MEVLÂNÂ’NIN SEVGİ ÖZLÜ İBADET ANLAYIŞININ KUR’ÂN AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ- A.Hümeyra ASLANTÜRK

MEVLÂNÂ’NIN SEVGİ ÖZLÜ İBADET ANLAYIŞININ KUR’ÂN AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Yrd.Doç.Dr.A.Hümeyra ASLANTÜRK·

İbadetler, Allah’a olan sevgi ve saygının tezahürleridir. Gerçek kulluk; dostluk ve sevgiyi Allah’a has kılıp, ondan başka hiçbir şeyi ilah kabul etmemek, nefsin bâtıl isteklerine uymamaktır. Kul iyi niyetinden ve samimi maksadından dolayı sevap kazanır. Bu da insanın, akıl ve iradesini kullanarak imanını tahkike, amelini ihlâsa ulaştırmasıyla mümkündür. İbadet ve taat hususunda kulun, yaptığının idrakinde olması çok önemlidir. Çünkü İslâm’da, şuursuzca ve riya ile yapılan ibadetler makbul sayılmamıştır.

Kur’ân’a göre; makbul bir ibadet için beden temizliği kadar gönül temizliği de gereklidir. Namaz için abdestin beden azalarını temizleyip kişiyi ibadete hazırlaması gibi, gönlün manevi kirlerden arındırılması da kulu, Allah’ı manen müşahede etmeye hazırlar. Gönlün arınması ise; insanın, iman ve ahlâk esaslarına uygun düşünce ve yaşayış içinde olmasıyla mümkün olabilir. Zira; Hakkın huzuruna gönül huzuru ile varıldığında maksat hasıl olur. Bu da ancak Allah’a inanmak ve Allah’ı sevmekle gerçekleşebilir. Zaten sevmek inanmak, inanmak da sevmek demektir. Hz. Mevlânâ’nın deyimiyle: “İman aşktır” (Divân-ı Kebîr, 5/330, b.4054).

“Sevgi acıyı tatlıya çevirir. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir”. (Mesnevî, Veled İzbudak, 1/2580)

“Sevgiden acılıkları tatlılaşır, sevgiden bakırlar altın kesilir. Sevgiden acılıklar tatlılaşır, arı duru bir hâle gelir, sevgiden dertler şifa bulur.Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Fakat bu sevgi de bilgi neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki? Noksan bilgi nereden aşkı doğurur ki!” (age.,, 2/1529-33).

“Allah sevgisi ilimle elde edilir. İlimden nasibi olmayanlar ve akılsızlar bu sevgiden uzaktır”. (age., 2/1545-49).

İbadetin mahiyetini tam olarak idrak edebilmek için akıl-ilim- iman ilişkisinin iyi bilinmesi ve doğru değerlendirilmesi gerekir. Aklın, bilgi yoluyla elde edip kabul ettiği hakikatin kalple onaylanması olan “iman”, aynı zamanda bilinenin sevilmesini de beraberinde getirmektedir. Tanımadan sevmek, her halde eşyanın tabiatına uygun değildir. Gönül kelimesiyle ifade edilen kalbin dinde önemi büyüktür. Çünkü imanın ilk şartı kalp ile tasdiktir. Dil ile ikrar ondan sonra gelmektedir. Kalp (gönül) ilâhî hitabın mahalli ve tecellî aynasıdır. Mevlânâ; dinin bazı soyut kavramlarını, insan idrakine yaklaştırmak amacıyla çeşitli semboller kullanmıştır. Eserlerinde mahir bir şekilde kullandığı bu semboller, iman ve ibadet konusunda mühim bir yer tutar.

Farklı sembollerle ifade ettiği “gönül” hakkında en çok dikkati çeken “ayna” metaforudur. Ona göre; Allah’ın esma ve sıfatlarının tezahür ettiği yer olan gönlün daima saf ve duru olması, temiz ve cilâlanmış bulunması gerekir. Ancak o zaman gönülde muhabbet ve marifet gerçekleşebilir. Ve bunun tabii bir sonucu olarak da kul Rabbini müşahede edebilir. Kalbinde Allah aşkını hisseden bunun açığa çıkmasını engelleyemez. Çünkü sevgi gizlenemeyen bir duygudur. Kulda ilâhî aşkın zuhûru ise; o aşkın gereğini ifa olarak tezahür eder ki; bu da ibadet olarak isimlendirdiğimiz her türlü salih ameli içine alır. Yani; “Allah’ı bilmek, bilerek sevmek ve bu sevginin gereğini yapmaktır”.

Kur’ân’da ‘Onlar Allah’ı severler’ sözünü okudun ya, bu söz, ‘Allah da onları sever’ sözüne eştir.

Şu halde muhabbeti de Tanrı sıfatı bil azizim, aşkı da. Korku Tanrı sıfatı olamaz”. (age., 5/2186-87)

Bu sözleriyle; Allah’a duyulan muhabbetin korkudan daha önemli olduğuna dikkati çeken Mevlânâ, cennet ümidi ve cehennem kaygısıyla ibadet eden zâhit ile Allah aşkıyla ibadet eden arif arasındaki farkı da şu şekilde açıklar:

“Suretler içinde boşuna elem çekip durma. Suretle başını ağrıtmadan manayı avlamaya bak.

Zâhidin her an derdi, işin sonu ve “hesap günü hâlim nice olur?” diyedir.

Ariflerse başlangıçtan haber almışlardır. Onlarda başka hâllerin kederi yoktur.

Arifte de daha önceleri havf ve recâ vardı. Fakat Hakk’ın takdirini bildiği ve akibetinden haberdar olduğu için o, her ikisinden de kurtulmuştur.

Önceden mercimek ektiğini bildiği için sonunda mahsulün ne  olacağını da bilir.

Arif, korkulardan kurtulmuştur. Hak kılıcı hay huyu ikiye bölmüştür.

Önce onda korku ve ümit vardı, sonra korku yok oldu, ümitse bâki kaldı”. (Nahîfî Tercümesi, 5/787).

Zühdün korkuya, aşkın sevgiye dayandığını vurgulayan Mevlânâ, aşığın her hal ve hareketindeki yeğâne hedefin Hakk’ın yakınlığını istemek olduğunu söyler.

Aşk gibi, imanın da davranışlara yansıyan alametleri vardır. Yaradana kulluğun esası; aslında ilâhî aşktan doğan imanın şekle bürünmüş halidir. Mevlânâ, ibadeti, sevginin bir göstergesi olarak dosta sunulan hediye ile sembolize etmektedir:

“Sevgi, düşünce ve mânâdan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zâhirî sûretleri de kalmaz, yok olurdu. Dostların birbirlerine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait şeylerdir. Fakat bu sûretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şehadet eder. Çünkü ey ulu kişi, zâhirî iyilikler gizli sevgilere şahittir”.(Mesnevî, haz.A. Gölpınarlı, 1/211).

Allah’a ibadet, kesinlikle körü körüne boyun eğme veya bir borç ödeme mecburiyeti olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü mecbûrî bir itaat ile gönülden coşan bir sevginin gereği olan itaat arasında ciddi farkların bulunduğu inkar edilemez. Hz. Mevlânâ’nın üzerinde ısrarla durduğu ve Kur’ân’ın ruhuna uygun olan ibadet; Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmenin yanısıra, aynı zamanda O’nun yarattıklarını O’nun hatırına sevip hoşgörmektir de.

Gönül aynası cilâlandığında oraya akseden nakışların artık toprak ve su ile ilişkisi bulunmadığını söyleyen Hz. Mevlânâ; ilâhî tecellîlerin yansıdığı bu parlak aynada tanınan ve sevilen bir yüzün seyredilebileceğini, bunun da bilgisiz ve bilinçsiz olamayacağını söyler.

“Sarhoş, ‘Rabbimiz, bizi pislikten arıt’, diyor, sidiğiyle abdest alıyordu. Tanrı da, ‘Önce pisliği bil, tanı. Eğri-büğrü, tersine dua olmaz. Çünkü duâ bir anahtardır, anahtar eğri olursa kilidi açmana imkan yoktur’ dedi. (Şerh-i Mesnevî, Tâhirü’l-Mevlevî, 5/15, b.188-190).

“Akıl kadıysa nerde fermanı buyruğu? İşin sonunu görmek, dayanmak, ağırbaşlılık, vefâkârlık fermanı, buyruğu O’nun!” (age., 4/318, b3073).

Her işte olduğu gibi, ibadette de irâdî olarak gerçekleştirilenin değeri daha üstündür. Taklit veya gösterişten ibaret olan ibadetler şekil itibariyle mükemmel görünse de aslında eksik ve değersizdir.“Dilediğini yapmak kudreti ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de isteği dışında dönüp duruyor ama, dönüşünden dolayı ne sevap kazanıyor, ne de günah! Zaten bütün âlem Allah’ı tesbih eder, fakat bu zoraki tesbihten bir sevap elde edilemez”. (age., 3/859-860).

Nitekim Kur’ân’daki; “Allah’a ihlâs ile ibadet et”(Zümer, 39/2).

“De ki:Bana, din ve ibadetimi yalnız Allah’a has kılarak kulluk etmem emrolundu” (Zümer, 39/11).

“De ki: Ben ibadetimi yalnız ona has kılarak kulluk ederim”. (Zümer, 39/14)

“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, salih ve riyâsız amelde bulunsun ve

Rabbine ibadetinde hiçbir şeyi ona ortak koşmasın” (Kehf, 18/110).

            “Başka her şeyden geçerek ona gönül verin ve ona karşı gelmekten sakının, namazı yalnız Hakk’ın rızası için kılın, gösteriş için kılıp ta Allah’a kulluk hususunda ona şirk koşanlardan olmayın” (Rum, 30/31).gibi âyetlerde Yüce Allah, kullarından samimî davranışlar ve sadık bir sevgi istemekte, yalnız bu kalitede olan iş ve ibadetleri kabul edeceğini bildirmektedir.

            Mevlânâ’nın; “Keşke, secdeden de kıbleden de yüzünü döndürmüş olaydın da tek “Sübhane rabbiye’l-a’lâ” nın mânâsına ereydin. “Allah’ım, secdem de varlığım gibi sana layık değil. Sen kötülüklere iyilikle mukabele et” diyeydin” şeklinde itiraz ettiği ibadet şekli, kulun ne yaptığının farkında olmadığı, yani bilinçsizce yerine getirdiği ibadetlerdir.

   “Eğer sûrette kalırsan putperestlikten kurtulamazsın. Sûreti bırak ta mânâya bak”. (Dîvân-ı Kebîr, 5/2894).

“Eğer bu harap zindandan, yani benlik gururundan kurtulmak istersen dostun emrine karşı serkeşlik etme. Allah’a secde et ve ona yaklaş. (Şerh-i Mesnevî, Tâhirü’l-Mevlevî 5/3600).

            Kulluğun sevgiyle, aşkla olmasını zarûrî gören Mevlânâ; kulun aşkla ulaşmasının yine ibadetten geçtiğini ifade ederek, ibadete devamı öğütlemektedir:

            “Kulluk kıl ki sen de aşka nail olasın. Kulluk hayırlı amelle elde edilen bir kazançtır. Kul, azad olmaya gayret eder, aşıksa ebediyen azad olmak istemez. Kulun maksadı mükâfat ve kazançtır. Aşığın mükâfatı ise sevgilinin cemalidir”. (Dîvân-ı Kebîr, 5/533-535).

“İbadetle, itaatle aydın bir hâle gelir, yoksa isyanla kararır gidersin. Şunu bil ki çaresiz gönül çareye muhtaçtır. Yoksul gönül şu ibadete muhtaç olmasaydı küfürden de, imandan da öte bir yerde boyuna seyirde seyranda olurdu”. (age., 5/98, b8).

Muhabbet; sevenin sevdiğine karşı sorumluluk bilincinde bulunmasını ve vefâkârlığını gerekli kılar. Çünkü seven sevdiğine inanır ve vefalı olur. Bağlılığını bir şarta ve bedele göre değil, sevdiği kimse bu vefâya lâyık olduğundan sürdürür. Allah sevgisinden doğan kulluk iştiyakı, kulun her hâl ü kârda vefâlı olmasını gerektirir.

Hak Teâlâ bu konuda:“Kim Allah ile olan ahdine vefâ gösterirse Allah ona büyük bir mükâfât verecektir” (Fetih, 48/10)buyurmuştur.

Mevlânâ; Allah’a karşı gösterilmesi gereken ahde vefâyı; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Evet, bizim Rabbimizsin” (A’raf, 7/172) âyetinde geçtiği şekilde, kulun “elest bezmi”nde Rabbine verdiği söze sadık kalması olarak yorumlamış ve şöyle demiştir:

“Dosta karşı vefâkâr ol, vefâ elest bezminin borcunu ödemektir. Korkarım ölürsün de borçlu gidersin”.(Şerh-i Mesnevî, Tâhirü’l-Mevlevî, 7/65, b880).

“Gâibâne ibadet güzel ve lâtiftir. İbadette gaybı muhafaza etmek hoştur. Şahın karsışında onu medheyleyen nerde, gıyabında ondan utanan ve ta’zimde bulunan nerde!” (Dîvân-ı Kebîr, 5/3628-3629).

“O halde gaibâne olarak bir değil, yarım zerre kadar ameli muhafaza etmek, huzurda bulunanların amelinden yüz bin derece iyidir. İman etmek ve taatte bulunmak şimdi, yani hayatta iken makbuldür. Ölümden sonra, hakikat ortaya çıktıktan sonra işe yaramaz. (age.,, 5/3632-3634).

“Kur’ân’a göre ihsan, bir müslümanın en önemli vasıflarından biridir. Hz. Peygamber bunu gönül temizliği ile ilgili olarak psikolojik bir perspektifle tanımlamaktadır. Cibrîl hadîsindeki “ihsan nedir?” sorusuna cevaben Hz. Peygamber: “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” buyurmuştur. Bir kişinin Allah’ı görür gibi ibadet edebilmesi için onun her türlü nefsanî ve ahlâkî kötülükten gönül dünyasını arıtmış olması lâzımdır. Her yerde olduğu gibi, özellikle ibadet anında kendini bütün benliğiyle Allah’a verebilmesidir. Kişi nefis tezkiyesi ve ahlâkın olgunlaşmasıyla gönül dünyasını arıtabilir ve kendini hem normal halde hem de ibadet halinde derin bir iç huzuru içinde bulabilir. Zaten Kur’ân’da zikr tabir edilen kavram, kişinin Allah’ı hatırda tutması, O’nu işinde, düşüncesinde ve her türlü faaliyetinde hatırlamasıdır ki, böyle bir kişinin haksızlık etmesi, bir başkasına zarar vermesi mümkün olamaz. Böyle olunca da gönlü pırıl pırıl bir yapıda olur ve o kişi Allah’ı görür gibi ibadet edebilir. Eğer kişi bunu tam yapamıyorsa, Allah’ın kendisini görmekte olduğunu idrak etmesi, yani ilâhî murakabenin şuurunda olması yeterlidir. Bu bir anlamda “huzurda olma” dır. İşte Kur’ânî anlamda Hz.Peygamberin yerine getirdiği ve her mü’min için idealize ettiği ihsan hali budur”. (Yakıt,İ., İslâm’ı Anlamak, s.30-31).

“Çok kimse vardır ki, taat ü ibadat hususunda sapık olduğu halde, onunla Allah’ın rızasını kazandığını, sevaba nâil olduğunu ve o sayede cennete gireceğini ümit eder.

Halbuki onların taat diye yaptıkları bu hareketler hakikatte gizli bir masiyettir. Nitekim birçok bulanık su vardır ki sen onu duru sanırsın”. (Şerh-i Mesnevî, Tâhirü’l-Mevlevî, 5/3379-80).

“Ey mürailer, tutuşturduğunuz ateşten sakının. Siz günah hususunda hakikaten ileri gittiniz.

Hz.Peygamber, huzurunda namaz kılan bir müraiye: “Yeniden kıl, çünkü kıldığın namaz olmadı” buyurmuştur.

Bu korkuların çaresi olmak üzere her namazda fatiha okunması ve “bizi dosdoğru yola ilet” (Fâtiha, 1/5) denilmesi emredilmiştir.

Ki bu; “İlâhî, namazımı sapkınların ve riyakârların namazlarına karıştırma”, demektir”. (age., 5/3384-87).

“Eğer bu harap zindandan, yani benlik gururundan kurtulmak istersen dostun emrine karşı serkeşlik etme. Allah’a secde et ve ona yaklaş. (age., 5/3600).

“Ey sûretperest, git de mânâyı elde etmeye çalış. Çünkü mânâ, sûretin kanadı mesabesindedir.

Mânâ ehliyle beraber otur ki, hem atâ bulasın, hem de bir merd-i mânevî olasın.

Şu cisim içindeki mânâsız ruh, kın içindeki tahta kılıç gibidir”.(age., 2/704-706).

“İnsan yaradılış bakımından sûret ve mânâdan ibarettir. Bu dünyada mânâsı ve sûreti olmayan bir iş meydana gelmez; mânâ zaten sûretsiz müşâhede edilemez. Çekirdek bile kabuğuyla ekilirse neşv ü nemâ bulur”.

“Mânâyı bilen ve mânâ olmuş olan kimseye göre asl olan mânâdır. ”İki rek’at namaz dünyadan ve dünyada bulunan şeylerden hayırlıdır” sözü herkese göre değildir”.

“Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115)âyetinden murat; aşıkların sürekli müşahede ettikleri Hakk’ın cemâlidir. Onlar kendilerini bu veche feda etmişlerdir. Başka bir gayeleri ve beklentileri yoktur”. (Fîhi Mâ Fîh, s.21).

“Amel ve fiil sadece görünen şekiller değildir; belki o şekiller o amelin sûretidir”.(age., s.27).“Namaz dahî bâtında olur. Nitekim; “Namaz ancak kalp huzuru ile olur”, buyurulmuştur”.

Emir Pervâne’nin; “Hak Teâlâ’ya namazdan daha yakın bir şey var mıdır?” sorusu üzerine, Hz.Mevlânâ:

“O, namazdır, ancak namaz sadece sûretten ibaret değildir. Sûret namazın kalıbıdır. Namazın evveli ve âhiri vardır; evveli ve âhiri olan şey ise kalıptır. Onun evveli tekbir, âhiri selâmdırKelime-i şehadet de böyledir. Şehadet yalnız dille söylenen değildir. Onun da harflerle seslendirilen bir başı ve sonu vardır. İşte bu suret kalıptır. Onun rûhu ise nihayetsizdir. Evveli ve âhiri olmaz”.(age., s.14).

“Namazın rûhu namazdan efdaldir; çünkü namazda ve diğer bütün ibadetlerde aslolan mânâdır. İbadetlerdeki sûretler insanları dînin özüne götüren vasıtalardır. Kur’an-ı Kerîm’de işaret buyrulan; ‘Onlar namazlarında devamlıdırlar’(Meâric, 70/23) âyet-i kerimesinden murat, bu namazın rûhudur. Çünkü kılınan namazın sûreti devamlılık arzetmez”

“Binaenaleyh;rûhun rüku ve secdesi vardır; bu rukû ve sucûdu suret ile zahir kılmak lazımdır. Zira mânânın surete ittisâli vardır. Namazda olan rüku ve secde, mânânın sûret ile zâhir olan cihetidir”. (age., s.131).

“Vaktiyle, müridlerini, huzurunda el bağlayarak ayakta tutan bir şeyh vardı. Ona: “Ey şeyh, bunları niçin oturtmuyorsun; bu tarz dervişlerin değil, emirlerin ve meliklerin âdetidir” diyenlere: “Susunuz! Ben onların ber-hordâr olmaları için bu tarîki muazzam tutmalarını isterim. Gerçi ta’zim gönüldedir ama, zâhir bâtının ünvanıdır”, diye cevap verdi”.(age., s. 135).

“Namazda devamlılıktan Maksat ise; bütün hâllerde Allah’ı hatırlamaktan hâlî olmamaktır”.(age., s.158).

“Hz.Ebû Bekir namaz ve orucunun çokluğu ile değil, kalbinde karar bulan şeyle üstün oldu”. Mevlânâ buyurur ki: “Hz. Ebû Bekr’in diğer insanlara üstünlüğü namaz ve orucunun çokluğu cihetinden değil, belki Hakk’ın ona inayeti cihetindendir, o inayet onun kalbindeki muhabbettir. Kıyamette namazları, oruçları ve sadakaları getirip mîzana koyarlar. Lakin muhabbeti getirirler, teraziye sığmaz. Çünkü aslolan muhabbettir. Öyleyse kendinde muhabbet görüyorsan onu artır”. (age., s.194).

“Namazın rûhu namazdan efdaldir, fakat iman namazdan efdaldir. Zira namaz beş vakitte, iman ise daima farzdır; namaz edadan sonra sakıt olur ve te’hirine ruhsat vardır.İman hiçbir özür ile sakıt olmaz ve te’hirine ruhsat yoktur. Namazsız iman fayda verir; fakat münafıkların namazı gibi imansız namaz fayda vermez. Namazın şekli ve kıblesi dinlere göre değişir, iman ise hiçbir dinde tebeddül etmez, ahvâli ve kıblesi değişmez”. (age.,, s.32).

“Mescid-i Haram, zâhir ehline göre ziyaret edilen Kâbe’dir, âşıkların indinde ise visâl-i Hak’tır”. (age., s. 93).

“Makam-ı İbrahim Kâbe civarında bir mahaldir. Ehl-i zâhir: “Orada iki rek’at namaz kılmak lâzımdır”, derler. Bu güzeldir, eyvallah. Ancak muhakkikler indinde işin aslı; İbrahim gibi kendini Hak için ateşe atarak Hak yolunda cehd ü gayretle bu makama ulaşmandır. Ancak o zaman, İbrahim’in kendini feda ettiği, yani nefsine dair bir talebin kalmadığı bu makamda iki rek’at namaz güzel olur; ve işte böyle bir namazın kıyamı bu âlemde, rukûu o âlemde olur. Kâbe’den maksûd; Hakk’ın vahiy mahalli olan nebilerin ve erenlerin gönlüdür, Kâbe onun fer’idir. Eğer gönül olmazsa Kâbe ne işe yarar!” (age.,s.150).

Hz. Peygamberin; “Sizler iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” şeklindeki evrensel mesajı, Allah’a inanmanın ancak insanların birbirini sevmesiyle mümkün olacağına dikkatimizi çekmektedir. Dolayısıyla; “Kendisi için arzuladığı şeyi din kardeşi için de istemeyen iman etmiş olmaz”, ve tabii ki; “Mü’min elinden ve dilinden diğer insanları emin olduğu kimsedir”.

Mevlânâ’ya göre, emin olunan yer Ka’be’dir. Ka’be, Allah’ın nazargâhıdır. Mü’minin kalbi de Allah’ın nazargâhı olduğuna göre âşığın kıblesi Hakkın tecellî ettiği gönüldür. İşte bu yüzden asırlardır Türk-İslâm medeniyetinde gönül kırmak ka’be yıkmak kadar büyük bir günah, gönül almak da makbul bir ibadet sayılmıştır.

“O kâfirlikten, dindarlıktan geç de gel, gir gönül fırınına, seyret de gör, âşıkların canları altın kesilmiş; aşk da kuyumcu dükkanı.  (age.,7/162, b.2051

Tapımızda riyâzet yok; burada hep lütuf, bağış var; hep sevgi, hep gönül alış; hep aşk, hep huzur var burada”.  (age., 5/420, b5709).

Aşk mescide girdi, a irşat eden hoca dedi, varlık bağını kopar, ne diye namaz yerine bağlanır kalırsın. (age., 6/171, b742.

Mevlânâ’ya göre; imanlı bir kimsenin gönül kırmayan, emin bir kişi olması ve ilâhî aşkı tadabilmesi için nefsinin benlik duvarlarını yıkıp kendini Allah’a teslim etmesi gerekir. Çünkü varlık duvarı kavuşmaya mani olmaktadır:

“Her kerpiç koparışımda duvar biraz daha alçalıyor, ben de suya daha fazla yaklaşıyorum.

Duvarın alçalması bir yakınlık; ortadan kalkması ise kavuşma olacak.

İşte namaz kılarken secde etmek te “Secde et ve yaklaş” (Alak, 96/19) âyetinde olduğu gibi, duvardan kerpiç koparmaya benzer. Hakk’a manen yaklaşmaya sebep olur.

Bu varlık duvarı yüksek bulundukça, baş eğmeye yani secde etmeye engel olur.

Bu toprak bedenden kurtulmadıkça, eğilip âb-ı hayata secde etmenin ve ondan doya doya içmenin imkanı yoktur.

Bu benlik duvarı üstünde bulunanlardan kim daha fazla susamışsa, duvarın kerpicini daha çabuk koparır atar”. (Mesnevî, 2/b.1192-1214).

Sevenle sevilen arasındaki bu varlık engeli ortadan kalkınca artık kavuşmanın vakti gelir ve dinin Allah’ı sevmekten başka bir şey olmadığı ortaya çıkar. Mevlânâ , İslâm Dini’ni “Allah sevgisi” olarak açıklar ve şöyle söyler:

“Senin sevgini istiyorsun ya, dinimiz odur…İşi onunla başa çıkarmışız, işe onunla başlamışız biz”. (age.,, 7/493 b440).

“Şunu iyi bil ki, kainatta var olan her şey sevgilinin tecellîsinden ibarettir. Onun yarattıkları da O’nun kudretini gösterir. Aslında aşk bir perdedir. Var olan diri ancak sevgilidir. Aşık ise bir ölüdür, var gibi görünen bir yoktur. Sevgilinin inayeti ve lütfu olmasa, nuru yolumu aydınlatmasa, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi ne bilirdim?” (Mesnevî, 1/16)

“Aşk, güzellik padişahının damına çıkılacak bir merdivendir; sen gel de mi’rac hikayesini âşığın yüzünden oku!” (age., 3/372, b3627).

“Üstünlük Allah’ındır’ âyetini duydunuz ya; artık bıyık-sakal, külah-sarık düşüncesine dalmayın”. (age., 7/16, b209).

“Şeyhin biri Cenâb-ı Hakk’a der ki. “Ey Rabbim, ben sana aşığım. Senden başkasına meyledersem fâsığım.

Eğer sekiz cenneti görmek istiyorsam veya ibadetlerim cehennem korkusuyla ise,

Sadece bedenimin selâmetini dileyen bir mü’min olurum. Zira cennet de, cehennem de bedene aittir.

Aşık için Hakk’ın aşkı gıda olursa ona mukabil yüzlerce beden bir dut yaprağı gibidir”. (age, 5/531).

Mevlânâ’ya göre, canın hedefi daima yaradan ile olmaktır.

“…Seni dilemekten başka ne kıblesi var, ne de övüncü”. (Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, 7/132, b1650)

“Nereye baş koyarsam koyayım, secde edilen O’dur; altı yönde de altı yönden dışarıda da tapacak ancak O’dur. Bağ, bahçe, gül, bülbül, sema’, güzel, bunların hepsi bahane… Maksat hep O’dur”. (Ankaravî, İsmail, “Ankaravî Şerhi”,VII/452).

“Yüce Hak, bir kulu yakınlık durağına lâyık kıldım mı, ona ebedî lütuf şarabını tattırır; zâhirini de gösterişten, münâfıklıktan arıtır, bâtınını da; kendisinden başkalarının sevgisini gönlüne sokmaz; gizli lütuf gösterir ona. Varlık âleminin hakikatlerine ibret gözüyle bakar, yapılıp düzülen sanat eserlerinden, yapıp düzen sanatçıyı görür; takdir edilmiş olanlardan, takdir edene ulaşır o kul. Artık yapılıp düzülmüş şeylerden usanır, yapıp düzenle oyalanmaya koyulur; onca dünyanın bir önemi, bir tehlikesi kalmaz; ahiret de aklından geçmez. Gıdası sevgilinin zikri olur; bedeni kulluk edilenin özlemiyle heyecanlanır, o heyecanla nazlanır, canı sevgilinin sevgisiyle yanar, erir; ne çekinmeye gücü kalır, ne itiraza kudreti”. (Mecâlis-i Seb’a, haz. A.Gölpınarlı, s.73-74)

Allah’a karşı yapılacak kulluğun, Allah sevgisinden kaynaklandığını ve bu sevginin gereği olarak O’na gizli-âşikar itaat etmenin mecburiyetinden bahseden Hz. Mevlânâ, bunun istenen değerde olabilmesi için elzem olan şartları da açıklamıştır. Bu husustaki bütün öğüt ve açıklamalarında, Kur’ân âyetlerini kendisine ana kaynak edinmiştir. İbadet adına yapılacak iş ve davranışların şekilden ibaret kalmamasını,. Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmayı, Allah’ın yarattıklarına O’nun hatırına sevgi ve şefkât göstermeyi öğütlemiştir. Sözlerimi Mevlânâ’nın, Allah’ın dileğine uygun kulluk anlayışını özetleyen vasiyeti ile sona erdirmek istiyorum:

“Ben size, gizlice ve açıkça Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günahlardan çekinmeyi, oruca, namaza devam etmeyi, daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmayı, ayak takımıyla ve akılsızlarla düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerim olan salih kimselerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü insanların en hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olandır. Hamd yalnız Allah’a mahsustur. Allah’ı birleyen kimseye selam olsun”. (Ahmed, Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri , II/55).

  • SDÜ İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi