Mevlevîlik

Mevlevîlik 

Kainatta var olan her canimin gelişmesi, sevk-i tabiisinden oluşmakla birlikte, yalnızca insanoğlunun gelişimi bir eği­tim ve öğretim programı ile gayret ve istidada bağlıdır. İşte tasavvuf dahi bir kimsenin kendi özünü tanıyıp bilmesi, Rabb’i ile devamlı surette bir içsel ilişki içinde olabil­meyi başarması, fânî heveslerden kurtulup ebedî aşk ile dolması, Hz. Mevlânâ’nın deyimiyle “kulun kendi kulluğunu ispata çalışmasıdır.”

Gerçekte tasavvufun hedefi ile dinin öngördüğü hedef arasında bir ayrıcalık olmamakla birlikte ta­savvuf, yine Hz. Mevlânâ’nın belirttiği üzere Hz. Peygamber (SAV)’i örnek almayı, Allah’ın kitabının emrettiklerine göre davranmayı amaç edinmektedir.

Tasavvufta kesin olan bir şey de vardır ki bu, ger­çek ve disiplinli bir eğitim – öğretime dayanmaktır. Bu doğrultuda bir tarikata intisap etmeye niyetlenmiş kişi öncelikle kendine uygun bir yolda tefekkür ede­rek ikrar verir, sonra tıpkı anne babasıyla olduğu gibi şeyhiyle olan münasebetine de ömrü boyunca devam eder, mürşidinin emir ve tavsiyelerini yerine getirir, gösterdiği yolda onun çizdiği çerçeve doğrultusunda olgunluğa erişmek için gayret gösterir.

Mevlevîlikte de mürşide intisap edip ikrar verenler, Mevlevîliğin yol evladı olmuş sayılırlar. Ancak bu yol­da şeyh efendiye asla “baba” denmez. Zira derviş, mürşidinin değil yolun çocuğu olmuştur ve şeyhi bu­rada yalnızca bir temsil vazifesi görür. Asıl yol ve ik­rar Hz. Mevlânâ’yadır. O sebepten Mevlevîlikte “filan şeyhin evlâdı” denmez, “ihvânı” denir.

İntisab için müracaatı kabul edilen kişi, elinde sik­kesi ile şeyh efendinin huzuruna varır. Şeyh efendi yahut görevlendirdiği halifesi, sikkesi tekbirlenecek olan kişiyi -Hz. Mevlânâ’nın Malatyalı Şemseddin’e söylediği, “Öyle otur ki dizin dizime yapışsın” sözüne istinaden- dizine yapışacak kadar yakın bir şekilde sol tarafına oturtur. Bu merasimde her iki kişi de abdestlidir ve yüzleri kıbleye dönüktür. Şeyh efendi evvela tövbe istiğfarda bulunur, arkasından iman yenilemesi mahiyetinde dua okur, muhib de onu tek­rarlar. Sonrasında şeyh efendi müridi olacak kişinin sikkesini iki eliyle tutarak bir İhlas Sûresi okuyup sikkenin önüne, bir daha okuyup sağına, bir daha okuyup soluna üfler. Sonra çiçeği burnunda dervişini yüzü kıbleye gelmek ve ayakları toplu olmak suretiyle sağ dizine yatırarak sikkeyi de kıbleye karşı tutarak duasını okur. Daha sonra sikkeyi iki eliyle tutarak önce sağ, sonra sol, sonra ön tarafını öperek muhib­be de aynı şekilde öptürür ve başına giydirir; ellerini sikkenin üzerinden ayırmadan şu tekbiri okur:

“Allâhü ekber, Allâhü ekber, lâ ilâhe illâlâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber ve lillâhil hamd.”

Sağ eliyle sırtını üç kere sıvazladıktan sonra sâliki ayağa kaldırır ve sağ elini iki eliyle tutar, birbirlerinin ellerini öperek görüşürler. Akabinde artık tam mânâ­sıyla muhib olan yeni dervişi, onu terbiye edecek olan dedeye teslim eder. Muhib, dedesinin emriyle ayak mühürleyerek şeyh efendiye baş keser ve arkasını dönmeden odadan çıkar. Bu aşamadan sonra dedesi yeni dervişi kendi hücresine götürür, semâ meşkine başlatır. Muhib daha sonra istidadına göre na’t ve ayin meşk eder, Mesnevî okur, tasavvufun umdeleri­ni, tekke ve hizmet adabını öğrenir, ney üfler, kudüm vurur, musikîde ilerleme gösterirse mutrıba alınır, Mesnevî’de başarı gösterirse zamanla Mesnevîhân- lık görevine getirilir. Muhib bu şekilde bütün usûl ve adabı dedelerinden öğrenerek ve uygulayarak yetişir, kendi de aynı şekilde kendisinden sonra gelen yeni dervişleri eğitir, yetiştirir. Sikkesi tekbirlenip muhib olmuş ve artık seyr-i sülûka başlamış bir kişi için bu sikke adeta kendinden ayrılmaz bir parça olmuş ve diğer kıyafetlerle birlikte manevî tüm hallerin bir dı­şavurumu haline gelmiştir.

Tasavvuf felsefesine baktığımızda genel olarak gi- yim-kuşamın maddî niteliğinden çok kişinin halini anlatmada sosyal bir araç olarak kullanıldığını söy­lemek de, bir yönlü fakat amacına uygun bir tespit olacaktır. Bunun yanında zühd telakkisiyle anılan dervişlerin sosyal içerik taşıyan bu tarz törensel ve anlamsal kıyafetler kullanması kafalarda bir te­zat oluşturabilir. Fakat bunun içsel bir anlatımın dışa yansıması olduğu muhakkaktır. Temel olarak tasavvuf kaynaklarında kıyafet ve cihazlar, yol ku­rucuları kabul edilen tarikat pîrlerinin yaşamlarında manevî bir miracın hediyeleri olarak kabul görmüş­tür. Tasavvufta büyüklerden bir emanet telakkisi ile kullanılan bu giysiler tasavvuf literatüründe “cihaz-ı tarîk” (tarikat cihazı) adı ile anılmıştır. Tarikat cihaz­ları büyüklerden emanet olarak telakki edildiğinden onların kutsal birer vesile olmaları kaçınılmazdır. Fa­kat “İnsanın hizmetine verilen şeyin şerefli olması” düşüncesinden yola çıkılarak eşyalara hassasiyetle önemlilik veren mutasavvıflar bu emanetleri de bir insan hizmetlisi olarak telakki etmişlerdir. Konumuz olan Mevlevîlikte, özellikle sikkeye eğilirsek burada da bir cihaz-ı tarîk olarak üzerinde bir emanet şerefi taşıyan sikkeler aynı zamanda insanın kullandığı bir olgu olduğu için bir yastık yahut bir mumun da gör­düğü “şerefli hizmetkâr” vasfına sahiptir. Mevlevîler hizmetlerindeki şeyleri öperek ve niyaz ederek kulla­nırlar. Bunun sebebi de yukarıda ifade etmeye çalış­tığımız “eşyanın insana hizmetle şereflilik kazandığı prensibinin” Mevlevîlerce hakikat perdesinden dışa vurumudur.

İşte bu minval üzere, bir Mevlevî dervişinin sabah uyandığındaki ilk vazifesi hücresinden dışarı çıkma­dan en büyük dünyalık emaneti olan Mevlevî sikke­sini başına giymesidir. Bir dervişin sikkesiz herhan­gi bir insana görünmesi büyük bir edepsizlik kabul edildiğinden dervişin bu kurala azami ölçüde uyması gerekmektedir. Kimi dervişlerin abdest alırken dahi sikkelerini başlarından çıkarmadıklarına tarihî vesikalarda rastlanmaktadır. Başlarım mesh etmek için bile sikkeyi yalnızca sağa ve sola yatıran bu derviş­ler uyanık oldukları tüm zaman diliminde sikkelerini başlarından asla ayırmazlar. Hatta uyuduklarında da gece külahı diye adlandırılan ince arakiyyeyi mutla­ka başlarına giyerlerdi. Her Müslüman’da görüldüğü üzere, bir Mevlevî dervişinin de sikkesini başına giy­diği an itibarıyla, gün sabah namazı ile başlardı.

İsm-i Celâl

Mevlevîlerin sabah namazından sonra, ilk icraları ism-i celâl çekmekti. (Bazı zamanlar birtakım se­beplerle mukabele okunamadığında veya mübarek gecelerde de ism-i celâl çekilirdi.) Zira Allah adıyla başlanan gün bereketli olur, edebli olur ve aynı tel­kin üzere nihayete erer. Mevlevîlikte esmâ yoktur, dervişler sadece ism-i celâl çekerler. Hz. Mevlânâ bu hususta, esmânın insanı vehme âşık edebilece­ğini, bir hayale âşık olmanın sonucunda ise hakikate ulaşmanın zorlaşacağını ve nâkıs kalabileceğini dile getirmiştir.

Eflâki, Hz. Mevlânâ’ya yolundaki zikrin nasıl olduğu sorulduğunda kendisinin şu cevabı vermiş olduğunu belirtmektedir: “Biz Allahü Teâlâ’nın mensuplarıyız. O’ndan geldik ve yine O’na gidiyoruz. Bizim zikrimiz Allâh, Allâh, Allâh’tır.” Ancak Hz. Mevlânâ zaman, mekan ve şahıslara kadar detay vermiş bir şekilde birçok semâ meclisinden bahsetmiş olmakla birlikte bir zikir meclisinden bahsetmiş değildir. Hatta Sul­tan Veled’in ve adım adım hayatının tüm safhalarını belirtmiş olduğu Ulu Ârif Çelebi’nin dahi hal terce- melerinde böyle bir zikir meclisi bahsine rastlanma­mıştır. Buradan hareketle Mevlevîlerdeki ism-i celâl icrasının sonradan ortaya çıkmış bir usûl olduğunu varsaymak mümkündür.

Mevlevîlerde ism-i celâl şöyle çekilirdi: Şeyh efendi mihrabın önünde serili olan kızıl posta mihraba ar­kasını vererek oturur; dedeler, canlar ve muhibler de halka halinde diz çöker; şeyh efendinin tam karşı­sındaki derviş, kollarında taşıdığı iri taneli tesbihi, imamesini öperek şeyh efendiye sunar ve halkaya yayardı. Bahsi geçen bu tesbih tüm halkaya yayıla­cak kadar büyüktür ve her bir tanesi neredeyse bir yumruk büyüklüğündedir. Halkadaki herkes kendine düşen tesbih tanesini öperek iki avucunun arasında tutardı. Şeyh efendi medleri ve arkasından ağır bir sesle Eûzü Besmele çeker ve halkadaki herkes onun­la birlikte Allah adını zikre başlardı.

Mevlevîlikte, zikirde sayı yoktu. Şeyh efendi zikri kâfî gördüğü anda uzunca bir “Allâh” çekip arkasından “Allâhü ekber a’zam kebîrâ velhamdü lillâhi hamden kesîrâ ve sübhânallâhu bükreten ve asîlâ sallallâhu alâ eşrefi nûri cemî’i’l enbiyâü vel mürselîn velham­dü lillâhi rabbi’l-âlemîn” dedikten sonra şu gülbangı çekerdi:

“Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, Allahu Azîmüşşân ism-i zâtının nûruyla kalblerimi- zi pür-nûr eyleye, demler, safâlar ziyâde ola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmam-ı Ali Hû diyelim.”

Herkes nefesi miktarınca Hû dedikten sonra şeyh efendiyle birlikte yeri öpüp kalkardı. Şeyh efendi yavaşça meydanın ortasına geldikten sonra tekrar baş keser ve “Esselâmu aleyküm” diye selam verir­di. Tesbihi getiren derviş ise, gülbangdan önce yeri öpüp kalkarak tesbihi toplar ve yine kollarına alıp şeyh efendinin tam karşısına geçmiş bulunur ve se­lamını alırdı. Şeyh efendi mescidin kapısında geriye dönerek baş keser ve arkasını dönmeden oradan çı­kar, diğer herkes de mescidi aynı şekilde terk ederdi.

Zikir esnasında vecde gelince üstünü başını yırtmak, kendini yerlere atmak, bağırıp çağırmak yahut vecde gelmiş gibi yapmacık ve abartı hareketlerde bulun­mak Mevlevîlikte edebe aykırı davranışlardır. İsm-i celâl edeble başlar ve yine edeble bitirilir, bu tür taş­kın hareketler asla görülmezdi.

Dyring the dhikr in Mawlawiyya, there was not the prac­tice of keeping track of counting. Right at the moment when Sheikh Efendi deems the dhikr adequate, he pro­longs the name “Allâh” and then says “Allahu akbar a‘zam kabira wa al-hamdu lillahi hamdan kathiran wa subhan Allahu bukratan wa asilan sallallahu ala ashraf nur jami‘ al-anbiya wa al-mursalin wa al-hamdu lillahi rabbil-alamin”.

Sabah namazının ardından yukarıda anlatıldığı şekil­de gerçekleşen ism-i celâl bitince dervişler meydana girerlerdi. Herkes kıdem sırasına göre yerini alır ve sağ ayağının başparmağını sol ayak başparmağının üstüne koyarak “ayak mühürlerdi”. En son ise, Kon­ya’daki Âsitâne’de şeyh efendi, diğer tekkelerde ise aşçı başı girer ve onunla birlikte meydandaki herkes hep birden “baş keserdi”. Ardından aşçı başı yeri­ne oturduktan sonra yine meydandakiler hep birden oturur ve yere kapanıp yeri öperlerdi. Meydanda bu­lunan kırmızı post şeyh efendiye, onun sağ ve sol ta­rafındaki siyah ve beyaz postlar ise kazancı dedeye ve meydancı dedeye aitti.

Meydana girildikten sonra dışarı meydancısı bir tepsi üzerinde birer lokmalık ekmek parçaları getirir, önce aşçı başına, sonra sağdakilere, ondan sonra da sol- dakilere dağıtırdı. “Çörek” adı verilen bu lokmaları alanlara daha sonra da aynı sıra ile kahve dağıtılırdı.

Çörek ve kahve faslı bittikten sonra fincanlar da top­lanır ve arkasından “murakaba” başlardı. Murakaba, seyr-i sülûk içerisinde olan sâlikin, Yaradan’dan başka her şeyi gönlünden çıkarması ve gönül yolu ile mür­şidiyle varlığını birleştirme çabasıdır. Bu hâlleşme, “vahdet-i vücûd”a erişmeye olan gayreti ifade etmek­tedir. Murakaba esnasında parmaklar düz ve biraz açık bir şekilde oyluklara dayanır ve gözler yumularak madde âleminden uzaklaşılmaya çalışılırdı. Meclisteki herkes bu şekilde gözünün önüne mürşidini getirir ve nasibinde olan feyzi beklerdi. Bir süre sonra ise aşçı başı, Eûzü Besmele çekerek Nasr sûresini okur, arka­sından da Fâtihalar okunduktan sonra aşağıda metni bulunan gülbangı çekerdi:

“Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, kulûb-ı âşıkân güşâd ola, demler safâlar ziyâde ola, sâhibü’l hayrâtın rûh-ı revânları şâd ü handân ola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrizî, kerem-i İmam-ı Âlî, Hû diyelim.”

Hep birlikte “Hû” denir ve yine aynı zamanda yer öpü­lerek kalkılırdı. Evvela aşçıbaşı kapıdayken meydana dönerek baş keser, meydandaki herkes de onunla birlikte baş keserdi. Arkasından kıdem sırasına göre bütün canlar birer birer kapıdayken meydana dönerek baş keser ve asla arkalarını dönmeden meydandan çıkarlardı.

Eskiden kalma bir gelenek olarak meydana muhibler, yani henüz derviş olamamış ancak bunun için çaba sarf eden kişiler giremezdi. Zira meydanda bazen soh­bet olur, bazen dedelere emirler tebliğ edilir, bir kaba­hat işleyen varsa gerekli cezalar verilir, çilesi bitmeye yaklaşan varsa ona gerekli talimatlar verilir ve bunun gibi birtakım meseleler görüşülürdü. Yani kısaca tek­kenin ve tarikatın mahremlerinin uygulandığı meydan, henüz derviş olamamış kişilere kapalı idi.

Matbâh-i Şerîf

Hz. Mevlânâ zamanında dahi dergâhta yerleşik bir mutfak olduğu bilinmekle birlikte kendisinden sonra kurulan Mevlevîlik tarikatında da mutfak ve dolayı­sıyla yemek, pişirilmesinden yenmesine kadar çok önemli sayılır ve birtakım hususî ritüellere ve kural­lara sahiptir.

Dergâh mutfaklarının fizikî yapı itibarıyla aslında diğer mutfaklardan pek de farkı bulunmamaktadır. Ancak fonksiyonel olarak Mevlevîlikte mutfak, her şeyden önce yemek pişirilen yer değil, “adam pişi­rilen” yerdir. Zira Mevlevîlikte eğitim mutfakta, yani matbâh-ı şerîfte başlar. Dervişliğe niyet eden kişi ilk olarak matbaha sokulur; burada üç gün boyunca ça­lışmaları izleyeceği bir yer ve yeni canların da semâ öğrendiği bir yer mevcuttur.

Mutfakta başta aşçı dede olmak üzere, kazancı dede, içeri meydancısı, bulaşıkçı ve halife dedeler buranın idarecileriydiler ve “zâbitân-ı dergâh” adıyla anılırlardı. Aşçı dede dergâhı yönetir, yemekten zi­yade dervişleri “pişirir” ve bütçeyi idare ederdi. Ka­zancı dede ise, onun yardımcısıydı. Halife dede de, mutfağa yeni girenleri yetiştirir, onlara usûl – erkân öğretirdi. Meydancı dede, doğrudan şeyh efendiye bağlı, onun emri altındaydı.

Tekkeye derviş olmak isteyen bir kişi, evvelâ ailesi­nin izniyle gelir, aşçı dede huzurunda ikrar verir ve eğer kabul edilirse mutfak girişinin sol tarafında bu­lunan yüksek yere serilmiş saka postu üzerinde üç gün oturup buradaki çalışmaları izlerdi. Üç günün sonunda tekkede kalmaya karar verirse bu sefer ka­zancı dedenin huzuruna götürülerek kararını bildirir ve kazancı dede de onaylarsa geldiği kıyafetlerle on sekiz gün boyunca “ayakçılık hizmetleri” yapardı. On sekiz gün de böyle bittikten sonra kazancı dede, aşçı dededen kıyafet temini ister ve semâ tennuresinden biraz daha dar ve kısa olan mutfak tennuresi ile di­ğer derviş elbiseleri getirtilirdi. Derviş olmak isteyen kişi üzerindeki kıyafetleri bunlarla değiştirerek, der­vişliğe “soyunurdu”. Soyunan “nev-niyâz” derviş, “mutfak canı” adıyla kazancı dedenin gözetiminde tam bin bir gün sürecek olan çilesine mutfak hizmet­leriyle başlamış olurdu.

Mutfak canı çile esnasında sınanır, aynı iş olmamış diye defalarca tekrar ettirilerek sabrı ölçülür, emirlere uyup uymadığı titizlikle ve disiplinle kontrol edilirdi. Eğer can bu sınamalara dayanamayacağına kendisi karar verirse “çile kırar”, buna dedeler karar verir­se de ayakkabılarının burnu kapıya doğru çevrilerek büyük bir incelik ve edeple yol verilirdi. Can eğer bir kusur işlediği için tekkeden uzaklaştırılırsa da “küs­tah kapısı” denilen arka kapıdan yolcu edilirdi.

Mevlevîliğin Türk sosyal hayatının hemen her alanın­da bugün dahi görebildiğimiz geniş etkileri mutfak adabında da kendini son derece yoğun bir şekil­de hissettirmektedir. Mutfakta yemeği pişiren aşçı dede, malzemeleri tencereye besmeleyle koyar, gö­nül kaşığı ile karıştırır, yine besmeleyle kapağı ka­patırken sevgi ateşiyle pişirir ve lokmaya gönül gü­zelliklerinden katardı. Yemek pişip de canlar kazanı yere indirirken ise şu gülbangı çekerdi:

“Tabh-ı şîrîn ola, Hakk berekâtın vere, yiyenlere nûr-ı îmân ola! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Ateşbâz-ı Velî, kerem-i İmam-ı Alî, Hû diyelim, Hûû…”

Yemek vakti gelince mutfakta üçayaklı bir iskemle üzerine yuvarlak tahtadan yapılmış sofralar kurulur, etraflarına postlar serilir ve sofranın kenarına da pe­çete görevi yapacak uzunca bir peşkir dolanırdı. Sof­rada çatal kullanma âdeti olmadığı gibi kaşıklar da sapları sağa ve genel alışkanlığın aksine yüzleri yere bakacak şekilde sıralanır, kaşığın bu şekline “niyaz­da” yahut “şükürde” denirdi. Ama işin aslı kaşığın iç tarafında yemek artığı kalır da kirli görünür en­dişesidir. Zira Mevlevîlikte kiri göstermemek, ayıp­ları örtmek esastır. Herkesin önüne birer tutam tuz konur, dervişler yemeğe tuzla başlar, yemeği tuzla bitirirdi. Sofralar hazır olduktan sonra dervişlerden biri hücrelere umumî bir çağrıda bulunur ve, “Soma­ta salââââ! Hûûû!” diye seslenirdi.

Bir Mevlevî dervişi, her an tecelli bekler bir halde nefes almaktadır. Onun için Allah her an, her işte tecelli buyurabilir ve bu yüzden Mevlevî anbean vah­det murâkabesinde bekler. İşte bu nokta-i nazardan bakıldığında, yemeğin “Nefsiniz binek atınızdır, ona iyi bakın” hadis-i şerîfi üzerine Mevlevîlikte önemli bir yeri vardır. Onun için bu mânâda yemek yemek de bir ibadettir ve Mevlevî mutfağı bir mabed kutsallığı taşır.

Hücrelerden çıkanlar, matbaha varıp kapıda baş ke­serek, sağ ayaklarıyla içeriye girerler, şeyh efendi de gelir; beraberce sofraya oturulur, sofrayla görüşülür. Sofrada herkes diz çökerek otururdu. Her somatın bir şeref mevkii ve onun tam karşısında da bir somatçısı bulunurdu. Yemeklerin değiştirilmesini, şeref mevkiindeki zat (ki genel olarak şeyh efendi olurdu) işâretle emrederdi. Canların önündeki ekmeklerin tükenmemesine dikkat etmek, tükenince ekmek ver­mek, su isteyene su vermek, sahanları değiştirmek somatçının vazifesiydi. Çünkü daha önceden su, ek­mek ve yemekler somatçının arka tarafında yerleşti­rilmiş ve hazırlanmış olurdu.

Ortaya önce çorba gelir, çorba beraberce aynı kaptan içilir, yemekler tek kaptan yenir, yemek yerken asla konuşulmazdı. Çorbadan önce her can, şehâdet par­mağı ile önündeki tuza banıp tattıktan sonra yemeğe başlardı. Bu, Peygamberimizin (SAV) “Yemeğe tuz ile başla, tuz ile son ver” meâlindeki hadîs-i şerîfine riâ­yet etmek demekti.

Yemek yerken ağız şapırdatmak, başkasının önün­den yemek ve sağa sola bakmak caiz değildi. Çorba bitince, hizmetli derviş, boşalan tası alırken, yerine diğer yemek kabını koyardı. Cemaatin kalabalık olup olmamasına göre iki-üç cân, ayaklar mühürlü, sol ellerinde testi, sağ ellerinde bardakla bekler, su is­teyecek olanları gözetirlerdi.

Su içmek isteyen, bir lokma ekmek koparır, sağ elin­deki lokmayı sol omuz hizasında tutar ve su verecek cana bakar. Bu hareket su isteme anlamına gelir. Can hemen su bardağının alt tarafı ile görüşerek suyu, is­teyene sunar. Suyu alan suyunu içinceye dek, herkes yemekten el çeker ve bekler. Suyu içene şeyh, “aşk olsun” der gibi, elini kalbinin üzerine koyup hafifçe baş keser. O da aynı tarzda mukabelede bulunurdu ve bardağın alt kısmı ile görüşüp onu “sâkî”ye sunar, o da alıp gene aynı tarzda görüşerek, yerine gider, testiden su doldurup ayak mühürlü eski hâlini alır ve beklerdi.

Su ve kahve gibi şeyler içilirken kesinlikle şapırdat­ma, höpürdetme gibi çirkinlikler yapılmazdı. Yemek yerken ağız kapalı tutulur, yemekte üç parmak kul­lanılırdı. Yemekler az tuzlu pişirilir, sonra icab edi­lirse tuz ilâvesi yapılırdı; yemek dökmemeye etrâfı kirletmemeye özen gösterilirdi. Son yemek sahanı ortaya gelince, (ki bu genellikle pilav olurdu) sofraya başkanlık eden zat, her iki elinin dörder parmağının uçlarını, aşağı bakacak şekilde somatın kenarına koyar. Herkes de öyle yapardı, somatçı uzunca bir “eyvallâh” çeker ve sofrabaşı gülbanga başlardı:

“Mâ-söfyân-ı râhîm, mâ tabla-hâr-ı şâhim Pâyende dâr yâ Râb în kâserâ vü henrâ.”

“Salli ve sellim ve bârik alâ eşrafi ve es’adi nûri cemî’il enbiyâi vel mürselin vel hamdülillâhi Rabbil âlemin, el fâtiha” der.

“Nân-ı merdân, ni’met-i Yezdân, berekât-ı Hali- lür-rahmân. Elhamdülillâh, eşşükrü lillâh; Hakk be- rekâtın vere; yiyenlere nûr-i îman ola, erenlerin nân u ni’metleri müzdâd ola. Sımat sâhibinin nezri makbûl ola, cümle geçmişlerinin ve geçmişlerimizin ervâh-ı mukaddesleri handân ü şâdân ola. Muradlarımız hâsıl ola. Kulûb-i âşıkân küşâde ola, demler safâlar ziyâde ola. Dem-i Hazret-î Mevlânâ, sırr-ı Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî, sırr-ı Âteş-bâz-ı Velî, hûû diyelim hûû”

deyince, herkes şeyhle beraber, soluk miktarı uzata­rak, bu son “hûû”ya iştirak ederdi.

Son olarak sofraya gelen pilav Özbek pilavı olurdu ve buna “tekke pilavı” denilirdi. Helva varsa, gülbang, helva gelince çekilirdi. Yemek bitince gene şahâdet parmağı ile tuza banılır ve tadılır, sofrayla görüşü­lerek şeyhle berâber kalkılırdı. Sofra gülbangının, yemeğin hepsi bittikten sonra okunduğu da olurdu. Gülbangdan sonra bağdaş kurularak bir müddet daha oturulabilir ve isteyen sofradan ayrılırdı.

Bayram somatının gülbangı da farklı olurdu:

“İy zebân kasır zi add-i cûd-i lâ tuhsâ-yı tu Key zebânem şükr kerded der hör-ı alâ-yı tu Özr-i taksirât-ı mâ çendan ki taksîrât-ı mâ Şükr-i ni’methâ-yı ku çendan ki ni’methâ-yı tu”

(Ey sayısız cömertliğini saymakta dilin âciz kaldığı Tanrı, nerde bende o dil ki, senin nimetlerine, lâyık olduğu derecede şükredebilsin? Bizim kusurlarımıza karşı özür bildirmemiz, kusurlarımız miktârıncadır; nimetlerine şükretmemizse, nimetlerin mikdârınca gerek.)

dendikten sonra somat gülbangı çekilir, ancak gül- banga, “Hak erenler, hayırlı emsâl-i kesîresiyle mü­şerref eyleye.” cümlesi ilâve edilirdi.

Akşam yemeklerinin bir başka husûsiyeti vardı. Meydân-ı şerîfe girilince, herkes somatların etrafın­da sıralanır ve ayakta beklenirdi. Sofra başkanı ola­cak şahsın önüne, uyandırılmış bir şamdan konurdu. Başkan gelince yerine oturmadan ayakta şu gülbangı çekerdi:

“Çerâğ-ı rûşen, fahr-i dervişân, ziyâ-yı imân, kanûn-i merdân, dem-i Hazret-i Mevlânâ, hûû diyelim hûû.”

Bu gülbangdan sonra oturulur, yukarıda anlatıldığı veçhile yemek yenirdi.

Bir de “Elifî somat” vardı. Meşinden ince uzun bir yaygı şeklinde bu elifî somat, bayramın ilk günlerinde yayılan ve üzerinde yemek yenilen masasız bir yer sofrası idi. Yemekten sonra bu sofra tomar halinde toplanır, dolanır, dürülüp kaldırılırdı. Bu sofra, in- ce-uzun olduğundan, Arap harflerinden “elif”e ben­zetilerek adına elfî veya elifî somat denmiştir.

Bu sofraya şeyh ile şeyhzâdeler, tekke zâbitleri, dedeler ve canlar katılır, muhibbân ile ziyaretçiler katılmazdı. Sofra, meydânın ortasına doğru uzunla­masına yayılır, oturacak kişiler için de iki kenarına kilim serilirdi. Ortaya sahanlar konur, herkesin önüne ekmek ve kaşıklar sıralanırdı. Bu sofralarda karşılıklı ikişer kişi yemek yerdi. Birinci sahan ortaya konu­lurken, diğer sahanlar, su kabı ve yemişler oturup yemek yiyenlerden birinin arkasına sıralanarak hazır bekletilirdi.

Elifî somata, her derviş resmî kıyâfeti ile katılır, şeyh efendi, destârlı sikkesiyle bulunurdu. Yemek, diğer sofralardaki gibi sessizce yenir; iki diz üstüne otu­rulur; fazla olarak sol kol bükülüp kucağa alınır ve sadece sağ el ile yemek yenirdi. Yemek öne doğru eğilerek yenir, şeyh doğrulunca herkes de doğrulur ve yemek değiştirilirdi. Burada şeyhin yemek yeme şeklini görmemek gibi ziyâde bir edep görülmektedir.

Mevlevî matbahına, başta balık olmak üzere, deniz ürünleri girmezdi. Mevlevî matbahına, haram olan şeylerden ve balıktan başka her şey girerdi. Herhal­de bunda balığın hem kokusunun hem de fosforlu bir besin maddesi olup şehveti tahrîk edişinin te’sîri olsa gerek. Balığın Mevlevî mutfağına girmemesi ve balığa fazla iltifat edilmemesi hakkında, “Bu davra­nış, canlılara duyulan merhametten kaynaklanıyor” diyenler olmuşsa da, balığa rağbet edilmemesinin ayrıca nedeni, Konya’nın bir sâhil şehri olmama­sından; o devrin nakliye şartları içerisinde Konya’ya fazla balık gelmemesinden, dolayısıyla balık yeme alışkanlığı kazanılmamış olmasından kaynaklandığı sanılmaktadır.

Mevlevîlikte Semâ ve Mukâbele

Semâ, lügatte duymak, işitmek anlamına gelmekte­dir. Bu kelimenin kazandığı tasavvufî anlam ise bir cezbe hâli, Tanrı’ya ulaşmanın özlemi içinde sûfînin dünya kayıtlarından sıyrılarak kendinden geçişidir. Bu temel üzere şekillenen semâ, Mevlevî literatürün­de ritim ve musikî eşliğinde yapılan, sağdan sola kal­bin etrafında çark atıp dönerek icrâ edilen bir vecd hali olarak nitelendirilmektedir.

Kelimenin evveldeki kullanım genişliğinden anlaşıla­cağı üzere semâ Hz. Mevlânâ ve Mevlevîlikle başla­mış bir olgu değildir. Bu hal ve ritüellerin temellerinin İslam öncesi hak dinlerden itibaren vahye dayalı tüm dinlerde var olduğu kabul edilmektedir.

Bazı tasavvuf büyüklerince İslam anlayışı içindeki semâ olgusunun menşei Hz. Peygamber (SAV)’e, hatta daha geçmişe dayandırılmaktadır. Fakat büyük bir maneviyat taşıyan bu vecd hali Hz. Mevlânâ’yla rağbet görmüş, dinî ve tasavvufî yönünü kuvvetlen­dirmiş ve nihâyetinde Mevlevîlik tarikatı içerisinde sistemleşerek tarikatın önemli rükûnlarından olmuş, yüzyıllar içerisinde de günümüzdeki malum halini al­mıştır.

Hz. Mevlânâ’nın bizzat kendisinin de semâ ettiğini biliyoruz. Ancak onun icra ettiği semâ bugün der­gâhlarda gördüğümüzden çok daha farklı, çekiç darbelerinin verdiği cezbeyle, herhangi bir kurala bağlı bulunmayan bir kendinden geçiş, dünyadan elini eteğini kesme ve manevî âlemin verdiği derin bir sarhoşluk halidir. Hz. Mevlânâ, semâ ile kendi­sinin merkezinde olduğu bir girdap oluşturmuş, bu girdabın etkisine ve çekimine kapılan gönüllere de aşk vermiş, aşk ile derinden etkilemiş olduğu bütün gönüllere şifa olmuştur. O girdaba kapılan her âşık da içinden geldiği gibi meşk etmiş ve içinde bulundu­ğu cezbe hali, semâya herkes için farklı yansımıştır.

Rivayete göre semâ Sultan Veled zamanıyla birlikte ele alınmaya başlanmış, Ulu Ârif Çelebi’nin çabaları ve katkılarıyla bazı kurallara bürünmüş ve birtakım mânâ ve semboller de yüklenerek Pîr Âdil Çelebi (V.1460) ve Pîr Hüseyin Çelebi (V.1666) sayesinde bugünkü şeklini almıştır.

Mevlevî mukabelesindeki her hareket ve süreç, mut­laka görülen ve duyulanın ötesinde mânâlar ile tezyin edilmiştir. Örneğin, semâzenin kollarını giymeden omuzlarına aldığı hırka nefsinin kabridir; tennûresi kefeni, sikkesi ise mezar taşıdır. Semâ etmeyi layıkıyla öğrenmiş bir derviş, açtığı tennûreyi aşkı, ilmi, irfânı, kemâli ve muhabbeti ile doldurmalı, semânın bir ritüel olmaktan öte ilâhi aşkın bir tezâhürü olduğu gerçeğini idrak edebilmiş olmalı ve aşkını semâ ile dile getirmelidir.

Toplumda, yaygınlığı münasebetiyle, semâ denince akla gelen Mevlevî semâ âyin-i şerifinin resmî adı Mevlevî mukâbelesidir. Bu tasavvufî tören, eskiden yalnızca Mevlevîhânelerde, günümüzde ise âdâb ve mekân açısından semâ yapmaya uygun olan her yer­de icra edilebilmektedir.

Geleneklere göre yapılan bir Mevlevî mukâbelesinin icrâsı ise şöyledir:

Mukâbele-i şerîfin olacağı gün veya gece, görev­li meydancı dede namaz vaktinden biraz önce, semâhâneye girerek yere ters olarak serilmiş tecelli rengi olan kırmızı renkli şeyh postunu alır, sol om­zuna koyar ve şeyh efendiden semâ izni istemeye gider. Şeyh, “Eyvallah” diyerek izin verdiğini belirt­tikten sonra meydancı dede, dervişlerin duyabileceği kadar yüksek sesle ve özel okunuşu ile, “Abdeste, tennûreye salâ” diye seslenir ve postu semâhâneye götürüp kıble istikâmetinde, postun yönü karşı tarafa yerleşecek ve mutrıb heyetine bakacak şekilde usû- lünce serer. Konya’daki mukâbelelerde kırmızı post, post kubbesinin altına serilir ve mukâbele esnasında boş bırakılır. Ezan okunduktan sonra semâya girecek dervişler, semâ kıyafetlerini giyerler. Tersine katlan­mış olan tennûreler koltuklarında tutulur ve öylece kıbleye karşı diz üstü oturup Hz. Pîr Mevlânâ’nın rû- huna üç İhlâs bir Fâtiha okunur. Yine oturmakta iken tennûrenin yakası öpülerek baştan aşağıya geçirilir. Böylece tennûre, ters iken düz olmuş olur. Sonra ayağa kalkılır, “elifî nemed” veya “elif-lâm bend” adı verilen bel bağı kemer gibi bağlanır ve özel şekilli bir yelek olan “deste-gül” sırta giyilir. “Resim (Tören) Hırkası” denen geniş kollu, siyah renkli, uzun ve ge­niş hırka da omza alınır ve başa geçirilen sikke ile kıyafet tamamlanmış olur.

Meydancı dedenin “Buyurun Yâ Hû” nidâsı ile dâvet edilen müntesibler kıdem sıralarına bakılmaksızın teker teker semâhâneye girerler. Semâhâneye girer­ken eller göğüste ve ayaklar sağ ayağın başparma­ğını hafifçe sol ayağın başparmağı üzerine koymak suretiyle mühürlü, vücûdu öne eğerek ve başı sağ tarafa doğru yıkarak, yüzü kalbe doğru dönmek sûretiyle selâm verilir. Buna “baş kesmek” adı ve­rilmektedir. Görev rütbeleri ve kıdemlerine göre her­kes, yerini alarak ayakları mühürlü ve sol eli ile sağ omuz, sağ eli ile sol omuz tutulu vaziyette şeyhin gel­mesini bekler. Hakk’ın birliğini temsil eden bu duruşa “Niyâz Vaziyeti” denir.

Şeyh, sağ arkasındaki meydancı ile birlikte semâhâ- neye girip ayak mühürleyerek başını eğmek sûretiyle selâm verir ve herkes aynı biçimde sessizce şeyhin selâmını cevaplar. Sonra şeyh postuna geçer. Bu sı­rada herkes, hırkasının kollarını giyerek semâhâne- nin ortasına doğru yürür, saflar düzülür ve namaza başlanır. Câmideki ile aynı usûlde kılınan namaz, şeyhin Fâtihâ’sı ile sona erer.

Namaz bittiğinde, saflar bozulur ve yüzler “Mesnevî Kürsüsü”ne döner. Şeyh veya kâr-i Mesnevî denen Mesnevî okumakla görevli dede, daha önce meydancı tarafından kürsünün altına serilmiş olan seccadeye, yüzü kıbleye karşı gelecek şekilde oturur ve Mesnevî şerhi başlar. Mesnevîhân dede, Mesnevî’den beyitler okur ve şeyh efendi bunları açıklar. Mesnevî’ye baş­larken 1. ciltteki,

“Tû megû mâ râ ber ân şehbâr nîst
Bâ kerîmân kârhâ düşvâr nîst”

(Sen bize o padişaha varmaya izin yok deme Kerem sahibi olanlarla işler güç değildir) anlamına gelen 221. beyit ve bitirirken 4. ciltteki,

“Ne nücûmest û ne remlest û ne hâb
Vahy-i Hakk’ullâh a’lem bi’s-sevâb“

(Bu ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya Allah daha iyi bilir; bu Tanrı vahyidir) anlamındaki 1852. beyit okunur.

Mesnevî şerhi bittikten sonra da mutrıbhânede kısa bir Aşr-ı Şerîf okunur ve sonrasında şeyhin kürsü üzerinde yaptığı “post duası”nın ardından Fâtihâ okunur. Şeyh, kürsüden inerken, herkes yer öpüp ayağa kalkarak semâhânedeki yerini alır.

Bütün tarikat âyinleri gibi Mevlevî Âyin-i Şerîfi de Hz. Peygamber’e olan saygı ve sevginin ifâdesi ola­rak salavât ile başlar. Mevlevî Âyini’nde ise bu ifa­de, Hz. Mevlânâ’nın, Mustafa Itrî Efendi tarafından Rast makamında bestelenmiş olan Na’t-ı Şerîf’i ile gerçekleştirilir. Na’t besteleri arasından en tanınmış olan bu beste 200 yıldan fazla bir süredir hem Mevlevîhânelerde hem de gerektiğinde diğer tekkelerde okunmuştur:

“-Yâ Hazret-i Mevlânâ hak dost-
Yâ Habîballâh Resûl-i Hâlik-i Yektâ tüyî
Ber güzîni zül- celâl-i pâk ü bî hemtâ tüyî
Nâzenîn-i Hazret-i Hâk, sadr-ı bedr-i kâinât
Nûr-i çeşm-i enbiyâ çeşm-i çerâğ-ı mâ tüyî
Der şeb-i mi’râc, bûde Cebrail ender rekâb
Pâ nihânde ber serîn ü Kümbet-i Hadrâ tüyî
Yâ Resûlullâh tüdâni ümmetâned âcizend
Rehnümâ-yı âcizâni bi ser ü bî pâ tüyî
Serv-i bostân-ı risâlet nevbehâr-ı ma’rifet
Gülben-i bağ-ı şerîat bülbül-i bâlâ tüyî
Şems-i Tebrîzî ki dâret Nâ’t-ı Peygamber zi ber
Mustafâ vü Müctebâ ân Seyyid-i a’lâ tüyî
(Yâ tabîb-el kulûb, yâ veliyyallâh, Allah dost, dost)”

(Allah’ın sevgilisi; Yaradan’ın tek peygamberi sensin
Seçilmiş, zül-celâl, temiz ve eşsiz sensin.
Hazret-i Hakk’ın nazlısısın, kâinatın üstündesin
Enbiyâların göz nûrusun, göz ve ışığımız sensin.
Mîrâc gecesinde Cebrail, senin bineğinin üzengisini tutmuştu.
Kümbet-i Hadrâ’nın en üstüne ayağını basmış sen­sin.
Yâ Resûlallah, sen biliyorsun ki, bütün ümmetlerin acizdir.
Ayaksız ve başsız kalmış acizlerin rehberi sensin.
Peygamberlik bostanının çamı ve mâ’firetin ilkbaha­rısın.
Şerî’at bahçesinin gülfidanısın ve en yüksek bülbü­lüsün.
Şems-i Tebrizî ki, Nâ’t-ı Peygamber’i ezberlemiştir.
Saf ve seçkin en yüksek efendi sensin.)

Mevlevî mukabelelerinde ney taksiminden önce oku­nan bu besteden evvel ise, Hz. Mevlânâ’nın Peygam­berimizi öven şiirleri doğaçlama olarak okunmuştur. Hz. Muhammed (SAV)’in bütün peygamberleri temsil etmesi ve hepsinin emanetini taşıması hasebiyle, bu na’t sadece Hz. Muhammed’i değil onda tecelli eden diğer peygamberleri de anlatmaktadır.

Nâ’tın okunması sessizlik içerisinde gerçekleştikten sonra kudümzenbaşı kudüme Allah’ın “Ol” emri­ni sembolize eden birkaç darbe vurur ve akabinde “post taksimi” başlar. Taksim bittiğinde kudümzen- başının işâreti ve ilk darbesi ile birlikte âyin peşrevi çalınır. Bu esnâda, şeyh efendi ve semâzenler, elle­rini şiddetli bir şekilde yere vurup ayağa kalkarlar.

Buna “darb-ı celâl” denir. Oturur haldeyken ölmüş sayılar derviş, ney taksimiyle adeta sûrun sesini duy­muşçasına dirilir ve ayağa kalkarak icrâya katılır.

Ayağa kalkmış bulunan semâzenler sağa doğru bir­birlerine yaklaşırlar. Bu sırada şeyh, postun önüne çıkıp baş keserek selâm verir ve herkes de onunla birlikte baş keser. Sonra şeyh, sağına doğru dönüp peşrevin temposuna da uygun bir şekilde sağ ayağını atıp solu yanına çekerek, sonra solu ileri atıp sağı yanına çekerek yürümeye başlar. Semâhânenin ke­narında durmakta olan semâzenler de sağa dönüp aynı şekilde yürümeye başlarlar. Şeyhin arkasındaki kişi (aşçı dede veya semâzenbaşı) postun önüne gel­diğinde ayak mühürleyip baş keser ve “hatt-ı istivâ” denen postun ucu ile karşıdaki mutrıb heyeti arasında çizili olduğu varsayılan ve hakikate varan yolu sade­ce şeyh bildiğinden ondan başkasının basamayacağı çizginin üzerinden sağ ayakla atlayıp solu da attıktan sonra, posta arkasını dönmeden yüzünü geliş yönü­ne çevirip yine ayak mühürler. Arkasındaki semâzen ile postun önünde birbirlerinin yüzüne, gözüne ve özellikle iki kaşının arasına bakarak ve hırkalarının içinde sağ ellerini kalplerine götürerek selamlaşırlar. Postun sağındaki kişi arkasını semâhâneye dönme­den yine sağa dönerek yürümeye başladığında, ken­disinden sonraki semâzen aynı hareketleri tekrarlar. Böylece herkes selamlaşmış olur ve buna “cemâl seyri” veya “cemâl cemâle gelmek” denir. Bu selam­laşma bir bakıma Hz. Mevlânâ’nın insanı takdisidir. Hatt-ı istivânın semâhâneye göre sonundan posta doğru yapılan hareket “seyr-i sülûk” denen manevî olgunluğa erişme yolculuğunu anlatır.

Türbesi olan bir semâhânede semâ yapılıyorsa, tür­benin yanından geçerken de baş kesilip selâm verilir. Ayrıca bu karşılıklı niyazlaşma Konya’daki âsitânede şeyh postu önünde değil, Hz. Mevlânâ’nın sandukası önünde yapılır.

Birinci devir bitip de şeyh postun önüne geldiğinde selamlaştığı kişi tekkenin en kıdemsiz dervişidir ve şeyh efendi ile bu derviş de aynı şekilde selamlaşır. İkinci ve üçüncü devirler de aynı şekilde devam ettikten sonra herkes semâhânenin etrâfını üç defa dolaşmış olur. “Devr-i Veledi” (Sultan Veled Devri) adı verilen bu selamlaşma ölümden sonra dirilmeye benzer. Zira mutlak varlığın devri, adeta bir daire­dir. Ayrıca semâhâne çevresini bu şekilde üç kere dolaşmak “ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakke’l yakîn” (biliş, buluş, oluş) adları ile bilinen üç mertebenin de timsalidir.

Devr-i Veledî esnasında herkes sessizce Allah ismini zikreder ve mutrıb, peşrev yürüyüş sırasında bitse bile tekrar başa dönerek icraya devam eder. Üçün­cü devir de bittikten sonra peşrevin çalınmasına son verilir ve makamı gösteren birkaç cümlelik bir ney taksimi geçilir.

Geçilen taksimin ardından âyinhânlar, yani mutrıb heyetindeki okuyucular, tüm sazların refakatinde âyini okumaya başlarlar. Hz. Mevlânâ’yı temsil eden şeyh, mutlak varlık makamı olan postunun üzerin­de; semâyı idâre edecek semâzenbaşı hâriç herkes omuzlarındaki hırkaları çıkarıp oturdukları yere bıra­kır ve hemen niyâz vaziyeti alır. Şeyh, postun önüne doğru üç adım atarak baş keser ve ayin icrasında bulunan herkes de ona cevaben baş keser. Âyin ic- râsı esnasında birtakım hareketlerin üç rakamı ile birleştirilmesi de, Hz. Peygamber’in sünneti üzeredir.

Şeyh, sağ eli üstte olarak ellerini kavuşturmuşken semâzenbaşı şeyhe doğru ilerleyerek şeyhin açıkta duran elini, şeyh de eğilerek onun sikkesini öper. Semâzenbaşının sağ ayağını geriye çekerek veya ileriye atarak verdiği işârete göre semâzenler, şeyh ile semâzenbaşı gibi selamlaşır ve üç adımla mey­dana doğru yürümeye başlarlar. Şeyhin, postun üç adım önüne çıkıp, “Kunû dâ’ireten ‘alâ vucûdiküm ve ‘âmileten ‘alâ şâkiletiküm” (Gerçek varlığınızın dâi­resinde dönün, istidatınıza ve yaratılışınıza uyun, ita­at edip amelde bulunun) demesi ile de semâ başlar.

Omuzları tutmakta olan eller yavaşça aşağıya in­dirilip, elin dışı vücuda ve sikkeye temas ettirilerek omuz hizâsından yukarıya kadar kaldırılır ve sağ el yukarıya, sol el aşağıya bakar. Başlar hafifçe sağa eğiktir. Bu şekil tam bir kılıç kabzasına benzer. İki ayak bu kılıcın çatal ağzıdır ve bu sûretle bir zülfikâr meydâna gelmektedir. İşte sâlik bu şekilde mevhûm varlığı bir kılıç gibi kesmektedir. Aynı zamanda el­ler ve ayaklar, tersine birer i (lâmelif harfi) temsil etmektedir. Lâ ve İllâ, Müslümanlığın esas umdesi olan “Lâ ilâhe illallâh” (Allah’tan başka ilâh yoktur) sözünü temsil etmekle berâber, varlık birliği inancına göre mutlak varlığı ispat, ondan başka bütün varlık­ları da nefyeder.

Bu şekilde son semâzen de semâya girdikten sonra, semâzenbaşı şeyhe baş kesip, semâyı idâre etmek üzere semâhânede dolaşmaya başlar. Şeyh ise, pos­tun gerisine çekilip, ayakta durarak semâyı izler.

Mevlânâ’nın, “Sol ayağımız şeriatta sâbit, sağ ayağı­mız yetmiş iki milleti gezer” sözünün bir misali olarak semâzenin sol ayağına “direk”, sağ ayağına “çark” denir. Direk, şeriatta sabit olduğundan yerden hiç kesilmez ve diz bükülmez. Çark ise, direğin etrafında sola, yani kalbe doğru döndürülür. Vücudun bu şe­kilde kendi etrafındaki bir dönüşüne de “çark” denir. Direği, yerden sürümeden sâbit durarak çark atmaya da “direk tutma” adı verilmiştir. Semâzen çarkını ye­rinden kaldırırken “Al”, yere basarken “lah” hecele­rini sessizce içinden söylemek sûretiyle İsm-i Celâl okur.

Âyin bestesinde bir selâmın bitip diğer selâmının başladığı, beste usûlünün değişmesinden anlaşılır. Semâzenler bunu fark ettikleri anda bulundukla­rı yerde, yüzleri “kutuphâne” denen semâhânenin merkezine gelecek şekilde durarak niyâz vaziyetin­de baş keserler ve ikili, üçlü gruplar hâlinde omuz omuza yaslanırlar. Şeyh postun önüne doğru ilerleyip baş kestiğinde, yine herkes onunla birlikte baş ke­ser ve şeyh, sessizce “Selâm’ullâhi ‘aleyküm eyyü- ha’ed-dâ’irûn fî dâ’ireti’l-mahabbeti sellem’allâhu es- mâ’iküm ve niyyâtiküm ve evsalâküm ile’l-mebde’i’l -hakîkî bi’s-selâme” (Ey sevgi dairesinde dönenler, Allah’ın selâmı sizlerle olsun. Allah, düşleriniz gibi, niyetlerinizi ve sizleri selâmetle başlangıca ulaştırsın) şeklindeki selâm duâsını yapıp yine postun gerisine geçtiğinde tekrar berâberce baş kesilir. Daha sonra semâzenbaşı ve semâzenler, birinci selâmda olduğu gibi el ve sikke öpmeden yine semâya girerler.

Şeyh efendinin, “Selâmün ‘aleyküm eyyuhe’s-sâ’irû- ne fî tarîki’l-meveddeti v’el-muhılleti ve keşfe ‘an basari basîretiküme’l-ğışâvete hattâ terevne esrâ- re’d-devri ve’l-merkezi’l-hakîkî” (Ey sevgi ve aşk yolunda yürüyenler, Allah’ın selâmı üzerinize olsun. Allah can gözlerinizden perdeyi kaldırsın da bu dev­rin hakikî merkezinin esrarını görün) duasıyla üçüncü ve “Selâm’ullâhi ‘aleyküm eyyühe’l-âşıkûne ve’s-sâ- dıkûne temmet edvâre-i küm ve tâbet esrâre-i küm ve ce’ale-i kümü’l-vâsılîne ilâ hakîkati’l-yakîn” (Ey âşıklar ve sâdıklar Cenâb-ı Hakk’ın selâm ve ism-i şerîfi ile tecellisi üzerinize olsun. Devirleriniz tamam­landı ve sırlarınız temizlendi. Allah sizi yakînin ger­çek makamına ulaştırdı) duası ile de dördüncü selâm aynı şekilde başlar ve icrâ edilir.

Ayrıca bütün âyînlerde dördüncü selâmların güftesi her zaman Mevlâna’nın şu rubaisidir:

“Sultân-ı menî, sultân-ı menî
Ender dil u can îmân-ı menî
Der men bedemî men zinde şevem
Yek can çi şeved, sad cân-ı menî”

(Benim sultânımsın, benim sultânım; gönlümde ve canımda imanımsın. Bana üflersen dirilir, canlanırım; bir canda ne oluyor ki! Sen benim yüzlerce canımsın.)

Dördüncü selâm artık gönül aynasında hakikati görmüş olmak demektir. Bu selâmda semâzenler, semâhânenin etrâfında sıralanarak semâ ederler. Orta yer boş bırakılır. Son semâzenin de semâya girmesinden sonra, bütün semâzenler yerlerinden kıpırdamadan, direk tutarak semâ ederler. Semâ- zenbaşı niyâz edip semâzenleri de yerleştirdikten sonra, şeyhin solundaki yerine geçer ve orada kalır. Şeyh ise postundan öne ilerleyip niyâz eder ve semâ­ya girer. Şeyh, sol el ile hırkasının sağ tarafını bel hizâsından, sağ eli ile de yakasından tutup, hırkanın göğüs kısmını sağ tarafa doğru hafifçe açarak hatt-ı istivâ üzerinden semâ etmek sûretiyle semâhânenin merkezine kadar gelir ve orada direk tutar. Bu semâ­ya “post semâsı” denir. Semâzenbaşı da bulunduğu yerde post semâsı yapar.

Bu dört selâm “şeriat, tarikat, hakikat ve marifet” mertebelerini sembolize eder. Tarikat, şeriattan haki­kate, yani dinin görünen zahirî kısmından içine doğru giden bir manevî yoldur. Marifet ise, hakikate ulaş­tıktan sonra sırrı gizlemek ve edebe riayet etmektir. Bu dört prensip üzerine kurulu olan bütün tarikat­larda olduğu gibi Mevlevîlikte de amaç, kişinin önce kendi ile karşılaşıp tanışması, sonra Allah’ı anlayıp mutlak hakikatin sebebine vâsıl olması, kainatın aşk olduğunu hissetmesi ve tüm benlik telaşlarından sıy­rılıp vahdâniyyete ermesidir.

Âyin bestesinin dördüncü selâmının güftesi bittikten sonra sazlar son peşreve geçerler. Ama eğer segâh makamındaki Niyaz İlahisi icra edilecekse, sazlardan biri segâha geçiş taksimi yapar. İlahi icrasının ardın­dan da kutuphânede direk tutmakta olan şeyh ya­vaş yavaş postuna doğru ilerler. Taksim, şeyh posta vardığı zaman bitirilir ve Kur’ân-ı Kerîm okunmaya başlanır. Bu arada şeyh postuna oturur, semâzen- ler oldukları yerde veya topluca şeyhin sol tarafında otururlar, bir can arkadaşlarının üzerlerine hırkalarını koyar ve hep beraber Kur’ân dinlenir. Kur’ân bir yerde şeriatla başlayan törenin çeşitli merhaleler geçildik­ten sonra yine şeriatla bittiğinin de bir alametidir.

Aşr-ı Şerîf bittikten sonra şeyhin sol tarafında uygun bir yerde Duâgû Dede (Duâcı Dede) şu şekilde dua eder:

“Bârekallâh ve berekât-ı kelâmullâh râ. Semâ râ safâ râ vefâ râ vecd ü halât-ı merdân-ı Hüdâ râ. Evvel azamet-i buzurgi-yi Hüdâ râ ve selâmet-i rûh-i pâk-i

Hazret-i Habîbullâh râ. Çihâr yâr-i güzîn-i bâ safâ Hazret-i İmâm Hasen-i Ali ve Hazret-i İmâm Hüseyn-i Velî, e’imme-i ma’sûmîn, ezvâc-ı mutahhere, evlâd-ı resulillâh ve şühedâ-yı deşt-i Kerbelâ râ. Mecmû’-i evliyâ-yi âgâh ve ârifân-ı bi’llâh, ale’l-husûs Hazret-i Sultânü’l-Ulemâ ve Hazret-i Seyyid Burhânüddîn-i Muhakkık-ı Tirmizî, kutbü’l-ârifîn, ğavsü’l-vâsılîn Hazret-i Hüdâvendigâr râ. Ve Hazret-i Şeyh Şemsüd- dîn-i Tebrizi ve Selâhuddîn-i Zerkûb-i Konevî, Şeyh Kerîmüddîn, Sultân İbn-i Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi ve Vâlide-i Sultân râ. Ve Hazret-i Ulu Ârif Çelebi ve sâ’ir Çelebiyân-ı kirâm-ı ihtirâm, meşâyıh, hulefâ, dedegân, dervîşân, muhibbân ve fukarâ-yi mâzî râ. Selâmet-i Hazret-i Çelebi Efendi ve selâmet-i Dede Efendi râ. Ve devâm-ı ömr-i devlet-i pâdişâh-ı dîn-i İslâm ve selâmet-i vezîr-i a’zam ve şeyhü’l-İslâm Efendi râ. (Cumhuriyetin ilanından sonra: “Cumhûriyettü’t-Türkiyye, selâmet-i re’îs-i devlet ve hükûmet ve vükelâ-yı millet râ”.) Ve rûh-i revân-ı bâni-yi în dergâh dede (Burada tekkenin kurucusu ile o zamana kadar şeylik edenler anılırdı.) efendi râ. Safâ-yi vakt-i dervîşân, hâzirân, gâ’ibân, dûstân, muhibbân râ. Ez şark-ı âlem tâ be garb-ı âlem, ervâh-ı güzeştegân kâffe-i ehl-i îmân râ. Ve rızâ-yi Hüdâ Fâtihatü’l-Kitâb behânîm, azîzân.

Azamet-i Hüdâ râ… Tekbîr…

Allahu ekber Allahu ekber lâ ilâhe illâllâhu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd

Esselâtü ve’s-selâmu aleyke yâ Resûllâllah. Es- selâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîballâh. Esselâtü ve’s-selâmü aleyke yâ nûra Arşillâh. Esselâtü ve’s-selâmü aleyke yâ seyyide’l-evvelîne ve’l-â- hirîn. Ve şefî’al müznibîn. Ve selâmün ale’l-mürselîn. Ve’l-hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn. El-Fâtihâ.”

(Aferin, tebrikler olsun Allah kelâmının bereketi, gök­yüzü, berraklık, neşe ve Allah dostlarının vecd ve hâlleri için; önce Allah’ın yüceliği ve büyüklüğü ve Peygamber’in temiz ruhunun selâmeti için; seçilmiş dört halife, Ali’nin oğlu İmam Hasan ve İmam Hüse­yin, günahsız imamlar ve temiz eşleri, Allah Resû- lü’nün çocukları ve Kerbelâ Çölü’nün şehitleri için; (her şeyden) haberdâr olan evliyânın ve Allah veli­lerinin tamamı; özellikle Hazret-i Sultânü’l-Ulemâ ve Hazret-i Seyyid Burhânüddîn-i Muhakkık-ı Tirmizî, âriflerin kutbu, Allah’a ulaşmışların şeyhi Hazret-i Mevlânâ için ve Hazret-i Şeyh Şemsüddîn-i Tebrizî ve Konyalı Selâhaddîn-i Zerkûb, Şeyh Kerîmüddîn, Sultân oğlu Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi ve Sultân’ın annesi için ve Hazret-i Ulu Ârif Çelebi ve geçmişteki diğer saygın, asil çelebiler, şeyhler, hali­feler, dedeler, dervişler, muhibler ve fakîrler için;

Hazret-i Çelebi Efendi ve Dede Efendi’nin selâmeti için; İslâm dini padişahının devletinin ömrünün de­vamı ve baş vezirin ve şeyhülislâmın selâmeti için (Cumhuriyetin ilanından sonra “ve Türkiye Cumhu­riyeti Devleti’nin devamı, devlet başkanı, hükûmet ve milletvekillerinin selâmeti için”) ve bu dergâhın bânisi  Dede’nin göç eden ruhu için; dervişlerin, burada bulunan ve bulunmayanların, Mevlevîlerin ve sevenlerinin vakitlerinin güzel olması için; Doğu’dan Batı’ya kadar tüm dünyadaki iman sahiplerinin ruhla­rının tamamı için ve Allah rızası için Kur’ân-ı Kerîm’in Fatihâ’sını okuyalım ey dostlar!

Allah’ın yüceliği için Tekbir…

Allahu ekber, Allahu ekber, lâ ilâhe illâllâhu, vallahu ekber, Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd.

Esselâtü ve’s-selâmu aleyke yâ Resûllâllah. Es­selâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîballâh. Esselâtü ve’s-selâmü aleyke yâ nûra Arşillâh. Esselâtü ve’s-selâmü aleyke yâ seyyide’l-evvelîne ve’l-â- hirîn. Ve şefî’al müznibîn. Ve selâmün ale’l-mürselîn. Ve’l-hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn. el-Fâtiha)

Bu duadan sonra ayağa kalkılır, semâhâne içinde tür­be varsa o tarafa doğru baş kesilerek Fâtihâ okunur ve postnişîn, Yunus Sûresi’nin “Uyan, Allah dostuna ne korku vardır ne de onlar mahzun olurlar” mealin­deki 62. âyetini okuduktan sonra tekrar semâhâneye dönerek aşağıdaki gülbangı söyler:

“İnâyet-i Yezdân, himmet-i merdân ber mâ hâzır u nâzır bâd, kulûb-i âşıkân güşâd. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Cenâb-ı Şems-i Tebrizî, kerem-i Haz- ret-i İmâm-ı Ali ve şefâ’at-i Muhammedîni’n-nebiy- yi’l-ümmî rahmeten li’l-âlemîn, Hû diyelim. Hû.”

(Allah’ın yardımı ve büyük kişilerin gayreti bizim üzerimizde, burada ve de gören olsun! Hazret-i Mev- lânâ’nın nefesi, Cenâb-ı Şems-i Tebrizî’nin sırrı, Haz- ret-i İmam-ı Ali’nin cömertliği ve âlemlerin rahmeti, ümmî Peygamber Hazret-i Muhammed’in şefaatiyle aşıkların kalpleri açılsın. Hû diyelim! Hû…)

Gülbang bitince hep beraber baş kesilip Hû çekilir ve şeyh, “Esselâmu aleyküm” der, bu selâm semâzen- lere olduğu için selâmı semâzenbaşı, “Ve aleyküm esselâm ve rahmetullâhi ve berekâtü hû..” diyerek alır. Semâzenler de baş keser. Şeyh bu sırada postun tam karşısındaki kapıya doğru yürümektedir. Tam orta yere geldiğinde yine selâm verir. Bu selâmı da kudümzenbaşı veya neyzenbaşı alır. Şeyh semâhâ- neden ayrıldıktan sonra, herkes teker teker posta selâm verir ve semâhâneyi terk eder. Meydancı dede de şeyh postunu kaldırır ve böylece Mevlevî Mukâbe- lesi nihayete ermiş olur. Eğer Mukâbele Şeb-i Arûs günü icra edilmişse semâ töreninin sonunda post- nişîn, semazenbaşı ve kıdemlerine göre bütün semâ- zenler birbirleriyle ellerini öperek “görüşürler”. Buna da “musafaha” denir.

Mevlevîlere göre, semâ merâsimlerinin üç safha­sı vardır: tabii semâ, rûhânî semâ, rabbânî semâ. Sazla, sözle ve raksla semâ edenlerin kalplerinde bir coşkunluk hâsıl eden semâ, tabii semâ; tasavvuf yolunda olgunlaşmış kimselerin içlerine ilâhi sırların doğmasına vesile olan semâ, rûhânî semâ; ilâhî sırlar ile hemhâl olabilmiş tasavvuf ehlinin icra ettiği semâ ise rabbânî semâ’dır.

Mevlevî mukâbelelerinde baştan aşağıya her şey önce edebden geçer; sonrası ise aşk, sevgili ve sevgiliye kavuşmadır. Edep ve Mevlevî geleneği mukâbelenin bütün kurallarını bir çerçeve içine al­mış, bu kurallar da Mevlevîliğin yaşadığı asırlar bo­yunca değişmeden devam etmiştir.

Ayin-i Cem

Bir derviş elbette gün içerisinde vaktini yalnızca namaz kılmak, Kur’ân okumak gibi ibadetlerle ge­çirmez. Herkesin olduğu gibi dervişlerin de gündelik hayatlarında devam ettirdikleri dünyevî işleri vardır. Ancak derviş, tüm işlerin Allah’ın işi olduğunu idrak etmiştir. Yani yapacağı bütün işler birdir ve kendisi­nin ulaşmak istediği maksada göre değişik şekillerde zuhur etmektedir. İşte buna fiilleri bir eylemek mânâ­sına gelen “tevhîd-i ef’âl” denmektedir. Sonra der­viş, yaptığı bütün bu işlerin, sıfatların bir tezahürâtı olduğunu, yani tek bir sıfatın, kendi ulaşmak istediği mazharın derecesine ve istidadına göre değişik şe­killerde vücûd bulduğunu idrak eder; buna da sıfat­ları bir eylemek mânâsına gelen “tevhîd-i sıfat” de­nir. En nihayetinde ise, tüm sıfatların tek bir zâta ait olduğu sonucuna erişir ve bu noktada zâttan başka bir şeyin aslında olmadığını anlar. İşte buna da “tev­hîd-i zât” denir. İşte fenâ durakları adını verdiğimiz bu idrak derecelerine erişen derviş ‘biliş, görüş ve oluş’ duraklarını muvaffakiyetle geçmiş ve etrafın­da gördüğü her şeyin Allah’ın bir yansıması, yaptığı her işin öyle ya da böyle ona ulaşma noktasında bir vesile olduğunu kavrayarak, mevhum varlığı Allah’ın gerçek varlığıyla eritmiş, yok etmiş olur.

Fenâ makamlarını tamamlayıp kendi varlığını Al­lah’ın varlığında eritmeyi başarmış olan derviş için, seyr-i sülûkunu tamamlayabilmek adına artık bekâ makamlarına seyahat başlar. İşte burada aynı yolu geri dönüş söz konusudur. Ancak bu seyahat sırasın­da dervişte artık Yaradan ile yaratılmışları aynı anda görme, her durakta her mazhara istidadına göre mu­amele edebilme melekesi hâsıl olmuştur. Tam da bu noktada cem dediğimiz birlik olma hali ile fark, yani ayrı durma hali adeta bir arada yaşanır ve bu durum “fark-ı Muhammedî” adıyla ifade edilir.

Mevlevîlikte ayin-i cem adıyla anılan, özellikle ge­celeri namazlar kılınıp yemekler yendikten sonra, bu törene mahsus geniş bir odada yapılan bu ritüe- le muhibler de iştirak edebilirlerdi. Evvelâ meydancı odayı hazırlar; kapının tam karşısına şeyh efendiye mahsus bir kırmızı post serer, posttan kapıya doğru, oturulacak yerlerin önüne iki sıra, dokuzar tane ol­mak üzere on sekiz adet şamdan yerleştirir ve canlar gelmeden bu şamdanlardaki mumları yakardı. Her­kes birer birer niyaz ederek ayn-i cem odasına girer, yerine geçip ayak mühürler ve bekler. En son şeyh efendi gelerek kapıda baş keserken canlar da onunla birlikte baş keser ve şeyh efendi yavaş yavaş postuna gidip oturduğunda canlar da onunla birlikte otu­rurlar. Arkasında hep beraber yere kapanıp öpmek suretiyle niyaz ederler. Kahveler içilip fincanlar top­landıktan sonra neyzenbaşı neyiyle bir taksim yapar ve akabinde herhangi bir makamdan ayin okunmaya başlanırdı. Dileyenler şeyh efendiye niyaz ederek ortadaki geniş meydanda direk tutarak sema eder ancak bu esnada tennûre giyilmezdi. Âyin bittiğinde şeyh efendi aşağıdaki gülbangı okurdu:

“İnâyet-i Yezdân, himmet-i merdân! Mübarek vakitler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, sâhib-i ce- miyyetin murâdı hâsıl ola, bil-cümle sâhib-i hayrâtın ervâhı şâd ola, bu bitti ganisi gele, demler, safâlar müzdâd ola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmam-ı Alî, Hû diyelim.”

Hep beraber yine bir Hû çekilir, arkasından yere ka­panıp öpülür ve herkes bağdaş kurarak yerine otu­rurdu. İşte bu ayin tamamlandıktan sonra meclisteki resmiyet kalkar, meydancı ortaya mevsim yemişle­rinden getirir, sohbet başlardı. Bir aralık şerbet da­ğıtılır, mutrıb heyeti hususî terennüm etmeye baş­lardı. Âyinler, ilâhiler, sohbet derken sabah ezanları okunmaya başlar, şeyh efendi “Fâtihâ” der, Fâtihâlar okunduktan sonra her zamanki ritüel yerine getirile­rek mescide geçilirdi.

Dilediği zaman muhiblerden herhangi biri matbahın meyve, şerbet ve kahve masraflarını karşılayarak, şeyhe ve dedelere de niyaz sunmak suretiyle ayin-i cem yaptırabilirdi. Hatta zaman zaman ayin-i cem yapılması için bir şey vakfedenler de vardı yahut ayin-i cem herhangi bir evde de yaptırılabilirdi.

Cezâ – Serpâ Etmek

Seyyâh vermek, her ne kadar dervişlikte sülûk es­nasında var olan bir hareket olarak düşünülse de Mevlevîlikte bu daha çok cezâ mahiyetindedir. Tek­kede herhangi bir derviş yahut dede, tarikata aykırı bir harekette bulunursa kazancı dede tarafından ya bir müddet ayakta tutulur, veya muayen bir zaman riyâzat verilir, yahut birkaç gün bir yere kapatmak sûretiyle cezalandırılırdı. Bu ceza, tembih ve ikaz­dan sonra eğer can aynı kabahati işlemeye devam ederse bu sefer meydanda yahut semâhânede türbe önünde “peymançeye durdurulup” dövülürdü. Pey- mançe denen şekilde, derviş ellerini çapraz bir şekil­de göğsüne koyar ve ayaklarını mühürleyerek niyaz hali alırdı. Kazancı dede matbahta asılı duran, adına “çelik” denen yaklaşık olarak bir metre boyundaki bir sopayla hafifçe, ekseriya dokuz veya on sekiz kez bu dervişin arkasına vururdu. Çelik vurulurken vuran kişinin dirseğinin vücudundan ayrılmaması şartı var­dı. Burada amaç dövülen kişinin canını acıtmamaktı. Yani çelik vurmak yalnızca bir ikazdı.

Eğer derviş çok büyük bir kabahat işlemişse, o vakit sikkesi ve hırkası alınır, kendisi bir müddet sikkesiz ve hırkasız olarak yalnızca arakiyye ile kalırdı. Bu süre on sekiz gün sürer ve on sekiz günün sonun­da derviş, meydancı dede ile beraber şeyh efendi­nin huzuruna varır, diz çöker, meydancı dede sikke ve hırkayı şeyh efendiye verir, o da gerekli ikaz ve tembihleri yaptıktan sonra bu emanetleri dervişe iade eder ve yeniden tekbirlerdi. Sikkesi ve hırkası yeniden tekbirlenen derviş, gücü yettiğince matbah masrafı verir, yahut bir ayin-i cem tertip ederdi.

Eğer ki dervişin suçu çok büyükse yahut sikkesi ve hırkası yeniden tekbirlendikten sonra suçunu tek­rarlarsa, bu kez de kazancı dede meydancıya haber verir. Meydancı bir sabah meydân-ı şerîften çıkarken o dervişin hırkasını sırtına verir ve usûle aykırı ola­rak ayakkabılarının uçlarını dışarı doğru çevirir. Bunu gören derviş itiraz etmeden ayakkabılarını giyip çı­kar, eşiği öpüp hücresine gider ve eşyasını toplayıp çıkar. İşte bu duruma “yolsuz olmak”, bu cezalara sebebiyet veren hareketlere de “yolsuzluk yapmak” adı verilirdi.

Mevlevîlikteki en büyük cezâ ise, “serpâ” etmekti. Türkçedeki karşılığı baş (ser) ve ayak (pâ) olan bu tabir, başlar tâcıyken ayaklar yapmak anlamına ge­lebileceği gibi, dervişin başsız ve ayaksız olduğuna (yani varlığının kaybolmuş olduğuna) ancak kabahati büyük olduğu için tekrar bu mefhumlara sahip oldu­ğuna da delalet eder. Serpâ etmek, dervişi muvakkat yahut müebbet olarak tarikattan çıkarmak demektir. Serpâ edilen kişi daha sonra tekrar tarikata dönmek isterse, çile kırmış sayılır ve bütün seyr-i sülûkuna en baştan başlar.

Hastalık – Ölüm – Defin

Hz. Mevlânâ’dan beri cenazelerin neyler üflenerek, besteler okunup semâ edilerek götürülmesi ve bu şe­kilde defnedilmesi adeti vardı. Daha sonra âyin oku­nup kudüm çalınması yalnızca cenazenin yıkanması ve kefenlenmesi sırasında icra edilmeye başlandı.

Mevlevîlikte hastalığı ilerleyen dervişin yanında ism-i celâl okunur, cenazesi yıkanırken de yine ism-i celâl çekilir ve evrâd-ı şerîfe okunurdu. Şeyhlerin cena­zeleri yıkanırken de ney ve kudüm eşliğinde âyin okunurdu.

Cenaze mezara götürülürken de ism-i celâl çekilerek götürülür, fakat bu ism-i celâller normal zamanlarda yapılan zikirlerin başında, ağır ağır üç defa tekrar­lanan ve uzatıla uzatıla söylenen “Allaahh” tarzında olurdu.

Şeyh efendilerin ve dedelerin tabutlarına kendi hır­kaları sarılır, sikkeleri de tabutun baş tarafına konur­du. Defin esnasında kefenin baş kısmı açılır, sikkesi meyyitin başına konur, varsa icazetnâmesi de göğ­süne iliştirilir ve defin ondan sonra yapılırdı.

Âsitâne şeyhleri, dergâhın matbâh-ı şerîfinde, tek­ke şeyhleri de kendi tekkelerinde gasledilip tekkenin “hâmuşhâne”sine defnedilirdi. Definden sonra da canlar mezarın etrafında halka olur, adedine bakıl­maksızın beş dakika boyunca ism-i celâl çekilirdi. İsm-i celâl bitince bir Mevlevî büyüğü tarafından, şu gülbang çekilirdi:

“Vakt-i şerif hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, Derviş … Efendi merhum, garga-i garîk-i rahmet-i yezdân, hâcesi hoşnûd ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, Kerem-i İmâm-ı Âlî, hû diyelim hûûû…”

Gülbangın ardından hep birden baş kesilir ve mezarlık terk edilirdi. Mevlevî mezarlarına “Susmuşlar yurdu” mânâsına gelen “hâmuşhâne”, mezarlıkta yatanlara da “suskunlar” mânâsına gelen “hâmuşân” denir.

Tekkelerde genellikle semâhânelerdeki türbeden başka, dergâhın etrafında bir yerde de hâmuşhâne- ler olurdu. Buraya dergâha mensup şeyh efendiler, dedeleri mutrıblar “sırlanırdı.”

Cenazenin defnedildiği gece, ölen kişinin hatırasına bir âyin-i cem yapılarak, rûhu ta’zîz edilirdi. Âyin-i cemde yenilir, içilir, âyinler okunur, Kur’ân-ı Kerîm ti­lavet edilirdi. Hz. Mevlânâ’nın Hakk’a vuslatı, kamerî takvime göre her yıl dönümü gecesi ise, Konya’da meydan odasının önündeki havuzun başına hasırlar, halılar serilir, herkes toplanır, âyinler okunur, sohbet­ler edilir ve bir semâ meclisi oluşturulurdu. Sonun­da da bir gülbang çekilerek bu hususi âyin-i ceme son verilirdi. O geceye düğün gecesi anlamına gelen “Şeb-i Arûs” denir. Şeb-i Arûs eğer kışa rastlarsa bu tören meydan odasında icra edilirdi.

Bir Mevlevînin Kisvesi

TENNÛRE: Mevlevî dervişlerinin giydiği kolsuz, ya­kasız, göğse kadar önü açık ve bele kadar olan kısmı dar olup, belden aşağıya doğru gittikçe genişleyen bir elbisedir. Etekleri, üstüyle kıyaslanamayacak ka­dar geniştir ve altı parçadan meydana gelir; etek kıs­mına içten dört parmak enliliğinde kalın ve yünlü bir parça dikilir. Semâ tennûresi denen bu fistan beyaz olur ve semâzen, semâya başlayınca elif-nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dö­nüşle açılan etek, artık semâzeni idare eder, semâ- zen, âdeta onun dönüşüne uyar. Hizmet tennûresi denen ve matbah canları tarafından çile müddetinin sonuna kadar giyilen tennûre ise semâ tennûresine nispetle kısadır, yani ayaklara kadar uzanır ve rengi umumiyetle siyahtır.

Tennûre, Arap alfabesindeki lâmelif harfinin ters çev­rilmiş şekline benzer. Bunu giyen insan, harfin ortası­na çekilmiş bir elif gibi görünür ve bu suretle bir yanı ters “lâ”, bir yanı “illâ” şeklini alırdı ki bu, “lâ ilâhe illallâh” sözündeki nefiy, yani yok saymak medlûlünü ifade eden “lâ” ile varlığını sabit kılmak medlûlünü ifade eden “îllâ”ya işaret sayılır. Mevlevî’nin mutlak varlıktan başka bütün varlık sûretlerinin mevhum olduğunu bilip, kendi varlığıyla beraber nefyettiği­ne ve hepsinin, mutlak varlığın zuhûru bulunduğunu ve ancak tek varlığın var olduğunu ispat eylediğine işarettir. Aynı zamanda tennûrenin açık olan önünde, her iki tarafta on sekiz sık dikişten yahut oraya dikil­miş ve tennûre renginde tek bir kaytandan meydana gelen bir zırh da vardı ki bu zırh, tam ensede bir “lâ” resmeder ve yine bu inancın remzi sayılır.

HIRKA: Mevlevîlerin, ince kumaştan dikilmiş kı­yafetlerinden biridir. Omuzlardan itibaren bedeni kaplar. Bol cübbeye benzer, kolları hayli geniş ve uzundur. Önü açık, yakasız ve düğmesizdir. Ayaklara kadar inen uzunlukta bir üst kıyafetidir. Genellikle si­yah renktedir. Gri olanları da vardır.

Boyun tarafına dikilmiş, ters “lâm-elif” şeklini teş­kil eden şerit, koyu yeşil kumaştan olup, bir parmak kadar enliliktedir; aşağıya doğru inerek eteği tama­men dolaşır. Bu şerite de “istivâ” denir. Hırkanın is- tivâsı (orta dikişi), ilâhî isimleri bir araya getirmeye işarettir. Zâhirde “hatt-ı istivâ”, Mekke’nin dışında iki saatlik mesafede bir yerin adıdır. Bâtında ise, marifete yükselerek, “hatt-ı istivâ”ya erişmektir. Mevsim şartlarına göre, keten veya yünlü kumaştan dikilir. Bu özel kıyafeti dervişler, kollarına giymeden omuzlarına alırlar. Önünü içeriden elleriyle tutup kavuşturarak bir cübbe gibi bürünürler. Kollarının giyilmemesi bir gelenektir. Ancak, namazlarda, bay­ramlaşmalarda ve merasimlerinde giyilir. O görüşme sona erdirdiğinde, hemen kollar çıkarılarak omuza alınır. Şeyh efendiler ise hırkalarının kollarını, her zaman giyerler. Daha çok resm-i merasimlerde ve semâ törenlerinde giyildiği için buna “resm hırkası” da denilir. Ayrıca hırka giyildiği zaman, başta sikke­nin muhakkak bulunması gerekir.

Dervişlerin bir de “dışarı hırkası” vardır. Yakasız, kolları genişçe ve düzdür. Topuklara kadar iner. Resmî görevde olunmadığı ve dergâh dışına çıkılaca­ğı zamanlarda giyilir. Semâhânedeki devirler, hırkalı ve sikkeli olarak yapılır. Semâya kalkılırken hırkadan sıyrılarak hırka yavaşça yere bırakılır. Bu, dirilişin lâhuti âleme kanat açışın ifadesidir. Semâ sonunda aşr-ı şerîf dinlenirken tekrar omuza alınarak bürü­nülür.

“Hırka” giymeye hak ve liyakat kazanmak bir maz­hariyettir. Hücre çilesini tamamlayan derviş, şeyh efendiye “biat” ederdi. Bunu takiben de şeyh efendi tarafından tekbirle “resm hırkası”, özel dua, gülbang ve merasimle giydirilirdi. Böylece şeyh ile mûrid ara­sında son derece sağlam bir gönül irtibatı kurulmuş olurdu. “Hırka” giymek, şeyh efendiye teslimiyetin ifadesidir. Bunda, Asr-ı Saâdet’te Sevgili Peygamber Efendimiz (SAV)’in sahabelerine “hırka” armağan edip giydirmesi sünnetine ittibâ vardır. Nitekim Hz. Mevlânâ’nın bazı kimselere hırka armağan ettiği bi­linmektedir.

ELİFÎ-NEMED: Mevlevîlerde bu söz, “eliflâmet” tarzında söylenirdi. Arap alfabesindeki ‘elif’ harfine benzer, uzun, mustatîlî, dört parmak enliliğinde, iki ucu birer üçgen teşkil edecek tarzda sivri, içi düz yün kumaşla kaplı, üstüne, nispeten ince bir kumaş geçi­rilmiş, kenarlarına zemin rengine nispetle daha koyu, yahut daha açık renkte kumaştan bir zırh çekilmiş, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda bir ke­merdi. Sola doğru, bele, tennurenin üstüne sarılır ve bedenin biraz sol tarafına rastlayan ucu, öbür kısmın üstüne gelirdi. Bu uca dikilmiş uzun bir şerit vardı. Bu şerit, kuşağın tam ortasından ve üstten bele dolanır ve ucu, dolanmış kısma sıkıca sokulur, bu suretle elifî nemed, bu şeritle bağlanmış olurdu.

Gerekli basamağa liyakat kazanan mûride “elifî-ne- med” şeyh efendi tarafından özel bir törenle kuşa­tılarak tasdiklenir. Elifî-nemed, tennûrenin üzerinde bele, üç defa dolanılarak sarılır. Sarma, sağdan başlanarak, sola doğru yapılır. Ucu belin sol tarafına gelecek şekilde ayarlanıp, öbür ucu, üstüne getirilir. Bu uçta, uzunca bir şerit (kaytan) vardır. Bu, kuşağın orta yerinden ve üst taraftan bele sıkıca dolanan uç, kuşağın arasına iyice yerleştirilir.

DESTE-GÜL: “Taze, güzel görünüşlü ilkbahar gül­lerinden oluşan demet” anlamına gelir. Tennûrenin üstüne hırkanın içine giyilen, vücuda oturacak şekil­de dikilmiş bir tür erkek yeleğine benzetilebilir. İnce ve daha çok beyaz kumaştandır. Bele sarılmış kuşak olan elif-nemede kadar iner. Kolları, bedenden düz olarak çıkar. Dar ve uzun kolludur. Düğmesizdir. Önü açıktır. Ön kısımdaki sol parçanın ucunda, parmak eninde bir çeşit kaytan vardır. Bu kuşağın tam orta yeri üstten getirilerek kuşağın arasına iyice sokulup sıkıştırılarak, semâda sol tarafın açılmaması temin edilmiş olur. “Deste-gül”ün altına, göğsü örten bi­çimde, yakasız ikinci bir gömlek daha giyildiği olur. Buna, “içlik” denir.

“Deste-gül”ü Mevlevî dervişleri, hücrede bulunduk­ları sırada da giyerlerdi.

SİKKE: Mevlevîliğin en önemli alâmet-i fârikası ola­rak kabul görmüş sikke, üst üste geçmiş iki kat döv­me yünden yapılan 45-50 cm uzunluğunda bir baş­lıktır. Yazlık olan sikkelerin daha dövülmüş ve ince, kışlık sikkelerin ise az dövülmüş ve daha kalın keçe­den mamul olduklarını görmekteyiz. İlk kullanımın­dan günümüze doğru gelişte sikkelerin önce uzun daha sonra kısalmış ve son dönemde tekrar uzamış olduklarını söyleyebiliriz. Eski sikkelerde keçe katı­nın bir, daha sonraki sikkelerin ise keçelerinin çift katlı oldukları görülmektedir.

 

PÎR MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ VE MEVLEVÎLİK KÜLTÜRÜ

Başakşehir Belediye Başkanlığı Yayını