TASAVVUF VE TIP: RUHÂNÎ VE SÛRÎ/FİZYOLOJİK TIP

TASAVVUF VE TIP: RUHÂNÎ VE SÛRÎ/FİZYOLOJİK TIP

Prof. Dr. Hülya KÜÇÜK

Tasavvuf ve genel olarak fen bilimleri, birbirleriyle ilgisi olmayan iki alan gibi görü­lebilir. Oysa ikisi de farklı açıdan varlık ve kâinatın kanunlarıyla/sır­larıyla ilgilenirler. Bilim adamları­nın yaptığı, kâinatın kanun ve sır­larını çözmeye yönelik araştırmalar gerçekleştirmekten başka bir şey de­ğildir. Yapılan her bilimsel çalışma, kâinatın başıboş olmadığını, her şe­yin şu veya bu şekilde olmasını iste­yen yüce bir varlığın olduğunu dü­şündüren sonuçlara götürür. Böyle bir sonuç, bilim adamlarının zaman zaman dinî inançlardan da fayda­lanmasına sebep olur; çünkü zaten dinlerin üzerinde durdukları en mü­him konu, kâinatın bir yaratıcısının olduğudur. Kur’ân-ı Kerîm’de, “O, her şeyi yaratmış ve yarattığı şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.”1 gibi birçok ayette belirtildiği üzere Al­lah, her şeyi belli bir orantı içinde ve “miktarlara, mîzânlara/ölçülere” uygun olarak yaratmıştır. İnsan vü­cudundaki organların birbirlerine mesafelerinden, bir ağacın dalların­daki yaprakların dizilişine kadar, bir­çok varlıkta (özellikle güzel olanla­rında) bulunan ve altın oran denen 1, 618…. sayısı (Fibonacci dizisi) bu­nun kanıtlarından sadece birisidir.

Ebu Hâmid Gazzâlîye (ö. 505/1111) göre, tıp ilmî, ilâhî bir ilim olarak ad­dedilebilir. Çünkü onun verdiği bil­giler deneyle değil, ilâhî ilhamla elde edilebilecek bilgilerdendir. Yaşadığı dönem ve öncesinde tabiplerin herhangi bir canlı veya kadavra üzerinde çalışmadıkları göz önüne alındığında, Gazzâlî’nin sözlerinin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Râzî’nin tefsirinde de bu görüşü doğrulayan tespitler yer almaktadır: Ünlü hekim Galen/Galinos (M.Ö. 200-131), gözün kısımları hakkında yazdığı kitapta, Allah’ın aynı yerde karşılaşan iki sinir yaratmasındaki hikmeti, kullarından esirgeyip yazmadığı için rüyasında bir me­lek tarafından uyarılır. Galinos, uyandığı zaman o ko­nuda da bir kitap yazar. Râzî, Galinos’un, kendi dalağı­nın büyümesine karşı çareyi yine bir melek aracılığıyla öğrendiğini yazdıktan sonra şöyle der: “Tabâbetle ilgili (tıbbî) bilgilerin çoğu başlangıçta bu tür uyarılara ve il­hamlara dayanır.”

Sûfînin bir adı da “hakîm”dir ve hakîm, İbnü’l-Arabî’nin deyimiyle ilâhî, tabiî, riyâzî ve mantıkî ilimleri kendinde cem’ eden/toplayan kimseye denir. Bazı sûfîler, Hz. Peygamber’in “bedenlerin ilmi, sonra dinlerin ilmi” sözü sebebiyle, tıbbın, din ilimlerinin dengi olabilecek tek ilim olduğunu düşünürken, bazıları da tasavvuftan sonraki ikinci seçenek olarak görürler. Meselâ, Mevlânâ Celaleddin Rûmî’nin babası Bahâeddin Veled (ö. 628/1231), Maârif adlı eserinde kendisinden söz ederken, tasavvufa çok
küçük yaşlarda ilgi duyup zikir ve riyâzetle meşgul olduğunu, zikir yapmaktan yorulduğu bir sabah, Hârizm’e gidip İmâduddîn Tabîb adlı alimden tıp ilmi tahsil etmeyi düşündüğünü söyler.

Tıp ilmi, tasavvufta çok önemli bir yeri olan “kendini tanıyarak Rabbini tanıma” düsturuna da en çok katkısı bulunabilecek bir ilimdir. Sûfîler arasında en yaygın ka­bule göre insan, beden ve ruhtan meydana gelir. Bazı sûfîler, buna bir de hevânın kaynağı olan “nefs”i ekler­ler. (Diğer gruba göre nefs, ruhun kirlenmiş hali oldu­ğundan ayrıca sayılması gerekmez.) Bu haliyle, insanı ruhu ne kadar ilgilendirirse bedeni de o kadar ilgilen­dirir. Birçok tasavvuf kitabının “Nefsini/kendini bilen -\ Rabb’ini bilir.” sözüne sıkça başvurmalarının sebebi de budur. Hatta bazı sûfiler sırf bunun için tıp tahsil et­mişlerdir. Meselâ Azîz Nesefî (ö. 700/1300) “kendisini fizikî ve ruhî bakımdan tanımak” için tıp tahsil etmiş ve akabinde tabiplik yapmıştı.

Sultan Veled “Bütün acâyib, garâib şeyler insanın vücûdunda mevcûttur. Hiçbir şey O’ndan hâlî değil­dir. Bunun delili ‘Görmüyor musunuz ki sizin nefisleri­nizde ibret alınacak âyetler vardır.’2 ayet-i kerîmesidir.” ve Hz. Ali “‘Nefsini bilen Rabbini de bilir fakat sen ham olduğun için göremiyorsun” derken aynı noktaları vur-gulamaktadırlar.

Bu sebeple, seyr ü sülûkde/Allah’a doğru mânevî yol­culukta ilk yapılacak şeylerden birisi, nefsi tanımaktır. Bedene yönelmek, onun idaresi, kemâle ermesi ve fay­dası olan şeylere hemen ve bilahare ulaşmak için nefsi güzel bir şekilde yönlendirmek gerekir. İnsan bunu, idrak ve algı organları vasıtasıyla yapar. Buradaki seyr, “bidâyât/başlangıç halleri” olarak nitelendirilir. İnsa­nın bilmesi gereken ilimler arasında, Allah’ın isimleri, sıfatları, tecellîleri, gönderdiği şerîat/din gibi konulardan sonra “vücûdun kemâli ve noksanlığı, insanı hakîkatleri açısından bilmek” konuları da vardır.

İbnü’l -Arabî, mârifet makamı nın yedi türlü bilgiyi kapsadığını düşünür. Bunlardan dördüncüsünü varlıktaki kemâl ve eksiklikleri bilmek; beşincisini insanın kendisini hakikatleri açısından bilmek olarak ifade eder. Ona göre her ikisi de insanın bedenini tanımasını içine almaktadır. Bu tanıma, fizyolojik tanımla başlar ki işte bu, Anatomi/İlmü’t-Teşrîh’tir. İlmü’t-Teşrîh’i, sûfîlerin kelimeleriyle, “bedenlerin yapısını bildiren ilimdir” diye tarif edebiliriz. Organların teşrîhini/vücuttaki açılımını bilmek, zarûrî bir ilim doğurur. Gazzâlî, insanın nefsini tanı-masının önemli bir parçası olarak, İlmü’t-Teşrîh’in bü­yük bir ilim olduğunu ama insanların çoğunun bun­dan gafil olduklarını söyler: Nefsine ve orada Allah’ın yaratmış olduğu harikulâdeliklere bakan, yaratıcısı­nın kemâlini, hiçbir şeyden aciz olmadığını, lütfunun, rahmetinin ve inâyetinin bütün varlığı kapsadığını gö­rür. Ona göre: “İlmü’t-Teşrîh kemiklerin sayısını, yapısını vs. bilmek için değildir. Bu etibbânın/tabiplerin ve müşerrahûnun/anatomistlerin görevidir. Basîret ehli, bunların yaratılışındaki celâlete, sâni’in/yaratıcı-nın gücüne götüren vasıtalar olarak bakar.” Kutbuddîn Şirâzî’ye göre de İlmü’t-Teşrîh, Hakîm/hikmet sa­hibi bir Hâlık’ın/yaratıcının varlığını itirafa ve O’nun rubûbiyetine/rabliğine imana götürür. Bu ilmi yapar­ken, ihtiyaç duyulan heyet, hesab, mantık gibi diğer ilimler de tabibi daha başka delillere ulaştırır. Anatomi, Allah’ın kudretinin kemâline delâlet etmekte ve Onun yarattığı varlıklara verdiği büyük nimetlere, vücûdun bütün cüzlerinin şehâdet etmesi anlamına gelmekte­dir. Nitekim insan vücûdu tabiplerin kullandığı birçok olağanüstü fizyolojik olgularla doludur. Bunun içindir ki insan vücudunun harikulâde yaratılışından bahse­den sûfîler, bu konuyu anlattıkları bölümleri, “Öyleyse, Alîm ve Hakîm olan Allah’ı tesbîh ederim.” gibi Allah’ı tazîm eden cümlelerle bitirmişlerdir.

Tasavvuf kitaplarına göre, et-Tıbbu’s-Sûrî/Fizyo-lojik Tıp olduğu gibi et-Tıbbu’r-Rûhânî de vardır. Ta­savvuf literatüründe terimi en belirgin şekilde kulla­nanlar, İbnü’l-Arabî ekolü sûfîleridir. Bu ekol terimi, “sağlıklı bir rûhânî kalbin hakîkî ve manevî sıhhati­nin, itidâlinin korunması; sağlıklı bir ruhânî kalbe sa­hip olmayanlar için ise manevî sıhhat ve itidalin nasıl elde edileceğini, nefsin azgınlığını dizginlemek için az yemek, az içmek, az uyumak ve çok ibadet etmek şeklinde nasıl riyâzet ve mücâhede yapılacağının ilmi” olarak tanımlar. Bunları bilen kişi, tabîbu’l-ervâh/ruhların tabîbi veyâ et-tabîbu’l-ilâhîdir. İbnü’l-Arabî, müzik ve güzel ses gibi manevî tedavi yöntemlerinde ön­celikle hastalığın kan, safra, balgam gibi hangi hıltın gâlipliğinden ortaya çıktığını anlamak, ondan sonra tedaviye geçmek gerektiğini ve bundan anlamak için de “ruhanî tıbb”ı bilmek gerektiğini ruhanî tıbbın sûrî tıbbı yani bedenin tıbbını veya fizyolojik tıbbı da içerdiğini ya da, sûrî tıbbı bilen ama tedavi me­todu olarak bedeni yöneten ruhu ihmal etmeyen bir tedavi metodunu benimseyen tıp anlayışına bu ismi vermiş görünmektedir.

Bu konuyu en açık örneklerle işleyen tabip Ubey-dullah İbn Bahtişû (ö. 450/1058)’dur. O, et-tıbbu’s-sûrî/ fizikî tıp tabibinin, nefsin hallerini birçok yönden bilip araştırması gerektiğini, aksi takdirde başarılı olama­yacağını Risâle fi’t-Tıb ve’l-Ahdâsi’n-Nefsâniyye, Kitâbu Tıbbi’n-Nefs ve Müdâvâti’l-Ahlâk gibi kitaplarında işler. Ona göre, insan sağlığını etkileyen şeyler, kendi­sini çevreleyen hava, yiyip içtikleri, uyku ve uyanıklık derecesi, hareket ve durağanlığı, tıkanma ve yayılması ve psikolojik halleridir.

Haddizâtında eski tıp kitaplarında ele alınmayan ama “ruh sağlığını” ilgilendirmesi açısından sadece bazı İslâm tabiplerinin eserlerine girmiş olan öfke, hüzün, kin gibi günümüzde psikoterapiye ihtiyaç duyan kötü huylar, do­ğuş devrinden (II/VIII. asır) beri tasavvufun ele aldığı ve ileride ele alınacağı üzere birer tabip gibi davranan kâmil şeyhler vasıtasıyla uygulanan nefis tezkiyesi/ter­biyesiyle tedavi etmeye çalıştığı “manevî hastalıklar”dır. Konuya bu açıdan bakmak, tasavvuf ilmini tamamen ruhanî/manevî tıp ilmine dönüştürür. Müzmin hasta­lıklara yakalanmış olanları bir tarafa koyarsak, genel itibariyle bedenî hastalıklara zaman zaman yakalanan insan, ruhsal rahatsızlıklarla da her an karşı karşıyadır ve üstelik bunlar bedenî rahatsızlıkları tetiklemektedir. Binâenaleyh her insan, fizyolojik tıbba olduğu kadar bu tür bir tedaviye/terapiye, yani tasavvufa, muhtaçtır.

KAYNAKÇA

  • Berkmen, Haluk, Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf, İstanbul, 2011.
  • Düzen, İbrahim, “Azîz Nesefî”, DİA, c. 4, İstanbul, 1991, s. 344-345.
  • Gazzâlî, Ebu Hâmid, Mecmû’âtü Resâili’l-İmâm Gazzâlî, 7 c, Beyrut, c. 1-4 (1414/1994), c. 5-7 (1414/1994). • , İhyâu Ulûmi’d-Dîn, ed. S. İbrahim, 5 c, Kahire, 1412/1992.
  • _______ , “el-Münkızu mine’d-Dalâl”, A. Mahmûd, el-Münkiz ma’a ebhâs fi’t- Tasavvuf ve Dirâsetin ‘ani’l-İmâmi’l-Gazzâlî, Kahire, ts., s. 81-166.
  • İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, takdîm: M. Mataracı, 8 c., Beyrut, 1414/1994.
  • İbn Bahtişû, Tıp Sanatı ve Nefsin Halleri, trc. Abdulkadir Coşkun, İstanbul, 2014.
  • İbrahim Hakkı (Erzurumlu), Mârifetnâme, 4 c. , sad. T. Ulusoy, İstanbul, 1974.
  • Küçük, Hülya, Tasavvuf ve Tıp – Selîm Kalbin Fizyolojisi, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2018. • , Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihine Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2015.
  • ______ , Küpten Sızan Sırlar – İntihânâme-i Sultan Veled, İstanbul, 2010.
  • er-Râzi, Fahreddîn, Mefâtihu’l-Gayb, Ankara, 1995.
  • Şahin, M.N., “Bahâeddîn Veled”, DİA, c. 4, İstanbul, 1991, s. 460-462.
  • Zâkirî, M.F.,  İstidrâdun mahtût (Risâletün fî beyâni’l-hâce ile’t-tıbb ve’l-etibbâ ve vasâyâhum)”, K. eş-Şîrâzî, Fî beyâni’l-hâce ile’t-tıbb ve’l-etibbâ ve vasâyâhum, ed. M. F. ez-Zâkirî, 1421/2001, s. 43-59.

DİPNOTLAR

1      Furkan, 25/2.

2      Zâriyât, 51/21.