MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİNDE AHLÂKÎ UNSURLAR – Emine Yeniterzi

MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİNDE AHLÂKÎ UNSURLAR

Ahlâk, Arapça’da; seciye, tabiat, huy gibi mânâlara gelen hulk veya huluk kelimesinin çokluk şeklidir ve insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevî nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışların bütünü anlamını taşır. Buna göre insan tabiatına hâkim olan iyi huylar ve faziletli davranışlar; hüsnü’l-huluk, mehâsinül-ahlâk, mekârimü’l-ahlâk, ahlâk-ı hasene, ahlak-ı hamîde; kötü huylar ve davranışlar da sûü’l-huluk, ahlâku’z-zemîme, ahlâku’s-seyyie gibi terimlerle karşılanmıştır. (Çağrıcı 1989:2, 1)

Eski Yunan’da Pisagor, Sokrat, Eflâtun ve Aristo ile bir bilim dalı haline getirilen ahlâk; İslâmî medeniyet dairesine dâhil olan kültürlerde dinin ahlâka verdiği önem sebebiyle din ve tasavvufla iç içe ele alınmış, ahlâkın temel kaynağı da Kur’an ve sünnet olarak kabul edilmiştir. Zira İslâmiyet bir güzel ahlâk dinidir ve bu ahlâkın en güzel örneği de; “Onun ahlâkı Kur’an ahlâkı idi.” sözleriyle tavsif edilen Hz. Peygamber’dir. Kur’an-ı Kerim’de insanın ahlâki mahiyetinde büyük önem verilerek, pek çok ahlâki hüküm verilirken; hayatı bütünüyle güzel ahlâk ile şekillenen Hz. Peygamber, hadislerinde ahlâkın insana ve topluma kazandırdıklarını açıkca belirtmiştir. Bu hadislerden ferdin ahlâkına ilişkin olanlarda; “İmanı en kâmil olan mümin, ahlâkı en güzel olandır.” veya “İnsan, ibadet ve taatla kat edemediği mesafeleri güzel ahlâkla alır.” ya da “Mahşerde teraziye ilk konacak olan şey ahlâktır.” tavsiyeleri yer alır. Ahlâkın içtimaî hayatla olan bağlantısına dikkat çekilirken de; toplumu ayakta tutan temel ahlâkî prensipler açıkça verilir ki bunlar; devlet malının yağmalanmaması, namus ve iffet, ölçü ve terazide dürüstlük, mahkemede adalet ve ahde vefadır. Ahlâka böylesine önem verilmesi neticesinde, ahlâk; dinin özünü teşkil eden, adetâ dinle özdeşleşen bir değer olarak kabul edilip, dinin esası olan imân ve ibadetle birlikte anılmıştır.

İslâm diniyle tanışmadan önce, bu dinin telkinlerinde yer alan ahlâkî esaslara büyük benzerliklere bağlı olan milletimiz, İslâmiyet’le şereflendikten sonra fert ve toplum hayatını düzene sokan düşünce, inânç ve pratiğin bu manevî sistemine büyük önem verip, ahlâki konuları ele alan birçok eser kaleme almışlardır. Yûsuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig, Edîb Ahmed Yügnekî’nin Atabetü’l-Hakâyük ve Ahmed-i Yesevî’nin Dîvan-ı Hikmet’i ile Orta Asya’da başlayan ahlâk konulu eserler zinciri Anadolu’da da asırlar boyunca devam ettirilmiş; manzum veya mensur yüzlerce eser telif ve tercüme edilmiştir.

Yazılı ürünler güzel ahlâkın prensiplerini tebliğ ederken; çok daha tesirli bir metot hayatiyete geçirilmiş, temsil yoluyla toplumun manevî mimarları olan Yesevî dervişleri ahlâkın canlı numunesi olarak rehberlik görevlerini yerine getirmişler, Türk Kültür hayatı ve içtimaî yapısına şekil vermişlerdir. Her tür fazileti kendisinde birleştiren Yesevî dervişleri Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında büyük rol oynamışlar, alperen denilen bu kişiler gazalarda kahraman bir er, barış zamanında da örnek karakterleriyle topluma rehber olmuşlardır.

Alperenlerin himmetiyle Anadolu’yu yurt edinen ecdadımız, on üçüncü asırda Moğolların ve Haçlıların istilalarıyla ekonomik ve siyasî yönden buhranlarla dolu bir döneme girince; ruhlara şifa veren taze nefesler ortaya çıkar. Bu dönemin yol göstericisi erleri arasında şüphesiz ki iki isim en ön sırada yer alır: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Yûnus Emre. Anadolu insanının kaosa sürüklendiği bu zor dönemde Mevlânâ ve Yûnus Emre; insanlığın üstün vasıflarını öne çıkarıp, halka gerçek anlamda insan olma şuurunu vererek insanlığı ahlâki sefalete gömülmekten kurtarmışlar, topluma yepyeni bir dinamizm kazandırmışlardır.

İbn Haldun, Mukaddime’sinde devletlerin sağlam bünyeye sahip olmak için bulundurmaları gereken iki şarta dikkati çeker. Bunlardan birincisi devleti kuran ve idare eden irade, devletleri kuran milletlerin enerji kaynağı, sosyal ve kavmî dayanışma, ideolojik ve dinî dayanışma, millî birlik hissi, sahibine heyecan veren müspet ideolojilerle beslenen kitlelerin dinamik gücü anlamında asabiyet; diğeri de din ve dinî davettir. (İbn Haldun 1990:1, 352-374, 384-385, 401-410) İşte Osmanlı Devletini kuruluşta sağlam temellere oturtan ve bir aşiretten cihan devletine götüren dinamizmi topluma kazandıran Mevlânâ, Yûnus Emre ve diğer Anadolu velileridir. Bu gönül sultanları insanlığın yücelmesinin en doğru ve en kestirme yolunu sevgide bulmuşlar, ahlâkî presinpleri halka bir sevgi yumağıyla takdim etmişler; taş gönülleri yumuşatan, kuru ağaçları yeşerten her türlü hastalığın hekimi olan sevgiyi insanların tabiatındaki zararlı unsurları tasfiye eden bir iksir kabul ederek, İlâhî sevgiyle aydınlanan gönüllerin bütün insanlığa açılmasını temin etmişlerdir.

İslam âlimlerinin üzerinde hemfikir oldukları bir tarife göre, güzel ahlâkın en alt derecesi insanlara eziyeti terk etmek, en üst derecesi de kendisine kötülük edenlere iyilik etmektir. Elinden ve dilinden bütün insanların selamette olduğu, dövene elsiz, sövene dilsiz er kişiler Mevlânâ ve Yûnus Emre’nin sevgi pınarından nasip alanlardır.

Mevlânâ insanları iyiliğe, güzel ahlâk sahibi olmaya davet ederken; ahlâk, güzel ahlâk, kötü ahlâk, güzel huylular ve kötü huylular gibi konulara dikkat çeker; nasihatler, hikâyeler, çoğu zaman da mukayeselerle telkin ve ikazlarda bulunur. Özellikle pratik ahlâka dair öğütler veren Mevlânâ, bu konuları herkesin rahatlıkla anlamasına ve zihinlerde yer etmesine imkân tanıyacak şekilde günlük hayattan örneklerle ele alır. Bunlardan bir kısmı aşağıda sınıflandırılarak belirtilmiştir:

Huy

Kuyumcunun hüneri demirciye gitmez, bu güzel huylunun huyu, öteki kötüye mal olmaz.

Hünerler ve huylar, kıyamet günü, çeyiz gibi sahibine döner.

Güzel olsun, çirkin olsun; bütün huylar ve hünerler, sabah çağında sahiplerine gelir;

Nitekim posta güvercinleri, gönderilen mektupları, yine uçtukları şehre getirirler. (Mesnevî, I/ 1686-87, 1690-91)

Ben, bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim. (Mesnevî, II/810)

Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır. (Mesnevî, II/816)

Her kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.

Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek duygusuzlaştın. (Mesnevî, II/1240-41)

Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır? (Mesnevî, II/ 2629)

Kötü huy, âdet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan vazgeçirmek isteyene kızarsın. (Mesnevî, II/ 3459)

İnsan, düşüp kalktığı adamla konuşa görüşe, huyiyle huylanır. Gönül arkadaşının huyunu kapar. (Mesnevî, V/ 2636)

Huyları yaratanın huyuyla huylan, peygamberlerin ahlâkını yetiştirip besleyen Allah’nın ahlâkına bürün. (Mesnevî, VI/ 1420)

Nimetleri inkâr eden maymun huylulardan saman bile esirgenir. Fakat peygamber huylu kişilere güneş ve bulut, saçı olarak saçılır. (Mesnevî, VI/ 1828)

Sen de faziletten, yiğitlikten, hünerden geç, iş hizmette ve güzel huydadır. (Mesnevî, VI/ 2500)
Huy peşinde yürü, iyi huyluyla düş kalk. Gül bağına bak, nasıl gülün huyunu almış. (Mesnevî, VI/ 3007)

Edep

Tanrı’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanrı’nın lûtfundan mahrumdur.
Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. (Mesnevî, I/ 79-80)
Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler mâsum ve tertemiz olmuşlardır. (Mesnevî, I/ 91)
Ey müslüman, edep nedir diye arar sorarsan bil ki edep, ancak her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.
Kimi falan adamın huyu kötü, tabiatı fena diye şikayet eder görürsen,
Bil ki bu şikâyetçinin huyu kötüdür; kötüdür ki o kötü huylunun kötülüğünü söylüyor!
Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara tahammül eden, onların kötülüğünü söylemeyen kişidir. (Mesnevî, IV/771-74)
Hayvan,otla semirir, insan da yücelikle,şerefle gelişir. (Mesnevî, VI/ 290)
İyiler gittiler, güzel usul ve âdetleri kaldı; kötü adamlardan da zulümler ve lânetler! (Mesnevî, I/ 744)
… İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki. (Mesnevî, VI/ 124)
Kâmil, toprağı tutsa altın olur; nâkıs, altını ele alsa toz toprak kesilir. (Mesnevî, I/ 1609)
Hürmet eden, hürmet görür. Şeker getiren badem şekerlemesi yer. (Mesnevî, I/1494)

Kötü Ahlâk 

Bu iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.
Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli söylediler, fakat fayda etmedi.
Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı dikenler yüzünden kanamaktaydı.
Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta, yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı.
Vali, ona “Mutlaka bunları sök” dedikçe. “ Evet, bir gün sökerim” diyordu.
Bir müddet “Yarın, yarın” diye vâde verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi.
Vali, bir gün “Ey va’din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi sürüncemede bırakma” dedi.
Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın!”Vali “ Hayır,acele davran, işi savsaklama.
Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu bil ki gün geçtikçe,
O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp âciz bir hale geliyor.
Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte.
Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta!
O daha ziyade gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi.
Her kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.
Nice defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.
Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek duygusuzlaştın.
Çirkin huyundan başkalarını, zarara soktuğundan başkalarına mazarrat verdiğinden,
Gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem başkalarına! (Mesnevî, II/1227-43)
İnsan, kendi kelinden ve çıbanından iğrenmez. Yaralı elini yemeğe sokar, parmağıyla yalar. Bundan midesi bulanmaz; ama başka bir kimsede birazcık çıban ve ufacık bir yara görse, o yemeği artık yiyemez, iğrenir.
İnsandaki kötü huylar da kellere ve çıbanlara benzer. Kendinde olduğu zaman, insan ondan iğrenmez, incinmez; hâlbuki başka birinde, ondan bir parçacık görecek olsa iğrenir, nefret eder. Senin ondan ürktüğün gibi, o da senden ürker ve incinirse, onu hoş gör! Çünkü onu görmekten dolayı inciniyorsun. O da aynı şeyi sende görür. (Fîhi Mâfih, 37-8)
Zahmetin sebebi, kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör, talihimden deme. (Mesnevî, VI/428)

Kötü Huylular

Herkesi kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan pâk Tanrı’nın zatına ant olsun ki kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir.
Çünkü kötü yılan insanın yalnız canını alır. Kötü arkadaşsa insanı cehenneme surer, orasını adama durak eder. (Mesnevî, V/ 2634-35)
Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Aşağılıkların işi hile ve utanmazlıktır. (Mesnevî, I/ 320)
Aşağılık kişi, yükseğin düşmanıdır. Her şeyin müşterisi meydana çıkar. (Mesnevî, I/ 2388)
Temiz kişilerin taşını, toprağını öpüp yalamak; aşağılık adamlara hizmetten, onların bağına bahçesine nail olmadan yeğdir. (Mesnevî, III/ 639)
Aşağılık, kötü kişilerin huyu budur; sen ona iyilik ettin mi, o sana kötülük eder. (Mesnevî, III/ 2978)
Adalet-Zulüm
Tanrı’nın adaleti, Tanrı’nın lutfu bir gülün dikene secde etmesini hoş görür mü? (Mesnevî, II/ 3332)
Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak.
Adalet bir nimeti yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil. (Mesnevî, V/ 1089-90)
Adalet nedir? Bir şeyi lâyık olduğu yere koymak. Zulüm nedir? Lâyık olmadığı yere koymak. (Mesnevî, VI/ 2596)
…Adalette bulundun mu gönül huzurunu gör, zulümden sonra da vicdan azabını. (Mesnevî, VI/ 4532)
Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun. (Mesnevî, I/ 1311)
Bir mazluma karşi elinden bir zulüm çıktı mı, o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum biter. (Mesnevî, III/ 3471)
Ey zulümler eden, nasıl oluyor da gönlün hoş, yaptığını çekmeyeceksin mi sanıyorsun da gafil oluyorsun? (Mesnevî, VI/ 1502)
Yoksulun gönlünü kebap edip, yiyen zalim; iyice dikkat edersen görürsün ki, kendi budunu kızartıp yemededir. (Mecâlis-i Seb’a, 23)
Alçak gönüllülük-Kibir
Kibir çirkindir ama dilencilerden olursak daha çirkin. Soğuk [bir] gün, ortalık kar. Bir de elbise ıslak olursa…
Ey örümcek ağı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; ne vakte kadar kibir azamet! (Mesnevî, I/ 2318-19)
Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı, kurula, kurula yola düştü.
Deve , tabiatındaki mülâyimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “ Ben, ne de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü.
Düşüncesinin ışığı deveye aksetti. “ Hele hoşindi. Ben sana gösteririm!” dedi.
Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile o ırmakta zebun olurdu.
Fare orada duru, kaskatı kesildi. Deve “ Ey dağda, ovada bana arkadaş olan,
Bu duraklama ne, niye şaşırdın? Irmağa ercesine ayak bas, gir suya!
Sen kılavuzsun, benim öncümsün. Yol ortasında durup susma” dedi.
Fare dedi ki: “Bu su, pek büyük, pek derin bir su. Arkadaş,ben boğulmaktan korkuyorum.”
Deve “Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ?” deyip hemen ayağını attı.
Dedi ki: “A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın?”
Fare, “Sana karınca ama bize ejderha! Dizden dize fark var.
Ey hünerli deve, sana diz boyu ama benim tepemden yüz arşın geçer.” dedi.
Deve dedi ki: “Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın.
Sen, kendin gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.” Ey örümcek ağı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; ne vakte kadar kibir azamet! (Mesnevî, II/ 3436-49)
İblis, ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Âdem’i kendisinden aşağı gördü.
“Benden daha ulu başka birisi yok ki. Benim gibi bir kişi, ona secde eder mi?” dedi.
Ululuk zehirdir. Ancak, ta ezelden panzehire sahip olan ruh müstesnâ (Mesnevî, II/ 3462-3464)
Buna benzer diğer bir kıssa da gramer âlimi ile gemicinin hikâyesidir:
Bir nahiv âlimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş âlim, yüzünü gemiciye dönüp, “Sen hiç nahiv okudun mu?” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün hiçe gitti.”
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi.
Derken rüzgâr gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv âlimine bağırdı:
“Yüzmeyi bilir misin, söyle!” Nahivci “Bilmem bende yüzgeçlik arama”
Deyince “Nahiv âlimi, bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.
İyi bil burada mahiv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal!
Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa nerede kurtulacak?
Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları denizi, seni başının üstüne kor (Mesnevî, I/ 2835-43)
Bu meşhur hikâyede ilim sahibi olmakla övünmek ve kibirlenmenin nahoşluğu ele alınırken, aynı zamanda kalp kırmanın, başkalarının eksik ve kusurlarını araştırmanın yanlışlığı; pratik bilginin teorik bilgiye nazaran daha faydalı olduğu; en büyük bilgin bile olsa, insanın dünyanın faniliğinden ibret alması; yalnızca dünyaya yönelik bilginin yetersizliği; ayrıca denizcinin hiddetlendiği halde öfkesine hakim olması ve sabrın karşılığını alması gibi ikazlar da mevcuttur.
Doğruluk- Hile ve Yalan
Gözün görüşü, söz söyleme kabiliyetini artırır; gözdeki aşk da doğruluğu.
Doğruluk, her duygunun uyanıklığıdır; bu suretle duygulara zevk, munis olur. (Mesnevî, II/ 3238-39)
…Doğru bile eğrilere eğri görünür.
Bir şaşıya “Ay birdir” desen “ İkidir, bir olmasında şüphe var” der.
Birisi alay eder, güler ve “ Sahi, iki” derse bu sözü doğru olarak kabul eder. Kötü huyun lâyığı budur. (Mesnevî, II/ 3636-38)
Ya doğru ol, doğruluğunu göster, yahut sus da merhamete eriş, sonra coş! (Mesnevî, III/752)
Bu, yerinde, doğru…Şu, yerinde değil, eğri…Bunu biliyorsun; biliyorsun ama sen doğru musun, eğri mi? Bir de iyice kendine bak! (Mesnevî, III/2651)
Hile edenin göreceği, bulacağı karşılık hileden ibarettir. Büyük testiyi vur kır, küçük testiyi al, iç. İşte lâyığın bu! (Mesnevî, II/1591)
Hile yıldırıma benzer…Onun ışığıyla yolcuların, yolu görmelerine imkân yok! (Mesnevî, IV/1648)
Hayal ve hileyi az doku. Çünkü, gani Allah hileciye az yol gösterir.
Hile edeceksen iyi hizmet etme yolunda hile et de bir ümmet içinde peygamberlik elde edesin.
Hile et de kendi hilenden kurtul. Hile et de bedenden ayrıl tek kal!
Hile et de en aşağı bir kul ol. Aşağılıkla yürü de efendi kesil.
Ey koca kurt, tilkiliğe kalkışma, hile ve hizmetle efendilik etmeyi umma. (Mesnevî, V/ 467-72)
Kurt, çok zalimdir ama hiç olmazsa hilesi, düzeni yoktur.
Hilesi, aklı fikri olsa hiç tuzağa düşer mi? Hile, insandadır tamamıyla. (Mesnevî, VI/2472-73)
Hayvanlarda yüz binlerce hile varken, artık hayvanlardan daha üstün olanlarda ne hileler bulunur? (Mesnevî, VI/4090)
Küstahlık, küstahlığı doğurur, aldatan aldanır. Çünkü bunlar, akıl bakımından birbirinin cinsidir. (Mesnevî, VI/2984)
Gönül, nametlikle dolu olduktan sonra; sakalınla bıyığına, ancak gülünür. (Mesnevî, V/2511)
Cömertlik-Cimrilik
Cömertlik, sebepsiz olarak vermektir… (Mesnevî, VI/1972)
…Tuzağa saçtığın taneler cömertlik sayılmaz ki.
Oltandaki et lokması, balığı avlamak içindir. Öyle bir lokma ne ihsandır,ne cömertlik! (Mesnevî, II/3018-19)
Eğer cömertliğe karşılık verilecek şeyleri herkes görseydi, dünyada kimse nekes olmazdı. Çünkü hiçbir kimse karşılıksız bir şey bağışlamaz. (Mesnevî, II/ 899)
Nasihatimi dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır. Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun!
Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini bırak, cömertliği ele al.
Bu cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Yazıklar olsun böyle bir dalı elinden bırakana. (Mesnevî, II/ 1270-71,1273)
Birisi o kadar cömerttir ki gönlü bulanmadan canını bile verir, öbürü bir dilim ekmek verebilmek için can çekişir. ((Mesnevî, II/ 3539)
Ey avucu, hacetler isteyene hacetini vermede denizden de cömert olan, buluttan da cömert olan!
Çünkü bulut verir ama, ağlaya ağlaya verir. Hâlbuki senin elin, gülerek biteviye sofralar yayar. (Mesnevî, IV/ 1729-30)
Hattâ o adam, düşman bile olsa yine ihsan iyidir. Çünkü ihsan yüzünden düşman bile adama dost olur. ;
Dost olmasa bile hiç olmazsa kini azalır. Çünkü ihsanda bulunmak, kine âdeta merhemdir. (Mesnevî, II/ 2151-52)
İhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı… ne mutlu o kişiye ki bu merkebi sürdü!
Peygamber “Ne mutlu o adama ki dünyadan gitti de ondan iyi bir iş kaldı” demiştir.
İhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki… Allah indinde din ve ihsan, küçük ve değersiz bir şey değildir! (Mesnevî, IV/ 1201-1203-04)
İhsanda bulunmak doyurmak, konuk davet etmek, ey ulular, biz sizinleyiz, size doğru bir özle inandık demektir.
Hediyeler armağanlar, sunulan şeyler, ben seninleyim; seni seviyorum diye tanıklıktan ibarettir. (Mesnevî, V/ 185-186)
Belayı def etmenin çaresi sitem etmek değildir. Buna care ihsandır, aftır, keremdir. (Mesnevî, VI/ 2590)
…Tanrı, ihsan sahiplerini sever. ((Mesnevî, VI/ 2791)
Çalışmak-Tembellik

…Beyhude yere çalışıp çabalamak uyumaktan iyidir. ((Mesnevî, I/ 1819)

(Bir fırka cennetliktir, bir fırka cehennemlik.) Bu iki fırkanın hangisindensin, bilmezsin ki! Ne olduğunu görünceye kadar çalış, çabala! (Mesnevî, III/ 3082)

…Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. Var ama bu korku, tembellikte daha fazla.
Çalışırsam belki kazanırım, bunda ümidim daha çok. Tembellikte daha fazla zarar var. (Mesnevî, III/ 3097-98)

…İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından. (Mesnevî, VI/ 403)

Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin? Ne ektin de devşirme vakti onu biçmedin? (Mesnevî, VI/ 418)

…Gönle gelen her ferah, bir sıkıntıya bağlıdır. (Mesnevî, III/ 2302)

Kanaat-Hırs

Denizi bir testiye dökersen ne alır? Bir gün kısmetini…
Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef kanaatkâr olduğundan inci ile doldu. (Mesnevî, I/ 20-21)

Nice balık vardır ki, su içinde her şeyden eminken, boğazının hırsı yüzünden oltaya tutulmuştur. (Mesnevî, III/ 1695)

Hırsı din işde ve hayırda ara; din işinde ve hayırda haris ol. Bu işler, zaten güzeldir. Hırsın geçse bile güzel görünür!
Hayırlar, esasen güzel ve latiftir, başka bir şeyin aksiyle güzel görünmüş değildir. Bu işlerde hırsın parlaklığı geçse bile hayrın letafeti, hayrın parlaklığı kalır.
Hâlbuki dünya işinden hırsın parlaklığı gitti mi, ateşin harareti ve parlaklığı gitmiş, kömür kalmış demektir. Tıpkı buna benzer. (Mesnevî, IV/ 1130-32)

Körlerin körlüğü rahmetten uzak değildir, onlara acınır. Fakat hırs körlüğüne özür yoktur! (Mesnevî, VI/ 1706)

Avcılık hırsı, insanı kendi avlanacağından gafil kılar… (Mesnevî, V/ 752)

Hırs, çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur. (Mesnevî, V/ 1369)

Kendine gel de hırsından teraziyi bırakma. Hırs ve tamah, seni azdıran bir düşmandır. (Mesnevî, V/ 1401)

Hırs insanı kör, ahmak eder; bilgisiz bir hale sokar, ölümü kolaylaştırır. (Mesnevî, V/ 2823)

Hışmı, şehveti, hırsı terk etmek erliktir. Bu, peygamberlik damarıdır. (Mesnevî, V/ 4026)

İhtiyarlıkta Tanrım, kafire bile hırs vermesin. Bu hırsı Tanrı kime verdiyse ne kötüdür o kul! (Mesnevî, VI/ 1228)

Peygamber, kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi herkes elde edebilir mi? (Mesnevî, V/ 2395)

Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı. (Mesnevî, V/ 2398)

Başkalarının kusurlarıyla uğraşmak

Tanrı bir kimsenin ayıbını örtmek isterse, o kimse ayıplı kimselerin ayıbı hakkında ses çıkaramaz olur. (Mesnevî, I/ 816)

…Kör de hırstır. Halkın ayıbını kıldan kıla görür. Taraf taraf söyler de.
Kör gözü kendi ayıbını zerre kadar göremez, fakat gene de âlemin ayıbını arar. (Mesnevî, III/ 2629-30)

Ört de, senin ayıbını da örtsünler. Kendine emin olmadıkça kimseye gülme. (Mesnevî, VI/ 4526)

Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler; ayıplar, kusurlar arasında olur. (Mesnevî, III/ 866)

Dört Hintli bir mescitte Allah’ya ibadet için namaza durmuşlar, rükû ve sücuda koyulmuşlardı.
Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve huşuyla namaz kılmaktaydı.
Bu sırada müezzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin ağzından bilâihtiyar bir söz çıktı; “Müezzin, ezanı okudun mu, yoksa vakit var mı?”
Öbür Hintli, namaz içinde olduğu halde “Sus yahu, konuştun, namazın bozuldu.” dedi.
Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki: “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak,kendini kına!”
Dördüncü “Hamd olsun ben, üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi.
Hulasâ dördünün de namazı bozuldu. Âlemin ayıbını söyleyen daha fazla yol kaybeder.
Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür.Kim birisinin ayıbını görürse o alınır, o ayıbı kendisinde bulur. (Mesnevî, II/ 3027-34)

Sen de o ayıp yoksa da emin olma. Olabilir ki o ayıbı sen de yaparsın, günün birinde o ayıp senden de zuhur edebilir. (Mesnevî, II/ 3038)

Gıybet

Hindistan’da bilgili, tecrübeli bir adam bazı yolcuları görünce, onlara nasihatte bulunmak ister. Yollarında pek çok fil yavrusu göreceklerini, ancak açlıklarını gidermek için asla fil yavrusu avlamamalarını öğütler. Ancak yolcular acıktıkları zaman açlığın verdiği hırsla gördükleri ilk fil yavrusunu avlar, kızartır ve yerler. Onlardan yalnızca birisi kendilerine verilen öğüde uyar, fil etinden yemez. Fil yavrusuyla karnı doyanları ağır bir uyku bastırır, hepsi uyur. Yemeyen kişi uyanıktır. O sırada kızgın bir fil hızla yanlarına gelir. Önce uyanık olan adamın ağzını koklar, onda yavrusuna ait bir koku bulamayınca bırakır. Uyuyanların ağızlarını koklamaya başlar, hepsinin ağzından yavrusunun kokusunu alır ve onları birer birer ayaklarıyla ezer, havaya atıp parçalayarak öldürür. (Mesnevî, III/ 69-171)

Sen de Tanrı kullarının etlerini yemekte, onların aleyhinde bulunup günah kazanmaktasın.
Kendinize gelin. Sizin ağzınızı koklayan da Tanrı’dır. Doğrudan başka kim canını kurtarabilir?
Bir adamın kabirde ağzını koklayan Münker, yahut Nekir olursa yazıklar olsun o acınmağa değer kişiye!
O ulu meleklerden ne ağzını gizlemeye imkân var, ne güzel kokularla iyi bir hale getirmeye care. (Mesnevî, III/ 105-10)

Kıskançlık

Esasen haset de başka bir noksan, başka bir ayýp. Hattâ bütün aşağılıklardan daha beter!
Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telâkki etti de kendisini yüzlerce kötülüğe düşürdü.
Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerede? Kanlara bulanıp kaldı.
Ebu Cehil, Muhammed’e uymaya utandı,hasedinden kendisini yüceltmeye,ondan yüksek olmaya çalıştı.
Adı Ebu’l Hakem’di. Ebu Cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset yüzünden nâ0ehil olup kalmışlardır! (Mesnevî, II/ 805-09)

Hasetçiden başka bütün körleri tedavi et. Fakat seni inkâr eden hasetçiyi tedavi etme.
Hattâ; sana haset eden ben bile olsam, bırak, can çekişip durayım, sakın can bağışlama.
Güneşe haset eden, güneşin varlığından incinen kişi yok mu?
Ah, işte sana devası olmayan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediyen kuyuun ta dibine düşmüss, kalmıss bir kişi! (Mesnevî, II/ 1126-29)

Kendine gel, kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terk et hasedi. Yoksa âlemde sen de bir İblis olursun. (Mesnevî, II/ 3429)

Öfke

…İnsan tarafgirlikten, hiddet ve şhevetten şaşı olur.
Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar; ruhu doğruluktan ayırır. (Mesnevî, I/ 331-333)

Kötü bir yemek yiyenin o yemeği kusuncaya kadar gönlü bulanır.
İşte hiddeti yenmek budur; onu kusma ki karşılığında tatlı sözler duyasın. (Mesnevî, I/ 3378-79)

Kendi kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün, sana sütü kan gösterir. (Mesnevî, II/ 1307)

Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti.
Kızgınlığın, cehennem ateşinin tohumudur. Kendine gel de şu cehennemini söndür, çünkü o bir tuzaktır. (Mesnevî, III/ 3472-3480)

Akıllı birisi, İsa’ya “Âlemde her şeyden daha sarp, daha güç nedir?” diye sordu.
İsa dedi ki: “Ey can, en sarp, en güç şey, Tanrı gazabıdır. Çünkü o gazaptan cehennem bile su gibi titrer!”
Adam: “Peki, bu Tanrı gazabından nasıl aman bulmalı?” deyince İsa şöyle cevap verdi: “Kızdığın zaman kızgınlığına uymamak gerek!”
Kötü kişi, bu kızgınlığın madenidir. Onun çirkin kızgınlığı yırtıcı canavarların kızgınlığını da geçer! (Mesnevî, IV/ 113-16)

Mevlânâ; toplumun huzûr ve barışı için öncelikle her bireyin kendi iç dünyasında huzûr kazanmasını, bunun ilk adımlarından birinin de güzel ahlâk sahibi olmakla gerçekleşeceğine inanan bir gönül eridir. İdeal insan modelinin tanıtırken, gerçek bir rehber olarak yalnızca güzel ahlâkın faziletini anlatmamış, aynı zamanda kötü ahlâkın olumsuzluklarını dile getirerek, mukayeselerde ikaz yolunu benimsemiştir. Verdiği öğütlere bağlı kalmak çok kolay değildir, ancak insan olma haysiyetine ulaşmanın bedeli de az değildir. Bu konudaki son sözü de Mevlâna’ya bırakıyoruz:

Alelâde otlar, iki ay içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir, gül verir. (Mesnevî, I/ 2593)

Kaynaklar

-Çağrıcı, Mustafa (1989), “Ahlâk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C2, İstanbul.
-İbn Haldun (1990), Mukaddime, Çev.: Zakir Kadiri Ugan, C. I. İstanbul.
-Mevlâna (1985), Fîhi Mâ-Fîh, Çev. : Meliha Ülker Tarıkâhya (Anbarcıoğlu), İstanbul.
-Mevlâna (1991) Mesnevî, Çev.: Veled İzbudak, C. I-VI, İstanbul
-Mevlâna Celâleddin (1965), Mecâlis-i Seb’a-Yedi Meclis, Haz.: Abdülbâkî Gölpınarlı, Konya.