MEVLÂNA’DA SEMBOLİZM VE NEY – İsmail Yakıt

 

MEVLÂNA”DA SEMBOLİZM VE NEY – I

SEMBOLİZM ÜZERİNE
I- Sembol Kavramı
Sembol kelimesi, Grekçe sumbolos”tan Latince”ye sumbolus şeklinde, oradan da Avrupa dillerine bugünkü şekil ve telaffuzuyla geçmiştir. İşaret, iz, ima gibi anlamları vardır. Arapça karşılığı remz”dir. Çoğulu rumuz gelir. Sembol, ıstılah olarak, aralarında analojik bir ilişki bulunan iki şeyden birinin diğerini temsil etmesine denir. Mesela güvercin ve zeytin dalının barışı; terazinin adâleti; beyaz rengin masumiyeti sembolize etmesi gibi. Gerçi bugün dilimizde olduğu kadar Batı dillerinde de sembole sinonim olarak kullanılan pek çok kelime vardır ama aralarında nüans mevcuttur: Alem, temsil, mecaz, istiare, teşbih vs. gibi.(Yakıt, Yu.Emr. Semb., s. 1-2)
Sembol, düşünce, fikir veya duyuların şekil ve tabiat cihetinden ilişkin olduğu canlı veya cansız objelerle temsil edilirler. Sembol, metaforik karakterlidir. Yani soyut fikirlerin somut örneklerle ifâdelerini yansıtır. Pek çok bilim dalı sembolleri konu edinir ve inceler. Gustav Jung : “semboller konuşan dünyadır. Ne kadar arkaik olursa o kadar çok kollektif ve üniversal olur. Ne kadar çok soyut olursa o kadar çok şuur olayları ve özel tabiata yaklaşılır. İşte orada her türlü aklî yoramlara açık bir sezgi kurulur”(Psychologie und Alchamie, 67; J. Chevalier”den naklen).
Semboller şekil ve tabiatları ve hatta sıfatları cihetiyle sembolize ettikleri fikir ve kavramları bazen şekil, bazen tabiat ve bazen de hem şekil, hem tabiat olarak tetabuk ederler. Sıfat ve değer ilişkileri açısından sembol haline getirilen şey veya kişi, ifâde olarak statik fakat ihtiva ettiği anlam bakımından dinamiktir. Sembolün sıfat olarak ihtiva ettiği anlam, yorum ve değerin rasyonelliği nispetinde daimî ve üniversal karakterdedir Semboller insan ruhunun bir fenomeni olup, insanın manevi hayatını canlı tutan simgelerdir. .(Yakıt, Yu. Emr. Semb., s. 3-4) Tıpkı J. Chevalier”nin: “Sembolsüz bir dünya teneffüs edilemez. Böyle bir dünya daha ziyade insanın ve insanlığın manen ölümüne davet çıkarır” (s.XXXI) dediği gibi.
II- İslâm”da Sembolizm
Her dinde olduğu gibi, İslâm dini de sembol kullanan ve bazı ritüelleri sembolle açıklayan bir dindir. İslâm”da sembolün Kur”an”la başladığını söyleyebiliriz. Kur”an”da bazı ayet ve sureler doğrudan sembolizmi içerir. Mesela Tebbet suresinde olduğu gibi. Ayrıca fenomenolojik açıdan İslâm”da bazı ibadetlerin sembolizm ihtiva ettiğini belirtmeliyiz. Mesela Hac, ihram ve Arafat”ta vakfe durmak, kıyamet günü Tanrı”nın huzurunda kefenler içinde toplanmanın adeta bir provası ve sembolüdür. Şeytan taşlama hadisesi, tamamen sembolik bir hadisedir. İnsan kendi nefsindeki satanik duyguları, kötü arzu ve istekleri taşlamakta ve böylece nefsindeki kötü dürtü ve eylemleri taşlayarak kendinden uzaklaşmasını talep etmektedir. Bütün bunlar soyut bir inancın ve düşüncenin somut bir eylemle ifâde edilmesinden başka bir şey değildirler. (Yakıt, Kur”an”ı Anl., s. 198-199) Ayrıca İslâm Tasavvuf felsefesinde pek çok hususta sembolizme baş vurulduğunu ve özellikle tasavvuf edebiyatımızda önemli bir yer işgal ettiğini belirtmeliyiz.
III- Türk Tasavvuf Edebiyatında Sembolizm
Tasavvuf konusunda gerek divan ve gerekse halk edebiyatımızda sembolik motifler içeren bir çok şiir vardır. Mesela Abdülkadir Geylanî (470-561/1077-1166)”nin
“Ben İbrahim”le beraber ateşe atıldım
Ateşler ancak benim duam ile soğudu…
Ben Rabbine münacatta Musa ile birlikte idim
Onun asası benim asamdan imdat diledi
Belâ zamanında Eyyup”la birlikte idim
Onun belâsı ancak benim duam ile şifa buldu”(İ.Fennî, s.208-209)
Mısralarında anlatılmak istenen gerek Mevlâna”da ve gerekse Yunus Emre”de açıklamasını bulan ideal insan tipindeki “aşkın ben”dir. Bu, Tanrı”nın isim ve sıfat tecellisine mahzar olan “evrensel ben”dir.
Nitekim İsmail Hakkı Bursevî(1064-1137/1653-1725)”nin
“Tur-i Sinadur vücudum sûreti Musa menem
Mûciz-i enfâsum ile âleme İsa menem(…)
Sûret-i sırrımla âhım hatm olur âhir zaman
N”ola hatm-i evliyâyum dirsem ol mâna menem
Âl-i Osman devletinde bir fakirüm Hakkıyâ
Hân-ı Ahmed mushafında âyet-i Kübrâ menem”(Pekolcay, s. 66-67)
Mısralarında anlatmak istediği “yine “aşkın ben” yani “evrensel ben”dir
Nitekim Yunus Emre”nin tarikat silsilesinde yer alan Barak Baba”nın:
….
Bazar bu günkü bazar
Bu sabahnı okugan
Yolunda nite azar…
Karşu karşu çardaklar
Karsa karsa oyunlar
Dokuz öküz bir sokum(Gölp.Y.Emr..,s.277)
Mısralarında anlatmak istediği “nefis mücadelesi, heva ve hevesin tehlikeleri”dir.
Yunus Emre”nin meşhur :
“Çıktım erik dalına anda yidüm üzümi
Bostan ıssı kakıyup dir ne yirsin kozumı
Kerpiç koydum kazana poyrazıla kaynatdum
Nedur diyü sorana bandum virdüm özini…
Şeklinde devam eden 13 beyitlik sembolik şiirinin tarih boyunca tasavvufi pek çok şerhleri yapılmıştır. Hatta tarafımdan felsefi bir şerhi de yapılmış ve müstakil bir kitap halinde neşredilmiştir(Yunus Emre”de Sembolizm: Çıktım Erik Dalına, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 2002) Yunus”un bu şiirde anlatmak istediği, Bu aleme gelen insanın umduğunu bulaması, çektiği çileler ve kemâlât yolunun tehlikeleridir. Ne umdum ne buldum ve kimler geldi neyle itham ettiler demek isteyen Yunus, muhabbetsiz ve sevgisiz bir eğitimin faydasız oluşunu temsili olarak ifâde etmektedir.
Yunus”un etkisinde pek çok şair ona nazirede bulunmuş ve sembolik anlatım geleneğine onlar da katılmışlardır. Mesela Âşık Paşazade”ye izafe edilen şu mısralarda olduğu gibi:
“Çıkdum bâdem dalına anda yidüm üzümi
Ol dem ki üzüm yidüm mana buldum sözümi(…)
Dikilmedük bağçenün bitmedük nârın yidüm
Yükler ile götürdüm doyurmadum özümi…(Toprak,s.103-150)
Keza Kaygusuz Abdal(1341-1444)”ın şu şiiri de Yunus”a naziredir.
“Kaplu kaplu bağalar kanatlanmış uçmağa
Kertenkele derilmiş Kırım suyın geçmeğe(…)
Deve hamama girmiş dana tellaklık eder
Su sığırı katır olmuş nöbet ister çıkmağa…(Elçin,s.42 ; Kurnaz-Tatçı,s.84vd)
Burada anlatılan, nefsani ve şeytani sıfatların insanı kemâlât yolunda nasıl engel teşkil ettikleridir.
XVI. Asır şairlerinden İdris Muhtefî”nin de bir manzumesinden seçtiğimiz şu birkaç mısra da bu sahaya örnek teşkil edecek niteliktedir:
“İş bu deme erince üç kez doğdum âneden
Nice yavru uçurdum nice âşiyâneden
Dört doğurdum anamı hâmil oldum babadan
Babam dokuz ayaklı anlama efsaneden…
Senin İdris hakîkat bu rumûzât sözlerin
Anladı insan olan bilmedi hayvâneden” (Kurnaz-Tatçı, s.101-102)
Burada “üç kez doğmak” tan kasıt, İslâm felsefesindeki “mevâlid-i selâse”yani üç doğum olarak ifâde edilen “cemat,nebat ve hayvan” mertebelerinden geçiştir. “Dört ana” ise maddi varlığın dört unsuru yani “toprak, su, hava ve ateştir”“Dokuz baba” tabirinden de “dokuz feleğe” işaret vardır.
Mevlâna”da sembolizme geçmeden önce, daha pek çok örneklerine rastlayabileceğimiz Türk edebiyatında sembolik anlatım geleneğine, Yunus”un etkisinde olan şairlerden Kaygusuz Abdal”dan aldığımız şu birkaç dörtlükle son verelim:
“Bir kaz aldum ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurudan
Kırk gün oldı kaynaduram kaynamaz
Sekizimüz odun çeker
Dokuzumuz âteş yakar
Kaz kaldurmış başın bakar
Kırk gün oldı kaynaduram kaynamaz(…)
Kaygusuz Abdal nidelüm
Ahd ile vefâ idelüm
Kaldurup postı gidelüm
Kırk gün oldu kaynaduram kaynamaz”(Kurnaz-Tatçı, s. 88-89)
Burada insan nefsinin “kaz” motifiyle ele alındığını ve “kırk gün” tabiriyle de tasavvuftaki “erbain”(kırk) çıkarma”nın kastedildiğini görüyoruz. Dolayısıyla insan nefsinin eğitimi, arzuların irade kontrolüne alınması, düzenli ve ahlakî bir hayat tarzına alışmanın güçlüğü işlenmektedir.

MEVLÂNA’DA SEMBOLİZM

Şunu her şeyden evvel belirtmek gerekir ki, Sembol kullandığını yani ifâdelerinde böyle bir anlatım yolunu seçtiğini bizzat kendisi söyler: Nitekim Mesnevi’nin VI. Cildinde : “Senin halini, ancak başkalarının hallerini anlatarak remiz yollu anlatıyorum”(VI, 191) demektedir. Buradan anlaşılan odur ki, Mevlâna, insanın kendi durumunu, başkalarını sembol yaparak yine insanın kendine anlatmaktadır. Bunun için bir çok motifler kullanır. En fazla kullandığı motifler ise, Kur’an’daki kıssalarda yer alan kişi ve kavramlardır. Bunları ele alırken özellikle sıfatları açısından bir benzetme ile işe başlar. Bazen da onu tasavvufi bir perspektif içinde evrenselleştirir. Mevlâna bazen insan nefsinin istek ve arzularını da diğer canlı varlıklarla temsili anlatımlara yol verir. Bazen semaı, evrensel anlamda bir dönüş ve kozmik bir dans olarak açılımlarını verirken, bir musiki âleti olan ney’i de insanın ulvi alemden koparak bu aleme gelişindeki ayrılık travmasının sembolü olarak görür.

Şimdi bunları örneklerle açıklayalım.

I- Kur’an’dan sembolik yorumlar

Mevlâna bir gazelinde tamamen Kur’anî şahsiyetleri de ihtiva eden sembolik bir anlatım sergiler Sadece birkaç mısraını alacağımız gazel şöyledir:

“Dün gece seher vakti gökte nihayet buldum.

Haşhaş tanesi içinde örs buldum.

Salih’in dişi devesini, Musa’nın asasını ve babanın ruhunu her üçünü ana karnında cansız yaşar buldum.(…)

Üçyüz altmış sığırı, boynuzlarıyla baş aşağı ve tandırda, içi dört parçalı kebap olmuş bir ceviz buldum(…)

Rum diyarında bir gün develere nal bağlıyorlardı. Onlardan kaybolan halkayı Hâkan kulağında buldum:”(Çelebioğlu, s. 26-30)

Mevlâna’nın bu gazelindeki semboller çözüldüğünde: “varlığın meydana gelişi, insandaki cismani ve ruhani kuvvetlerin mücadelesi, şehvetin ulviyata gidişe engel oluşu, yılın bütün günlerini insanın gaflet içinde geçirdiği vs.”anlatılmaktadır.(Yakıt, Yu.Emr.Semb.,s.9-10)

Ashab-ı Kehf ve Nuh’un gemisi de günlük hayatın içinde yorumlanan sembolik motiflerdendir.

“Keşke şu canı, Ashâb-ı Kehf gibi, yahut Nûh’un gemisi gibi korusaydı da

Şu hatırı, şu gözü kulağı, bu uyanıklık, bu anlayış tufanından kurtarsaydı.

Dünyada, bu zamanda nice Ashâb-ı Kehf vardır ki, senin yanı başındadır, karşındadır.

Dost da onunla nağmeler terennüm eder, Mağara da; fakat ne fayda ki senin gözünde, kulağında mühür var (Mesnevî, I, 406-409).

Hz Musa ve Hızır kıssası da nefis terbiyesi için takip edilecek tasavvufi bir diğer rumuzdur:

“Dedim ki: Ölmüş at böylesine yolu nasıl alabilir? Dedi ki: Bizim yolumuz semizlikle alınamaz.

Hızır’ın gönlünde geminin kırık, delik olması gerek. Gemiyi kırmaz, delmezsen, gemi batar, kalakalırsın; gezip gidemezsin, yol alamazsın.(Mesnevî, I,

Dünya bir geçide benzer; kırık ayakla geç o geçidi; sağlam ayakla bu köprüden geçemezsin.”(Mesnevî, II,3650 vd.)

Perde yandı mı insan, Hızır hikayesini de tamamıyla anlar, Ledün bilgisini de”(IV, 2310)

“Ey Tebrizli Şems, gerçekten de görüş Hızır’ısın sen; halkı kem gözden kurtar.” (Mesnevî,, 2026)

Mevlâna bir terciinde “Sen baştan başa cansın, yahut zamanın Hızır’ı, yahut âb-ı hayat. Onun için de halktan gizlenmedesin” der.(Divan-ı Kebir, I, s. 51) Burada hitap muhtemelen Şems, veya Çelebi Hüsameddin’dir. Mevlâna’daki Hızır-Musa yorumunun temelleri M. İbnu’l-Arabî’’ye atfedilen tasavvufi bir tefsirdir. Bu daha sonra “Te’vilatu’l- Kur’an” adıyla Kaşânî (öl: 730/1329) tarafından kaleme alınmıştır. Buna göre: “İki deniz can ve beden denizleridir. Bu iki denizin kavuştuğu yer insanın varlığıdır. Balık hayattır; denize atlaması, bedenin hayat bulması, canın bedenle görünmesidir. İzlerine basıp geri dönmeleri, yaratılıştaki temizliğe, fıtrata dönüştür. Bulduğu kul, yani Hızır, kudsî akıldır. Ona, Tanrı tarafından belletilen bilgi, vasıtasız olarak ilham edilen ilahî bilgidir. Binilen gemi beden gemisidir. Geminin delinmesi, riyazetle, ibadetle bedenin ve bedenle alakalı işlerin noksanlaşmasıdır. Gemidekiler, hayvani kuvvetlerdir. Öldürülen çocuk, nefistir; vardıkları köy bedene ait kuvvetlerdir. Hızır’ın düzelttiği duvar, tam inanç duvarıdır ki bu makamda can, “Nefs-i mutmainne” adını alır. Gemi sahibi olanlar, bedendeki hayvani kuvvetler ve zahiri duygulardır. Sağlam gemileri zapteden padişah, “nefs-i emmâre”dir. Öldürülen çocuğun temiz ve mü’min anası, babası can ve bedenin tabiatıdır. Duvarın altındaki define, marifet definesidir; duvar bedendir. Define sahibi iki yetim, kutsi candan ayrılmış nazari ve ameli akıl ve anlayış kabiliyetidir(C.I, s.404-409. Gölp. dan naklen)

İsrafilin suru, erenlerin sohbeti veya ney’in sesidir. Nitekim insanın bir takım ihtiraslarını, bencilliğini öldüren ve insanı Mutlak Varlık’ın varlığıyla dirilten ses, ney sesidir. Erenlerin sesidir. Mevlâna bir terciinde: “Canın, İsrafil’dir; onun sesiyle dirilirsin; beden kamışını bomboş bir hale getir; İsrafil’in Sûr’usun sen”(Divan-ı Kebir,V,s.400) demektedir. Bir gazelinde: “Dünya bir kere daha İsrafil’in üfürdüğü Sûr sesiyle doldu; gizliliklere emin olan, meydana çıktı; cana azık geldi” (D.Kebir, V, s.403) açıklamasını yapar. Nitekim bir Mevlevi şairi olan Divane Mehmet Çelebi de :

“..Didi ölü raks ider mi dünyede

Kim idersin raks gâhî ey dede

Dedi ol dem k’irişür âvâz-ı sûr

Ol zaman raksan olur ehl-i kubûr” (Çıpan, 72)

Diyerek aynı açıklamayı kullanır. Zira İsrafil’in suruyla ölülerin dirilmesi neyse, ney’in sesiyle dervişlerin semaı aynı şeydir.

Mevlâna yedi nifak deliği tabiriyle cehennemi anlatır.

“Tutulmayan, fakat görülmesine de imkân bulunmayan Ay ışığında yedi nifak deliğini göstereyim gitsin.

Göstereyim kötülerin giydikleri pırtıl elbiseleri; duyurayım peygamberlerin davul seslerini..”(Mesnevî,I, 3546-3547)

 Şârihler burada belirtilen yedi nifak deliğini cehennemin yedi kapısıyla yorumlamışlardır. Bunun için bir ayet bir hadis kaydederler. “Şüphe yok ki onların hepsine vaat edilen yer cehennemdir. Oranın yedi kapısı vardır; her kapıya da onlardan bir kısmı ayrılmıştır.”(Hicr, 15/43-44). Hz. Ali’den gelen rivayete göre de cehennem tabakaları üst üste yedidir. Cehennem, lazâ, hutame, sakar, cahim, saîr ve hâviye’dir. En üst cehennem, en alt hâviyedir. (Gölp. Mes. Şerhi, I, s. 605)

II-Nefsani Arzuların Sembolleri

Mevlâna üç şeytan tabiriyle nefsin kuvvelerini anlatır.

“A gönül, ululukta Süleyman’a dönmüşsün; parmağındaki yüzüklerle perilere de şeytanlara da hüküm yürüt.

Bu padişahlıkta düzene sapmazsan, o üç şeytan, senin elinden yüzüğünü alamaz.”(Mesnevî, I, 3591-3592). Üç şeytanı Sarı Abdullah Efendi “nefis, tabiat ve heva-yı şehvet” olarak yorumlamıştır.(Gölp.(I,s. 611).

Mevlâna nefsani istek ve arzuları çeşitli hayvanlara benzetir. Mesela “Mal yılana benzer, mevki ise ejderhadır(Mesn. V, 1951). Mevlâna Bakara 260 da geçen ve Allah’ın Hz. İbrahim’e hitaben “Kuşlardan dördünü al, onları kendine alıştır” ayetini tefsir ederken “Yol kesici manevî dört kuş” diyerek bedenin dört huyuna karşılık olduğunu sembolik bir anlatımla sergiler. Nitekim o şöyle demektedir:

“Bu dört kuş kaz’dır, tavus’tur, kuzgun’dur, horoz’dur. Bu dördünün insanlardaki örneği de dört huydur Kaz, hırstır; horoz şehvettir; mevki tavusa benzer; kuzgunsa arzu”(Mesnevî, V, 43-44) Mevlâna bu dört kuşu insan psikolojisine tatbik ettikten sonra, bu manevi kuşların kesilmesiyle insanda kanaat, sabır, alçak gönüllülük ve güvencin dirileceğini bildirir. Ona göre huyların güzelleştirilmesi için verilecek olan eğitimde bu dört menfi huyun kontrol altına alınması ve müspet yöne sevk edilmesi gerekmektedir(Yakıt, Ba. Dü. ve Mevl.,s.134-135)

III- Evrensel ritm psikolojisi veya sema sembolü

Sema, kelime olarak işitmek, duymak demektir. Ancak istilahî olarak anlamak idrak etmek demektir. Buradan hareketle ilahi emri işiten ve idrak eden kişinin yaptığı eyleme de denmiştir. Bu husus, Mevlâna düşüncesinde aynı adı alan dönüşün adıdır. Sema, Mevlâna’ya göre, derin felsefi ve psikolojik anlamları ifâde eden bir sembolden başka bir şey değildir.

Buna göre var olan her şey bir merkeze göre bir cazibe içinde dönmektedir. Dönmeyen hiçbir varlık yoktur, dönmek var oluşun bir neticesidir. Atomlardaki, elektronlar, vücuttaki kan dolaşımı, insan bedeninin topraktan gelip tekrar toprağa dönmesi, gezegenlerin, dünyanın, ayın güneşin ve yıldızların vs. her şeyin dönmesi vs. hepsi evrensel bir kuraldır. İşte insan oğlu da aklıyla aşkıyla bu dönüşe bilinçli olarak iştirak eder.

Mevlâna, semaı her zerrede gördüğünü şu sözlerle açıklar:

“..Bedenimin her zerresi, güneşine âşık, dikkat et de bak, zerrelerin güneşle uzun bir işi var.

Pencerenin önündeki zerrelere bak, havada ne güzel oynuyorlar; kimin kıblesi güneş olursa, namazı böyle olur onun.

Şu zerreler, güneşin ışığında sufiler gibi sema edip dururlar; fakat hangi nağmeyle, hangi vuruşla, ne biçim bir sazla sema ederler, kimsecikler bilmez.

Her gönülde bir başka nağme, bir başka vuruş; oynayan meydandadır da çalgıcılar sır gibi gizli.

Hepsinden üstün, bizim iç semaımız ; bütün zerrelerimiz, yüz çeşit yücelikle, yüz çeşit nazla O’nun ışığında oynayıp durmada…”(D.Kebir,III, Gazel, XCII)

Sema Mevlâna’ya göre, mikro kozmik bir varlık olan insanın makro kozmik olarak ifâde edilen kainatla birliğinin sağlanması ve insanın aslına yani ayrıldığı vatana dönüş yolculuğudur. Bedeni topraktan gelen insanın ruhu, Hakk’ın emir âleminden gelmiş tekrar o vatana dönüşü arzulamakta ancak bu dönüş, arınmış, tertemiz olmuş ruhun özünde gerçekleşir.

Semaı iki alemden kendini tecrit etmek olarak yorumlayan Mevlâna, insanın Rabbine kavuşmasındaki şiddetli istek ve arzuyu Kur’an’da beyan edilen Peygamber kıssalarındaki motiflerle süsler. Nitekim bir gazelinde şöyle demektedir:

“Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Allah’ın ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’? sorusuna ruhların; evet Rabbimizsin deyişlerinin sesini duymak, kendinden geçmek, Rabbine kavuşmaktır.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Sema, dostun hallerini görmek, lahut perdelerin Hakk’ın sırlarını duymaktır.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta, zevalsiz, devamlı varlık tadını tatmaktır.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Dostun aşk vuruşları, darbeleri önünde başını top gibi yapıp, başsız, ayaksız dosta koşmaktır.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Yakup’un derdini ve devâsını bilmek, Yusuf’a kavuşma kokusunu, Yusuf’un gömleğinden koklatmaktır.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Musa peygamberin asası gibi her an Firavun’un sihirlerini yutmak, yok etmektir.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

‘Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte ne Allah’a yakın bir melek, ne de bir peygamber aramıza girer’ hadisinde buyrulduğu gibi, sema bir sırdır. İşte meleğin bile sığmadığı o yere vasıtasız varmaktır.

Semaın ne olduğunu biliyor musun?

Sema, Şems Tebrizî gibi, gönül gözlerini açmak ve kutsî nurları görmektir.(Can, Mevl.,s.265)

Divan-ı Kebir’inde Mevlâna semaı iki alemden tecrit olmaktır diye tavsif eder.

“Sema bir yerde durmayan canın işidir. Tenbel ile oturma, çabuk kalk, sıçra, beklemek gerekir mi? Burada kendi düşüncene dalıp oturma, eğer yiğit isen sevgilinin bulunduğu yere git.” (D. Kebir, I, s.. 338)

Sema diri olan kişilerin canlarının rahatıdır. Bunu ancak canın canı olan bilir.”(D. Kebir, C. I, s.339(Can,s.269-270)

“Ey Hak âşığı sen semaya başlayınca, iki dünyadan da dışarı çıkarsın. Bu sema âlemi ikiâlemden de dışarıdadır. Her ne kadar yedinci göğün damı çok yücelerde ve çok yükseklerdedir. Fakat, semaın merdiveni bu damı aşar, geçer. Çünkü semaın merdiveni yedinci göğün damından da yücedir, yüksektir”(D.Kebir, C.III, Gazel, CXLVIII)

Görüldüğü gibi Mevlâna’ya göre “ihtiras ve bencillikten kurtulan ruhlar bir ritm psikolojisi içinde kainattaki umumi dönüşe intibak ederler. Sema armonize edilmiş bir dönüştür. Alemdeki genel harekete ve ritme imtisal eden müşahhas bir ifâde tarzıdır” (Çam, s.173) O halde evrenin tertibindeki bu ritmik programı müşahede ve tefekkür eden Mevlâna bir kuyumcunun çekiç sesinden etkilenerek hemen sama etmeye koyulur. Bu onda çekiç seslerinin çıkardığı armoni ile semaı tevhit eden bir ruh zenginliğini gösterir. Bu ruh zenginliğinde tarihte yaşanmış büyük aşklar ile Peygamberlerin aşklarının aynîleştiğini görüyoruz.

“Şu kuyumcu dükkanında bir define bulundu. Ne güzel görünüş, ne güzel mana,ne güzellik, ne güzellik.

Kuyumcular çarşısı ne kadar da güzel, Yakupların sırları da pek güzel, Yusuf’un canı bile Hakk’ın aşkıyla yanar, tutuşur da Yakup’un coşkunluğunu artırır.

Hakk’ın aşkıyla yüzlerce Leyla, Mecnun olur da bağlarını koparır, zencirlerini kırar, bu ateşe karşı Eyüp sabrı bile bir şey yapamaz.” (D.Kebir, s. 2515)

Gerek Mevlâna ve gerekse şârihler semaı yalnız bedenin evrensel ritme uydurulması olarak görmezler yani bu dönüşler sadece bedenle değildir. Semazen’in yani sema edenin, gönül, ruh, aşk ve imanla kısaca bütün maddi ve manevi varlığıyla bu dönüşe katılmasıdır. Hakk aşığı olan kişi, kendi benliğinden sıyrılıp Allah’ta yok oluşunun derin psikolojisi içinde kalışıdır. Böylece İnsanın manevi yolculuğunu temsil eden sema, insanın kendi benliğinden çıkıp Hakk’ta yok oluşunu, kemale erişini ve kâmil olarak tekrar kulluğa dönüşünü ifâde etmektedir. Bu, bir anlamda insanın bütün yaratıklara yeni bir anlayış ve sevgi ile hizmet için dönüşüdür. Semazen başında sikkesi(=mezartaşı), üstünde tennuresi(=kefeni) hırkasını çıkararak ma’nen hakikate doğar orada yol alır. Kollarını çaprazlama yapan semazen görünüşte bir rakamını ifâde eden vücuduyla tevhide şehadet ederken, sağ elinin havaya, sol elinin de yere bakar olması onun Hakk’tan alır halka saçarız demek ister. Sağdan sola doğru kalp etrafında dönüşte bütün yaratıklara aşk ve sevgiyle kucaklarız anlamındadır(Çelebi, Sema, s.204).

Sema’daki ritm ve devr alemlerin dönüşünü temsil eden bir idrak zinciri oluşturur. Bu zincirin ilk halkası “bilme”, ikincisi “görme”, üçüncüsü “vecd” yani tam intibak halidir. Bu terimler İslâm tasavvuf felsefesinde ifâde edilen “ilme’l-yakin, ayne’l-yakin ve hakke’l-yakin” kavramlarıyla tarif etmek mümkündür. Mevlâna, dönüş seyrinin iki yay biçiminde olduğunu fark etmiş ve sema’da aynı yolu izlemiştir. Hz. Peygamber’in Rab huzurundaki yüce makamının görüntüsü sunulmaktadır. Bu vaziyet alış ve takdim tarzı semazenler için derin bir huzur ve haz kaynağıdır. Onun için Mevlâna “Sema aşk ehlinin canlarının dinlenmesidir” der.(Ö. Çam, s.173) Nitekim bir Mevlevî şair de semadaki bu kavuşma için:

“Gayrı biz olduk deyu zannetmesin ashâb-ı kâl

Cûylar kim vardılar deryâya hâmûş oldular”demiştir.

Mevlevîlikte sema töreni her biri ayrı anlamı olan yedi bölümden ibaret bir semboldür.

Birinci Bölüm, İlahi aşkı temsil eder na’t-ı şerifle başlar.

İkinci bölüm: Bir kudüm sesi duyulur. Kainatın yaratılışındaki “ol” emrini temsil eder.

Üçüncü bölüm: Bir ney taksimi duyulur, Nefha-yı ilahiyi temsil eder.

Dördüncü bölüm: Sultan veled devridir. Semazenler üç kere selam verirler. Ruhun ruha selamıdır.Bir peşrevle dairevi yürüyüş olur.

Beşinci bölüm: Sema’ya başlama ve dört selamdır. Semazen siyah hırkasını çıkarır, böylece hakikate doğmayı temsil eder, kollarını bağlar “bir”i temsil eder. Şeyhin elini öper sema’a girme izni alır. Ve sema’ başlar.

  1. a) Birinci selam, insanın bilgiyle hakikate doğuşu, Yaratanı ve kendini idrak edişidir.
  2. b) İkinci selam, insanın yaratılıştaki nizamı idrak edip, hayranlık duymasıdır.
  3. c) Üçüncü selam, hayranlığın aşka dönüşmesi, aklın aşka kurban oluşu ve Allah’a tam teslimiyet
  4. d) Dördüncü selam, insanın manevi yolculuğunu tamamlayıp, kulluğa dönüşüdür. Bu sema’a şeyh ve semazen başı da iştirak eder. Bu noktadaBakara285 ve Fecr Suresi  ayetlerinin emrine uyulmuş oluyor.

Altıncı bölüm: “Doğu da Batı da Allah’ındır. Hangi tarafa dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır. Çünkü Allah Vasi’dir, Alim’dir(Bakara,II/115) ayetinin okunduğu Kur’an tilavetiyle devam eder.

Yedinci bölüm: Bütün peygamberlere, şehitlere, inananlara okunan bir fatiha ve devletin bekası için edilen dua ile son bulur. Semadan sonra dedeler, dervişler, sema mukabelesinden sonra hiç kimseyle konuşmadan tefekkür için sessizce hücrelerine çekilirler(Çelebi, s.Mevl.Oky.,s. 195-198)

Görüldüğü gibi, sema, musiki nağmelerini dinlemeye, dinlerken vecde gelip harekette bulunmaya, kendinden geçmeye, uyanıp dönmeye denir. Sufilere göre semaın insan ruhu üzerinde bir çok etkisi vardır. Özellikle insanın Allah’a olan aşkını kuvvetlendirir, kendisinde türlü hallerin meydana gelmesini sağlar. Bu haller, kalpteki kötülükleri temizler ve nihayet insanı müşahede ve mükaşefe mertebesine ulaştırır. Bir başka ifâdeyle sema, Hakk aşığının Allah’a duyduğu aşkı, heyecanı, hareket halinde dönerek ifâde etmesi açığa vurmasıdır.. Böylece sema, dervişi kendi benliğinden kurtarıp manen Hakk’a yaklaştırmaktadır(Can, 263).

Semaın bir musiki eşliğinde olması, bir başka ifâdeyle; evrensel ritmin sembolik figürlerinin yine evrensel olan musikiyle beraberliğini çağrıştırmaktadır. Varlıklardaki ilahi nağmelere ve dönüşlere insanın musiki ve sema ile iştirakıdır. Şairin dediği gibi:

Musikî denilen nutk-i ilahî

Bir engin denizmiş nâ-mütenahi

Batılı düşünürlerden Marcel Proust(1871-1922), musikinin ruhların iletişiminde ne kadar güçlü olduğunu beyan etmek üzere: “Şayet dilin icadı, kelimelerin teşekkülü, fikirlerin analizi olmamış olsaydı, musiki ruhların birbirleriyle iletişiminin belki de yeğane örneği olmuş olacaktı”(C.F.,s. 466) demektedir.

Mevlâna’da ve Mevlevîlikte sema kadar önemli ve hatta birinci planda yer alan musiki âleti “ney” dir. Gerek Mevlâna ve gerekse Mevlevîler ney’e pek çok anlam yükleyerek onu sembolleştirmişlerdir.

NEY SEMBOLÜ VE YORUMLARI

Farsça “nây”dan gelen ve kamış anlamında olan bu sözcüğe muhaffef bir telaffuzla “ney” denir. Nefesle çalınan bir musiki âletine ad olup, çalana “nây-zen=neyzen” denir.

Bilindiği üzere Mesnevî’nin ilk onsekiz beytinde hakim motif “ney” dir. Kamışlıktan kesilmiş olduğundan beri feryat etmekte inlemektedir. Bu konuda çok zayıf rivayetler de nakledilir. Buna göre Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye bir sır verir, Hz. Ali gider bu sırrı bir kuyuya anlatır. Kuyudan zamanla bir kamış çıkar. Bir çoban bunu kesip üfleyince o da sırrı açıklar. Hz. Peygamber de Hz. Ali’ye niçin bu sırrı ifşa ettiğini sorar. O da ifşa etmediğini söyleyince, Ya bu ne? Diye sorulunca o da kuyuya anlattığını belirtir ve özür diler Nitekim Fuzuli, Sakî-nâme’sinde bu anlamda : “Ney’e sırrını açma o akılsız gevezedir” der.(Tarlan,s. 219) Bir Mevlevi şair de bu rivayete telmih olarak:

“İçerim boş görünür, bağrı delik bir nâyım

Mahzar-ı sırr-ı Ali bende-i Mevlâna’yım” demektedir.

Mevlâna düşüncesinde ney, bedeni varlığı, içinin boşluğu, nefesi ve ses vermesiyle hayatiyet kazanmış bir takım mesajlar veren bir canlı gibidir. O, canın canından şikayet etmekte ama aslında şikayet değil, hikayet etmektedir. Ney, dert ortağı, sohbet arkadaşı olarak varlığı, gönlü, âşıkı insan-ı kâmili, temsil ederken sesiyle de aşkı, ilahi sırrı, tevhidi ve ayrılık acısını hikayet etmektedir.

Ney’in bir sembol olduğu konusunda mesnevî şârihleri hem fikirdir. Ancak, ney’e yüklenen anlamlar o kadar çoktur ki, bunların bir kısmı basit benzetmelerden ve zorlayıcı açıklamalardan ibarettir. Gölpınarlı’ya göre, Firuzanfer’in Mesnevî Şerhinde ney ile ilgili yorumların cem’an otuzdan fazla olduğu anlaşılmaktadır.(M. Şerhi, I,s.37).

Bu yorumların sembol olarak ele alınabilecek olanları yaklâşık on kadardır. Bunları yeni bir tasnifle aşağıda ele alacağız.

Ney sembolü: âlet, insan, gönül ve kitap olmak üzere dört temel noktada açıklanmaktadır. Şimdi bunları görelim:

I-Âlet :

Bazı mesnevî şârihleri ney’i bir âlet olarak değerlendirmişlerdir. Bu değerlendirme iki noktada olmuştur: Musiki âleti ve yazı âleti

  1. a) Musiki âleti: Kamışlıktan kesilen ve nefesli bir çalgı âleti olan bildiğimiz zahiri ney’dir. Kamışlık onun ana vatanıdır. Oradan ayrılığı hüzünlü bir şekilde anlatmakta ve oranın hasretini çekmektedir. Mevlâna bu çerçevede ifâdelerde de bulunur. Nitekim Mesnevî’nin ilk beytinde anlatılan budur:“Dinle neyden kim hikayet etmede Ayrılıklardan şikayet etmede”(Nahifî terc. I, s. 62)
  2. b) Yazı âleti:Musiki âleti olan ney kamıştan yapıldığı gibi, yazı âleti olan kalem de eskiden kamıştan yapılırdı. Dolayısıyla ney ile kamış arasında bir irtibat söz konusudur. Nitekim şârihlerden Muinî:

“Bunda da ney dindi kasd oldu kalem

Çün zuhura evvela geldi kalem”

 mısralarıyla ifâde etmektedir(Muini,s.19) Dolayısıyla Mevlâna “Dinle neyden…” ifâdesiyle “kalemin yazdığı sözleri ve onun lisanından akan sırları işit” demektedir. O hal diliyle mana diliyle konuşmaktadır. Nitekim hukema kaleme insanın bir lisanıdır demişlerdir.

II-İnsan

Mevlâna. “Dinle neyden…” sözleriyle bizzat insanın kendisini kastetmiştir diye yorumlanmaktadır. Tıpkı ney gibi o da zaruri olarak bu gurbet alemine düşmüştür. Ehadiyet aleminden tedricen nüzul eylemiş ve nâçâr yine asıl vatanına rücu’ lazım gelmiştir. Ney’in insanı sembolize etmesi konusunda yapılan yorumları yine üç ana noktada toplamak ve her birini kendi içinde ele almak gerekecektir. Bu üç ana nokta insan-ı kâmilmü’min ve âşık olan insandır. Şimdi bunları görelim:

A-İnsan-ı kâmil : Mesnevinin ilk on sekiz beytinde anlatılan ve işlenen “ney” aslında insanı ve onun ideal mahiyetini sembolize etmektedir. Bazı Mevlevî müfessirlere göre ney, doğrudan doğruya insan-ı kâmildir. Kamışlıktan kesilerek yapılan ney, her nefeste ayrı düştüğü vatanını terennüm etmektedir. İnsan da geldiği ulvî alemin hasretini çekmektedir. Ruh beden hapsinde bu ayrılığın ızdırabını yaşamakta ve her an geldiği vatanı, koparılıp uzaklaştırıldığı yeri özlemektedir. Öyleyse, ney metaforuyla anlatılmak istenen insanın bu alemdeki varoluşunun nedenini açıklayabilecek bir şekilde, birlik kamışından kesilmiş, kendi varlığından geçmiş, gerçek varlıkta varolmuş insan yani insan-ı kâmildir. Nitekim Mevlâna bir gazelinde: “Ney gibi kendi varlığından boşalırsan, varlığından gelirsin” beytiyle mevhum varlıktan geçmeyi, ney gibi içi bomboş olmaya, gerçek varlığa bürünmeyi şeker kamışı gibi şekerle dolmaya, insan-ı kâmili ney’e benzetiyor.(M. Şerhi, s. 36) Bu anlamda “Dinle neyden…” ifâdesi, “Dinle insan-ı kâmilden…” demektir.

İnsan-ı kâmil kavramı, şârihlerin ifâdelerinden anlaşıldığı kadarıyla, peygamberlermürşit ve Mevlâna’nın kendisi kastedilmektedir. Buna göre:

1) Peygamberler : Ney’i sembolize eden insan-ı kâmil açıklamalarında iki peygamberin ismi telaffuz edilmektedir: Hz. Âdem ve Hz. Muhammed(a.s.). bu iki peygamber’i ney metaforu ile izah edenler ebced hesabına baş vurmaktadırlar.

a- Hz. Âdem: Âdem kelimesinin harflerinin, ebced tablosuna göre (Bkz. Yakıt, Eb. Hes.,) sayısal toplamı 45’dir. Havva kelimesi de bu tabloya göre 15’dir. Toplamı 60 etmektedir. Âdem ile Havva’nın izdivacından doğan netice-i suret “sin” dir. Sin bir harftir ve yine ebced tablosuna göre sayı değeri 60 tır. Ney kelimesi de 60 etmektedir. Dolayısıyla bazı Mesnevî şârihleri ney’den maksatın insan olduğunu insandan da Hz. Âdem ve eşinin kastedildiğini beyan etmişlerdir. Dolayısıyla neyistan’dan da cennet anlaşılır.(Sarı Abdullah,s. 91; Yakıt, Bat.Dü. Mevl.,s.39) Buna göre de “Dinle neyden…” ifâdesi, “Dinle sin’den, yani insan=Hz. Âdem’den demek olur.

b- Hz. Muhammed: Yine ebced tablosundan hareketle, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, ney 60 etmekte ve bu da sin harfinin sayı değeridir. Kur’an’da “Yasin” yani “ey sin” veya “ey insan” diye başlayan bir sure vardır. Müfessirlere göre “Yasin = ey Muhammed” diye tefsir edilmiştir. Dolayısıyla ney’in sayı değerini veren sin aynı zamanda Hz. Peygamber’in ismidir. Şu halde ney’den kasıt Hz. Muhammed’dir demişlerdir. Ankaravî,s. 26; Yakıt, Ba.Dü.s. 39-40) Buna göre, “Dinle neyden…” ifâdesi, “Dinle Hz. Muhammed’i…” yani Hak sözü dinle demektir.

2) Mürşid: Bazı Mesnevî şârihleri ney’i mürşid’e benzetmişlerdir. O da insan-ı kâmildir. Onlar da ney gibidirler. Sözleri Hakk kelamının tefsiridir.(Gelibolulu Sururî’den naklen Çelebioğlu,s.14) Buna göre, “Dinle neyden…” ifâdesi, “ Dinle mürşitten…” anlamına gelir.

3) Mevlâna’nın kendisi: Ney’den kasıt Hz. Mevlâna’nın kendisidir demişlerdir. Kendisini ney’e teşbih etmiş ve zatını ney’den göstermiştir. Yani Mevlâna: “Dinle neyden..” derken hem kamışlıktan kesilen hem de mutlak varlıktan mukayyed varlığa düşen kendisini kastetmektedir (Gölp., ) Hatta bu konuda Ruşeni Ömer Dede:

Başlayanda ney’le başladı sözin

Benzedüp nây’a fenâda kendözin (Çelebioğlu, s.13)

diyerek neydan muradın Mevlâna’nın kendisi olduğu ve kendini ney’e benzettiği ifâde edilmiştir.Bu konuda Yahya Kemal de :

Mesnevî şevkini eflâke çıkarmış nây’ız

Haşre dek hem nefes-i Hazret-i Mevlâna’yız demektedir.

Buna göre, “Dinle neyden…”ifâdesi, “Dinle Mevlâna Celaleddin’den …”demek olur.

B- Mü’min:

Mü’min ney örneğiyle ifâde edilmiştir. Mü’minin ney gibi içi boş olmadıkça savt u sedası,yani kelam ve edası sahih olmaz. Dolayısıyla Mevlâna: “Dinle neyden…” derken  “hal ve gönül sahibi mü’minden dinle…” demek istemiştir.

C- Âşık:

Ney, Şeyh Galip’e göre, her vechile âşık-ı sâdıka teşbih olunur.(Çelebioğlu,s. 14) Ankaravî’ye göre içi masivadan boşalmış, arınmış sâf bir sufî, vefâkar bir âşıktan istiaredir(S.25). Hak âşıklarının yüzlerinin renginin sarı, sinelerinin delik delik olup, derd-i aşkla yanıp yakılıp feryat etmelerinden kinayedir. Bursevî’ye göre, ney, “ırcı’î” hitabına layık âşıklara misaldir.(Çelebioğlu,s.14) Dolayısıyla ney, Hakk nefesiyle dolu, ağzından âşıkane, leziz ve anlamlı sözler çıkan âşık insanı temsil etmektedir.

Neyin sesinin etkili olmasının sebebi aşktır ve aşkı terennüm etmesidir. Nitekim Mevlâna bir beytinde:

“Ateş-i aşk iledir te’sir-i ney,

Cûşiş-i aşk iledir teşvir-i mey”

Demektedir. Mevlâna’ya göre, ney’e düşen ateşin aşk ateşi olduğu, şaraba düşen coşkunluğun ise, aşk coşkunluğu olduğunu söyleyerek aşkın, bütün varlıklarda bulunduğunu ve her varlığın kendi istidadınca kemale doğru aşk ile yüceldiğini anlatır. Burada bahsi geçen şarap da bir remizdir, bir semboldür. İnsanı manevi neş’eye gark eden cezbeye işaret edilmektedir. Ney’in hem zehir hem de panzehir olması, “insan-ı kâmil’in sözüyle bakışıyla istidat sahibinin kötü huylarını yok etmesine, o kötü huyların zehiriyle zehirlenmiş olan ilahî huylarını diriltmesine işarettir”(Gölp.M.Şerhi,I,s.40) Mevlâna ney sesinin aşk sesi olduğunu Divan-ı Kebir’inde şu sözlerle ifâde eder:

“Ey başı kesilmiş kamış, dilsiz dudaksız sırlar söyle; Boğazdan tattığın soluğu, halka da bir hoşça tattır.

Ney’e aşk ateşi düştü, âlemi bir dumandır kapladı;

Çünkü sesin aşk sesi; aşk sesini duyurmadasın, ateşlisin sen.

Aşkınla Leylâ’nın mecnun’un sırlarını okşa; gönle ne tatsın sen, cana ne huzur.

Hasılı soluğunda Tebriz’den bir koku var; güzelliğinle, alımınla nice gönüller kapmadasın sen..”(D.Kebir, II, s.446)

Buna göre, “Dinle neyden…” ifâdesi, “Hakk âşığından dinle…”demektir.

III- Gönül:

Mevlâna bir gazelinde :

“Ey gönül, ateş deryasına at sürme; çünkü korkuyorum, dayanamazsın ateşe.

Varlığın kamıştandır, bir sesindir var; her solukta o kamıştan yepyeni bir ses çıkarmadasın.

Seslendin mi, bir şehri ayağa kaldırıyorsun; fakat kamışlığının da ateşe tahammülü yok” (Gölp., M.Şerhi, s. 18) diyerek gönlü ney’e, gönül alemini de kamışlığa(=neyistana) benzetmektedir.Mevlâna bir terciinde: “Ben soluk bile almıyorum, fakat Biz üfürdük soluğu bana üflüyor da feryadım tâ Ülker yıldızına dek ulaşıyor. Üstün oldukça olsun, yüceldikçe yücelsin; Tanrı benim ney bedenimi yokluk kamışlığından kesti, yondu. Gönül o ney’in bir başıydı; ağız öbür başı. O baş, aşk dudaklarından şekerler çiğneyip durmadaydı…”Gölp. s. M.Şerhi, I,s.37) Mevlevî şâirlerden Muinî: ney’i tıpkı Mevlâna gibi, gönül olarak yorumlamaktadır:

“Nây-ı dilde şerha şerha çün fırak

Tâ ki eyde şerh-i derd-i iştiyak

 Aslı nâyın çün ezelden dil durur

Nâya dilden demdeme hâsıl durur”( Muini,s. 20)

Buna göre, “Dinle neyden…” ifadesi, “dinle gönülden” demek olur.

IV- Mesnevî:

 Ney’in sembolik anlamları içinde onun mesnevi ile de yorumlandığına da şahit olmaktayız. Şem’î’ye göre, Mesnevî her ne kadar bir takım hikayelerden bahsetse de aslında gizli sırlar ve ilahî ilhamlar içerir. Onda dini hükümler, tarikat sırları ve hakikat nurları vardır. Nasıl ki, ney’den herkes sır ve manayı anlamadığı gibi, Mesnevî’den dahi ne murat edildiğini idrak edemez.(Çelebioğlu,s.16). Bu bakımdan “Dinle neyden…” ifâdesi, “Dinle Mesnevîden” demektir.

Şimdi “ney”le ilgili bütün bu yorumları bir şema ile gösterelim: 

SONUÇ:

Grekçe’den gelen sembol kelimesi, işaret, iz, ima, rumuz, temsil vs. gibi anlamlara gelir ve aralarında analojik bir ilişki olan iki şeyden birinin diğerini temsil etmesidir. Güvercin ve zeytin dalının barışı, terazinin adâleti sembolize etmesi gibi.

Her dinde olduğu gibi, İslam dininde de sembolik ritüeller vardır. Hac, ihram, Arafat olayı, kıyametin bir sembolü ve onun bir provası olduğu kadar, şeytan taşlama olayı da insanın kendi nefsindeki satanik duyguları, ve kötü dürtüleri taşlayarak kendinden uzaklaştırmasının sembolik bir eylemidir. Zira semboller metaforik karakterlidir. Soyut düşünce ve inançlar somut eylemlerle ifade edilirler.

Türk Tasavvuf Edebiyatı, sembolik motifler içeren şiirlerle doludur. Özellikle Yunus Emre’nin “Çıktım erik dalına…” diye başlayan şiiri tam anlamıyla sembolik birşiirdir. Keza Abdulkadir Geylani, Barak Baba, İsmail Hakkı Bursevi, İdris Muhtefî ve Kaygusuz Abdal bu sahada tanınmış isimlerdir.

Mevlâna da başta Mesnevî olmak üzere, Divan-ı Kebir ve gazellerinde semboller kullanan ve yorumlayan bir mütefekkirdir. O, sembol kullandığını bizzat kendisi söylüyor: “Senin halini, ancak başkalarının hallerini anlatarak remiz yollu anlatıyorum”. Mevlâna’nın kullandığı ve yorumladığı semboller, daha ziyade Kur’anî kavramlar ve şahsiyetler üzerinde odaklaşır. O, aynı zamanda bir ahlak eğitimcisi olarak, insan nefsinin arzu ve tutkularını da sembollerle yorumlar. Mevlâna kendi sistemi içinde sema ve ney’i de sembolleştirip yorumlarını da yapmıştır. Sema, ilahi emiri işiten ve idrak eden kişinin, evrendeki varlıkların hareketine, iradi ve psikolojik bir katılımıdır. Yani kişinin, evrensel ritm psikolojisi içinde, sembolik anlamlar içeren hareketlerle, kendi benliğinden sıyrılmış bir halde, maddi ve manevi varlığıyla bu kozmik harekete iştirakıdır.

Ney sembolüne gelince, gerek Mevlâna ve gerekse Mevlevî şârihlerin ona pek çok yorumlar getirdiğini görüyoruz. Her biri kendi içinde tutarlı gözüken bu açıklamaları genel bir tasnife tabi tuttuğumuzda onları, Âlet, İnsan, Gönül ve Mesnevî olmak üzere dört ana başlık atında toplamamız mümkündür. Âlet olarak yorumlanan ney, musiki âleti ve yazı âleti olarak ele alınmıştır. Ney’in insan olarak yapılan açılım ve yorumlarında üç ana nokta hâkim durumdadır. Bunlar: insan-ı kâmil, mü’min ve âşık kavramıyla yapılan yorumlardır. İnsan-ı kâmil’le peygamberleri-özellikle Hz. Âdem ve Hz. Muhammed-, mürşidi ve hatta Mevlâna’nın kendisi kastedilmektedir. Ney sembolü, ayrıca gönül ve Mesnevî olarak da yorumlanmıştır.

Kaynaklar

Ankaravî, R. İ., Mesnevî Şerhi, Fatihu’l-Ebyat, İstanbul, ts.

Bursevî, İ. H., Ruhu’l-Mesnevî, İstanbul, 1287

Can, Ş.,            Mevlâna, Hayatı, şahsiyeti, Fikirleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1985

Chevalier, J.,   Dictionnaire des Semboles(I-IV), Seghers, Belçika, 1973

Çam, Ö.,           Mevlâna’nın Etkileri, Ritm Psikolojisi ve Seması, IV: Millî Mevlâna Kongesi, Konya, 1989

Çelebi, C.B.,      Sema, II. Millî Mevlâna Kongresi(Bildiriler), Konya, 1986

Çelebi, C.B.,      Hz. Mevlâna Okyanusundan, Derl.,Esin Çelebi, Konya İl Kültür Müd., Yay., Konya, 2002

Çelebioğlu, A.,  Muhtelif Şerhlere Göre Mesnevî’nin İlk Beytiyle İlgili Düşünceler, I. Millî Mevlâna Kongresi(Bildiriler), Konya l985

Çıpan, M.,         Dîvâne Mehmet Çelebi, Konya İl Kültür Müd. Yay., 34, Konya, 2002

Elçin, Ş.,          Halk Edebiyatına Giriş, Ankara, 1981

Gölpınarlı, A.    Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul,1961

Kurnaz, C., Tatçı, M.,   Türk Edebiyatında Şathiyye, Akçağ, Ankara, 2001

Mevlâna, C. R., Divan-ı Kebir(I-VII), Gölpınarlı terc., İnklap ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1974; Ayrıca, Kültür Bakanlığı Yay.,(I-VII), Ankara, 1992

Mevlâna, C. R., Mesnevî-i Ma’nevî (terc. A.Gölpınarlı, “Mesnevî ve Şerhî”(I-VI), 2. Baskı,MEB, İstanbul, 1985; Ayrıca Veled İzbudak Tercümesi (I-VI),MEB, İstanbul, Nahifî Tercümesi, manzum, A. Çelebioğlu Neşri,(I-VI) 2. Baskı, MEB Neşri, İstanbul, 2000

Muinî,               Mesnevî-i Muradiye, Haz. Dr. K. Yavuz, Ankara, 1982

Pekolcay, N.,Sevim., E.,          Yunus Emre Şerhleri, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1991

Proust, M.,       A la Recherche du Temps Perdu, in Citations Françaises, s. 466

Sarı Abdullah,  Cevahir-i Bevahir-i Mesnevî, İstanbul, 1287(1870-1871)

Toprak,B.         Yunus Emre Divanı, İstanbul, 1934

Yakıt, İ,            Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken Neşriyat, 2. Baskı, İstanbul, 2003

Yakıt, İ,            Yunus Emre’de Sembolizm, Çıktım Erik Dalına, Kültür Bakanlığı, Ankara, 2002

Yakıt, İ.,          Batı Düşüncesi ve Mevlâna, Ötüken Neşriyat,2. Baskı, İstanbul, 2000

Yakıt. İ.,          Kur’an’ı Anlamak, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003

 
(Bu yazı ,  Hz. Mevlana”nın 731. Vuslat yıldönümü”nde 10-17 Aralık 2004 tarihleri arasında düzenlenen NEY SEMPOZYUMU”nda bildiri olarak sunulmuş ve Konya İl kültür ve Turizm Müdürlüğü”nün “NEY”e Dair”(Konya, 2006) adlı kitapçığın 59-95 sayfaları arasında yayımlanmıştır.)