Mevlevîlikte Musiki ve Musikide Mevlevî… – Halil Can

Mevlevîlikte Musiki ve Musikide Mevlevî… Neyzen Halil Can (1905-1973)

…Mevlevî musikisinin Hz. Mevlâna ile başladığı bilinir… Bugünkü semâ tarzını Hz. Pîr’in zamanına kadar icrâa vesika ibrazı ile imkân yok…. Cenâbı Mevlâna efendimiz bir tarikat müessisi olmaktan ziyade bir aşk saltanatının reîsi… Zaman, mekân ve ihvan şartlarının bir araya gelmesiyle semâ mukabelesine başlandığının kat’î tarihi henüz bilinemiyor… Itrî’nin Padişah ile birlikte İstanbul’dan Edirne’ye gittiğini öğreniyoruz. Bu tarihte Edirne mevlevihanesinde Beyati âyini sahibi Derviş Köçek Mustafa hayattadır… Bu yazımızda ismi geçen bütün esâtizeye fatiha okuyarak maruzata nihayet veriyorum. Cümlesinin ruh-u revanları şad-ü handan olsun…
Mevlevîlikte Musiki ve Musikide Mevlevi… Neyzen Halil Can (1905-1973)
Dinî musikimizi, cami musikisi ve tasavvuf musikisi olmak üzere iki kısımda mütâlea ediyoruz.
Tasavvuf musikisini de «Mevlevi Musikisi», «Bektaşi Musikisi», «Mevlevi ve Bektaşilerden gayri tarikatların musikisi» olarak üç guruba ayırıyoruz. Mevzuumuz Mevlevi musikisi olduğundan diğer kısımların tarif ve teferruatını bu yazıda bahsetmeyeceğiz.
1. Dinî musikimizi tarih bakımından, başlangıcından Itrî’ye kadar gelen devir olarak,
2. Itrî’den İsmail Dede’ye kadar olan kısım,
3. İsmail Dede’den zamanımıza kadar gelen devre.
Olarak üç kısımda mütalaa etmek icap eder. Yukarıda sınıflandırdığımız bütün dinî musiki formları bu tasnife dahildir. Buna göre Mevlevî musikisinin de mebdeinden Itrî’ye kadar olan kısmı ile ondan sonraki devrelerini tetkik edelim :
Mevlevî musikisinin Hz. Mevlâna ile başladığını herkes bilir. Bu musiki, Mevlevî semaının icrası için meydana gelmiş olduğundan, semâ mukabeleleri hangi devirde bugünkü şeklini aldıysa o zamandan başlamış bir tarihi var demektir. Bugünkü semâ tarzını Hz. Pîr’in zamanına kadar icrâa vesika ibrazı ile imkân yok. Hz. Mevlâna’nın zamanında önceden tasarlanmamış günlerde ve mahallerde semâ meclisleri aktedilip mânevi zevke muvazi olarak devam ettiğini, başta Eflâkî Dede’mizin «Menakibül Arifin»’i olmak üzere bütün kaynaklar ittifak ile kaydediyorlar.
Son asrın en kuvvetli bir mutasavvıfı, «Fususül Hikem» ile «Mesnevi Şerif» şarihi Ahmet Avni Bey (V. 1938) semâı yani Mevlevî mukabelesini :
«Allahın emirlerini, Resûlullah (s.a.v) sünneti şerifelerini bütün inceliklerine riayetle yerine getirmekten, mümin gönüllerde husule gelen hazzı vicdanîden aktedilmiş bir meclisi aşktır.» diye tarif eder.
İşte en veciz tarif olan bu hâlin Hazreti Pîr’in zamanı kudsilerinde sık sık vukua geldiği muhakkaktır. Ancak o günkü bu aşk meclislerinin nasıl başlayıp nasıl bittiğini bütün teferruatiyle izah eden bir vesika henüz neşredilmedi.
Cenâbı Mevlâna efendimiz bir tarikat müessisi olmaktan ziyade bir aşk saltanatının reîsi. Onun bütün hayatı bu olunca meclisleri de elbet aynı şey olmuştur. O meclislerde Hz. Pîr’in bendelerinden Neyzen, Rebabzen ve Hanendelerin mevcud olduğu menâkıp kitapları bildiriyor, fakat icra tarzından hiç bahsetmiyorlar. Mevlevi mukabelesinin bugün aldığı şeklin Hz. Mevlânadan sonra ve bir rivayete göre Sultan Veled efendimiz tarafından tertip edildiğini beyan eden müellifler vardır. Zaman, mekân ve ihvan şartlarının bir araya gelmesiyle semâ mukabelesine başlandığının kat’î tarihi henüz bilinemiyor.
Kimler tarafından bestelendiği meçhul olduğundan «Beste-i Kadim» diye isimlendirilen Pencügâh, Dügâh ve Hüseyni ayinlerinin üçüncü selâmında Eflâkî’nin Sultan Veled Hz. hakkındaki «Ey ki hezar aferin bu nice sultan olur» mısraıyle başlayan methiyyesi bulunduğuna göre bunların bestelerinin Sultan Veled’den çok sonra yapıldığı aşikârdır.
Bu üç besteyi müteakip yapılan dördüncü âyin, Edirne mevlevihanesi aşçıbaşısı Devriş Köçek Mustafa (V. 1095/1683) nın bestelediği Beyati ayini şerifidir.
Makalemizin baştarafında üç devreye ayırdığımız gurubun birinci kısmını burada ikmal ediyoruz. Itrî ile açılan ve İsmail Dede’ye kadar olan ikinci devrenin izahatına geçmeden evvel Mevlevi mukabelesindeki bazı hususatın tarihi üzerinde bir nebze duralım :
Bilindiği gibi Mevlevi mukabelesi, vakit namazının edasından sonra tilâvet edilen aşrı şerifi müteakip postta bulunan şeyh efendi tarafından verilen fatihanın kıraati ile mesnevi şeriften yapılan bir miktar izahat veyahut da doğrudan doğruya naa ti şerifin okunması tamamlanınca neyzen başının ilk taksimini ile devri veledinin icrası suretiyle semâ başlanır. Hâlen okunmakta olan Naati şerifin bestekârı Itrî (V.1124/1712) dir. Acaba It-rî’den evvel icra edilen ayinlerde hangi Naati şerif okunurdu? Veyahut Naati şerif hiç okunmadan mı ayine başlanırdı? Bunlara dair çıkacak bir vesikaya intizaren bu bahis meçhulluğunu muhafaza edecektir.
Başvekâlet arşivinin 923 sıra numarasında kayıtlı defterin 1093 Hicrî yılına ait masraf vesikasında Itrî’ye harcirah ile at ve araba verilmesi hakkında Darüssade ağası Yusuf Ağa’nın «Ruznamçe-i Evvel» (Defterdar makamına karşılık) efendisine yazdığı tezkereden Itrî’nin Padişah ile birlikte İstanbul’dan Edirne’ye gittiğini öğreniyoruz. Bu tarihte Edirne mevlevihanesinde Beyati âyini sahibi Derviş Köçek Mustafa hayattadır. Mevlevi olan Itrî’nin her halde Edirne mevlevihanesine giderek bir mukabelede bulunduğunu ve bu cemiyette de ya beste-i kadimlerin veya Beyati âyininin okunduğu muhakkaktır. Esasen o tarihte dört âyin var. Fakat o zamanlarda âyinden evvel Naat-ı şerif kıraati mutad idi ise acaba hangi Naat okunurdu? Güfte ve beste kimlerin idi? Belki de Itrî meşhur Naatını o günlerde besteleyip ilk defa orada okundu. Veyahut da başka bir cami Naatı okunmakta idi? ihtimal ki Itrî bunun da sikke sahiplerini eseri olarak kıraatını arzuladığından bu Naat-ı şerifi besteledi, işte hepsi birbirine bağlı olan bu meçhuller bir gün gelip çözülecektir. Hemen Cenab-ı Hak o günlerin idrakini bizlere de nasib eylese.
Itrî ile başlayan bu ikinci devrede sırasıyle Itrî’nin Segâh’ı Kutbünnayi Osman Dede’nin Rast, Çargâh, Uşşak ve Hicazdan dört ayini, bundan sonra Hafız Abdürrahim Şeyda Dede’nin biri Hicazeyn diğeri Irak makamından iki âyini (Hicazeyn bize kadar intikal etmemiştir) daha sonra Musahib Seyid Ahmed Ağa’ nın Hicaz, Nihavent ve Saba makamlarından üç âyini (Saba da unutulmuştur.) bilâhare Sultan Selim-i Salis Hz. nin Suzidilararası ve Yenikapı mevlevihanesi şeyhi Nasır Abdülbâki Dede’nin Acempuselik’i ve yine aynı dergâhın şeyhlerinden Künhî Abdürrahim Dede’nin Hicaz’ı ile bu ikinci devre tamamlanmış oluyor.
Üçüncü devre İsmail Dede’nin Saba âyini ile başlar, İsmail Dede Sabadan başka Bestenigâr, Nevâ, Sabâpûselik, Hüzzam, Ferahfeza âyinlerini bestelemiştir. Bu meyanda Ali Nutkî Dede’nin Şevkutarab’dan bestelediği âyini şerif de beste sahibi tarafından İsmail Dede’ye ithaf edildiğinden âyin mecmualarında İsmail Dede namına kayıtlı görülmektedir. Dede’nin yedi adet âyininden sonra Nakşî Dede’nin Şetarabanı Bursalı Sadık Efendinin Bestenigâr’ı, Eyyubî Hüseyin Dede’nin Nühüft’ü ile zenginleşen Mevlevi musikisi, Dede mektebinin en sadık muakkiplerinden Zekâi Dede Efendinin mesaisiyle tam kemâlini bulmuştur. Zekâi Dede; Mâye, Isfahan, Suzinak, Sabazemzeme, Suzidil makamlarından beş adet âyini şerif besteleyerek Mevlevi musikisinde en çok eser verenlerin ikincisidir.
Bunlardan maada Neveser ve Ferahnak makamlarından iki âyin besteleyen Rifat Bey, Haşim Bey’in Sûzinâk’i, Dügâh ve Yegâh’tan iki âyin besteleyen Hacı Faik Bey, Yegâh ve Sûzinâkten iki âyin yapan Derviş Abdülkerim, Karcığar ve Pûselik’ten iki âyin yapan Bolahenk Nuri Bey, Dilkeşide, Pûselikaşiran ve Rûyi Irak’tan üç âyin vücuda getiren mesnevi sarihi Ahmet Avni Bey, Şetaraban’dan bir âyini elimizde bulunan Dede Salih Efendi Hicazkâr âyini şerifinin sahibi Mustafa Cazim Efendi, Dügâh âyini yapan Yenikapı şeyhi Celâl Efendi. Rahatülervah bestekârı Ahmet Hüsameddin Dede, Hüseyin Fahreddin Dede’ni Acemaşiran’ı, Selânikli Derviş Necib Efendinin Sûzinâk’i, Musullu Hafız Osman Efendinin Hüseyni’si, Zekâi zade Ahmed Efendinin Mustear ve Beyatipûselik’i, Rauf Yekta Bey’in Yegâh’ı, Muallim Kâzına Bey’in Sultanıyegâh’ı, Neyzen Arap Ali Dede’nin Kürdilihicazkâr’ı, İzmirli Rakım Hoca’ nın Karcığar’ı, Refik Fersan Bey’in Selmek’i, Hafız Kemal Efendinin Nikriz’i ve Kudümzenbaşı Sadettin Heper Bey’in Hisarpûselik’i, koleksiyonumuzda notaları mevcut olanlardır. Bunların haricinde muhtelif mecmualarda metinleri ve sahipleri kayıtlı olup besteleri unutulmuş âyinleri zikre lüzum görmedim. Bunlar hakkında Sadettin Nüzhet merhumun telif ettiği «Türk Musikisi Antolojisi» nin 724 ve 725 sayfalarında izahat vardır.
Merhum Sadettin Arel Bey’in de bir hayli âyini şerif bestelediğini işiterek bu vadide yapmakta olduğum mesaiden bahsile eserlerini kendisinden rica etmiştim. Merhumdan aldığım cevapta âyinlerinin neşre lâyık olmadığını beyan ve bu sebeple gönderemiyeceğini bildirdiğinden bunları dahil etmiyorum. Sadet tin Arel Bey’in bu hususta fakire hitaben yazdığı mektubun fotokopisi «Türk Yurdu» dergisinin 1967 Haziran nüshasında yayınlanmıştır.
Abdülbâki Gölpınarlı Bey «Mevlânadan Sonra Mevlevilik» isimli kitabının 458. sayfasında Hacı Faik Bey’in bestelediği âyinin Yegâh makamında olduğunu ve Sadettin Nüzhet Bey’in bu âyini Dügâh olarak kaydettiğinin yanlışlığını yazmakta isede bu mütâlea hakikate tevafuk etmeyip Hacı Faik Bey’in hem Yegâh’tan ve hem de Dügâh’tan birer âyini şerif bestelediğini ve hocamın hocası merhum Neyzen Aziz Dede’nin hattı desti ile yazılmış notalarının nezd-i acizîde olduğunu beyan ile keyfiyeti tavzih ederek Mevlevilikte musiki bahsim şimdilik bu kadarlıkla iktifa edip burada kesiyorum.
Gelelim «Musikide Mevleviler» kısmına :
Bu bahis tamamen terceme-i hali ihtiva eder. Bu da üç kısımda mütâlea edilebilir.
1. Ayini şerif bestekârları
2. Devr-i Veledide çalınan peşrevler ile son peşrevlerin bestekârları.
3. Bestekâr olmadıkları halde Mutrib hizmetinde isim yapmış Neyzenbaşı, Kudümzenbaşı, Neyzen ve Kudümzen, Ayinhan ve
Naathanlar.
Bu üç grupta topladığımız sanatkârların biyografilerinin tanı olarak neşrine Güldeste’mizin ve bu makalenin hacmi müsait değildir.
Yazımızın ilk kısmında sıraladığımız âyini şeriflerin bestekârları hep mevlevidir. Bunlardan yalnız Hacı Faik Bey Sadî tarikatine mensuptur. İzmirli Rakım Efendi de Rufai’dir.
Bu kısımda en mühim mevzu Rıfat Bey maddesidir. Neveser ve Ferahnak âyini şeriflerinin bestekârı olan Rıfat Bey kimdir? Merhum Rauf Yekta Beyefendi Hocamızın Esatiz-i Elhan ismiyle neşrettiği kitaplardan İsmail Dede’ye ait olan fasikülde Rıfat Bey’i Dede’nin torunu olarak kaydetmiştir. Rauf Bey’den sonra bu vadide yazı yazanlar hep aynı ifadeyi kullanırlar. Halbuki Ata tarihinin cilt 3, sayfa 192 e ikinci Sultan Mahmud devrinin musikişinaslarından bahsedilirken
«Şehlevendim Hafız Abdullah Ağa-zade Rifat Bey» diye bir kayıt var. Ayrıca «Letâif-i Enderun» isimli kitabın 1235 tarihi vak’alarından bahseden 181. sayfasında yine «Musahib Hafız Abdullah Ağazada Hazineli Cündî Rıfat Bey’in âlâ sedası olduğundan hanendeliğe nakli zikredilmektedir.»
Bundan başka Üniversite kütüphanesi T.Y. 9577 Süleyman Faik Efendi Mecmuasının 21 ve 22. sayfalarında Enderundan çıkıp musahip olmuş musikişinaslardan bahsedilirken
«Şeylevendimzade Rifat Bey» kaydı var. Keza Meclis-i Kebir-i Maarif azasından Mehmet Süreyya Bey tarafından tertip edilip (1311/1893) tarihinde matbaa-i amirede basılan «Sicili Osmanî» isimli eserin cilt 2, sayfa 407 de Rıfat Bey için «Hafız Abdullah Ağa’nın mahdumudur, hanendelikle iktisab-i şöhret eylemiş ve hüsn-ü sedaya mâlik bulunmuş idi. Muzika-i Hümayunda bulunarak muahharen Mısıra azimet edip İskenderiyede evasıt-ı Abdülmecidhânî irtihal eylemiştir.» Denilmektedir.
Bazı şarkı mecmualarında «Büyük Rıfat Bey» kaydı olduğuna göre bestekâr Rıfat Bey’lerin iki olması lâzım. «Tıpkı tanburi Büyük ve Küçük Osman Bey’ler gibi.»
Yukarıda sıraladığımız kayıtlara nazaran Büyük Rıfat Bey İsmail Dede’nin talebesidir. Rauf Yekta Bey’in Esatiz-i Elhanı ve İbnül Emin Mahmud Kemal Bey’in «Hoş Sada» S. 247 sine göre Küçük Rıfat Bey’de Mevlevitarikine mensup ve İsmail Dede’nin torunu oluyor. Şu izahata nazaran Neveser ve Ferahnak âyini şeriflerinin hangi Rıfat Bey’e ait olduğunu kat’î olarak bildiren vesikayı aramakla meşgulüz.
Peşrev sahiplerinden Kul Himmet, Behram Ağa, Zeki Mehmed Ağa ve oğlu Büyük Osman Bey, Kemani Rıza Efendi Dilhayat Kalfa, Yusuf Paşa, Neyzen Salim Bey, Aziz Dede, Hacı Emin Efendi gibi üstadların isimlerini kaydetmekle iktifa ediyoruz. Bu seneki ihtifalde okunmakta olan Suzidil âyîni şerifi Zekâi Dede Efendinindir. Zekâi Dede’nin hayatı hakkında 1961 senesi okunan Isfahan âyini münasebetiyle «Güldeste» de tafsilât verildiğinden burada tekrar edilmedi.
Mıtrıp hizmetinde isim yapmış Neyzenbaşı, Kudümzenbaşı, çok büyük bir bahis teşkil edecektir. Bu zevat-ı kiram hakkında araştırmalara devam etmekteyiz, inşallah yakında onların meçhulleri de malûma debeddül etmekle hizmetin zevkini tadarız.
Bu yazımızda ismi geçen bütün esatizeye fatiha okuyarak maruzata nihayet veriyorum. Cümlesinin ruh-u revanları şad-ü handan olsun.
Halil CAN
Mevlâna Güldestesi (1967)
________________________________________________
(*) Tüm betimleme ve kelimeler Halil Can yazısında olduğu gibi aktarılmıştır…
 
http://www.musikidergisi.net/?p=1467

Bir yanıt yazın 0