MEVLÂNA ve HAKİKATLERE BAKIŞI – NAZIM EL-KIBRISÎ

MEVLÂNA ve HAKİKATLERE BAKIŞI*

ŞEYH NAZIM EL-KIBRISÎ

Bir münasebetle burda bulunmamıza asıl sebep olan Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretlerinin ruhaniyetinden istimdat ederek, onun ve Konyamızda yatan sair evliyayı kiramın ruhaniyetlerinin de meclisimizi tes’id etmeleri, Anadolu’yu İslâm ile nurlandıran bütün Anadolu sathında yatan evliyaların ruhaniyetlerinden de istimdat için evvelâ Fahr-i Kâinat aleyhi efdalü’s-salâti ve’s-selâm efendimizin mübarek ve mutahher ruhlarına birer fâtiha-yı şerife ihdâ edelim, sonra bakalım bu geceye ait bize onlar neyi takdim ederse, biz de size naklederiz. Buyurun bir fâtiha-yı şerife okuyalım; muhakkak ki onların ruhaniyetlerinden burada hazır olanlar vardır. Onun için onlara ta’zîmen kıyam etmiş bulunduk.
Dînimiz edep üzerine kurulmuştur ve milletimiz İslâm edebini en yüksek derecede temsil ve temessül etmiş millettir. Bunca senedir bu ihtifali uzaktan kalbimle takip ediyordum. Elhamdülillah Cenab-ı Mevlâ bu sene burada bulunmayı müyesser kıldı. Evvela Cenab-ı Allah’a hamdü sena ederim. Rasûlü Kibriyasına salâtü selâm ederim, âl ü ashabına  tabiin  ve  ensârına  da  salâtü  selâm  ederim. Ta’zîmâtımızı arz ederiz ve memleketimiz, milletimiz için de Cenab-ı Mevlâ’dan ilâhî lütfunu esirgememesini. Esirgemiyorsa da bizim takdirimiz azdır. Binâenaleyh bize, bizim amelimize bakıp da muamele buyurmasın, kendi fazl-u kereminden kendisine yakışan surette bize muamele buyursun, lutfunu göndersin diye de, sizin tarafınızdan da niyaz ediyorum. Buraya davet olunduğum vakitte, muhterem Konya, eski tabiriyle Şehremini Halil Bey davet ettiği vakitte kalbime ilk gelen -nitekim kendisine telefonda söylemiştim- bu sizin davetiniz değildir, bu Hazret’in davetidir. Siz beni kaç sene aramadınız; bu sene Hazret davet etti. Madem ki davet etti, ayaklarım yürümese ben başımın üzerinde gelirim, elhamdülillah. Bizi zahmete koşmadan çok kolaylıkla… Ben kışın şiddetini işittiğim vakitde korkuyordum, bu yerlerde kışın şiddeti içerisinde nasıl barınırız, diye. Maşaallah ilâhî lutufla, ay Aralık olsa da havanın şiddeti geçmiş, güzel bir hale gelmişti. Bizim zayıf  vücûdumuzu  ezecek   bir  soğuk yok elhamdülillah. Sonra bizden, ne gibi bir mevzu üzerinde konuşacaksınız  diye  yine  muhterem  Şehremînimiz  sorduklarında, şimdi sizin bu sualiniz, alelade bir içtima hüviyetinde olmuş olsa idi bu içtima, size ben hemen söyleyecektim filân mevzuda gelip size konuşacağım. Aslında ben konferans verici adam da değilim, lâkin bu içtima rûhânî bir içtimadır, alelade bir içtima değildir. Burda biz bir âhiret sultanının huzuruna geleceğiz. Şimdi bir sultanın huzuruna bir kimse davet edilse ziyafete, evde çorba pişirip de ben de götüreyim derse çok ayıp olur. Yahu sen nasıl iş, çorbayı pişirip de ne yapacaksın sen? Sultanın huzuruna götüreceksin! Sultanın masasına, davetine, ziyafetine giden adam, evinde öte beri hazırlayıp gider mi? “Yâ hû!” nidası geldi Konya cihetinden. Dedim ki, baş üstüne Yâ Mevlânâ baş üstüne; ben oraya gelirim başımla gözümle koşup gelirim; sonra sizin mâidenizden, sizin sofranızdan, sizin komşularınıza neyi bana takdim ederseniz, onu onlara takdim ederim. Onun için buraya oturduğum andan itibaren ben, hiç bir şeyim; ben kendi hüviyetimi kendim Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretlerinin denizine atmış, onun rûhânî kuvveti benim üzerimdedir. Şimdi burdan ben hareket edinceye kadar onun rûhânî sultası altında duruyorum. Burda hazır olan kimselerin edep üzerinde olacakları muhakkaktır.
Dinleyiniz, “Bişnev!” Bu sözden başladık, bu sözden başladı. Bir kelime… Bir kelimesi “Bişnev!” Gerçi biz Mevlânâ’nın hakikatlara bakışı diyerekten, bize olan işaret üzerine haber vermiş idik. Elbette ki, kendisi hakikatlar semâsında parlak bir yıldız! Belki Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin risâlet semâsının burc-u nübüvvetinde bir parlak yıldızdır. Onun her sözü bir hakikatin ifadesidir.
Binâenaleyh ilk sözüyle de ki, onun “Bişnev” diye başlaması bu harfiyle Cenab-ı Mevlâ’nın ilk başlangıçta besmele-i şerifenin ilk harfi be olduğu gibi ona ittibâen ve imtisalen, o hakikatler sultanı Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretleri de be’ ile başlayıp “bişnev” dedi. Elif Cenâb-ı Allah’ın zâtına işarettir. Be ise her ne ki olmuştur, benimle olmuştur; olacak yine benimle olur. Olan benim kudretimle meydana gelmiştir; olacak yine benim kudretimle olacaktır. Benim şerîkim yoktur, vezirim yoktur; ben varım, başkası yoktur. Öyleyse bişnev, dinle; dinle arkasından ne gelir? Dinleyen adama itaat gelir. İtaat ederek dinle; dinlemek bütün hakikatlara kapıyı açacak olan fiildir, iştir. Dinlemeyen adam, hiçbir hakikate erişemez. Mesnevi bu kadar bin beyit, 6 cilt, lâkin hülâsası bişnev’de geldi. Dinlemeyecek olduktan sonra, dinlemeyen adama Mesnevi’nin vereceği bir şey yoktur. Mesnevi, dinleyen adamlara bir şey verir; kim dinler? Kendi nefsini mahkûm edebilen adam dinler; kendi nefsini mahkûm edemeyen adam dinleyemez. Binâenaleyh bişnev sözü bütün âlemi ikaz ediyor: Behâim, sürünenler veyahut dört ayakla yer yüzünde dolaşanların sınıfı o, o sınıfan çıkartmak için dinle! Dinleyenler, ya hâip ya hâin sınıfından dışarı çıkanlar, insan olma hüviyetini kazanırlar ve sonra adım adım onları  mertebeden  mertebeye  ulaştırır;  her dinlemede bir mertebe. Kurbiyet mertebesine çıkıyor, insan.
Ahiret sultanı hakikatler semâsının yıldızı Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretleri irticalen 6 muazzam cilt Mesnevi-i Şerif söylemiştir. Bu, düşünce mahsûlü değildir; bu ilâhî bir lütuftur, anlamak gerekir. Altı muazzam ciltte bu kadar bin beyitlerle Mevlânâ hazretleri insan nev’inin ve Ümmet-i Muhammed’in her ferdine alabilecekleri dinleyebilecekleri, kabul edebilecekleri hakikatlerden söylemiş. Bundan 21 sene öncesinde -ki 700. yıl tebrik olunuyordu Sultanın Şeb-i Arus’unun veyahut leyle-i visal, huzur-u Rabbil âlemîne mele-i âlâya çıkışlarının 700. yılında; hatırlıyorum, Papa’nın bir mesajı olmuştu. Papa, Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretlerini takdir eden, tebrik eden, tebcil eden bir mesaj neşretmişti. Ben, diyordum acaib; Papa, Mevlânâ Celâledddin Hazretlerini takdir ediyor, neden? Şüphesiz ki, onun Mesnevi’sini okumuş, kendisine hitap edecek, kendisini tatmin edebilecek bir yer bulmuştur ki, kendi âlemine, hristiyan âlemine Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretlerinin ne gibi bir şahsiyet olduğunu, tebrik ve takdire şâyân, insanlık ufkunda olan kimselerden olduğunu bildiriyordu. Yine garibime gelmişti ki, yahu Papa hristiyan âleminin katolik sektinin ruhanî reisidir. Belki 1 milyar hristiyana hükmeden bir kişidir. Bu kimsenin kalkıp da Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretlerini takdir ederek mesaj göndermesi, neşretmesi ve onu yetiştiren, ona manevi kuvvetini, manevi mertebesini takdim eden onun rûhâniyetine ve nûrâniyetine mutlak sebep olan Rasûlü Kibriya’yı ikrar etmeyişine taaccüp etmiştim. Nasıl olur da Efendimizin nübüvvet semasındaki bir yıldızı kabul ediyor ve Efendimizi nasıl görmüyor? Acaibdir, acaibler dünyasıdır bu dünya.
Konyalılar, uykusu olan burdan kalkıp gidebilir, bak en önde başlamışlar uyumaya. Çünkü uyuyacak insanlarınız varsa tez elden bitireyim ve sohbetimiz o kadarda kalsın; lâkin, Sultan, vereceğin vardır onlara, söyleyeceğin vardır Konyalılara, işittirmek istediğin vardır, Konya’yı idare edenlere de işittirmek istediğin vardır, Türkiye’yi idare edenlere de işittirmek istediğin vardır, dünyayı idare edenlere de işittirmek istediğin vardır, Papa’ya da işittirmek istediğin, İstanbul’daki Patrik’e de işittirmek istediğin vardır. Bu sefer beni ölü hesap edenlere diri olduğumu gösterecek rûhânî kuvvetle bildireceklerin vardır, diyor. Sessiz sedasız ney seslerinin altında yatan, uyuyan kimse diye zannettikleri şahıs olmadığımı bildirmek üzere, onlara söyleyeceklerim var. Şimdi destur ya seyyidi melek sizin imdadınıza. Bakıyorum zaten biz hak erleriyiz, âmenna ve saddaknâ; biz hak kılıçlarıyız, âmenna ve saddaknâ, bize karşı durulmaz. Gerçi benim Mesnevim çok yumuşak, çok güzel tatlı, çok oyalayıcı, çok teselli edici bir kitap, lâkin geride tuttuğumuz manevî gücümüz de vardır. Biz her ne kadar cemal sıfatının tecellilerini göstermiş isek de, ki Mevlânâ Hazretlerinin tarikatı zarafet timsâli idi; kibarlık nezaket, nefaset, ulüvv-i cenâb; her cihetiyle. Ahdimizde biz siyasete karışmadık. Zaten ehl-i tarikin siyasetle işi yoktur, olamaz; korkmasınlar, lâkin korksunlar, ehl-i hakikatin zahir siyasetle işleri yok lâkin maneviyatı üzerine bu dünyada geçer. İsterlerse bir kimseyi yukarı çıkarırlar, isterlerse aşağıya da indirirler; iddiası olan adam varsa haber vereceğim, diyor. Sultan, indirir miyim, bindirir miyim? Çok nazik, çok kibardırlar. Çünkü, biz nerde olduğumuzu bilen kimseleriz, yani huzurullahtayız, Allah ile hazır olan kimseleriz biz, onun için bizim sesimiz elbette ki Peygamber-i Zîşânın huzurunda olduğumuz cihetten onun sesinin üzerinde perdemizi, ses perdemizi kaldırmayız. Lâkin, Peygamber-i Zîşânın sesinin perdesi, şimdi ilâhî tecelliye göre celâli tecellinin altındadır, onun için şimdi bize de izin vardır. Çok yumuşaklıktan biraz sertleşmeye, yani edeb dâiresine çağırmaya memuruz. Ey Türkiye sathında yaşayan ve bilhassa Konya’da yaşayan kimseler! Ben sizi çağırıyordum, bu benim kapım herkese açıktır. Bây ü gedâ gelebilir, melik memlûk hasta-sahih gelebilir, zengin-fakir gelebilir; bu kapım açıktır. Mecûsi gelse de olur, boynunda haçıyla olan kimse gelse de olur, Papa gelse de geri git demem. Lâkin, benim cazibeme tutulduktan sonra Papa’yı da bırakmam, Patrik’i de bırakmam, bu muhakkaktır. Şimdi onun için Konyalılar ve Türkiye sathında yaşayan kimseler “bişnev” dinleyeceksiniz, kurtuluşunuz dinleyişinizdedir. Rütbeleriniz dinleyişinizdedir; biz hakikatlara bakıyorduk, sizin hepinizin hakikatlerine baktığım vakitte sizde yalnız bu dinlemenin noksan olduğunu görüyorum ve bunu size tavsiye ediyorum, diyor, Sultan.
Siz dinleyiniz, “İsma’ ve etı'” dinle ve itaat et. Neyi dinleyelim, dersen, Allah’ı dinle! Neyi dinleyelim dersen, Rasûlü Kibriyâsını dinle! İyi kimseleri dinle! İyi kimseleri dinle! İyi kimseleriniz yok mu? Yoksa, sizin için yerin üstünden, yerin altı daha hayırlıdır. Bir millet ki iyisi kalmamıştır; dinlenecek. İyisi kalmayan insanların yer yüzünde dolaşmalarından yerin altında yatmaları daha iyidir. Peygamber sözü bu, zaten Mesnevi-i Şerif Allah kelâmını anlatmak için, dinleyenlere Peygamber kelâmını açıklamak içindir. Dinleyenlere! Bu dünyanın üstü de var, altı da var. Üstünde durmaya lâyık olanlar iyileridir. Siz iyilerinizi yaşatmadığınız müddetçe, yerin altında olmanız, size daha hayırlıdır. Çünkü dünyada kârınız yok, zararınız var. Bir zarar ile gitmek, on zarar ile gitmekten daha hayırlıdır. Onun için ey bu vatan sathında yaşayan insan! İnsana insan olarak bak. İnsan -Mevlânâ Hazretlerinin tercümanıyız- insan, kâinatın yaratıcısı Allah’ın en büyük eseridir. Değil mi? Ondan büyüğü yok. Allah’ın nazarında insan nedir? Nasıldır? Kadri ile kıymeti nedir? Hepimiz insanız, her birimiz nev’i şahsına mahsus olmak üzere yaratılmıştır. Tıpatıp birbirisinin tam aynı olan iki insan yoktur, bulunamaz. İkiz kardeş olsa bile tıpatıp olamaz. Kaç milyar insan gelip geçmiş ise her birinin hüviyeti ayrıdır. Uydurmaca “kimlik” derler. Kimliği ayrıdır. Ayrı hüviyet taşır ve insan “Hz. insan”dır. Herbirilerine “hazret” ıtlak olunabilir. Yaradılışı itibariyle, ilâhî hitap, Esta’îzü billâh ‘Ve le kad kerramnâ benî Adem” Şeytanı çıldırtan, şeytanı kızdıran, şeytanı Allah’ı itham etmeye kadar götüren ilâhî lütuf! Şânım hakkı için, Allah’lığıma yemin ederim ki, insanı mükerrem kıldım. İlahi tekrîm var, ilâhî tekrîme mazhar kıldım. “Eraeytellezî kerramte aley” Şeytan çıkıştı, dedi ki: Bu çamurdan yarattığın kimse mi, onu mu benim üzerime sen tekrîm ettin, benden yüce kıldın? Ben buna lâyık iken sen beni bırakıp da yeni bir mahlûk halk eyledin ve ona ilâhî tekrim hil’atını giydirdin, hilâfet tacını giydirdin. Bu nedir ki, benim bütün maksûdum ve maksadım matlab ve matlûbum bu idi, ben bunun için sana kulluk yapardım; şeytan diyor ve sen bunu kalktın, çamurdan halk eylediğin Adem’in başına giydirdin, eynine taktın. Cenab-ı Hakk’ın en büyük eseri olarak ve ismi a’zamını temsil etmek üzere insanı var eyledi ve insan mücerret olarak, Allah’ın huzurunda her insan, bu derece muhteremdir.
Ey insanlar, kadın erkek hepsi de “benî âdem” dediği vakit, âdem evlâdı dendiğinde erkekleri ayrı kadınları ayrı değildir. Hepsi dâhil olaraktan Cenab-ı Allah insanoğlunu hürmetli kıldı ve Allah yanında, bizim yanımızda da diyor -Rasûlullah Sallallahü Vesellem, bütün evliyalar, bu sultanlar da bizim yanımızda- en büyük günah, Allah’ın muhterem kıldığını hakir kılmaktır, hakir ettiğini muhterem kılmaktır. Bir gün ben çarşıdan geçip duruyordum, nefs-i mütekellim kendisidir, bir yerden geçiyordum diyor Mevlânâ Hazretleri, kendi dervişlerimle mürîdânımla beraber, bir keşiş karşıdan bizim geldiğimizi gördüğünde o keşiş kenara çekilip de böyle durmuş. Mevlânâ Hazretleri yaklaştığı vakitte inhina etmiş, eğilmiş; eğildiği vakitte Mevlânâ Hazretleri, o da fazlasıyla inhina etmiş, bir müddet öyle durmuş ve sormuş: Keşiş, başını kaldırdı mı, bu Allah’ın kulu? Kaldırdı, demişler. O zaman kendisi de başını kaldırmış. Bir söz söyledi, o söylediği söz şeriat ehlini tatmin eder. Lâkin hakikat ehlini tatmin etmez. Kendisinin ifadesidir. Onu da bize şerh edecek şimdi. Dedi ki;
“Elhamdülillah ehl-i kitap olan kimseleri, her yerde biz mağlûp ettik, Cenab-ı Allah İslâm’ı zahir kıldı, yüce kıldı; ilmen ve hilmen, amelen ve ebeden İslâm’ı yüce kıldı ve zahir kıldı, İslâm’ı üst kıldı. Bu kimse bize ta’zim etti; gerçi bu kimsenin ta’zîmi banadır; onun ta’zîmi banadır, benim ta’zîmim Allah’adır.” Anla: Bişnev, dinle! O beni, ben Mevlânâ olduğum için, müslümanların ulu kişisi bilindiğim için o bana ta’zim etti; ben ona Rabbimin kulu olduğu için, Allah için ben eğildim. O benim için eğildi, ben Allah için eğildim, dedi. İnsana vermiş olduğu kadrü kıymetin hakikatinden söyledi, o kadar söyledi. Şimdiki tabiri dediğimiz gibidir.
Bir gün, bir yerden geçiyorken kendi müridiyle, mürit yolda bir taş bulmuş; taşı böyle ayağıyla itelemiş. Yoldan taşı kaldırmak da bir sünnettir. Demiş ki, ne yaptın, âh ne yaptın, ne için elceğizinle onu alıp da kenara koymadın? Sen o taşın kimin ile kaim olduğunu bilmiyor musun? Taş kiminle kaimdir? Taş O’nunla kaim olursa sen kiminle kaimsin ey insan? Hakikat denizleridir bunlar, insan kimle kaimdir? Allah’sız insan kaim olur mu, ayakta durur mu? Benim ona ta’zîmim onu durduran, onun hakikatinde duran, Allah’ın onu durdurtan kudretine ta’zim idi, Allah’a idi. O taş edep üzerinde değildir, o kimse ayağıyla itelediği vakit, elinle alıp da bu tarafa koyacaktın, diyor. İslâm en yüksek edeple gelmiştir ve insanın kadri bir tek insanın kadrü kıymeti, içerisinde insan olmayan kâinattan daha fazladır, daha değerlidir, Allah’ın indinde. Onun için Mevlânâ bizim taşıdığımız sıfatlarımıza bakmıyor da, zâtımıza bakıyor. Sıfatları değişir de, zâtı değişmez. Zât zâttır.
Hz. Ömer Efendimiz, yine Mevlânâ zikrediyor; Hz. Ömer Efendimiz, Efendimiz Aleyhi’s Salâtü Vesselâm’ı katl etmek üzere kılıcın ağzını tutup da geldiğinde, bir yere hareket ettiğinde o işin hakkından gelmeden ben geri dönmem mânâsına… Huzuru Rasûlullah’a gelirken Hz. Ali Efendimiz, Allah’ın Arslanı, sâir Sahâbe-i Kiramlar; Ya Rasûlallah, Ömer geliyor, böyle geliyor, şiddetle geliyor, dediler. Hz Ali Efendimiz, orda Ömer’se burda Ali var dedi. Lâkin, Aleyhisselatü Vessellem Efendimiz buyurdu ki; siz durun, yol verin. İçeriye geldi, Ömer içeriye girdi. Efendimiz onu bir kucakladı, sıktı, ona yetişti; şehâdet getirdi. İslâm’ını izhar eyledi, tekbîr alarak çıktı. Burdan küfürle girdi, burdan imanla çıktı. Lâkin, gelen Ömer aynı Ömer, çıkan aynı Ömer. Lâkin, sıfatı değişti. Aynı Ömer, giydiği sıfat değişti. İnsan zâtında temiz ve paktır. Lâkin, taşıdığı sıfat itibariyle değişiyor, bununla beraber bu sultanlar insanları kötü sıfatlarından temiz etmeye memur olan kimselerdir. Esasen Peygamberlerin hizmeti de odur; kötü sıfatlarım bıraktırıp iyi sıfata döndürmek için… Nasihatle temiz olmadı, temiz olmadığı vakitte Cenab-ı Allah emreyledi; Ey Habibim, şimdi bu Mekke kavmi, senin nasihatınla temiz olmuyor, bunlara ameliyat lâzımdır. Bunların pis kanlarını akıt şimdi; şimdi kılıcı çek, pis kanları aksın, temiz gönder öbür tarafa diyerekten ondan sonra geldi o âyetler. Peygamberlere ait olan emir o!
Bu zatların ulemânın, evliyâullahın hizmeti irşad menbaı ile olduğu için onların hizmeti başka türlüdür. Peygamberler şeriat getirdiği için, şeriatın her emrinin tatbikatını   onlar   göstermeye  mecburdurlar.   Bunlar  Peygamber değildir. Bunlarda velayet, velâyet-i kübrâ olduğu için bunlar terbiye eder, irşad eder; temize çıkanı çıkarır, çıkmayanı daha ileriye havale eder. Bizim elimizden geçti bu, daha ilerde daha başka türlü muameleye tâbi olsun. Hâsıl-ı kelâm biz bu memleketin sathında yaşayan insanlar, birbirlerimize Allah’ın bize etmiş olduğu, göstermiş olduğu hürmeti gösteriyor muyuz? Buna bakınız bakalım. Hürmette kusur ediyor muyuz? Birbirimize hürmette çok geriyiz. Halbuki, hürmetten muhabbet tevellüd eder, hürmet ve ihtiram insanları birbirlerine yakınlaştınr; insanların birbirlerine yakınlaşmaları, sevişmelerine, anlaşmalarına,  birleşmelerine, buluşmalarına sebep  olur. Dünyanın mâmûriyetine sebep, insanların birbirlerine ihtiram üzerine olmalarıdır. Birbirini saymayan cemaatlerin arasında hırs artar, haya kalkar; ilim kalkar, cehalet gelir. Birbirini saymayan cemaatlerin arasından bereket kalkar; yerine bereketsiz çorak bir hal gelir. Onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretleri insanın hakikatından bize bildiriyor.   Hatırlayın,   ilk  başlangıçta  oğlumuz  Mevlânâ Celâleddin Rûmi Hazretlerinin bütün insanlığa nasıl çağırdığını tekrar etmiş idi.  Demek o mecûsiden korkmuyor,   Rum’dan   korkmuyor,   Yahudi’den   korkmuyor, efendim hiçbir çeşit insandan korkmuyor. Diyor ki, gelsin ben misafir ederim, ben ağırlarım diyor. Onu ağırlarım, mümkünse, dinlerse tedavi ederim, insan sıfatına kaydettirir gönderirim. Bakarım ki, beni dinlemiyor, ismi zehâifte ve behâimde sabit kalanlardandır. Bu tarafa koyveririm. Bu, insanlığı kabul etmiştir. Buyurunuz, bu hayvanlıkta hâşâ minel-huzur, İsrar ediyor. Binâenaleyh mademki, hayvanlık mertebesi buna hoş gelmiştir, bu da kendi makamında dursun. Herkesi kabul ediyor. Sonra herkesin hal ve sânına göre onları sevk ediyor.
Burda kaç bin insan var? İ’câb bi-külli zî-re’yin bi re’yih. İnsanlığı harap eden en büyük afat insanların kendi kendilerini dinleyip kendilerinden daha üstün bir kimseyi dinlememeleri, insanlığın felâketi olmuştur. Peygamber sözüdür. Peygamber’i dinlemeyen iflah olamaz. Peygamber, zamanımızda yok, her asırda Cenab-ı Allah Peygamber’e varis olan kimseleri göndermiştir. Onları dinleyenler için gene “bişnev” diyor, Mevlânâ Hazretleri, onları dinleyenler kurtulmuştur. Bu asırda da yine aransa bulunacaktır ve aramaya mecburuz. Kendi insanımız için, insaniyetimiz için, akıbetimiz için, geleceğimiz için aramaya mecburuz. Dünya boş değildir, boş kalmayacaktır, dedi Cenab-ı Allah. Onlara tercüman olacak adamlar bulunacaktır. Allah, bu söylenen hakikatleri kabul edecek bir kabiliyet bize lûtfeylesin, onun hakikatler denizinden elbette ki birkaç saat içerisinde derlenip toplanacak ve söylenebilecek ancak yüksük doldurabilecek bir şeydir. O denizden biz ancak yüksüğü doldurabiliriz, belki ondan daha aşağısıdır. Lâkin, ümidimiz odur ki, onların rûhâniyetleri bize nazar etmişlerdir, o nazar ile bizim kalplerimiz nurlanmıştır,   ferahlamıştır   ve   onların   yüce   himmetleri sayesinde yine iyi günlere yetişeceğimiz muhakkaktır.
Muhterem Reisimizin Şehremîninin yazmış olduğu pankartların içerisinde bir tanesinde “Ey insan, ümitsizliği sanat edinme!” diye yazıyor. Ümitsizlik küfürdür. Doğan gün iyiler içindir,bunu bil yetişir. Yarın kimin içindir? İyiler için.. Yani sür git kötüler için olacak değildir. Ümitsiz olma, yarın iyiler içindir. Yarın olmadı, ertesi gün vardır; ertesi gün iyi gelmese, daha ertesi gün gelecektir. Çünkü işin sonu iyilerde kalacaktır. Bu ümit değil, imandır. Onun için imanını ümitsizlikle zayi etme ve Allah’a şükredici ol.
Belki Mesnevi-i Şerifte binlerle hikâye vardır. Hikâyelerin hepsi, bizi iyiliğe sevk etmek içindir. İyi bir hüviyet sahibi olmamız içindir. İyiler de elbette et ve kemikten mürekkep cisim sahipleriydi, vücut sahipleriydiler. Peygamberler, evliyalar, böyle âhiret sultanları melâike değildi ve bildirdiği hakikatler cümlesinden olarak bir söz daha ilâve etmemizi istedi Sultan. Ne zaman iyi olabiliriz? İnsanda hem melek oluş sıfatı, hem de hayvani sıfat beraber cem olmuştur. İnsan bu âleme mensubiyeti dolayısıyle hayvanlar âlemindendir. Ruhu itibariyle melekûttan gelmesi cihetiyle melekût âlemine mensuptur. Sende Cenab-ı Allah hem kesafeti, hem letafeti cem etmiştir. Sen, hem âlem-i latifi hem âlem-i kesifi temsil edersin. Binâenaleyh sende hem süflî arzular bulunur, hem ulvî arzular bulunur; hem sende melek sıfatları bulunur, hem vahşi hayvan sıfatları bulunur. Binâenaleyh sen sana verilen akılla akıl mîzânıyle hangi tarafı bilhassa tercih edersen ki, akim tercihi ruh tarafıdır, binâenaleyh ruh tarafını tercih eden ve süflî arzularına dur diyebilen kimse melekût âleminde bu âhiret sultanlarının yetiştiği mertebeye varırlar; yok, akıllarını nefisleri mahkûm ederse o kimseler alçalır alçalır alçalır; hatta yaptıkları işten dört ayaklı sınıfın utanacağı alçaklığa düşerler. Onun için siz, süflî olan arzularınızı kontrol etmeye mecbursunuz, memursunuz.
Mükellef kimse kimdir? Mükellefin mânâsı budur, yani kendi nefsini mahkûm edip süflî arzularına dur diyebileceksin; diyemezsen o zaman gayr-i mükellef sınıfında kalırsın. İnsanda nefs hükmünü yürüttüğü müddetçe insanın selâmeti mevzubahis olamaz? Bir güzel hikâye söylüyorum. Mesnevisinin başında o Sultan; bir kimsenin kafeste tutsakladığı dudu kuşu varmış. Tûtî, dudu kuşu deriz biz ona. O kimse bir tüccar imiş, bir defa sefere çıkacağında dudu kuşuna demiş ki, ben senin kardeşleriyin ülkesine gideceğim, onlara götüreceğim bir şey var mı? Senden ne diyeyim onlar hakkında, onlara ne götüreyim senin tarafından? O kuşcağız o sözü işitti. Efendim, dedi ki, benim ordaki akrabalarıma, kendi cinsime selâmımı götür ve elinde esir olduğumu da haber ver, esirdir benim bir çareme baksınlar. Hakikaten o adam bu mesaj ile dudu kuşunun risâletini beraber alıp o memlekete gittiğinde, duduların olduğu mevkiye gelmiş ve demiş ki; böyle böyle, benim yanımda esir olan sizden bir dudu kuşu vardır. Size selâm etti ve hâlini böyle arz edeyim, dedi. O dudu kuşları hepsi kanat vurup düşmüşler, ölmüşler. O tüccar şaşırıp kalmış. Yahu ne edip eyledik ki biz, bu kuşcağızların hepsinin ölümüne sebep olduk, keşke söylemeseydim bunu. Pişman olmuş, mahzun olmuş gitmiş. Ticaretini tamamladı. Memlekete döndüğünde demiş ki, şimdi haberini vereyim bu kuşların. Hakikaten geldiğinde dudu kuşuna demiş ki, senin kardeşlerine böyle söyledim, hepsi öldü, çok mahzun oldum, demiş, O da kanatlarını vurmuş, o da ölmüş. Şimdi o tacir büsbütün perişan olmuş. Yahu bu benim tesellim olan kuşumdu, bunca senedir benim konuştuğum, görüştüğüm, teselli bulduğum kuş, ne yaptık bunu da söyledik, bu kuş da gitti diyerekten mahzun halinde kafesin kapağını açmış, tutmuş o kuşcağızı, savuruvereyim gitsin, demiş. Savurmuş, pırr diyerekten karşıki dala konmuş. Yahu sen ölmedin miydi? Yok, ben ölmedim tabii. Ya nasıl oldu bu iş Yaa, benim kardeşlerim de ölmediydi, diyor. Orda onlar bana talim etti, kurtulmanın çaresini, başka türlü kurtulacağım yok senin elinden diyerekten bana talim ettiler. Onun için ben de bunu sana yaptım. İşte şimdi hürüm, o kafese istersen sen gir, ben hürriyetimi aldım.
Şimdi “Fa’ktülû enfüseküm” emr-i şerifi var da. Bunun üzerine konuştuğunda Mevlânâ Hazretleri, “nefislerinizi öldürünüz”, yani nefsin kötü irâdesini sıfırlayınız. Başka türlü siz hakiki hürriyete eremezsiniz. Şimdi milletin aklı fikri, özgürlük özgürlük! (Öyle diyorlar öyle- ha uydurma) hürriyet yahu. Hür oldukça siz esir oluyorsunuz. Nefsiniz sizi daha beter bağlıyor. Hakiki hürriyet, insanın kendi nefsine her istediğini yaptırmak, vermek mânâsına değildir. Belki hakiki hürriyet, insanın kendi nefsinin arzularından kurtulabilmesidir. Kendi nefsinin arzuları, hepsi kötüdür. Onun için bu sultanlar, insanları insan yapabilmek kaygısıyla yaşadılar, asırlar boyunca da saltanatları devam etmiştir. Hâlâ da onlar, isteyen kimseleri tedavi etmektedirler.
Evet Mevlânâ Hazretleri’nin 1001 gün çilesi vardır. Kendi tarikatine göre, mevlevi tarikatında sülük eden kimsenin 1001 gün sülûka soyunması gerekli ki, bu 1001 gün içerisinde ayakta çarık, elde asâ, efendim sırtında ne varsa, dolaşacaktır, halkın arasında gezecektir, tâ nefsini sıfırlasın. Nefsini tüketsin. Tarikat mânâları, tarikat nefsin törpülenerekten tükenmesi mânâsıdır. Tarikatler insanların nefislerini beslemek için değildir, kibirlenmek için değildir. Belki mahvetmek içindir. Kendisinde nefs eseri olan adam, tarikat nerede? Şeriat nerede? Mağrib ile maşrıkın arası kadar uzaktır. Tabii bugünkü günde bu Türk ve İslâm kültürünün içerisinde çok mühim, en mühim bir merkezi olan Mevlevi tarikatının Mevlânâ’nın getirmiş olduğu üslûptur bu. İnsan ruhunu terbiye etmek için insan ruhunu nefsin hegemonyasından kurtarabilmek için onun usûlüdür. 41 tarikat içerisinde bu bir usûldür. Kudüm var mı? Kudüm de var. Ney var mı? Ney de var. Çarpanak var mı? O da var. Onun yaptığı işe bak sen. Hastaya davul zurna da çaldırır. Hekim isterse şeyde, tımarhanedekilere akıllansınlar diyerekten, yavaşlasınlar diyerekten, azgın nefisleri yavaşlatmak için kudüm de vurur efendim, dönmesi de var. Döndüğü vakit, Allah için olan her iş makbuldür. Allah için olmayan namaz, o da makbul değildir. Allah için ne yaparsan, oynasan Allah için, Allah kabul eder. Ama kendisi için kılmadığı namazı kabul etmez ve bu seyrü sülûki maalesef günümüzde yerine getirebilecek tâlib kimseler kalmamıştır, mürebbileri kalmamıştır.
Ümidimiz odur ki, şimdi bizim burada Hazret’in lisânından konuştuğumuz içerisinde nakşî olan benim ufkumun da bir katkısı vardı ki, bu asırda olan insanların hepsinde hitap edebilecek bir şekilde bize veriliyor. Binâenaleyh, mevlevî tarikatı ve nakşi tarikatı ikisi de Maveraünnehirden gelenlerdendir. İkisinin de bizim ırkımıza has olan talim ve terbiye vardır. Şimdi nakşiliğe en çok yakın olan mevlevi tarikatıdır ve sülûku ile terbiye sistemi, ondan sonra içerisindeki disiplini milletimize has olan hasletlere çok uygundur. Ümidimiz odur ki, bu manevî yolların tekrar uyandırılması, bu yolların temizlenip açılması… Mâşaallah şimdi Belediyelerimiz, Hazret’in etrafını temizleyip açıyorlar. Onlar elinden geleni yapıyorlar da asıl mühim olan Hazret’in melekûta giden yolunu ayıklayıp, temizleyip de milleti davet edecek kimselerin meydana gelmesidir. Lüzum eden budur. Bunu bu zatların huzurunda niyaz ediyoruz ve buradaki cemaatin burada bulunuşunu da onların mânevi cezretinden biliyoruz. Kendilerinin nûrânî nazarları burada hazır olanların hepsine yetişmiştir. Ve bu tesir elbetteki devam edecektir. Devam etmese olmaz. Bu millete manevî yol veya manevî yollar nihayet açılacaktır ve bunun da yakın olduğunu ümid ediyoruz. Çünkü küfür devri, o da gününü doldurmuştur. Ve Estaîzübillah “Ve le-tilke’l-eyyâmu nüdâvilühâ beyne’n-nâs” Biz devleti bir fırkaya, bir kavime, bir millete, bir kimselerin üzerine tapulamayız diyor Cenab-ı Allah; gezdiririz, arada her sınıfa verilir. 2000’e kadar çok şeyler olacaktır ve devir değişecektir. Çünkü temelsiz binanın bu kadar ağırlığı çekmesi mümkün değildir. Temeli yok, planı yok, haritası yok, harcı yok, demiri yok; birbiri üzerine daire koyuyoruz, bindiriyoruz. Olmaz!  Onun  için  devir değişecektir.  Lâkin,  Cenab-ı Allah her sınıfa bir iktidar vereceğini bu âyeti kerîme ile işaret buyurduğundan dolayı onlar da gününü tamamlar. Şimdiki tabirle “alternatif derler. Eskisine göre “bedii” derler. Efendim alternatif vardır. Söylersek göbeklerinden çatlar diye  söylemeyelim  hadi  neyse.  Tevfik  Cenab-ı Hak’tandır.  Gerçi   benim   tab’ım  nakşibendidir.   Lâkin merhum dedem Bende-i Mevlânâ Nâzım’dır. Bu da rahmetlik dedemin dîvanıdır. Yeni basmışlar. Bu münâsebetle “Der Vasf-ı Cenab-ı Mevlânâ” diyerekten Hz. Pir hakkındaki methiyesini burada teberrüken okuyayım. Rahmete vesile olur.
Bismillahirrahmanirrahim.
Der vasf-ı Cenâb-ı Mevlânâ. Bu, annemin babasıdır. O taraftan mevlevîyim. Baba tarafından kadiriyim. Kendi meşrebim nakşibendidir. Bunu okuyayım ki, bir rahmete vesile olsun. Hz. Mevlânâ’yı methediyor rahmetlik dedem. (Ruhuna Fatiha)
 
Şeh-i evreng-i himem Hazreti Mevlânâ’dır
Menba-ı lutfu kerem Hazreti Mevlânâ’dır
Gelmemiş zâtı gibi mülk-i kemâlât içre
Sâhib-i nazm u kalem Hazreti Mevlânâ’dır
Mesnevisinde nice dürr-i hakikat meknûn
Mâlik-i genc-i hikem Hazreti Mevlânâ’dır
Nutk-i pâki dem-i İsa gibi te’sir eyler
Şeh-i kerrûb-ı şiyem Hazreti Mevlânâ’dır
Serteser halk-ı cihan bende-i efkendesidir
Mefhar-i Rûm u Acem Hazreti Mevlânâ’dır
Görmemiş mislini âlemde hemen çeşm-i beşer
Vâkıf-ı sırr-ı kıdem Hazreti Mevlânâ’ dır
Nâzimâ sen yine ihlâs ile et istimdâd
Dafi-i rene ü elem Hazreti Mevlânâ’dır
Bu da dedemizin şiiridir. Veminallahi tevfîk. Cenab-ı Allah iyi günlere bizi yetiştirsin. Amin.
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedini’n-nebiyyi’l-ümmîyyi ve alâ âlilhî ve sahbihi vesellim. (Tekrar)
Allahü ekber, Allahü ekber Lâilahe illa’llâhu vallahu ekber, Allahü ekber velillâhilhamd.
Esselamüaleyküm verahmetullahi veberakâtühû.
 
*Bu Konferans 12 Aralık 1994 tarihinde Hz. Mevlâna’nın 721. Vuslat Yıldönümü münasebetiyle Şeyh Nazım El-Kıbrısî tarafından verilmiştir.