MEVLÂNA’NIN TÜRK VE DÜNYA KÜLTÜRÜ BAKIMINDAN TAŞIDIĞI MÂNÂ – Mehmet KAPLAN

MEVLÂNA’NIN TÜRK VE DÜNYA KÜLTÜRÜ BAKIMINDAN TAŞIDIĞI MÂNÂ

Prof.Dr. Mehmet KAPLAN

Her yıl Aralık ayında, Konya’ya Türkiye’nin ve dünyanın dört bucağından binlerce insan gelir, bir binayı ve o binanın içinde “uyanık uyuyan” büyük bir veliyi ziyaret eder, dua dilek ve niyazda bulunur. Ayrıca büyük bir salonda icra edilen muhteşem Semâ âyinini seyrederek, asırlar ötesinden gelen ses ve hayallerle vecde dalar.

Türk milletini, hattâ onun etrafında bütün insanlığı birleştiren böyle bir mâneviyat merkezinin bulunması, her dilden ve her dinden onbinlerce insanın, her yıl aynı ışık etrafında bir araya gelmesi, güzel ve derin mânâlı bir harekettir. Günlük hayatlarında birbirlerinden ayrı ferdî kaderlerini yaşayan insanlar, büyük dinlerin içinde teşekkül eden bir nevi kültürler, âyinler ve merasimler sayesinde, darlıktan kurtularak genişliğe ulaşırlar.

Fakat göze, kulağa ve gönüle hitap eden bu hareketler yeterli değildir. Mevlâna insanlara bundan fazlasını verebilir. Onun sadece türbesi ve semâı yoktur. Duygu ve düşüncelerini harikûlâde bir üslûpla ifade ettiği eserleri de vardır. Tarikat olarak Mevlevîlik, Mevlâna’nın vefatından sonra teşekkül etmiştir. Buna göre, ayrı bir değer ve mânâsı olmakla beraber, asıl Mevlâna’yı bu merasimlerden ziyade, kendi eserlerinde aramak icap eder. Gözü ve kulağı büyüleyen kült, çok defa düşüncenin çalışmasına, kültüre engel olur. Mevlâna’yı tam olarak anlamak, duygu ve fikir hazinesinden faydalanmak için âyin ve merasim ile beraber eserleri üzerinde düşünceye de yer vermek, yani kültten kültüre geçmek lâzımdır. Bu, Mevlâna’yı, içimizde yerleştirmek, nerede olursak olalım, onunla beraber olmak demektir ki onun istediği de budur. Mevlâna’nın Türkçe’ye güzel bir şekilde tercüme edilmiş olan şiirleri ile onun fikirlerini her asırda yeni bir şekilde ifade eden Mevlevî şair ve sanatçılarının eserleri, zengin bir “Mevlâna Kültür” ünün teşekkülü için başlıca kaynakları teşkil ederler.

Mevlâna’yı anlama ve değerlendirmenin çeşitli yolları vardır ve olabilir. Bunlardan biri, onu yaşadığı tarihî devir ve şartlar içinde görmektir. Mevlâna’nın şahsiyeti ve eseri, Selçuklu tarihinin içinde yer alır. 1071 Malazgirt Savaşı ile başlayan Anadolu Türk tarihinde Selçukluların oynadığı rol büyüktür. Türk ırkına bu toprakları açan ve ebedî vatan yapanlar, Alpaslan ve oğullarıdır. Selçuklular bu maksat için sadece Bizanslılarla değil, Avrupa’dan arka arkaya üç dalga halinde gelen Haçlılarla ve onlardan daha korkunç olan Moğol Orduları ile savaşmak mecburiyetinde kalmışlardır. Kahramanlık, hâkim olma ve devlet kurma irâdesi ile dış düşmanlara hâkim olan ve devlet kurma irâdesi ile dış düşmanlara hâkim olan ve bu toprakları vatan edinen Türk, en büyük zorluğu başkalarından çok kendi ırkından ve soyundan görmüştür. Dahilî isyanlar Selçuklu devletini dış düşmanlardan daha çok tahrip etmiştir. Bu isyanların başlıca sebebi, eski “Aşiret ahlâkı” nın, Türklerde çok kuvvetli olan Benlik ve Beylik duygularının devamıdır. Ortak düşman karşısında Türklerin sürekli bir devlet kurabilmeleri için manevî bir birliğe ihtiyaçları vardı. İslâmiyet ve tasavvuf, işte bu vazifeyi görmüştür. Mevlâna bir şiirinde şöyle der:

İnsan şehrine öylesine büyük, öylesine korkunç bir sel geldi ki, şehir yok olup gitti, gökyüzü de ışıktan bir dolap kesildi o suya.”

Her şeyi Allah’nın bir tecellisi olarak gören Mevlâna, bu selden korkmaz. Bilâkis bir tecellisi olarak gören Mevlâna, bu selden korkmaz. Bilâkis onun ebedî akışı içinde beklenmedik değerler ortaya çıkacağına inanır. Aynı şiirde şöyle devam eder:

Su coşunca yel kesildi; kasırganın önünde bir saman çöpü, nasıl korka ürke uçar-giderse o yel, dağı öyle uçurur.

Dağları yardılar mı madenler belirir; Ay ışığı gibi lâ’l içinde lâ’l görürsün.

O parıltının içinde bir de Çin güzelinin yüzünü görürsün ki iki ayrılık eli de kasap gibi kan içinde.

Elini korkusundan bütün canlar sarhoş; karşısında bütün gökler alçalmış; bütün lütûfları ile beraber ne de ihsan sahibi olmuştur bu.

Onun öldürülmesi, üzümün ezilip sıkılmasına benzer; üzüm kalmadı mı, şırası, suyu kalır.

Yüzbinlerce üzüm olsa hepsi de bir olur gider; can da birliğe yetince bu çeşit bir varlık bulur.”

Selçuklu tarihini ve bütün dünya tarihini bu şiirde ortaya konulan düşünce açısından okumak mümkündür: Tarihî hâdiseler, savaşlar ve felâketler, insanlığı olgunlaştırmak, onun içindeki cevherleri meydana çıkarmak, tıpkı sıkılan üzümlerden şıra olması gibi, insanlar arasında birlik tesis etmek ve yüce varlık olan Tanrı’ya ulaşmak içindir.

“Çünkü her şeyin zuhur ettiği şey, zıddıdır onun; bu iki zıddan yüzlerce şey zuhura gelir.” diyen Mevlâna, çağını dolduran savaş ve kargaşalıklardan korkmamış, onların Türk milletini ve insanlığı olgunlaştırdığına inanmıştır. Gerçekten de bu toprakları almak için Bizanslılarla, Haçlılarla, Moğollarla savaşan ve iç isyanların doğurduğu ıstıraplarla pişen Türklük, nihayet Mevlâna’nın haber verdiği olgunluk ve birliğe ulaşmış, dünyanın en yüksek medeniyetlerinden birini kurmuştur. Mevlâna’nın bizzat kendisi, şiiri, felsefesi, bu çalkantıların bir neticesidir.

Mevlâna, şiirlerinde durmadan insanlar arasındaki derin birlik’ten, sevgi’den ve vuslat’tan bahseder. Bu çağrının mânâsı, Selçuklu tarihinin trajik hadiseleri içinde daha iyi anlaşılır.

Bu tarihi dolduran savaş, isyan ve katil hadiselerine bakınca insan büyük bir ümitsizliğe kapılabilir. Mevlâna hiçbir zaman kendisini ümitsizlik ve bedbînliğe (karamsarlık) kaptırmaz. Zira o, Tanrı’ya, insana inanır ve tarihin derin mânâsını bilir. Allah vardır ve ebedîdir. Hiçbir şey onun kudretine eşit olamaz ve insanoğlu onun yeryüzünde tecellisi ve temsilcisidir. İnsanoğlunun içinde taşıdığı yaratıcı güç de sonsuzdur. “Bir canımız var, neşeler tozutmada; dünya yıkılsa, yeniden bir dünya kurarız biz”. Tanrı’ya ve insana olan bu inançtır, Mevlâna’yı nîkbîn (iyiyi gören) yapan; onun verdiği bu inançtır, Türkleri asırlar boyunca yaşatan.

Yüzyıllar boyunca süren savaşlar esnasında gerçekten bir dünya yıkılmış ve Türkler içlerindeki imanla bu yıkılan dünyaya yeni bir dünya kurmuşlardır.

Selçuklu, Osmanlı ve yeni Türk Devleti yaratıcı gücün en kuvvetli delilidir. Mevlâna’nın Türk Milletine aşıladığı bu inanç, asırlar boyunca devam etmiş ve bizim binbir felâket karşısında ayakta kalmamızı mümkün kılmıştır.

Türk tarihine en eski çağlardan beri hâkim olan kahramanlık duygusu da, insanın kendine olan inancının ifadesidir. Burada bu inanç derin ve yüksek bir mânâ kazanmıştır. Anadolu Türk tarihine şekil veren işte bu iki inancın birleşmesidir.

Kahramanlık duygusu Türkleri cihangir bir millet yapmış, Mevlâna ve Yunus’un getirdikleri iman ise, onları Allah katına yükseltmiştir.

Sandukasındaki kitâbede Mevlâna, çeşitli ifadelerle tavsif edilmiştir. Bunlardan üçü, onun tarihî rolünü belirtmesi bakımından bilhassa dikkati çeker. Bu tavsifler şöyledir:

  1. Delilleri yıkılıp mahvolduktan sonra, yeni baştan din alâmetlerini açıklayan, nişaneleri yıpranıp kaybolduktan sonra tekrar yakîn yollarını aydınlatan,

  2. Sözüyle yeryüzü definelerini izhar eden,

  3. Halkın gönül bahçelerini hakikat çiçekleriyle süsleyen.

Bu ifadeler o çağın üslûbuna göre süslü olmakla beraber gerçeği ifade ederler. Mevlâna, hakikaten, o zamana kadar “delilleri yıkılmış, nişaneleri yıpranmış” olan dini yenileyerek, onu asıl kaynağındaki derin mânâya ulaştırmış, şiirleri ile dünyaya ve eşyaya başka gözle bakılmasını öğretmiş ve halkın ruhunu ebedî hakikatlerle donatmış ve birleştirmiştir. Aşağıdaki satırlarda Mevlâna’nın yaptığı bu üç mühim işi sadece Divan’ına dayanarak ortaya koymaya çalışacağım. Mevlâna’nın eserlerinde, bugün de değerini muhafaza eden pek çok fikir vardır. Ben bu yazıda bu üç fikir üzerinde duracağım:

1. Mevlâna’nın yaşadığı devirde, İslâmiyet doğalı altı yüzyıl olmuştu. Bu müddet zarfında İslâmiyet, çeşitli kaynaklardan gelen tesirlerle aslî mahiyetinden uzaklaşmış, âdeta kabuk bağlamıştı. Medrese, eski Yunan felsefesine dayanan mücerret formüllerden ibaret skolastik fikirleri tekrarlıyordu. Medresenin dışında da, din özünü kaybetmiş bir şekiller ve merasimler manzumesi haline gelmişti. Moğol selinin önünden ve mutaassıp Belh çevresinden kaçan Bahaeddin Veled, Anadolu’da dinî inancı çok taze, henüz katılaşmamış, çeşitli akım ve sosyal olgular gibi skolastik altında ezilmemişti. Onun için din okunan ve ezberlenen bir şey değil, duyulan ve yaşanan bir şeydi. Halk arasından çıkan ve halk arasına karışan Tebrizli Şems’in Mevlâna’ya öğrettiği şey, Tanrı’yı kitap ve müessesede değil, kendi kalbinde aramak oldu. Yazı yazmasını bilmeyen göçebe Türk, Tanrı’yı kitapta değil, kendinde ve tabiatta buluyordu.

Mevlâna Anadolu’ya geldikten sonra, Türk halkı arasında duygu ve düşüncelerinin değiştiğini söyler. Bu değişikliği “kitaptan hayata geçme” olarak ifade edebiliriz. İçine girdiği, kaynaşmalarla dolu yeni sosyal çevre, Mevlâna’yı skolastiğin dar ve katı çemberinden kurtarmış, din üzerinde yeniden düşündürmüştür. Mevlâna’nın bilhassa Şems ile karşılaşmadan sonraki bu uyanışın, yirminci yüzyıl “varoluşçuluk felsefesi” nin kurucusu Danimarka’lı filozof Soeren Kirgegaard (1813-1855) in Kiliseye karşı isyanı ile mukayese edebiliriz. Kirgegaard’a göre de dinin kaynağı dışarıda, insandan kopmuş bir müessese değil, ferdin şahsî hayat tecrübesinde, öztürkçe bir deyim ile “yaşantı” sındadır.

Şems’in Mevlâna’ya öğrettiği diğer bir husus da, Allah veya gerçek, kitaplarda değil, insanın kendisindedir. Bu medreseye, skolastiğe meydan okuma demektir. Mevlâna şiirlerinde sık sık bu nokta üzerinde durur. Basma-kalıp şekilleri kırarak öze, insana döner:

Müslümanlar, Müslümanlar, yeni baştan Müslüman olun; çünkü küfür bile sevgilimden utanmış da Müslümancasına geliyor.

Gidin a şekiller; yepyeni bir şekil geldi; sizin bayraklarınızı baş aşağı eder;

O çoklar çoğu, bollar bolluğu geliyor.

Şu gönlün kapısı duvarı sapır sapır yıkılmada; çokluğundan kapıdan sığmıyor; ardından duvarı yıkıp geliyor.”

Mevlâna’nın hayatına ait bütün anekdotlar onun müthiş bir “şekil kırıcı”olduğunu gösterir. Bu suretle o dinin eski ve yıpranmış şekiller içinde âdeta ölü gibi duran özünü meydana çıkarır. Bir şiirinde kendisinin ne kadar “yeni” olduğunu şöyle anlatıyor:

Öylesine bir canım ki, daha dün doğdum dünyadan; fakat eskimiş dünyayı yeni baştan kurdum ben.”

Mevlâna’nın yaptığı bu inkılâp, kuru bilginin yerine duyguyu ve sevgiyi geçirmektedir. Mevlâna, sevginin en büyük güç olduğuna inanır.

Saman altındaki su gibi yavaşça gelirim de dağı, ansızın bir saman çöpü gibi kapar giderim.

Oluktan katre katre damlarım; ama tufan gibi yüzlerce sarayı yıkar giderim.”

Mevlâna’nın yaptığı inkılâp, gerçekten sessiz fakat derin olmuştur. O, insanlara gerçek değerin ne olduğunu göstermek suretiyle, inanılan değerlerin çürüklüğünü ortaya koymuştur. Mevlâna, insanların dine, Tanrı’ya, kâinata ve bizzat kendilerine bakış kendilerine bakış tarzlarını değiştirmiştir. Neticede önceden haber verdiği gibi; sultanlar da saraylarını bırakarak, hakikatı, onun dergâhında aramaya koşmuşlardır.

2. Mevlâna’nın şiirlerinde ortaya koyduğu gerçeklerden biri “görülen âlemin içinde görülmeyen bir âlemin” saklı olduğu fikridir. Bu düşünceyi, Budist Uygurlar kanalı ile Türk kültürüne karışan “varlığın hiçliği” fikri ile karıştırılmamalıdır. Budizme göre duygu organları ile idrak edilen her şey bir vehimden ibarettir. İslâm dini, her iki âlemin de var olduğunu kabul eder. Görülen âlem de görülmeyen âlem gibi Tanrı’nın eseridir. Görülmeyen âlemin görülen âlemden daha büyük ve ebedî olduğuna Mevlâna şöyle der:

Bütün dünya, o sonsuz bağdan, o uçsuz bucaksız bahçeden koparılmış bir gül demetidir.”

Tanrı âlemi bezemek için Ay gibi suyun içinde görülür.”

Gökyüzü bir çadırdır. Akl-ı Kül de padişah; fakat padişah olmasaydı çadır kurulamazdı.”

Yukarıdaki mısralarda dış âlem, içinde yaşanılan dünya inkâr edilmiyor, sadece onları var olmakla beraber, içlerinde Tanrı’ya has veya Tanrısal cevheri ihtiva ettikleri de belirtiliyor.

Mevlâna, kâinatı Tanrı’yı saklayan bir akış halinde görür. Hiçbir şey sabit değildir. Durmadan değişir. Varlık içindeki gizli cevherleri işte bu değişme halinde meydana çıkarır;

Toprak, içindeki gizli şeyleri, bahçenin yüzünde görür de gönlümde ne de güzel, ne de hoş şeyler varmış der.

Taş içinde gizli olanı, lâ’lin, firûzenin içinde görür de gönlümde neler varmış der, yücelmeye koyulur.

Kara demir, gönlünü aynada görür de ben de ışıklanabilirmişim; bari arı-duru bir hale geleyim der.”

Mevlâna’nın dünyayı temaşa ederken üzerinde durduğu nokta, parçada kalmayarak bütüne gitmektir ki, bu bakış tarzı ilmî bakımdan da doğrudur. Zira hiçbir şey kendi kendisine mevcut değildir. Herşey kendisini çeviren şartlara bağlıdır. Mevlâna alelâde insanın dünyaya bakışı ile kendi bakışı arasındaki farkı bir örnekle açıklar:

Herkesin önünde bir kızarmış balık var; sense o balıktan bir denize sahipsin bugün.”

Alelâde insan, balığı sadece yer. Ondaki denizi görmez ve onun üzerinde düşünmez. Halbuki deniz olmadan balık olmaz. Balık deniz sayesinde vardır. Ya deniz, dünya ve kâinat, Allah olmadan düşünülebilir mi?

Mevlâna’nın bu “sürekli oluş” ve “her şeyi çeviren varlık” (Allah) fikri, çağdaş Alman filozofu Karl Jaspers’in görüşüne çok yakındır. Jaspers’e göre Transcendance (varlığı aşan varlık) durmadan değişen varlıktan ayrı düşünülemez. Varlığı aşan varlık, her şeyde tecelli etmekle beraber, “ne budur, ne ötekdir, ne kemiyet, ne keyfiyettir; ne tektir, ne çoktur; ne vardır, ne yoktur” (Regis Jolivet, Les Doctrines Existen tialistes, Paris 1948 s. 27) Karl Jaspers’de varlığı çeviren varlığı tarif etmekte büyük güçlük çeker. Her şey ondan gelir, fakat hiçbir şey değildir. Varlık ötesi varlık, tabir-i câizse, hiçbir zaman kendini saf olarak göstermez; fakat muamma olan metafizik bir objektifliğe bürünmüş olarak ortaya çıkar. Bu objektif varlık; varlığı aşan varlığın kendisi değildir, onun bize hitap eden dilidir.

Mevlâna’da görünen varlığı, gizlilikleri ifşa eden bir dil telakki eder:

Zulüm de gizlendi, karanlıklar da; elif hamzeli oldu mu gizlenir, gider.

Yorumları da güneşten işit, düş yormasını da; rüyada gizli-kapaklı söz duymadın mı sen?

Söylenen ışığın anlatışı böyle olur; ne dudak vardır, ne ses vardır, ne ağız vardır.”

Mevlâna’ya göre kâinat Tanrı’yı hem ifşa eder, hem gizler. Varlığı sadece görünenden ibaret görenler, bir nevi düşünce körleridir :

Kör ışığı görmezse ışığın ayıbı mı vardır?

Bu hikaye binlerce yıllık hikâye; ben nerden bileyim ki daha dünkü çocuğum ben.”

İnsanoğlu yeryüzünde nice varlıklardan sonra binbir şekilde “denene denene, sınana sınana” gelişmiştir. Bu binlerce yıllık bir hikâyedir. Fakat o, kainatın yaşına nisbetle daha dünkü çocuk olduğu için bu macerayı bilmez.

Mevlâna ilâve eder;

Ama, öyle bir çocuğum ki o evvel-i olmayana âidim; yüzyıllar boyunca onunladır o çocuk.”

Bu mısralar gösteriyor ki, Mevlâna kendini bütün insanlık ve kâinat ile beraber Tanrı’ya bağlar.

  1. Mevlâna’ya göre insan, daima maddi varlığını aşmaya çalışan bir ruhtur. Tanrı’nın insanı topraktan yarattığına telmih ederek şöyle der:

Ok gibiyim ben, atmadıkça uçmam, gel de bir daha kur yayım” diyen Mevlâna kendi içinde varlığını uçuran gücü binbir şekilde tasvir eder. Bunlarda çok defa tekrarlanan kelime “uçmak” tır. Vücut ağırdır; fakat ruhun kanadı vardır;

Gönül uçar da çölleri-ovaları aşar, bütün canlardan ileriye geçer, derken; ansızın sen çıkarsın karşısına;

Bizimlesin diye öylesine sevinmedeyim ki gönlüm, her soluk uçmada, her an sabır elbisesini yırtmada;

Canlara can verdi, gönülleri oyuna soktu, yokluğu sevdalı kıldı.”

Ruh vücûdu hakir görür. Yağız yer ile mavi gök arasında şaşkın dolaşan insan kendini yalnız hisseder ve sevilen bir varlık arar. Vücudu ile maddî âlemine sımsıkı bağlı olduğunu bilir de yine melekliğe özenir.

Seyret de bak, meleklere canlar, şu lâcivert gökte ekmeksiz, elbisesiz, ne de hoş uçup geziyorlar.

Şu ekmeğe, şu fırına boş verip, bunlardan hür olursan başka bir dünya düşüncesi gelir sana, onun için ağlamaya koyulursun.”

Aşk insanı kendi dar benliğinden çıkarır. Ona uçma gücü verir;

Uç a gönül; kanatların var; uç oraya; hastasın çünkü; o, bir kereceik yüzünü gösterdi mi, hiçbir hastalık kalmaz; hepsi de geçer-gider.

Gidin a Allah âşıkları, sonsuz devlete ulaşarak gidin; yürüyün Ay gibi kutluluk burcuna doğru.

Uç gizlicene a gönül, uç can kanatlarıyla; padişah istemeseydi seni, böyle açamazdın kanatlarını…”

Mevlâna için en yüksek değer aşktır:

Sefer ettim, her şehire koştum; aşk şehri gibi bir şehir görmedim ben!”diyor.

Mevlâna’da merkezî bir yer tutan bu “uçma” veya “aşma” fikri, çağdaş felsefede ön planda gelir. Varoluşçu filozoflar da insanı, kendini aşan bir varlık olarak tarif ederler.

Mevlâna’da bu uçma fikri âdeta çağdaş medeniyeti önceden haber veren sembolik ifadelerle ortaya konulur.

Âşıkların bütün varlıkları, Zuhal yıldızına doğru oynayıp uçmaya koyulur, hepsi de havayı ayaklarının altına alırlar; ateş küresi yarılır gider. Orda zırhın işi kalmaz, silâh değersiz olur; padişahımızın kahrı, gaddarlığı yakıp yandırır.”

Son mısra sosyal bakımdan da dikkate değer; Mevlâna’ya göre; aşkın hâkim olduğu bir dünyada savaş ve zulüm ortadan kalkar. Herkes Tanrı’yı ve birbirini sever.

İnsanları küçülten ve birbirine düşman eden maddi arzulardır. İnsan köle olmak için değil, efendi olmak için yaratılmıştır; “Fareler gibi toprağın içinden her mutfağa bir yol açıyorsun; ne diye padişahlar gibi şu kubbenin üstünde dolaşmazsın?”

Mevlâna’nın getirdiği yeni kıymet, altın değil sevgidir. Herşey sevgi ve sevgili uğruna harcanmalıdır.

Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci mercan da nedir? Bir sevgiye harcanmadıktan bir güzel sevgiliye feda edilmedikten sonra. Nekesliğimden boynuma altın bir gerdanlık taksam zincir olur o gerdanlık; ayağıma altın halhal taksam diken kesilir, diken.”

Allah hazineler dolu kâinatı hiçbir karşılık beklemeden bağışladığı halde, insanlar bu bitmez-tükenmez hazineyi aralarında paylaşamazlar. Menfaat onları hem Tanrı’ya, hem kâinata, hem de birbirlerine karşı kör eder. Mevlâna bir şiirinde buna kızarak şöyle seslenir;

Bütün dünyadakiler eşektir, öküzdür; aşka doğru sürüne sürüne gider; şu kişi, âşık olsaydı boyuna yer durur muydu hiç?”

İnsanı hayvanlıktan kurtaran sevgidir. Aşk insanı dostluğa, saadete, Tanrı’ya, huzura ulaştırır.

Aşık olmayan kişi ne de zevksizdir ya; bir sevgilisi olmayan kişi ne de ölüdür ya.

Öylesine adamın beden gıdasından başka gıdası yoktur, dünyadan başka yasemenlik bilmez o.”

Mevlâna insanları sevgiye, fedakârlığa, iyiliğe götürür:

Yeni konukları seyret, yürü, bir altın tencere koy; biliyorsan pişir; yoksa dağlarda-bellerde bir tavşan ol.

Ne bunu ne de onu yapamazsan yürü de kendini kurban et bari; kendini de kurban edemezsen bil ki leşsin:”

Çokları için dünya, hayvanlar gibi yemeden içmeden ibarettir. Halbuki Tanrı’nın ekmekçi dükkânından başka bir dükkânı vardır.”

Aşk insanı maddî âlemin esaretinden kurtarır;

Halkı gördüm; dünyaya zebun olmuş. Bense aşkı tattım; dünya bana zebun oldu:”

Mevlâna şiirlerinde baştan sona kadar aşkı öğer, aşkı yüceltir. Dünyanın savaş, kin, hile, ıstırap ve kalleşliklerine karşı onun değerli bullduğu en üstün kıymet aşktır.

Âşık, dünyanın en mes’ut insanıdır.

Dünya baştan başa diken olsa âşığın gönlü, yine de tamamıyle gül bahçesidir. Şu dönen gökyüzü işsiz güçsüz kalsa yine âşıkların dünyası işte güçtedir.

Nerede sönmüş bir mum varsa âşığa ver. Âşığın yüz binlerce ışığı var çünkü.

Aşk atına bin! Yolu düşünme bile; çünkü aşk atı rahvandır, bir atılışla konak yerine götürür seni…isterse yol düzgün olmasın.”

Gaziler, fethedilen ülkelerin sınırlarını genişletirlerken, yerleşilen topraklarda, Mevlâna ve Yunus Emre diğer Türk velileri insanlara “aşk ahlâkına” dayanan yeni bir dünya görüşü ve hayat felsefesi öğretiyorlardı. Bu felsefe, Allah, kâinat, insan ve toplum arasında derin bir birlik ve âhenk kuruyordu. Mevlâna’nın eserlerinde en güzel ifadesini bulan bu hayat felsefesi bugün de değerini kaybetmiş değildir. Onu semâ, musikî ve kitapla bütün Türkiye’ye ve dünyaya yaymak ve yeni şekillerde tefsir ve ifade etmek Türkiye’de kendilerini kültür çalışmalarına veren herkesin vazifesi olmalıdır.

Mevlâna Güldestesi, 1973, Konya Turizm Derneği Yay., Ankara, 1973, s. 19-30