MEVLÂNÂ’NIN TEFEKKÜR DÜNYASI VE İNSAN – Emine YENİTERZİ

 

MEVLÂNÂ’NIN  TEFEKKÜR  DÜNYASI  VE  İNSAN

Türk tasavvuf kültürünün müstesna şahsiyetlerinden biri olan Mevlânâ; yalnızca bir gönül eğitimcisi ve şair değil, aynı zamanda insanoğlunun çağlar boyunca üzerinde tartıştığı konulara çözümler sunan âlim bir mütefekkirdir. Onun tefekkür dünyası incelendiği zaman odak noktasının insan olduğu görülür. Altmış bin beytin üzerindeki eserlerinde Mevlânâ; bize hep mükemmel insan reçetesini sunar; güzel ahlâk sahibi, dürüst, çalışkan, alçak gönüllü, hoşgörülü, kısaca örnek insan olmanın yollarını anlatır. Özellikle Mesnevî’nin; kendisiyle, yaratıcısıyla ve dış dünyadaki bütün varlıklarla barışık, huzurlu ve mutlu insan olmanın tarifi üzerine kurulduğu açıkça müşahede edilir. “Dinle neyden kim şikâyet etmede. Ayrılıklardan hikâyet etmede”sözleriyle başlayan Mesnevî’de ruhlar âleminden dünyaya gelen insana; dünya yolculuğunun gâyesi, karşılaşacağı pürüzler, hedefine ulaşmasına mani olan engeller, insanın gerçek mahiyetini keşfedebilmesi için ihtiyaç duyduğu anahtar bilgiler, dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşmasını temin eden ipuçları her birinin sonunda mutlaka bir hisse çıkarılması gereken hikâyelerle dile getirilir. “Allah saklasın, bunu masal sanma. Bizim hâlimizdir, insanların hikâyesidir.” (Mesnevî, I:3003) sözleriyle bu hikâyelerin özünü anlamamız konusunda bizi ikaz eden Mevlânâ; insanlar için bir imtihan yeri olan bu geçici dünya yolculuğunda hedefe ulaşmak isteyenlere gerçek bir rehber olur.

“Canım bedenimde oldukça Kur’an’ın kuluyum, seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz naklederse; ondan da şikâyetçiyim ben, bu sözden de şikâyetçiyim.” ifadesinde düşünce sistemini oluşturan kaynakların Kur’an-ı Kerim ve hadislerolduğunu belirten Mevlânâ, insanı da Kur’an-ı Kerim ve hadis perspektifiyle ele alır. İnsana yeterli ferdiyet imkânı tanımayan vahdet-i vücut akımı ve Yunan felsefesinin aklı esas alan katı düşünce sisteminin tesirlerinden daha farklı olan bu yaklaşımda; insanın mahiyeti ve değeri açıktır. Zira; insan Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde halifesi olarak yaratılan, kulluk sorumluluğunun emanet edildiği yegâne varlıktır. Dolayısıyla fevkalâde değerlidir, “eşref-i mahlûkât”tır. İlk insan Hz. Âdem, meleklerin vakıf olmadığı ilimlerle teçhiz edilmiş, melekler ona secde etmekle emrolunmuşlardır. (Bakara, 2/30-34)  “Andolsun ki biz insanoğlunu üstün kıldık.” âyetiyle (İsrâ, 17/70) Cenab-ı Hak insanın diğer yaratılmışlardan üstünlüğünü ilan etmiş, “ahsen-i takvîm” (Tîn, 95/4) üzere en güzel biçimde yaratılan insana kendi ruhundan üfürmüş, bedeni toprakla yoğrulan insan bu İlâhî nefesle kendisine hayatiyet veren ruhunu kazanmıştır. Bu üstünlüklerle dünya hayatına başlayan insana  mahsus başka özellikler de “akıl” ve “nefis”tir. Mevlânâ, bu hususu izah ederken insanın diğer canlılardan farklılığını ortaya koyarak, bütün varlıkları üçe ayırır: Birincisi meleklerdir. Bunlar yalnızca akıldan ibarettir,  kulluk onların yaratılışlarında mevcuttur, ibadetsiz yaşayamazlar. İkinci sınıf hayvanlardır. Akılları olmadığı için kulluk sorumluluğu da taşımazlar. Yalnızca nefis sahibidirler. Üçüncü grup olan insan ise akıl ve nefisten mürekkeptir. Kulluk  sorumluluğu taşıyan insanın âdeta yarısı melek, yarısı hayvan; bir başka deyişle yarısı balık, yarısı yılandır. Her unsur insanı kendi tarafına çeker. Balık yönü onu suya, yılan olan tarafı ise toprağa sürükler. Akıl veya nefis, hangi unsur galip gelirse; insan o gruba dahil olur. (Mesnevî, IV:1518-40; Fîhi Mâfih, 122-123)

İnsan topraktan yaratılan bedenine veya nefsine değil, ebedîlik vasfını Hak’tan alan ruhuna yöneldiği zaman gerçek benliğine ulaşmaya muvaffak olur. “Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen… Balçık dünyadan dışarıdasın, yolculuktasın sen. Kalıp bir arktır, can o arkta akan bengi su; fakat sen, senliğinde kaldıkça ikisinden de haberin yoktur.” (Rubâîler, 205) sözleriyle Allah’ın emanetini yüklenen, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmaya lâyık görülen insanın, kendisine bahşedilen bu üstünlüklerin farkında olması istenir. Mevlânâ bu hususu açıkça izah eder: “Allah: ‘Biz hakikaten Âdemoğullarını şereflendirdik.’(İsrâ, 17/70) buyuruyor; biz yeri ve göğü şereflendirdik demiyor. O iş ne göklerin, ne yerlerin ve ne de dağların elinden gelmeyip yalnız insanın elinden geldiğine göre, insan gerçekten çok kötü ve bilgisizdir. Sen eğer: ‘Elimden şu kadar iş geliyor; ama o işi yapamıyorum.’dersen, bunun hiçbir değeri yoktur. Çünkü insanı başka işler için yaratmadılar. Bu tıpkı şuna benzer: Meselâ sen padişahların hazinelerinde bulunan kıymetli çelikten yapılmış bir Hint kılıcını: ‘Ben, bu kılıcı işe yaramaz hâlde bırakmıyorum ve onu birkaç işte kullanıyorum.’diye, getirip kokmuş bir eti doğramak için satır yerine kullanırsan veya bir zerresiyle, yüz tane tencere alınabilecek olan, altından bir tencereyle şalgam pişirirsen veyahut mücevherlerle süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı asmak için çivi yerine kullanıp: ‘Ben bu bıçağı işe yaramaz bir hâlde tutmuyorum, ona kabak asıyorum.’dersen yazık olmaz mı ve buna gülünmez mi? Hâlbuki kabağın işi, bir paralık tahtadan veya demirden bir çivi ile de görülür. Yüz dinarlık bir bıçağı, böyle bir işe bağlamak, akıl kârı mıdır? Allah sana pek büyük bir değer vermiştir.” (Fîhi Mâfih, 24-25)

 İnsan, varlığına değer veren bu cevheri aramakla sorumludur: “Canında bir can var, o canı ara… Beden dağında bir mücevher var, o mücevherin madenini ara… A yürüyüp giden sûfî gücün yeterse ara; ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara…” (Rubâîler, 205) mısralarında  vurgulandığı gibi ruhunu İlâhî nefesten alan insan, ancak insanlık ve kulluk şuuruna ulaştığı, akıl ve aşkla nefsinin elinden kurtulduğu  zaman gerçek değerini bulacaktır.

İnsanın bu çetin dünya yolculuğunda insanlık şuuruna yükselirken sahip olması veya dikkat etmesi gereken; aşk, gönül, akıl, ilim, ahlâk, ibadet, irade, tevekkül, dünya ve ölüm gibi hususlar hakkında Mevlânâ’nın görüşleri aşağıda belirtilmiştir.

İnsan-Aşk

Diğer tasavvuf erbabı gibi Mevlânâ da, insanın ruhunu yüceltmesinin, olgunluğa ulaşmasının sevgiyle mümkün olduğuna inanır. Zira aşk; hayatın aslı, kâinatın yaratılış sebebidir. Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber’e; “Sen olmasan, sen olmasan; bu gökleri yaratmazdım.” kudsî hadisindeki hitabı, varlık âlemlerinin mayasının sevgi olduğunu belirtirken, (Mesnevî, V:2746-49)bir diğer kudsî hadisteki; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve halkı (âlemleri ve insanı) yarattım.” ifadesi de insanın yaratılmasındaki yegâne amacın Allah’ı tanımak, sevmek ve kulluk etmek olduğunu açıkça anlatır. Mademki kâinatın yaratılışı ve devamı sevginin ürünüdür, öyleyse her insan bu sonsuz sevgiden nasibini almalıdır düşüncesinden hareketle Mevlânâ, her insanın bu sevgi dairesine dâhil olmasını hedefler. Ancak bu sevgi; yaratıcıyla, kâinatla ve insanlıkla bütünleşen, hiçbir zaman azalmayan ve zedelenmeyen hakiki bir sevgi olmalıdır. Tasavvufta “kesbî” olarak nitelenen bu sevgi; mecâzî veya beşerî aşk değil, “İlâhî aşk”tır. Yani tümdengelim metoduyla öncelikle iyilik, güzellik ve mükemmelliğin en üst derecesinin yalnızca kendisine has olduğu Cenab-ı Hakk’ı merkeze almak, daha sonra da bu sağlıklı sevgiyi Allah’ın yarattığı her varlığa yöneltmek. Yunus Emre’nin; “Yaratılanı hoş gör Yaratandan ötürü” sözleriyle formüle ettiği bu anlayışı, Mevlânâ da; “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.” sözleriyle dile getirir. Zira öncelikle yaratıcısını seven insan, bu tükenmeyen sevgi kaynağından aldığı enerjiyle bütün insanlığı ve çevreyi sevme gücünü kendisinde bulacak, her insanda fıtraten mevcut olan sevgi duygusunu en olumlu yöne kanalize edecektir.

Yaratıcıyı unutarak; mal, mülk, mevki gibi tuzakları olan dünyaya gönül vermek ise yalnızca bir esarettir, asla sevgi değildir. (Mesnevî, II:132-33) İnsana duyulan beşerî aşk da aşınan türdendir, hatta zamanla nefret ve utanca dönüşebilir. (Mesnevî, I:37-255) Mecazî aşk, istisnaî olarak âşığın tam bir gönül saflığı ve samimiyet içinde olduğu zaman insanı Allah’a ulaştırabilir; tıpkı Mecnun’un Leyla’ya olan aşkıyla yola çıkıp Mevlâ’ya ulaşması gibi. (Mesnevî, I:2861) Ancak bu nadiren rastlanılan bir durumdur. Dolayısıyla insan öncelikle Yaratıcıya gönül vermeli, maddî bağlarla kendisini mahkum etmeden, İlâhî sevgiyle ruhunu yükseltmeye gayret etmelidir.

Gönlünü böyle İlâhî aşka açanların kazançları büyüktür. Çünkü böyle bir sevginin en önemli özelliği insanı tasfiye etmesi, bütün kötü huylarını ıslah etmesidir. Mevlânâ bu konuda çok çarpıcı bir örnek verir: “Eğer şeytan âşık olacak olsa, şüphesiz şeytanlığı gider, melek kesilirdi.” (Mesnevî, VI:3679) Ancak bu sevgiye ulaşmak kolay değildir. Gerçek aşka sahip olmak için birçok derde, belâya sabretmek, zor sınavlardan geçmek gerekir. Çünkü; “Aşk davadır, cefa da şahidi. Şahidin yoksa dava düşer.” (Mesnevî, III:4034) Zira aşk; denizleri çömlek gibi kaynatacak, dağları kum gibi ufalayacak, gökleri parça parça edip yeryüzünü titretecek güce sahiptir. (Mesnevî, V:2744-45)  Gerçek âşıklar, sevgisinde azimli olanlar, hamlıktan kurtulup pişmek isteyenler  aşkın bu gücünden ve ıstıraplarından korkmamalıdır. Zira görünüşü ateş olan aşk hakikatte öyle bir nurdur ki kendisini aşk ateşine atan insan, Hz. İbrahim gibi  kendisini gül bahçelerinde bulacaktır. (Mesnevî, VI:4641-43)

Aşk, insanların hırs, kibir, kıskançlık ve kin gibi olumsuz huylarının yegâne hekimidir. Toplumda İlâhî sevgi ile gönüllerini arındıran insanlar çoğunlukta olduğu zaman, aksaklıklar düzelir, kötülükler sona erer, huzur hâkim olur. Bu hakiki sevgi insanı dünyada mutluluğa kavuştururken, âhireti için de büyük bir kazançtır. Yunus Emre’nin; “Aşk mezhebi dindir bana” sözleriyle belirttiği gibi Mevlânâ da aşkı dinin özü olarak tanımlar. (Mesnevî, II:2618-27) Aşktan nasibi olmayanlar imanın tadına ulaşamayan, yaratılışın sırrını idrak edemeyen, fani benliğini ebediyete yükseltemeyen zavallılardır. Mevlânâ böyle insanları sert bir dille ikaz eder: “Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız bir kuş gibidir.” (Mesnevî, I:31) “Mâdemki âşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir. Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın, yüz rengin var, yüz alacan. Mâdemki kafatasında aşk şarabı yok; var, geliri bol kişilerin mutfağında kâse yala.” (Rubâîler, 126)

İnsan-Gönül

Dinî ve edebî kültürümüzde büyük öneme sahip olan gönül; İlâhî tecellilerin aksettiği Kâbe gibi  mukaddes bir mekândır. “Gerçekten de Allah; suretlerinize, mallarınıza bakmaz; fakat ancak gönüllerinize, amellerinize bakar.” hadisinde bildirildiği gibi insandaki gönül, âdeta Cenab-ı Hakk’ın kendisini görmek için baktığı bir aynadır. Mevlânâ bu hususu bir hikâye ile anlatır. Hz. Yusuf’un bir arkadaşı yolculuktan döner. Hz. Yusuf sorar: “Bana ne hediye getirdin?” Arkadaşı cevap verir: “Sende olmayan ne var ki? Senin neye ihtiyacın olabilir? Ama senden daha güzel birisi olmadığından; yüzünü seyretmen için sana bir ayna getirdim.” Cenab-ı Hakk’ın da her şeyi vardır, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kul; Allah’ın huzuruna orada kendisini görmesi için parlak bir ayna, yani temiz bir gönül götürmelidir. (Fîhi Mâfih, 285) 

Aynı konu Mesnevî’de ele alınırken; insanın kulluk şuuruna yalnızca namaz ve zekat gibi ibadetlerle ulaşamayacağı, ibadetlerin temelinde gönüldeki sevginin bulunması gereği vurgulanır: “Hz. Peygamber: ‘Cenab-ı Hak surete bakmaz, matlûb temiz bir gönüldür.’buyurmuştur.  Yani bakılmaya lâyık olan gönül sahipleridir, secdenin sureti ve altın dağıtmak değil. Sen gönlünü gönül sanıp mağrur olmuş, bu yüzden asıl gönül sahiplerini aramaktan uzak kalmışsın. Gönül öyle bir şeydir ki, onun içinde bu yedi gök gibi binlerce sema kaybolur. Yoksa hile ile dolu küçük bir kalbi isteme. Sen huzura yüzlerce çuval altın getirsen, Cenab-ı Hak senden kalb-i selîm ister.” (Mesnevî, V:874-886)

Mevlânâ; “Gönül kirden, süsten temizlenirse, Hak güneşinin nuru orada parıldar.” (Mesnevî, I:35) ifadesinde Hakk’ın sevgisine mazhar olmak için; hırs, kin, riya, yalan, kibir, kıskançlık gibi duygulara ve maddiyata, geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğe gönülde yer vermemek konusunda bizleri uyarır. Zira gönül, iman ve sevgi için yaratılmış; Kâbe gibi, hatta Kâbe’den de mukaddes bir yapıdır. (Fîhi Mâfih, 254) Şehirlere ve köylere sahip olan yalnızca cisimlerin padişahıyken, böyle mamur bir gönle sahip olan ebedî bir saltanata sahiptir, gönüller sultanıdır. (Mesnevî, I:1744) Diğer yandan; “Hangi gönülde senin sevgin gizli değilse, kâfirdir o gönül, Müslüman olamaz. Bir şehirde padişahın heybeti yoksa, yıkılmamışsa bile yıkılmış say o gönlü…” (Rubâîler, 96) mısralarında İlâhî sevgiden nasipsiz gönüller harabelere benzetilir.

“Doğan bembeyaz ve eşsiz olsa da, fare avlıyorsa; o hor ve hakirdir. Fakat baykuş da olsa, padişaha meyli varsa; o yüce bir doğandır, görünüşüne bakma.” (Mesnevî, VI:136-37) ve “Yüreğinde namertlik olduktan sonra, sakal ve bıyığın ancak alay sebebi olur.” (Mesnevî, V:2520)ifadeleriyle insana değer kazandıran özelliğin dış görünüşü değil, gönül âleminin saflığı ve zenginliği olduğu bildirilir.

Gönülle ilgili üzerinde durulan bir başka husus da, Allah sevgisi için yaratılmış bu kutsal mekâna zarar vermenin, gönül kırmanın, insanları incitmenin ne denli bedbahtlık olduğu konusudur. Yunus Emre’nin; “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil” ifadesinin bir benzerini de Mevlânâ dile getirir: “Ahmaklar, mescide (secde edilen yer) hürmet gösterirken, secde edenin kalbini kırmaya çalışırlar. Gerçekteyse ey aptallar; o mecaz, bu hakikattir. Asıl mescit âriflerin gönül evidir. Velilerin gönlü, temiz kişilerin secde ettiği bir mescittir.” (Mesnevî, II:39-41)

Cenab-ı Hakk’ın; “Yere göğe sığmadım, mümin kulumun gönlüne sığdım.” sözleriyle yüceliği ilan edilen gönül hakkında söylenecek sözler  nihayetsizdir: “Gönül, göklerden de yüce, göklerden de geniş olmasaydı aya binip de dolaşmazdın şu gönülde. Gönül, pek büyük bir şehir olmasaydı bir padişah sığmazdı oraya, dolaşmazdı o gönülde. A benim canım, gönül şaşılacak bir ormandır; sen de av beyisin şu gönülde. Gönül denizinde binlerce dalgalar coşar, sen de inciler elde edersin şu gönülde. Sustum; çünkü vasıflarını saysam döksem de gönül, düşünceye sığmazsın.” (Dîvân-ı Kebîr, VI:198)

İnsan-Akıl

Mevlânâ, dünyaya dair hükümler veren pratik aklın gereğine ve değerine, İlâhî sırları idrak etme iddiasında olan ve metafizik âlem hakkında görüşler sunan teorik aklın ise yetersizliğine inanır. Akıl, insan için bir üstünlük vesilesi, bir meziyettir. Zira insanın sahip olduğu cüz’î akıl; melek ve ruh gibi latiftir ve akl-ı külden bir parçadır. Melek ve şeytan nasıl birbirine zıtsa; akıl ve nefis de aynı şekilde tezat oluştururlar. (Mesnevî, III:3215-19) Aklın özelliği her işin sonunu düşünmek, nefsin özelliği ise âkıbetten habersiz olmaktır. (Mesnevî, II:1564) “Akıl galip olursa, nefsin zayıflar. Zira ağır biniciden eşek hâlsiz düşer.” (Mesnevî, II:1877) sözleri de aklın nefis karşısındaki üstünlüğünü dile getirir. Bu anlamda akılsız dost, gerçekte insan için düşmandır. (Mesnevî, II:2144-54)

“Akıl, Hakk’a ulaşma yolu değildir.” (Mesnevî, I:557) sözleriyle yalnızca aklın insana rehberlik etmesini yeterli görmeyen Mevlânâ, aklın aşkla birlikte olduğu zaman insanı yücelteceğine inanır. İnsanın cüz’î aklını şimşeğe benzeterek, şimşeğin anlık ışığıyla doğru yolu görmenin mümkün olmayacağına dolayısıyla insana yolunu aydınlatan ışığın aşk nuru olduğuna işaret eder. (Mesnevî, III:342-46) Zira akıl sınırlıdır. Görüşü ve gücü belli bir noktaya kadar ulaşır, bu noktadan sonra aşk devreye girerse insan istediği yolda ilerleme imkânı bulur. Mirac gecesinde Cebrail AS, Hz. Peygamber’e rehberlik ederken Sidre-i Müntehâ’ya gelince; “Bir parmak ucu daha yaklaşsam, yanarım.” diyerek orada kalmış, Hz. Peygamber ise Cenab-ı Hakk’a “kâbe kavseyn ev ednâ” (Necm, 53/9) âyetiyle belirtilen yakınlığa ulaşmıştır. Bu hadisede Cebrail AS aklı, Hz. Peygamber aşkı temsil ederler. Başlangıçta rehber veya muallim olan Cebrail AS belli bir sınırın ötesine geçemezken, Hz. Peygamber hiçbir canlıya nasip olmayan İlâhî yakınlığa mazhar olmuştur. (Mesnevî, I:1112-14) Bir başka örnekte de akıl engin denizlerdeki yüzücüye, aşk ise has erlerin gemisine benzetilir. Yüzücü sonunda boğulmaya mahkumken, aşka sarılan insan kurtuluşa yaklaşmış, âkıbetini garanti altına almıştır. (Mesnevî, IV:1424-29) Neticede Mevlânâ’nın tavsiyesi;  yaratılış sırrına ulaşmak isteyen insanın sınırlı aklıyla yol almayı bırakması, aşkla yücelere kanatlanmasıdır. Zira akıl insanı dünya nimetlerine kavuşturur, ancak aşk gökleri insanın ayakları altına serer. (Mesnevî, V:3242-47)

İnsan-İlim

Kendisi de büyük bir âlim olan Mevlânâ; “Âlimin uykusu şüphesiz uyanıklıktır. Vay o cahillerle dost olan uyanık kişiye!” (Mesnevî, II:39) sözleriyle de belirttiği gibi cehaletin zararına, ilminse değerine inanır. Zira insanlık ilimle itibar kazanmıştır. İlim Hz. Süleyman’ın mührü gibidir, onunla bütün dünya insanın hükmü altına girer, dünya bir sûret, ilim ise onun canıdır. (Mesnevî, I:1071-72) İlim insana rehberdir ve insan ilmiyle bütün varlıklardan üstün olmuştur. (Mesnevî, II:3361) Ancak bütün bu vasıflara sahip olan ilim; insanın yaratılış sırrını idrak etmesini sağlayan, sevgiyle yoğrulan, akıl ve gönülde yer edinen ilimdir. Bu ilim insan için bir amaç değil, insanı yaratıcısına yakınlaştıran bir vasıta olmalıdır. Yoksa insana yaratılış gayesini öğretmeyen ilim, sahibi için yalnızca zahmet ve yorgunluktur. (Âriflerin Menkıbeleri, II:83) “İlmi eğer tenine kullanırsan yılan olur, gönlüne kullanırsan sana yâr olur.” sözleriyle; bilginin kalp ateşinde pişirilmesini, aşktan nasibini alarak insanın yolunu aydınlatması gerektiğini bildiren Mevlânâ, şeytan için; “Onun ilmi vardı ama imanının aşkı olmadığı için Âdem’de toprak suretinden başka bir şey göremedi.” (Mesnevî, VI:262) ifadesiyle ilmin ancak sevgiyle birlikte olduğu zaman insana ve insanlığa fayda getireceğini belirtir.

“Fikir odur ki insanı bir yola ulaştırır. Yol o yoldur ki, yolcusu padişah olur.” (Mesnevî, II:3237) sözleriyle de; Hz. Peygamber’in: “Allahım; sana sığınırım faydasız bilgiden, alçalmayan gönülden, doymayan nefisten, kabul edilmeyen duadan.” hadisi gereğince bilginin faydalı olanına inanır. Bu konu Mesnevî’de bir hikâye ile anlatılır: Bir bedevî devesine iki çuval yüklemiş çölde yolculuk ederken bir filozofla karşılaşır. Filozof ona yükünün ne olduğunu sorunca, bedevî; “Bir çuval buğdayla dolu, diğeri de onu dengelemek için kumla dolu.” der. Filozof; “Eğer buğdayı iki çuvala da bölseydin kum taşımana gerek kalmazdı.” deyince bedevî onun aklına, bilgisine hayran olur ve sorar; “Bu bilgiyle sen sultan mısın, vezir misin; malın, mülkün, öküzün, deven kaç tanedir?” Filozof cevabında padişah, vezir olmadığını, malı, mülkü, öküzü, devesi de olmadığını, hatta kalacak evi, bir gecelik yiyeceği bile bulunmadığını söyleyince; bedevî hiddetle; “Yanımdan uzaklaş ki uğursuzluğun bana geçmesin. Bunca aklın, bilginin sana faydası olmamış. Ben yine çuvalın birine buğday, diğerine kum yükleyeyim. Bu aptallık benim için daha iyidir.” der.  Bu hikâye ile verilmek istenen mesaj, bilginin sözde ve nazariyatta kalmaması, hayata uygulanması, yaşanması, insana hizmet etmesidir. Yalnızca ilim sahibi olmak yeterli değildir; ilim, amelle birlikte olunca sahibine faydalı olur. (Fîhi Mâfih, 93) İlmi olup ameli olmayanlar sadece ilim muhafızıdır, âlim değildir. (Mesnevî, III:3060)  Ancak bu niteliklere sahip olmak kolay değildir. Nefsinin isteklerine esir, rahatına düşkün, çabuk bıkan, kendisine güveni olmayan, zahmetlere sabretmeyen, dünyalık peşinde koşan insanlar ilim sahibi olamazlar. (Mesnevî, III: Dîbâce)

İnsan-Ahlâk

İslâm dininde güzel ahlâk, dinin temeli kabul edilmiş; “İmanı en kâmil olan mümin, ahlâkı en güzel olandır.”, “İnsan, ibadet ve taatle kat edemediği mesafeleri güzel ahlâkla alır.” veya “Mahşerde teraziye ilk konacak olan şey ahlâktır.” gibi hadislerle ahlâkın önemi ve değeri vurgulanmıştır. Mevlânâ da güzel ahlâk sahibi ve örnek insan olmanın tarifini verip, gönülleri eğitirken ahlâk ve ahlâkî hususlara özellikle dikkat çeker. Zira Mevlânâ; toplumun huzur ve barışı için öncelikle her bireyin kendi iç dünyasında huzur bulmasına, bunun ilk adımlarından birinin de sevgi ve güzel ahlâk sahibi olmakla gerçekleşeceğine inanır. İdeal insan modelini tanıtırken yalnızca güzel ahlâkın faziletini anlatmamış, aynı zamanda kötü ahlâkın olumsuzluklarını da dile getirerek, mukayeselerle ikaz yolunu benimsemiştir. Adalet-zulüm, alçak gönüllülük-kibir, doğruluk-hile ve yalan, cömertlik-cimrilik, kanaat-hırs ve kıskançlık gibi konularda Mevlânâ’nın düşüncelerinden bir kısmı aşağıda verilmiştir.

Adalet ve zulme dair: “Ağaçlara su vermek adalet, dikene su vermekse zulümdür. Adalet, bir nimeti yerine koymaktır. Her köke su vermeyi uygun sanma! Zulüm, bir şeyi lâyık olmadığı yere koymaktır ki bu da belâya kaynak olur.” (Mesnevî, V:1095-97) “Yoksulun gönlünü kebap edip yiyen zalim; iyice dikkat edersen görürsün ki, kendi budunu kızartıp yemededir.” (Mecâlis-i Seb’a, 23)

Alçak gönüllülük ve kibir hakkında: “Nice yüz bin yıl lanetlenmiş iblis, mümin kulların emiri idi. Âdem AS’a secde etmekte tam bir kibir gösterdi. Bu yüzden pis kokan bir leş gibi halka rüsva oldu.” (Mesnevî, I:3401-02)  “İblisin kibriyle Âdem’in kulluğunu fark et de, Âdem’in kulluğunu tercih et.” (Mesnevî, IV:3366) “Kibir çirkin ama fakir için daha çirkin. Kar yağan soğuk bir günde ıslak elbise gibi.” (Mesnevî, I:2420) “Sen de toprak gibi tevazu madeni ol. Seni beylerin beyi yapayım. Su, yukarıdan aşağıya akar. Sonra aşağılarda iken yükselir. Buğday, yukarıdan yerin altına girer. Sonra bir başak olarak yükselir. Her meyvenin tohumu önce toprak olur, sonra göklere baş çeker.” (Mesnevî, I:459-62) “Hepimiz de Hak kudretinin oyuncağıyız. Zenginlik onundur, hepimiz de yoksuluz. Şu birbirinden üstünlük arayış da nedir? Sonucu hepimiz bir sarayın kapı yoldaşıyız.” (Rubâîler, 183) “Sen kendini beğenme yurdundan dışarı çıkarsan, her işin beğenilmiş olur.” (Rubâîler, 88)

Doğruluk, hile ve yalan: “Yalancılar, dinde vefalı olmadıklarından, her zaman yemin ederler, ama yeminlerinde durmazlar. Doğruların yemin etmeye ihtiyacı yoktur. Zira doğruluk, onların her zaman âdetidir.” (Mesnevî, II:2901-03) “Doğruyla yalanın kokusu bil ki, miskle sarımsak gibi nefesten belli olur.” (Mesnevî, VI:4929) “Yalan, gönüllerde şüphe doğurur. Doğruluğa da kalpteki huzur nişandır.” (Mesnevî, II:2762)

Cömertlik ve cimrilik hakkında: “Cömertlik cennet servisinin dalıdır. Bu dalı elinden bırakana eyvahlar olsun.” (Mesnevî, II:1286) “Ekin eken önce ambarı boşaltır, ama sonra hasılatı pek çok olur. Fakat tohum ambarda tutulursa, bu israftır. Fareler yiyip mahveder.” (Mesnevî, I:2335)

Kanaat, hırs ve kıskançlığa dair: “Ey oğul, bağını kes, kurtul; gümüşe, altına esaretin ne vakte kadar? Testiyi denize daldırsan, bir günlük rızktan fazlası kısmet olmaz. Harisin göz testisi doyar mı? Kanaatsiz, sedefte inci olmaz.” (Mesnevî, I:1921) “Su geminin içine girerse o batar; geminin altındaki su ise her tarafta nimettir.” (Mesnevî, I:1026) “Temiz bir göz, akıl ve kulak istiyorsan; muhakkak tamah perdelerini yırt.” (Mesnevî, II:575) “Nefsin için akranına haset etme. Zira haset, kötü işlerin en kötüsüdür. Kusur ve ayıbın mayası, bil ki hasettir. Şüphesiz o her şeyden daha zehirlidir.” (Mesnevî, II:812-13) “Yolda haset, boğazına sarılmasın. Zira şeytan, haset yüzünden reddolundu.” (Mesnevî, I:445)

İnsan-İbadet

Arapça ibadet kelimesinin Türkçe karşılığı kulluktur. “Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” âyeti (Zâriyât, 51/56) insanın yaratılış sebebinin Cenab-ı Hakk’a kulluk etmek olduğunu açıkça belirtir. Mevlânâ da insanın her işe kâbiliyetli olmakla birlikte, asıl maksadının Allah’a kulluk etmek olduğunu, dünyaya geliş gayesinin, yaratılış sırrının  kulluktan ibaret olduğunu defalarca dile getirir. (Mesnevî, III/3006-10; Fîhi Mâfih, 24-25) Bu konuyu izah ederken de kulluğun yalnızca söz ve düşünceyle gerçekleşemeyeceğini, ibadetlerin insanın yaratıcısına olan inancı, sevgisi ve kulluk şuuru için birer şahit olduğunu ifade eder: “Sevgi (kulluk) fikir ve mânâdan ibaret olsaydı, bize oruç ve namaz lüzumlu olmazdı. Bağlılık ve sevgiden eser olsun diye dostlar birbirine hediye verirler. O hediyeler, bağlılığın ve sevginin şahitleridir. Yani onlarda samimiyet ve beraberlik gizlidir. O ihsanlar, gönülde meydana gelen sevginin görünen şahitleridir.” (Mesnevî, I/2725-28) Diğer taraftan ibadetler insanın dürüstlüğüne, erdem sahibi olduğuna da şahitlik ederler: “Oruç; onun helâlden bile sakındığına, harama ulaşmasının imkânsızlığına şahittir. Zekat, malını dağıttığı için şahittir. Artık başkasının malına kem gözle nasıl bakabilir? Ama o şahitler yalancı iseler, İlâhî adaletin hâkimince makbul olmazlar.” (Mesnevî, V/184-192) Son cümleden de anlaşıldığı gibi ibadetin şartı samimiyetle yapılması, dinin emirlerini yerine getiren insanın kulluk gereğine inanması, şekilci ve taklitçi olmadan Cenab-ı Hakk’a tam bir teslimiyet içinde olmasıdır. Kısaca kulluk, önce gönülde filizlenmeli, sonra bedenen icra edilmelidir. Böyle gerçekleşen ibadetler insan için külfet değil, zevktir. (Mesnevî, II: 296-98)

İbadetten maksat Allah’ın rızasını kazanmak, O’na yaklaşmaktır. Bu yüzden müminin miracı olan namaz Cenab-ı Hakk’a yakınlaşma yolunda en önemli adımdır. (Mesnevî, IV: 11-12)Dünya hayatı gibi, dünyada yapılan her şey geçicidir. Ancak ibadetler ve ibadetlerin Allah yanındaki değeri kalıcıdır. (Mesnevî, IV: 780-83) Bir başka deyişle; ömür altın kesesine, geceyle gündüz de sarrafa benzer. Bu kese bir gün boşalacaktır. Yalnızca sevgi ve samimiyetin izini taşıyan ibadetler eksileni fazlasıyla tamamlayabilir. (Mesnevî, III: 127-28) Diğer taraftan yalnızca ibadetle Cenab-ı Hakk’a ulaşmak yorucu bir iştir ve binde bir kişiye nasip olur. İbadetin sevgiyle bütünleşmesi farzdır. Nitekim; “ ‘Hz. Ebu Bekir; namazı, orucu ve sadakası ile diğer ashaba tercih edilmedi. O, kalbindeki iman ile tekrim olundu.’hadisinde bildirildiği gibi Hz. Ebu Bekir’in başkalarına üstünlüğü, çok namaz kıldığı ve oruç tuttuğu için değildir; Cenab-ı Hakk’a duyduğu muhabbet sebebiyledir. Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyanlar. Fakat sevgiyi getirdikleri zaman, bu İlâhî aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır.” (Fîhi Mâfih, 325-26)

Sonuçta Mevlânâ’nın bu konudaki görüşleri özetle; İslâmiyet’in temel prensipleri olan bütün ibadetlerin gerekli olduğu ancak sevgi ve samimiyetle yerine getirildiği zaman amaca ulaşacağı ve makbul olacağı yönündedir.

İnsan-Kader ve İrade

İmanın şartlarından biri kaza ve kadere iman etmektir. Ancak insan iradesinin kader karşısındaki durumu kelâm ilminde bir tartışma konusu olmuş; bazı âlimler insanın her fiilinin Cenab-ı Hakk’ın tayin ettiği kadere bağlı olduğunu, dolayısıyla seçme hakkına sahip olmayan insanın yaptıklarından sorumlu tutulamayacağını savunurken; bir diğer grup da insanın sınırsız bir irade hürriyetine sahip olduğunu iddia ederek İlâhî kaderi inkâr noktasına gelmişlerdir. Mevlânâ’nın bu konudaki düşünceleri incelenince; onun orta yolu tutarak hem insanın irade hürriyetinin, hem de İlâhî takdirin mevcudiyetini kabul ettiği görülür.

Mevlânâ öncelikle İlâhî iradenin, insan iradesinin üzerinde olduğu ve kulun bu takdiri yenmesinin mümkün olmadığını belirtir. Cenab-ı Hak, irade ve kudret sıfatıyla her insan üzerinde bir takım tasarruflarda bulunur ki, insan bunları bertaraf edecek güce sahip değildir. Mevlânâ bu konuda birçok örnek verir. En çarpıcı örnek de Firavun ve Hz. Musa ile ilgilidir. Rüyasında saltanatını yıkacak bir peygamberin dünyaya geleceğini gören Firavun, bazı tedbirler alır. Önce bütün eşleri birbirinden ayırarak beklenen peygamberin doğmasını engellemek ister. Daha sonra müneccimlerden bu çocuğun dünyaya geldiğini öğrenince, o yıl doğan bütün erkek çocukları öldürtür. Hz. Musa’nın annesi çocuğunu ölümden korumak için, onu beşiğiyle Nil’e bırakır. Suda sürüklenen beşik, Firavunun sarayı önüne gelir ve Firavunun eşi çocuğun ölümüne mani olur, onu himayesi altına alır. Böylece Firavunun bütün tedbirleri boşa gider ve can düşmanı olduğunu bilmeden Hz. Musa’yı evinde büyütmeye başlar. (Mesnevî, III:843-980)

Bir diğer örnek de Hz. Ömer’le ilgilidir. İslâmiyet’i kabul etmeden önce Hz. Ömer Hz. Peygamber’i öldürmek ister, ancak onu görünce öfkesi geçer ve Müslüman olur. Kureyş müşrikleri onun Hz. Peygamber’in katili olarak dönmesini beklerken, o yüce Peygamber’in can dostu ve ona zarar vermek isteyenlerin düşmanı olarak geri döner. (Fîhi Mâfih, 248-51)

Bu örneklerde insanın tedbirle takdir dairesinden çıkmaya muktedir olmadığı anlatılır. İmanın esası olan kader inancı bu mahiyettedir. Bazı olaylar insanın düşüncesi, hayali ve isteği dışında gelişir ve bunlara karşı koymak elde değildir. Ancak insan bütünüyle de pasif değildir, seçme hakkına sahip olduğu konularda cüz’î iradesiyle karar verme hakkına sahiptir. Zira insana iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etmek için akıl, ilim ve din verilmiş, doğru yolu öğrenmesi için kendisine rehber olacak peygamber ve kitaplar gönderilmiş, dünyada iken yaptıklarından sorumlu olacağı, buna göre ceza veya mükâfat verileceği bildirilmiştir. O hâlde insan cüz’î iradesiyle yaptıklarından sorumlu bir varlıktır.

“İki iş arasında tereddüde  düşeriz. İhtiyâr olmasaydı bu tereddüt nasıl olurdu? İki eli ve ayağı bağlı kimse: ‘Bu işi mi yapsam, o işi mi?’der mi?” (Mesnevî, VI:413-14) sözleriyle tereddüdün  seçme hakkına bağlı olduğunu belirten Mevlânâ; her işi kadere yükleyerek mesuliyetten kaçanları ikaz eder. Diğer yandan bir mesele karşısındaki aczimiz İlâhî iradenin, pişmanlığımız ise cüz’î irademizin varlığına delil olmaktadır. Yoksa iradesi olmayan insan yaptıkları neticesinde üzülme ve utanma duymazdı. (Mesnevî, I:644-45)

Neticede Mevlânâ’nın kader ve irade konusundaki düşünceleri özetle; cüz’î iradeyi reddedip, her fiilini Cenab-ı Hakk’a yüklemek ve sorumluluktan kaçmak isteyenlere karşı olduğu; insanın cüz’î iradesiyle iyiyi, doğruyu ve güzeli arama yolunda çalışması, elinden gelen gayreti sarf ettikten sonra kadere teslim olması yönündedir.

İnsan-Tevekkül ve Çalışma

İşini birine havale etmek anlamındaki tevekkül kelimesi, dinî bir terim olarak insanın yegâne vekil olan Allah’a kalben güvenip, bağlanması anlamındadır. Kur’an-ı Kerim’de birçok âyet tevekkülün gerekliliğini bildirir. Zira ilim, kudret ve irade sıfatlarıyla Cenab-ı Hak, bütün varlıklar üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Bu yüzden insan dünya işleri için elinden gelen gayreti sarf ettikten sonra; “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” inancıyla Allah’a güvenerek takdire teslim olmalıdır. Mevlânâ bu konuyu bir örnekle izah eder: “Gemiye yükü yükleyince, artık yapacağın iş Hakk’a tevekkül etmektir. O yolculukta batacak mısın, kurtulacak mısın bilinmez. ‘Neticeyi bilmedikçe gemiye bir adım atmam. Bu yolda kurtulacak mıyım, yoksa boğulacak mıyım? Bu iki hâlden hangisidir, anlamalıyım. Ben diğerleri gibi sahil ümidiyle yola çıkmam.’dersen; tüccarlık yapamazsın. Onlar gayba aittir, sırdır, gizlidir.” (Mesnevî, III:3105-09)

Tevekkül konusunda dikkat edilmesi gereken önemli husus insanın kadercilik anlayışıyla tembellik etmesi değil; cüz’î iradesiyle doğru olanı seçtikten sonra çalışması, görünürdeki sebeplere riayet etmesi, neticede yalnızca kendisine ve yaptıklarına güvenmeden tam bir samimiyetle Allah’a itimat etmesidir. “Sade tevekkülle savaş olur mu? Bu tavla oynayanların tevekkül etmesi gibi olur.” (Mesnevî, IV:2922) ifadesiyle de belirtildiği gibi yalnızca tevekkül etmek, çalışmadan, gayret etmeden Allah’ın yardımını beklemek anlamsızdır. “Önce bineğini bağla, sonra tevekkül et” anlayışıyla her işin gereğini yerine getirdikten sonra hayır ve şerrin Allah’tan geleceği inancıyla İlâhî iradeye teslim olmalıdır. Böyle bir tevekkül anlayışı insanı bir yandan çalışmaya teşvik ederken; diğer yandan hem günlük sıkıntıları göğüslemekte insana yardımcı olur, hem de gelecek endişesi veya rızk kaygısı çekmesine engel olur.

Diğer yandan İslâm dini çalışmaya, helâl kazanca büyük değer verir. İnsanın nafakasını temin için çalışmasını ibadet telakki eden dinimizde, “bir lokma, bir hırka” düşüncesiyle çalışmayı terk edip fakirliğe mahkum olmak veya tevekkülü tembellik zannederek emeksiz nimet beklemek yanlıştır. Bu yüzden Mevlânâ “Önce çalışmak sonra tevekkül” anlayışına Mesnevî’de defalarca işaret eder: “Tevekkül iyidir, güzeldir; lâkin sebebe riayet de Peygamber’in sünnetidir. Çalışıp kazanmak, tevekküle tercih edilir. Şüphesiz böylece de Hakk’ın sevgilisi olursun. ‘Kazanan Allah’ın sevgilisidir.’hadisindeki mânâyı ve tevekkülde sebebe riayet yolunu gör.” (Mesnevî, I:948-51)“Peygamber; ‘Rızk kapısı kapalıdır. Kilitleri vardır.’buyurmuştur. O kilidin anahtarı; bizim çalışmamız, hareketimiz ve kazancımızdır. O kapının kilitsiz açılmasına yol yok. Talep olunmadan ekmek vermek Hakk’ın âdeti değildir.” (Mesnevî, V:2393-95)

Bu yüzden Mevlânâ’nın hayat görüşünde çalışmak, faal olmak, bitmeyen bir dinamizmle güçlüklerle mücadele etmek; en sonunda Allah’a güvenip, tevekküle yönelmek esastır. Bu konudaki iki rubâîsi onun düşüncelerini özetler: “El işten kalırsa, ayağınla diren. Ayağın da kalmazsa; bağır, seslen. Sesin de yoksa, aklınla işe giriş. Hasılı her solukta vefa göster.” (Rubâîler, 178) “Diken ekersen, gül devşiririm mi dersin? Gül dikmezsen, hiçbir fidan gül vermez sana. Dereler buğdaydır âdeta, bu dünya ise değirmen; fakat değirmene kerpiç götürürsen, ancak toprak elde edersin.” (Rubâîler, 222)

İnsan-Dünya

Mevlânâ’nın insanlara bir diğer ikazı kulluk sorumluluğunun, dünyaya geliş sebebinin unutularak maddiyata aşırı bağlanmak, dünyaya dair isteklerde hırsa kapılmak konusundadır. Kur’an-ı Kerim’de dünya hayatı: “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs; aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki bitirdiği, ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da, sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadîd, 57/20)âyetiyle anlatılır. Dünya ve dünyadaki her şey geçicidir. Bu sebeple insanların bir misafirhaneye benzeyen dünyaya bağlanması ve bütün enerjilerini dünya nimetlerine kavuşmak için harcamaları, hırslarının esiri olmaları hatadır. Mevlânâ; yaratıcısını, dünyaya geliş gayesini ve kulluk görevini unutarak maddiyat peşinde koşanlar için çarpıcı benzetmeler kullanır: Dünyaya sımsıkı sarılmak, ham meyvenin dalına sıkıca tutunması gibi hamlıktır. (Mesnevî, III:1298-1302)“Gönlünü dünyaya veren, bir parça ekmeğe imanını satan gibidir.” (Rubâîler, 16) “Dünyaya bağlanan insan, âleme sultan olsa da, gerçekte ölüdür.” (Rubâîler, 196) Dünyaya âşık olanlar; duvara akseden ışığın güneşten geldiğini idrak edemeyip duvara âşık olanlar gibidir. Işık duvardan çekilince ebedî hüsranla baş başa kalırlar. Ya da dünyaya sarılan kişi kuş zannederek kuşun gölgesini yakalayan avcıya benzetilir. (Mesnevî, I:1911-12) İlâhî sevgiden nasibini almayıp; mal, mülk, makam sevgisiyle maddî ve geçici bir hayata gönül veren insan, ruhunu aşk kanatlarıyla yükselmekten alıkoymuş, kendisini hırs zinciriyle sımsıkı bağlamıştır. Oysa insan için yapılması gereken; bir imtihan yeri olan dünyada; “Sizin en hayırlınız; dünyası için âhiretini, âhireti için de dünyasını terk etmeyendir.” hadisi gereğince geçici dünya hayatı ile ebedî âhiret hayatı arasında doğru tercih yaparak, sınırlı ömrünü dengeli harcaması; dünya dolusu malı olsa bile mala mülke kul olmadan, bunları kendisine kul etmesi;  dünyaya sultan olsa da Hakk’ın kulu olduğunu unutmamasıdır.  Zira bu dünyadan ayrılmak kaçınılmazdır: “Dünya mülkü baştan başa, insanın başına baş ağrısından başka bir şey getirmez. A aklı kıt, başında bu kadar baş ağrısı çekme. Güneşle ayı taç edinip, başına vurunsan bile; ömür sona erince bir kerpice baş koyacaksın.” (Mektuplar, 36)

İnsan-Ölüm     

“Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 29/57) ve “Biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) âyetleri ölümün her canlı varlık için mukarrer olduğunu bildirirler. Diğer yandan bu âyetler ölümü insanoğlu için bir yok oluş değil; aslına dönmesi, Allah’a, ebedî ve gerçek hayata kavuşması olarak niteler. Bu yüzden Mevlânâ, insanlar için büyük bir korku sebebi olan ölüme kara gözlükle bakmamış, ölümü gurbetten kurtulup, sevgiliye kavuşmak olarak nitelemiştir: “Ölürsem ben, öldü demeyin. Çünkü ölüydüm, dirildim; dost aldı, götürdü beni.” (Rubâîler, 100) Bu yüzden onun dünyadan ayrıldığı geceye de “şeb-i arûs” (düğün gecesi) denir.

Tasavvufta iki çeşit ölüm anlayışı mevcuttur: “Zarurî” ölüm ve “iradî” ölüm. Zarurî ölüm, her canlının tadacağı tabiî ölümdür; bir tükeniş veya yok oluş değil, ruhun beden kafesinden kurtulması, maddî âlemden ayrılıp manevî âleme geçişi, insanla Allah arasındaki perdelerin kalkmasıdır. İradî veya ihtiyarî ölüm ise; “Ölmeden önce ölünüz” prensibiyle insanın nefsinin elinden kurtulması, geçici dünya heveslerini terk ederek bütün benliğini Allah’ın varlığında eritmesidir. Tasavvufta “fenafillah” terimiyle ifade edilen iradî ölümü Mevlânâ şu sözlerle anlatır: “O’nun yanında iki ben sığmaz. Sen: ‘Ben!’diyorsun; o da ‘Ben!’diyor. Ya sen öl, ya O ölsün ki, ikilik kalmasın. Fakat O’nun ölmesi imkânsızdır. Bu ne hariçte, ne de zihinde mümkün olur. ‘Çünkü O, ölmeyen bir diridir.’(Furkan, 25/58) O; o kadar lütufkârdır ki, imkân olmuş olsaydı senin için ölürdü. Fakat mademki O’nun ölmesi imkânsızdır, o hâlde bu ikiliğin yok olması ve O’nun sana tecelli etmesi için, sen öl.” Bu ifadeler, insanın henüz hayatta iken nefsini öldürüp ruhunu yüceltmesini, kendisiyle yaratıcısı arasında perdeler oluşturan dünya ve nimetlerine olan bağlılıktan kurtulmasını öğütler.

Diğer taraftan ölüm düşüncesi birçok insan için korkutucudur. Ölüm korkusunu açıklarken Mevlânâ, ölümü bir aynaya benzetir. İyi insanlar için ölüm güzel, kötüler için de çirkindir. Dolayısıyla insanı korkutan husus ölüm değil, aynada gördükleri kendi çirkinlikleri ve kendi hatalarıdır. (Mesnevî, III:3458-65)  Bu yüzden ölüm gerçeğini kavramak, dünyaya gönül bağlamamak, kaçınılmaz sonu güzel ve hayırlı işlerle geçen bir ömrün sonundaki mükafat hâline getirmek, âhiretteki ebedî hayat için hazırlık yapmak, dostun huzuruna eli boş çıkmamak gerekir: “Hiçbir ölü, öldüğü için hasret çekmez. Ancak taatinin azlığına yanar. Yoksa ölen kimse; kuyudan ovaya çıkmış, zevk u safa meclisine ulaşmıştır. Orası doğruluk yeridir, orada yalan yoktur. Ayranla sarhoş olan, has şarabı ne bilsin? Orası öyle bir doğruluk yurdudur ki, Hak onlarla beraberdir. Su ve çamurdan (bedenden) kurtulmuş, nur ile dostturlar. Bu hayat için iki nefesin kaldı. Bari gayret et de, ercesine öl.” (Mesnevî, V:1774-79)

Sonuç:

Büyük Türk mütefekkiri ve mutasavvıfı olan Mevlânâ’nın tefekkür anlayışı, eserlerinde görüleceği üzere din, ilim ve tasavvuf süzgecinden geçirilmiş, iman ve sevgi potasında eritilmiş, zaman ve mekânla aşınmayan türden sağlam bir zemin üzerine inşa edilmiştir. Düşünceleri, İlâhî sevgiyle olgunlaşan ideal insanın yolunu aydınlatmağa yöneliktir. Örnek insan olmanın, dolayısıyla huzurlu topluma kavuşmanın yollarına dair  mesajları günümüzde insanlığın dertlerine deva olmaya yeterli mahiyettedir.

KAYNAKLAR: 

Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, Çev.: Tahsin Yazıcı, C. I-III, Ankara 1953-1954.

Mevlânâ Celâleddin, Dîvân-ı Kebîr, Haz.:Abdülbaki Gölpınarlı, C. I-VI, 2. bs., Ankara 2000.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, Aslı ve Sadeleştirilmişiyle Manzum Nahîfî Tercümesi, C.I-VI, İstanbul 1967-1972.

Mevlânâ Celâleddin, Mecâlis-i Seb’a-Yedi Meclis, Haz.; Abdülbaki Gölpınarlı, Konya 1965.

Mevlânâ Celâleddin, Rubâîler, Haz.: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1964.

Mevlânâ, Fîhi Mâfih, Çev.:Meliha Ülker Tarıkahya (Anbarcıoğlu), İstanbul 1985.

Mevlânâ Celâleddin, Mektuplar, Çev. ve Haz.: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1963.

Yeniterzi, Emine, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, 4. bs., Ankara 2001.