MEVLÂNA’YI ANLAMAYANLAR

MEVLÂNA’YI ANLAMAYANLAR

26 Mart I963

Refii Cevat Ulunay

Şu son günlerde Yeni Konya gazetesinde Ali Doğan Sinangil imzasıyla bir baş makale okudum. Hemşehrim olduğunu tahmin eylediğim bu zat, her sene 17 Aralık’ta Mevlâna’nın “Şeb-i Arûs = Düğün Gecesi” denilen irtihal gününde yapılan ihtifal ve ayin gösterisini ele alarak bazı tasavvurlar sıralıyor. Bunlar birer birer haddeden geçirilirse muhterem hemşehrimin maalesef Mevlâna’yı ve Mevlevîliği katiyen bilmediği anlaşılıyor. İşin hazin tarafı bu bilgisizlik numunesini başyazı olarak koyan Yeni Konya’nın da bu ilim vadisinde valizinin pek hafif olduğuna hükmetmek icap ediyor.

Mevlâna panayır metâı değildir. Onun irtihali münasebetiyle çeşitli program yaparak Mevlâna için gelenlerin – makale sahibinin dediği gibi – “cüzdanını boşaltmak” fiiline ziyaretçileri iştirak ettirmek mazur görülecek bir gaflet olamaz. Bu zât:

-Aman! Diyor, ihtifale daha sekiz ay var ama şimdiden paçaları sıvayalım, hazır elimizde Mevlâna varken bu münasebetle Ankara’dan orkestra getirelim, tiyatro kumpanyaları celp edelim. Konferanslar verelim, sergiler açalım.

Ve yazının sonuna doğru da:

“Büyük din adamı ve filozof Mevlâna’nın Konya’yı ebedî mekân olarak seçmesinin asıl kerameti de budur.”

Diye bir çam daha deviriyor.

Mevlâna asırlardan beri Konya’dadır. Hasretini çektiğiniz bu panayırı şimdiye kadar neden kurmadınız?

Geçen sene ayin gösterisi 14 defa tekrar edildi, daha 50 defa tekrar edilse ziyaretçiler yine duyamayacaklardı. Bunda sadece Mevlevîliğin Türklüğe, Türk edebiyatına, Türk musikisine olan hizmeti ile Mevlâna’nın ruhaniyetinin tesiri vardır.

Bugün lezzetine kanamadığımız bu meyve, makale sahibinin zannettiği gibi “Armut piş, ağzıma düş” kabilinden olmamıştır.

1946 da Konya’da konferans ve ney çalınmak suretiyle başlamış. 1947 ve 1948 de Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ihtifal yapılmış. 1950, 1951, 1952 de konferanslar şeklinde olmuş. 1953’te biri Neyzen Halil Can’ın, diğeri Sadi Hoşses’in riyasetinde 2 mutrib grubu halinde gidilmiş, Ferahfeza, Beyâtî, Sabâ, Rast ayinlerinden parçalar okunmuş. 1954’te Konya kütüphanesinde ilk ayin gösterisi yapılmış ve İstanbul’da Sergi Sarayı’nda da bir gösteri yapılmış. 1955’te Konya sinema binasında ( Hüzzâm) ayini okunmuş. 1956 da Konya kütüphanesinde (Ferahfeza) ayini ile 7 seans gösteri yapılmış ve o sene vukubulan davet üzerine Ankara’da Türk Ocağı’nda da muhteşem bir ayin gösterisi yapılmış. 1957 de Konya kütüphanesinde “Dügâh” ayini ile 8 seans yapılmış. 1958’de kütüphanede ( Beyâtî) ayini ile 8 seans yapılmış. 1959 da yine kütüphanede (Sûz-i Dilârâ) ayini ile 12 seans yapılmış. 1960 da inşası tamamlanan Konya Spor Sarayı’nda ( Neva) ayini ile 12 seans ve o sene İstanbul Spor Sarayı’nda da 2 seans yapılmış. 1962 de Spor Sarayı’nda (Isfahan) ayini ile 14 seans yapılmış, istanbul’da Sergi Sarayı’nda da 2 defa tekrar edilmiş. Bir ney taksimi ile başlayan ihtifal 14 seansa kadar çıkmış!

Her sene Konya’ya ihtifale gelenlerin adedi yüz seksen bini geçiyor. Bunlar on para almayarak “pîr aşkına” hizmet ediyorlar. Fakat bu ihtifal “ziyaretçilerin cüzdanlarını boşaltmak” için olursa bizden paso! Ali Doğan Bey ve onun gibi düşünenler “cüzdan boşaltmak” için başka şerikler arasınlar.

Eski edebiyatta bir söz vardır:

” Cehlin ol mertebesi sehl olmaz.”

Yani “bilmemezliğin bu derecesi kolay değildir.” derler. Fakat Ali Doğan Bey ve benzerleri kadar Mevlâna’yı bilmeyen, anlamayan kimse bulmak hakikaten güç bir meseledir.

Her sene Mevlâna ihtifali münasebetiyle Konya’ya binlerce ziyaretçi geliyor. Bunların hepsi Mevlâna’nın huzuruna bir düşünce ile mi çıkıyorlar? İçlerinde âlim var, cahil var, şair var, naşir var, âbid var, zâhid var, filozof var, inanan var, inanmayan var, zengin var, fakir var… Tâ deniz aşırı yerlerden, İngiltere’sinden, Amerika’sından, Almanya’sından, Fransa’sından insan akıyor…

Ayrı akîdelere, ayrı düşüncelere sahip olan bu adamlar sade bir “büyük mütefekkirin kabrini ziyaret için mi bu seyahatlere katlanıyorlar? Dünyada “mütefekkir” mi ararsın? Dolu…

Mevlâna’ya bir sanat izafe etmek hamakattir. Çünkü Mevlâna bir “kül”dür, ne ararsan onda var, fakat Muhiddin Raif’in dediği gibi:

Her turre imiş cevher-i zünnâr örene
Her zerre bir âfitab-ı hikmet görene
Hakdan görecek göz iste, aklın varsa
Her şey görene… A nûr-ı dîdem köre ne

Not: Turre: Saç. Zünnâr: Rahiblerin bellerine sardıkları kuşak.

Refii Cevat Ulunay-Milliyet

İKİNCİ BAŞYAZI

8 Nisan 1963

Refii Cevat Ulunay

Yeni Konya’da bir “Mevlâna Haftası” başlığı ile Ali Doğan Sinangil imzasıyle Mevlâna’nın “Şeb-i Arûs” ihtifalini panayır havasına büründürdüğü hissini veren bir başyazıya geçenlerde sütunumda cevap vermiştim. Muhterem muarızım benim bu yazımı yine aynı gazetede bir başmakale ile cevaplandırdı, fakat beni pek haklı olarak sinirlendiren sekiz maddelik programa ait, sadre şifa verecek bir izah göremedim. Hele:

” Geleni mümkün olduğu kadar fazla Konya’da tutmalı. Onu her şeyimizle memnun ederek cüzdanını boşaltmalıyız” gibi acîb teklife dair bir şey görmedim.

Ben ne diyorum? Festival yapın, tiyatro kumpanyaları celbedin, at canbazhaneleri kurun, orkestralar getirtin, soytarılar, hokkabazlar angaje edin, fakat Mevlâna’ya dokunmayın.

Bütün bu tasavvurları senenin 365 gününün hangisinde isterseniz yapın, yalnız 18 Aralık’ı Mevlâna’ya bırakın. Bu tarihte dünyanın her tarafından gelenler Konya’da gece kulüplerinde striptiz yapan kadınları seyretmek için gelmiyorlar, Mevlâna’nın türbesinden taşan mistik havanın içinde bir istiğrak âlemi yaşamak için geliyorlar. Fevc fevc gelenlerin her birisi bu âlemi kendi hüviyetlerinle göre yaşarlar.

“Şeb-i Arûs” da Konya’ya koşanların hepsi Mesnevî’yi okumuş mudur, okumuşsa anlamış mıdır? Zannetmiyorum. Fakat Mevlâna, Hakkın bir rahmetidir, ondan eflâke baş çekmiş ulu çınar kendine göre, bir kenarda boynunu büken mütevazı bir ot da yine kendine göre feyz alır. Bazan bakarsınız, hiçbir ilimden nasibi olmayan birine nazar eder, onu en yüksek mertebeye çıkarır, ötede kendini bir şey zannedeni yerinde saydırır. Mevlâna hakkında konferans mı? Ne lüzumu var? Her sene konuşuruz. Mevlâna’nın şiirleri mi? Ben muhterem hemşehrim gibi Mevlâna’yı şair olarak tanımak istemem. O, hakikatin daim ve berkarar olması için şiirle ifade etmiş.

Bence Mevlâna’ya bir mütefekkir demek onu tanımamaktır. Mevlâna bunların hepsinin fevkindedir.

Muhterem mektep arkadaşım Mevlevî musikisinden bahsediyor. Bu, neye benzer bilir misiniz? Kemanî Hamza’nın bestelediği bir hava vardır. Adına “Mevlâna peşrevi” denilen bu çiftetelli ile gazinolarda, revülerde göbek atarlar. Mevlevî musikisi bu mudur?

Ben doğduğumdan bugüne kadar Mevlâna’nın kapısını beklerim. Mevlevî musikisi diye bir musiki bilmiyorum. Büyük bestekârlar muhtelif makamlardan Mevlevî ayinleri bestelemişler. Bu eserlerin de kendilerine mahsus seyirleri vardır, fakat millî Türk musikisinin çerçevesinden harice çıkmaz. Mevlevîlik’te musiki, ruha en kestirme yoldan gitmektir.

Biz Mevleviler, Mevlâna hakkında verilecek konferansın yalnız Mesnevî’nin şerhinden ibaret olduğunu kabul ederiz. Konya’da Mesnevîhan bir Sıtkı Dede vardı ki kısa bir müddet onun derslerinde bulundum. Ve Mevlâna’nın konferansla değil, Mesnevî’yi şerhetmekle öğretilir ve öğrenilir olduğuna inandım.

Ali Doğan Bey bundan evvelki yazısında; “Esas tören daha kısa, fakat özlü olmalı, semâ’ birinci plâna alınmalı” diyorlardı. “Esas tören” nedir? Ayin gösterileri, ne bir orta oyunu, ne de bir komedidir. Hazır bulunanlara ayinin ruhâniyetini tattırmak üzere “Sultan Veled devri, ney taksimi, na’t okunması ve sema'” gibi bütün eşkâli ile gösterilir. “Semâ’ı ön plâna alalım. Na’tı arka plâna bırakalım” gibi fikirler gülünçtür. Bu gibi şeyler ancak celbedilmesi düşünülen tiyatro kumpanyalarına teklif edilir, “Şeb-i Arûs” ihtifalinde bir ayin gösterisi ile Mevlâna’ya hizmet eden bizlere değil. Hükümet reisinin geçen seneki ihtifalde hazır bulunan refika-i muhteremeleri Mevhibe İnönü Hanımefendinin ayin gösterisi başladıktan sonra bütün semâ’zenlerin beyaz pervaneler gibi Mevlâna’nın ışığının etrafında uçuşmağa başladıklarını görünce heyecanını zaptedemeyerek ağladıklarını gördük.

Siz ne söylüyorsunuz azizim Ali Doğan Bey, ikimizin de hemşehri ve Galatasaraylı olmaklığımıza rağmen aramızda o kadar geniş bir ayrılık uçurumu var ki his ve fikir bakımından birbirimize yaklaşmamıza imkân tasavvur etmiyorum.

Buyurduğunuz gibi meselenin maddî cephesi bizi katiyen alâkadar etmez. Geçen sene heyetin masarifine bir yardım olmak üzere Basın Yayın ve Turizm Bakanı Beyefendiden bir miktar dünyalık talep etmiş ve bu ricam da kabul buyurulmuştur. Yardım, Konya Turizm Cemiyetine tevdi edildi. Edilmese ne olacaktı? Biz 18 Aralık’ta yine orada bulunacaktık.

Siz Mevlevîliğin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz… İçimizde öyleleri vardır ki günü gününe ekmek paralarını kazanmak mecburiyetindedirler. Fakiriz, fakat gönlümüz ganidir efenldim. Mevlâna:

Ey mutriban! Ey mutriban! Def- fi- şümâ pür zer künem

( Ey mutribler, ey mutribler! Ben sizin definizi altınla doldururum.) Diyor. Mevlâna bununla sizin düşündüğünüz altını değil , bizim düşündüğümüz altını kastediyor. Allah sizi de bu altından hisseyâb etsin.

Refii Cevat Ulunay-Milliyet