Mevlânâ ve Çağımız – Emin Işık

 

Mevlânâ ve Çağımız

Emin Işık

Mevlânâ, onüçüncü asrın başında (30 Eylül 1207), Belh’te dünyaya geldi. Babası Sultanü’l-Ulema diye anılan Muhammed Bahauddin Veled, anası da Belh’in soylu ailelerinden Mümine Hatun.

O tarihte, Harizmşahlar devletinin başkenti olan Belh, önemli bir ticaret ve kültür merkeziydi. Çarşı ve pazarlarında, yedi-sekiz dil konuşuluyor, şehirde yüzden fazla medrese bulunuyordu.

Moğollar, Ceyhun nehrinin doğusundaki Türk illerini tamamen ele geçirmişler, batısındaki ülkeleri de işgale hazırlanıyorlardı. Belh üzerine, iki defa akın düzenlemişler, ikisinde de Şehzade Celaleddin Harizmşah tarafından perişan edilmişlerdi. İkinci akında, oğlu Kubilay’ı kaybeden Cengiz Han, üçüncü akın için hazırlanıyordu. Bu defa orduya, kendisi kumanda edecekti.

Yalnızca Belh halkı değil, bütün ülke insanları tedirgindi. ‹stilaya uğramış olan yerlerden, tüyler ürpertici haberler geliyordu: Moğollar ele geçirdikleri her yerde, ahaliyi kılıçtan geçiriyor.

Türk illerinden Batı’ya doğru kaç-göç başlamıştı: Can havliyle yollara düşen zavallı insanların hâli yürekler acısıydı. O yıllarda, Anadolu’ya sığınan insanların, üç milyondan fazla olduğu söyleniyor.

Mevlânâ, ailesiyle birlikte Belh’ten ayrıldığı zaman (1212), henüz beş-altı yaşlarında bir çocuktu. Nişabur, Bağdat, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Kayseri, Niğde üzerinden Larende (Karaman)’ye geldiler.

Yolculuk, sekiz sene sürmüştü. Uğradıkları her şehirde, bazen bir iki hafta, bazen de bir iki sene kalmışlardı. Karaman’da sekiz sene ikamet ettikten sonra, Sultan Alaeddin Keykubat’ın daveti üzerine Konya’ya yerleştiler.

Mevlânâ, göç yollarında, insan yığınlarının neler çektiğini gözleriyle gördü ve bizzat yaşadı. Akşamları peri masalları yerine, Moğol zulmünü anlatan hikayeler dinleyerek uyudu, sabahleyin gözünü açınca, karşısında göç kervanları, yaşlı, hasta ve perişan yüzler gördü.

Duydukları ölüm, kan ve ateş, gördükleri hüzün, hastalık ve gözyaşıydı.

Çocukluk yıllarından başlayan bu çileli hayat, ömür boyu sürdü. Çünkü Moğollar, Türkistan ve İran’dan sonra Anadolu’ya da girdiler: Erzurum’un ardından, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde ve Aksaray’ı da talan ettiler. Halkı kılıçtan geçirdiler. En sonunda Konya’yı da kuşattılar. Selçuk Sultanı İzzeddin Keykavus, Konya’yı terketti. Aile fertlerini, saray hazinesini yanına alarak, Antalya’ya gitti. Baycu Noyan tarafından takip edildiğini anlayınca, oradan Denizli’deki Türkmen beylerine, daha sonra da İznik’te bulunan Bizans İmparatoru’na sığındı.

Devlet işleri, bir saray kahyası olan Nizameddin Ali’nin eline kaldı.  (Mevlânâ ve Çağımız, s. 2)

Kuşatma, 1256 yılı Kasım ayından başlayıp, 1257 yılının Nisan ayına kadar sürdü. Eflâkî’nin verdiği bilgiye göre; kuşatma günleri boyunca, Mevlânâ, bir çok geceler, damlara çıkıyor, şehri, istila ve talandan koruması için Allah’a yalvarıyordu. Çünkü bir düşman ordusu, bir şehre girerse, oranın ne hâle geleceğini biliyordu: ”Hükümdarlar, bir şehre girince, oranın düzenini bozarlar, değerli yöneticileri alaşağı edip, zillete uğratırlar.”  (Neml, 34)

Sultanhanı mağlubiyeti (15 Ekim 1256) Selçuk ülkesine, yıkım ve felaket getirdi. Bu yıkım, sadece Moğol dehşeti ve vahşetinden ibaret değildi. Asayiş yokluğundan ve yönetim zaafından doğan, soygun, vurgun ve yolsuzlukların haddi hesabı yoktu. Her tarafta, gasp ve hırsızlık çeteleri türemişti: Kervanlar soyuluyor, köyler basılıyordu. Çarşı ve pazarlarda, halkın malları ve paraları, silahlı zorbalar tarafından, göz göre göre, gasp ediliyordu.

O devrin bütün fecaatlerini, bu makaleye sığdırmak elbette mümkün değil. Ancak Mevlânâ’nın nasıl bir çağda yaşadığını ve yaşadığı çağın acılarından nasıl bir ders çıkardığını ve bizlere nasıl sunduğunu bilmemiz gerekiyor. Onun bulduğu kurtuluş çareleri, bütün insanlık için çok önemli reçetelerdir. Çünkü çağımızda yaşanan insanlık dramları bir şekilde, o çağın dramlarına benzemektedir. Bir yanda, haksız kazançların getirdiği bolluk ve toklukla âdeta kendini kaybedenler; öbür yanda, savaş ve terörün getirdiği vahşet, ölüm ve açlıkla boğuşanlar.

Akıl ve vicdan sahipleri, buna hiç çare düşünmeyecekler mi.

”İnsanın büyüklüğü, başkaları için çektiği acılarla ölçülür” demişler.

İnsanlık için en çok acı çekenler, nebîlerle, onların varisleri olan velîlerdir. Peygamber varisi olan Mevlânâ da kendini, insanlığın kurtuluşuna adayan büyüklerden biridir.

Ancak ”kurtuluş” sözünden herkesin anladığı aynı şey değildir. Tasavvuf ehline göre asıl kurtuluş, nefsin esaretinden kurtulmaktır. Kendi nefsinin esaretinden kurtulamayan, başkasını kurtaramaz. Bu, yüzme bilmeyen birinin dalgıçlığa özenmesine benzer. Kurtarmak istediği ile birlikte kendisi de boğulur gider. İnsanın, kendi nefsinin esaretinden kurtulabilmesi de öyle kolay başarılacak bir iş değil. Bu iş için bilgi gerekli, fakat bilmek yetmez, ayrıca riyazet tekniklerini uygulamak gerekir. Hâzık bir hekimin hastalığı anlayıp, belli bir tedavi uygulaması gibi bir şeydir bu. Mesela; cimri bir adama, tutumlu olmayı tavsiye ederseniz, onu daha da cimri yaparsınız. Aksine zaten çok cömert olan birine, daha da cömert olmayı telkin ederseniz, onu da müsrif yaparsınız. Oysa cimrilik de, müsriflikte birer hastalıktır. Yanlış tedavi yüzünden hastalığı daha da azdırmış olursunuz.  (Mevlânâ ve Çağımız, s. 3)

Bedenimize ait hastalıklar gibi, ruhumuza ait zaaflarımız da çeşit çeşittir. Onların her birinden kurtulmak için, uygulanacak tedavi yolları, yani riyazet teknikleri ayrı ayrıdır. Bu da, her babayiğidin, kendi başına üstesinden gelebileceği bir iş değildir.

Seyyid Burhaneddin Tirmizî hazretleri, Mevlânâ’ya, “Senin ilmine diyecek yok. Din ilimlerinde eşsiz bir âlim oldun. Lâkin rahmetli pederinden bana emanet edilmiş olan bir başka ilim var. Ona “ledün ilmi” derler. Nebîlerlerle velîlere ihsan edilen bir ilim. Eğer istersen, onu sana vereyim.” dedi. Mevlânâ ona, sahip olmak istediğini söyleyince, Seyyid hazretleri kendisine, üst üste üç kırk günlük çileler çıkarttı. “Sen mürşit olacaksın, sana bir erbain yetmez. Dünya kirlerinden tamamen arınman gerek. Zira irşat, Allah’a ait bir iştir. En büyük mürşit O’dur. Sen tenini, canını ve malını Allah’a adamadıkça, sözlerin ve hallerin kimseye fayda vermez. Mürşit, sözlerinden ziyade hâliyle mürşittir. Hâlin, Peygamber’in hâline benzemeli.” dedi.

Bu, bir geçici dünya aşkı olduğu hâlde, durum budur. Beri tarafta gerçek bir sevda var. Rabbin, sana, bir dileğini vermedi diye, O’nu hemen unutacak, O’ndan vazgeçecek misin. Öyleyse sen gerçek aşıklardan değilsin. Kaç kere bir hayale aşık oldunda, onun hayal olduğunu anladın. Hakikat, o hayalden de aşağı değil ya! Ne diye O’nun rahmetinden ümit kesiyorsun.

Tanrı dostlarının hâlini şu ayetten öğren: “İman edenler, Allah’ı en şiddetli sevgiyle severler.”  (Bakara, 165)

Sevdanın ve dostluğun ilk basamağı, kendi dileğini bir yana bırakıp, dostun dileğini yerine getirmektir. Seni, dostun dileğini yerine getirmekten alıkoyan her şey, kötü ve çirkindir. Onu, ruhunda çıkmış bir çıban bil. Çünkü,

“Âşıkın nesi var ise mâşûka fedadır”. Fuzuli de aynı şeyi söylüyor:
“Cânı, cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil!
”Ne nizâ eyleyelim, ol, ne senindir, ne benim.”

Karşımıza çıkan her şey ya batıldır, ya hakikattir. Kalıcı olanlar hakikat, geçici olanlar da batıldır. Batıldan kurtulunca, hakikati bulman kolaylaşır.

Bilgiçlik taslayan biri, Şems-i Tebrizî’ye geldi, ”Ben Allah’ın varlığını kat’i delillerle ispat ediyorum. İstersen, nasıl ispat ettiğimi sana göstereyim” dedi. Şems, ona ”Be hey zavallı! Allah’ın varlığı sabittir. Senin ispatınada ihtiyacı yoktur. Sen, eğer bir şey ispat etmek istiyorsan, kulluğunu ispat et, yeter” dedi.

İman, Allah sevgisi, Allah’ı sevenlerin, birbirini sevmesi demektir: Peygamber Efendimiz, ”Bir birinizi sevmedikçe, hakkıyla iman etmiş olmazsınız!” buyurmadı mı. (Mevlânâ ve Çağımız, s. 4)

Hani derler ki; Haceru’I-Esved’i musafaha eden, Allah’la el sıkışmış gibi güvende olur. Güven yoksa, Hacer’i musafaha etmenin anlamı kalırmı. Kalp saflaşmamışsa, beden Safa tepesine çıkmış neye yarar. Mürüvvet ehli olmayan, Merve tepesine değil de arşa çıksa, ne çıkar. Dünya ve varlık âlemi, gözünde küçülmemişse, Rabbini tekbir etmenin faydası nedir. Sen, şekil ve surete bağlı kaldıkça, Allah şekil ve suretten münezzehtir anlamına gelen, ”sübhanellah” diye tespih çekmenin, sana bir faydası olmaz.
Hacca gitmek başka şey, hacı olmak daha başka bir şeydir. Eve gitmekten maksat, evin sahibini ziyarettir. Esas olan evin Rabbine ibadet etmektir. Bunu çok iyi bilen Hz. Mevlânâ, hacıları uyarıyor ve şöyle diyor:

Ey hacılar! Ey hacılar! Nerdesiniz, nerdesiniz.
Sevgiliniz içinizde, gelin, hele bir gelin siz!
Onlarca kez, o yollardan o eve gidip geldiniz.
Bir kez çıkıp dama bakın, ne hâlde kendi eviniz!
Hac yolunda zahmetiniz, bir define olsun size.
Sizde gizli defineye, siz kendiniz perdesiniz. (Divan-ı Kebir, VII/14)

Gelmez Huda aşkından gelmez bir ziyan sana,
Nasıl yaşasın cansız, O’ndan gelir cân sana,
Evvel bu yeryüzüne inmiştin âsumândan,
Âhir vatan olacak, yine âsumân sana.
(Rubailer, 104)

Hz. Mevlânâ’ya göre dindarlık, Allah’ın emrine tevilsiz ve tefsirsiz itaat etmektir. Muhkem emirlerde tevil, zaten geçersizdir. Ancak o, yine de tevilden uzak durmayı, çünkü tevilin nimete nankörlük olduğunu söyler. Belli konulara ilişkin görüşlerini de şöyle dile getirir ve derki:  (Mevlânâ ve Çağımız, s. 5)

-Geçici varlığını Allah yolunda harca ki, ebedî câna sahip olasın.
-Sevgi iyiyi oldurur, kötüye yol buldurur.
-Ailelerini sevenler, Allah’ın sevgilileridir.
-Dünya ehli rızık peşindedir. Ârifler Rezzak’ın peşindeler.
-Nebîlerle velîleri sıradan insanlar gibi görenler, onlara şeytanın gözüyle bakmış olurlar. Çünkü şeytan, Allah’ın, kendi ruhundan ruh üflediği Âdem’i toprak olarak görmüş de ben ondan üstünüm demişti. Yakut ve zümrüt de aslında birer taştır, ama çakıltaşı değiller. Çakıl taşıyla kaldırım döşerler, yakut ve zümrütle krallara taç yaparlar!
-Sevgiliyi bulmadınsa niçin aramıyorsun…!
-Bizim bu Mesnevîmiz tevhid dükkanıdır. Onda birden başka ne bulursanız puttur, onu kırınız.