’a (Yedi Meclis), Çeviren ve Hazırlayan: Abdulbâki Gölpınarlı, Konya, 1965, s. 81.
25 Mesnevî, C. I, s. 182, b. 2271,2275.
26 Mesnevî, C. VI, s. 294, b. 3712, 3715.
27 Mesnevî, C. III, s. 42, b. 527-530.
28 Fîh, s. 128.
29 Fîh, s. 132.
30 Mesnevî, C. II, s. 278, b. 3622.
31 Mesnevî, C. VI, s. 54, b. 653-654.
32 Fîh, s. 91.
33 Mesnevî, C. II, s. 55, b. 719-721.
34 Mesnevî, C. IV, s. 175, b. 2173-2174.
35 Mesnevî, C. I, s. 210, b. 2624.
36 Mesnevî, C. I, s. 56, b. 710.
37 Mesnevî, C. VI, s. 54, b. 650.
38 Mesnevî, C. II, s. 78, b. 1020.
39 Mesnevî, C. II, s. 148, b. 1943-1944.
40 Mesnevî, C. I, s. 57, b. 714.
41 Mesnevî, C. II, s. 78, b. 1027-1028.
42 Mesnevî, C. II, s. 78, b. 1030.
43 Mesnevî, C. VI, s. 241, b. 3044.
44 Dîvân, C. VI, s. 44, b. 370.
45 Mesnevî, C. I, s. 235, b. 1922.
46 Mesnevî, C. II, s. 261, b. 3397.
47 Mesnevî, C. VI, s. 293, b. 3708- 3709.
48 Dîvân, C. V, s. 348, b. 4357.
49 Mesnevî, C. II, s. 113, 1474-1475.
50 Mesnevî, C. I, s. 42, b. 526.
51 Mesnevî, C. I, s. 54, b. 678-680.
52 Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mektuplar, Çeviren ve Hazırlayan: Abdulbâki Gölpınarlı, İstanbul, 1963, s. 48, Mektup: XXX.
53 Dîvân, C. VII, s. 367, B. 3816.
54 Mesnevî, C. I, s. 219, B. 2742.
55 Fîh, s. 132.
56 Mektuplar, s. 31, Mektup: XIX.
57 Dîvân, C. II, s. 441, b. 3713.
58 bkz., Fîh, s. 3, 335.
59 Rubâiler, C. I, s. 52, R. 247.
60 Mesnevî, C. I, s. 316, B, 3964.
61 Mesnevî, C. II, s. 282, b. 3670.
62 Mesnevî, C. II, s. 78, b. 1019.
63 Mesnevî, C. II, s. 78, b. 1021-1022.
64 Dîvân, C. IV, s. 28, b. 205.
65 Rubâiler, C. I, s. 35, R. 164.
66 Mesnevî, C. I, s. 82, b. 1018-1021.
67 Mesnevî, C. I, s. 232, B, 2893-2896.
68 Mesnevî, C. II, s. 30, b. 384.
69 Mesnevî, C. II, s. 90, b. 1178.
70 Mesnevî, C. III, s. 224, b. 2759; Dîvân, C. VII, s. 397, b. 5174.
71 Mesnevî, C. IV, s. 69, b. 836.
72 Mesnevî, C. II, s. 79, b. 1039, 1043.
73 Mesnevî, C. III, s. 46, b. 579-580.
74 Mesnevî, C. VI, s. 55, b. 655.
75 Mesnevî, C. V, s. 119, b. 1481-1482.
76 Mesnevî, C. I, s. 22, b. 276-277.
77 Bkz. Fîh, s. 228.
78 Eşya ve olayları dıştan ve gelişigüzel değerlendirme, aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi, yer yer yanlış nedene (false cause) başvurmaya yol açar. (Bkz. Emiroğlu, İbrahim, Mantık Yanlışları, İstanbul, 1993, s. 175-184)
X pahalı bir elbise giymektedir; X çok güzel biriyle evlendi;
Öyleyse o zengin olmalıdır!. Öyleyse onun huyu da güzel olmalıdır!.
X in arabası pırıl pırıl gözüküyor, X Kur’ân’ı çok güzel okuyor,
Öyleyse onun motoru da sağlam olmalıdır!. Öyleyse o, Kur’ân’ı en iyi anlayan ve yaşayandır!.
Şu tarihi binanın dışı güzel görünmüyor; Şu kitabın cildi eskidir,
Öyleyse içinde de ucuz ve değersiz eşyalar vardır!. Öyleyse içindeki bilgilerin de hepsi eskimiş ve değersizdir!.
İngiliz Krallığı eskidir; Şu adamın kafası küçüktür,
Öyleyse yönetimleri de çağdışıdır!. Öyleyse zekası azdır!…
79 Metinde geçen şu örneklere bakılabilir: Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydınlık bir görüşe sahip olan Peygamber “Bana eşyayı olduğu gibi göster” diye feryat etmezdi… Görünüşte erenlere benzerler ama özlerinde Müslümanlığın kokusu bile yok… “Bazı okuyucular da Kur’ân’ı doğru okuyor, fakat mânâsından haberi yok. Kur’ân’ın sûreti nerede; mânâsı nerede!… Namaz üstün bir kulluktur ama, namazın canı, namazın anlamı, namazın sûretinden daha üstündür. Hacca gidersen hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap! Onun şekline, rengine bakma; azmine ve maksadına bak!…İblis’in gözü, eşsiz, örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi…