TASAVVUFÎ MESELELERE FIKHÎ BAKIŞ

TASAVVUFÎ MESELELERE FIKHÎ BAKIŞ

Prof. Dr. Orhan ÇEKER

Tasavvufun tarihi peygamberlikle aynıdır. İlk insan ve ilk peygamber yeryüzüne gönderilir dikten sonra tasavvufî hayat da başlamıştır. Tasavvufî hayat Hz. Peygamber’in sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve hareketin adı olup bunun failine sûfi denir.

Tasavvufun çoğunlukla eski Hind kültürüne biraz da eski Yunan’a, Eflatun’un ideler âlemine vs. dayandığı, özellikle İbn Arabî’nin temsil ettiği vahdet-i vücûd görüşünün Yunan felsefesinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. İki şey arasında benzerlik varsa, acaba biri diğerinden alınmıştır, denilebilir mi? Mesela “kurban” gerek ilâhî dinlerde gerek beşerî dinlerde bulunan bir ritüeldir. Buna göre “İslâm’daki kurban ibadeti filan yerden alınmıştır.” denmesi doğru olur mu? Bu iddia şu bilgisizliğe dayanıyor: İnsanlığın ilk dini ne idi? Dinler tarihi kitapları Kur’an-ı Kerîm’den uzak bir değerlendirme yaparak ampirizm, totemizm insanlığın ilk dinidir der. Halbuki insanlığın ilk dini, ilk insan Hz. Adem’in getirdiği din idi ki Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdi. Yani insanlığın ilk dini hak/ilâhî din idi. İlâhî din zaman içinde insan­lar tarafından tahrif edildi. Kurban da hak dinden bâtıl/beşerî dine geçen bir uygulamadır. Bâtıl dinden olup hak dindekine benzeyen uygulamalar, hak dinden o bâtıl dine geçmiş kalıntılardır. Bunu göremeyen bazıları diyor ki “Tasavvufî yaşantı hindulardan gelmiştir”. Hinduların geçmişine bakıldığında onların bir kısım eylem ve ritüellerinin bin sene, üç bin sene önce bir peygamberin ortaya koyduğu ilâhî din kaynaklı olduğu görülecektir.

Hind dinleri mistisizm ağırlıklı, ruhu yüceltmeyi, temizlemeyi, iç dünyayı süslemeyi hedef edinen bir yapıdadır. Batı dinlerinde ise özellikle materyalizmin etkisinde kalmış çevrelerde rijit bir hayat hâkimdir, kural ağırlıklıdır. Tasavvuf için “Doğu dinlerinden alıntıdır.” denmesi, Doğu dinlerinin ruh terbiyesi, nefis tezkiyesi ile ilgili konulara yoğunlaşmaları sebebiyledir. Aradaki benzerliklere bakarak İslâmî tasavvuf onlardan alıntıdır, demek peygamberimizin haccı Mekke müşriklerinden aldığını iddia etmek gibidir.

Tasavvuf Düşmanlığının Arka Planı: İslâm’ı Tahrif Etmek

Kur’an-ı Kerim’den önceki ilâhî kitapların tahrif edilmiş olduğu, Tevrat’tan önce çeşitli peygamberlere verilen sahifelerin zamanla yok olduğu tarihî bir hakikattir. Bu üç kitabı ve sahifeleri tahrif eden insanoğlu Kur’an-ı Kerim’i de bu hale getirmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Hatta Mülk ve Sâffât surelerinin ilk ayetlerinde, peygamberimize inzali sürecinde vahyi çalma gayretinde olan cin şeytanlarının çabalarından ve meleklerin müdahalesinden bahsedilir. Vahiy Peygamberimiz’e gelirken ilâhî söze başka söz karışmasın diye meleklerin gözetiminde gelmiştir (Cin, 72/26-28). Resûlüllah (s.a.v.) da bu vahyi alır almaz kayda geçirtir, ilave olarak Kur’an’ın ezberlenme­sini teşvik ederdi. Bu iki yolla koruma altına alınan Kur’an-ı Kerim hakkında şeytan(laşmış insan)lar lafzen tahriften ümitlerini kesmişlerse de ona yüklenilecek mânâlar üzerinde cesurca oynanması konusunda ümitli ve gayretlidirler. Bu manevî tahrifi engelleyen şey, Resûlüllah’ın sünnetidir. Ayetler hakkında gelişi güzel yorumları engelleyen hadisler ve sünnete karşı çıkış aslında Kur’an’ı mânen tahrife uğratmayı amaçlamaktadır. Bu taarruzdan fıkıh ve kelâm ilmi kadar tasavvuf da nasibini almıştır. Fıkıh, kelâm ve tasav­vuf, aslında kalelerdeki dış surlar gibidir, bunlara ya­pılan saldırılar iç güvenliği de tehdit eder.

Tasavvufî hayata dair tenkit edilen bazı meseleleri izah etmeye gayret edelim:

Nafile İbadetin Önemi

“Nafile ibadet cahillerin, işi gücü olmayanların işi­dir.” söylemi şeytanî bir mantıkla ilmi amaç haline getirmenin bir sonucudur. Allah’a hizmet etmeyip putlaştırılan kazanç ne ise putlaştırılmış ilim de aynı şeydir. İbadet, ruhun gıdası olduğu için insan ibadet eder. Nafile ibadetler madem cahillerin işi idi Peygamberimiz nafile ibadete niçin bu kadar düşkün idi? İbadet cahillerin işi değildir, bizzat peygamber işidir, ruhun muhtaç olduğu gıdadır. İlim, insanı amele götürmüyorsa, o ilim faydasız ilimdir, mâlâyânîdir. Müslüman farzları yerine getirdiği gibi nafile ibadetleri de hayat programına dahil hale getirmelidir. Müzzemmil suresinin ilk ayetlerinde Hz. Peygamber’e, kendisine yüklenecek ağır sözü (Kur’an’ı) hakkıyla taşıyabilmesi için gece ibadetiyle hazırlanması gerektiği işaret edilir. Demek ki nafile ibadetler cahillerin değil maneviyatı güçlü olan insanların, başta peygamberlerin ameli ve yoludur.

Velî, Avam ve Havâss, Basîret /Ferâset

Müzzemmil suresi 20. ayette, sahabenin dahi avam ve havâssının olduğuna işaret vardır. “Şüphesiz Rabbin biliyor ki sen gecenin üçte ikisinden biraz az, yarısında ve üçte birinde kalkıp namaz kılıyorsun. Seninle birlikte olanlardan bir grup da (kalkıp namaz kılıyor)”. Sahabenin demek ki hepsi gece ibadetine devam eden kişiler değildi. Yine mesela sahabenin en faziletlisinin Hz. Ebu Bekir olduğunda icmâ vardır. Dört halife, aşere-i mübeşşere dediğimiz cennetle müjdelenen on kişi, en önde olanlardandı. Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi de sahabî idi. Hz. Ebu Bekir gibi olanlar havâss, Vahşi gibi olanlar avamdan kabul edilebilir. Öyleyse insanların bir kısmının salihlerden olması, evliyâullahdan olması, diğer büyük bir kesimin de avamdan olması normaldir. Hepsini aynı kefede tutmak doğru değildir.

Velî kavramına gelince: “Bilin ki Allah’ın velî kullarına (dostlarına) asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler (rahat ve emin olacaklar). Onlar ki iman etmişlerdir ve takva üzere yaşıyorlardır.” ( Yû n û s , 51/62,63) ayetine göre velîler takva üzere yaşayanlardır. Allah’ın velî kullarını bir hadis-i kudsî şöyle izah ediyor:

“Kim benim velî bir kuluma (dostuma) düşmanlık yaparsa, bilsin ki ben ona savaş açmış bulunuyorum. Kişi farzlarla bana yaklaştığı kadar başka hiçbir şey ile bana yaklaşamaz. Kişi ondan (farzlardan) sonra nafile ibadete devam eder eder nihayet ben onu severim. Ondan sonra da artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. Benden ne isterse veririm.” (Buhari, “Rakaik (Rikak)”, 38; İbn Mace, “Fiten”, 16). Allah’ın velî kulları, imandan sonra takva üzere yaşayanlar, farzları eksiksiz yapanlar, haramlardan kâmil anlamda uzak duranlar, bu arada nafile ibadete ve zikre önem verip Allah’ın sevgisini kazanan insanlardır. İşte bu insanlarda ferâset, basîret denen şey meydana gelir. Feraset, sezgi gücü dediğimiz şeydir ki kalb gözü diye de ifade ediliyor. Kalp gözü fizikî şartları aşarak gören gözdür. İbn Kayyim el-Cevziyye diyor ki: “Allah ile gören göz haramı görmez olur.” Yani gözünün önüne haramı koysanız bile onun gözü o haramı görmez. Mevlânâ da Mesnevî’de der ki: “Ya Rabbi! Senin gözün benim gönlüme göz olur olmaz bu basîretsiz gönül tümden basîret oluverdi.” (4087. beyit). Yani basîret, nafilelerde ilerlemiş olan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın verdiği özel bir ik­ramdır, bir hediyedir. İşte bu ikrama nail olanlara velî denilir.

Zikir nedir? Nasıl yapılır? Sayısı Var mıdır?

Zikir, tenhada tek başına ve cemaat halinde sesli bir şekilde olmak üzere iki türlüdür. Tasavvufa karşı çıkanlar, ikisine de karşı çıkarlar. Onlara göre zikir tam bir cümle şeklinde olur. Mesela “Lâ ilâhe illâllah” bir zikirdir, “Elhamdülillah” bir zikirdir ama “Allah, Allah, Allah” demek kendi başına bir şey ifade etmez.

Oysa Kur’an-ı Kerim’de zikrin vahiy, ilim gibi di­ğer anlamları yanında “Açıktan Allah’ın ismi anılmadan kesilmeyen hayvanların etini yeme”nin yasaklığını ifade eden (En’am, 6/119-121 ve Maide, 5/4) ayetler de vardır ki bunlardan, açıktan açığa dil ile ve seslice Allah demenin zikir sayıldığını öğreniyoruz. Yine Âlâ suresi de bu mânâdaki bir ayetle başlar.

Allah lafzının zikir oluşu tecrübî olarak sabittir. Kendi kendine yalın olarak Allah lafzının binlerce defa zikredilmesiyle tasavvufta letâif denilen vücudun zikre hassas noktaları zikreder hâle gelebilir. Me­sela Allah diye diye bir an gelir ki, insanın kalbi de aynen dil gibi zikretmeye başlar.

“Allah, Allah diyen bir insan üzerine kıyamet kopmayacaktır.” (Müslim, İman, 234; Tirmizi, Sünen, Fiten, 35). Hadis-i Şerif’te “Allah, Allah” kelimeleri yalın halde geçiyor. Şerhlerde bu ayrıntıya dikkat çekilmiş. Burada Allah lafzı “Allahu, Allahu” diye geçiyor. Allahu lafzı mef’ul değildir. Bu da Allah lafzının yanında “Allah’ı zikrediyorum.” gibi başka bir kelime zikredilmemiş, demektir. Ama “Allahe Allahe” şeklinde olsaydı Allah lafzı meful olurdu ki cümlede söylenmeyen başka kelimeler var anlamına gelirdi. Dolayısıyla “O cümle tam söylenmediği takdirde zikir olmaz, zikir sayılmaz” denebilirdi. Yalın olarak “Allah, Allah” lafızları zikir olur. Delili de sahih olan bu hadistir.

Toplu zikre gelince, sahabenin bazen toplanıp topluca zikrettikleri de olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyuruyor: “Cennet bahçelerine tesadüf ederseniz oralarda yayılınız”. Ya Resûlallah “Cennet bahçeleri nedir?” diye sorulunca da bizzat Peygamberimiz (s.a.v.), “Zikir meclisleridir.” diye cevap vermiştir. “Meclis” denildiğine göre tek kişi ile meclis olmaz.

Bir müride belli sayıda zikir verilmesi, ibadet ihdas etmek değil, zikre ve ibadete alıştırmaktır, eğitim amaçlıdır. Okuma/yazmaya alıştırmak için belli sayıda ödev vermek ne ise zikre alıştırma konusunda belli sayıda zikir vazifesi vermek aynı şeydir. Zikir konusunda ibadet olan şey ise zikr-i dâim yani Allah’ı hiç unutmamaktır. Öğrenci tamamen okuma-yazmayı söktüğü an, sayı ile ödev devri de biter. Onun için belli sayıdaki zikir, zamanla değiştirilir, nihayet tümden ödev/vird kaldırılır. Çünkü artık zikir, zikr-i daim hale gelmiştir.

Kerâmet

Kur’an bize “vasat/mutedil ümmet” ( Bakara , 2/143) dediği halde kerâmete karşı çıkanlar hepsini siliyorlar; kerâmete inananlar da en ufak bir tesadüfü bile kerâmet kabul ediyorlar.

Kerâmete tümden karşı çıkmanın temelinde ma­teryalizmin olduğuna inanıyorum. Materyalizm, “gözümün görmediğine inanmam” felsefesine dayanır. Kerâmet, mucize gibi olağanüstü bir hâldir. İsminden de anlaşılacağı üzere Allah’ın ikramıdır. Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği kuluna özel ikram ile fizikî şartların ötesinde birtakım nimetler vermesidir. Kerâmet hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de güzel örnekler vardır. Mesela Hz. Meryem, mescidin bir köşesine çekilmiş, hücresinde ibadetle meşgulken onun yanına Allah katından çeşit çeşit yiyeceklerin gelmesi bir kerâmettir. Ashab-ı Kehf’in üç yüz sene uyuması da böyledir. Bir insanın elinde kerâmet zuhur etmişse o kerâmet o insanın mensub olduğu peygamberin, hak peygamber olduğunu ispat eder.

Râbıta

Râbıta, feyizli bir ortamı ya da insanı hayalen canlı tutarak o hâl ve kişinin nurundan ya da o yerin fey­zinden, nurundan istifade etmektir. Yoksa bir insana, mekâna veya mabuda ibadet etmek değildir.

Bir defasında Hz. Ebu Bekir yolda Hanzala’ya rastlar ve ona “Ne var ne yok ya Hanzala?” diye sorar, o da “Sorma, Hanzala münafık oldu.” der. Hz. Ebu Bekir, “O ne biçim söz!” deyince Hanzala cevaben “Resûlullah’ın yanında iken çok güzel hâller hissediyorum, ama ondan ayrılınca bu hâl benden kayboluyor. Bu herhalde münafıklığımın alametidir.” diyor. Hz. Ebu Bekir gidip Resûlullah’a sormayı teklif ediyor. Beraberce Resûlullah’a gidiyorlar. Hanzala durumu anlattıktan sonra, Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki, “Canımı elinde tutan Allaha yemin ederim ki siz benim yanımda bulunduğunuz hâl üzere ve zikretmeye devam ederseniz sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musafaha ederler. Lakin Ya Hanzala, bazen böyle, bazen öyle…” Resûlullah (s.a.v.) bunu üç defa tekrarladı. (Müslim, “Tevbe”, 12-13). Bu rivayetten çıkan sonuç şudur: Manevî açıdan donanımlı bir insanın yanında iken manevî hâller hissediyorsunuz. Ayrılınca o hâl kayboluyor. Eğer gıyaben o nurlu ortamı canlı tutarsanız, o nur gelmeye devam eder. İşte râbıta budur, yoksa hâşâ birine tapmak değildir.

Şefaat

Deniyor ki “Şefaat sadece Allah’tan istenir. Al­lah müsaade etmeden hiçbir şey olmaz. Resûlüllah (s.a.v.)’den şefaat istemek şirktir.” Şefaat yetkisini istemek ayrı şey, yetki verilmiş birinden şefaat istemek ayrı şeydir. Şefaat yetkisi -istenecekse- sadece Allah’tan istenir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın dışında hiçbir güçte, hiçbir insanda bu yetki ve imkân yoktur. Resûlüllah (s.a.v.)’den istenen şefaat, şefaat etme yetkisinin veril­mesi değil, kendisine Allah’tan verilecek şefaat etme yetkisinin, ümmetten ihtiyacı olanlar lehine Resûlüllah tarafından kullanılması talebidir.

Ahirette Hz. Peygamber’e şefaat yetkisi verilecektir. Peki, bu yetki verildikten sonra, insanlar onun kendileri lehine şefaat etmesini isteyecekler mi? Peygamberimiz başka peygamberlere verilmeyen beş şeyin kendisine verildiğini, bunlardan bir tanesinin de şefaat-i uzmâ (en büyük şefaat) olduğunu bildiriyor. Kıyamette, mahşer yerinde bütün insanlar büyük bir merak ve telaş içinde kendilerine ne olacağını beklemekten bıkarak Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa peygamberlerden kendi hesaplarının bir an önce görülmesi için şefaat etmelerini isteyecekler, onlar çeşitli nedenlerle bunu kabul etmeyip bir diğerine gönderecekler ve nihayet Peygamberimiz’den şefaat isteyeceklerdir. O da hesapların bir an önce görülmesi için şefaat edecek, mümin-kâfir ayırımı olmaksızın tüm insanlar bu şefaatten istifade edeceklerdir. (Buhari, Teyemmüm, 1; Salat, 56; Gusl, 26)

Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken de vefatından sonra da kendisinden şefaat istenmiştir. İmam Azam’ın kasideleri özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye de baştan sona Hz. Peygamber’ den şefaat isteği ile doludur. Kıyamet gününde kendisine şefaat etmesini talep eden Enes b. Malik’e Resûlüllah (s.a.v.) şefaat edeceğini söyleyince Enes, kendisini o gün nerede bulacağını sorar. Efendimiz ise sırat köprüsünün, miza­nın ya da havz-ı kevserin yanında aramasını söyler. (Tirmizi, Kıyamet: 9).

Tevessül

Tevessül kelime olarak, vesile edinmek, aracı edin­mek anlamına gelir. Cenab-ı Hakk’a dua ederken Al­lah katında değeri, kıymeti olan birini duada anmaya, “Ya Rabbi, Habibin Muhammed hürmetine benim bu duamı kabul et.” şeklindeki duaya tevessül deni­lir. Böylece Hz. Peygamber vesile edilmiş olur ve du­anın kabul edilmesi daha çok ümit edilir.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah’a (varmaya) vesileler edininiz (vesileler arayınız)” (Maide, 5/35) buyurulmaktadır. Bu vesile, Allah’a yaklaştıran, Allah’a giden yolda insana destek veren, Allah’ın yardımının gel­mesine sebep olan her şeydir. Bu abdest olabilir, dil ile Allah zikri olabilir, kelime-i tevhid olabilir, Âyete’l Kürsi olabilir, namaz olabilir, oruç olabilir, bir sadaka olabilir, hac olabilir, umre olabilir, sevap kazandıran yani Allah’ın değer verdiği her şey olabilir. Ayet ve hadislerde görebildiğimiz kadarıyla tevessül, bir şahısla veya melekle; salih bir amelle; mukaddes bir mekânla ve mübarek bir zamanla olabilir.

Sahabeden Osman b. Huneyf naklediyor. Biz Resûlüllah (s.a.v.) ile birlikte oturuyorken, bir adam çıkageldi. O adam âmâ idi ve “Ya Resûlallah, benim için dua et, iyi olayım, gözlerim görsün.” dedi. Resûlullah “İstersen şimdi sana dua edeyim, ama istersen duayı ahirete bırakayım. O senin için daha hayırlı olur.” dedi. Adam dedi ki; “Ya Resûlallah, ben duayı şimdi istiyorum”. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) o adama, eve gitmesini, abdest alıp iki rek’at namaz kılmasını ve namazdan sonra şöyle dua etmesini söyledi: “Ya Rabbi, ben senden istiyorum ve Rahmet Peygamberin Muhammed ile sana yöneliyorum (duada Peygamber (s.a.v.) kendi isminin anılmasını ona emrediyor). Ya Muhammed, ben bu ihtiyacımın giderilmesi için seninle Rabbime yöneliyorum. Ya Rabbi! Hz. Peygamber’i benim ihtiyacım konusunda bana aracı, şefaatçi kıl.” Bu duada Peygamberimiz’i vesile edinme var, onun şefaatçi kılınmasını dileme var. Sadece bu hadis-i şerif, tevessülle ilgili bütün meselelerin çözümünde yeterlidir. O âmâ adam eve gidiyor, abdest alıyor, iki rekât namaz kılıyor, dua ediyor ve gözleri açılıveriyor. Gözleri açıldıktan sonra tekrar Hz. Peygamber’e geliyor, cemaat daha dağılmamış, hâlâ orada duruyor. Osman b. Huneyf diyor ki; “O adam geldi, gözleri görüyordu. Sanki daha önce hiç kusuru yok gibiydi”. (İbn Mace, Sünen, İkametu’s-Sala, 189; Müslim, Salatu’l-Müsafirin, 200)

Resûlullah (s.a.v.) geceleyin teheccüd kılmak için kalktığında namaza şu dua ile başlıyor: “Ya Rabbi, Ey Cebrail’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi… göklerin ve yerin yaratıcısı Rabbim. Ğayb âlemini de, şehadet âlemini de (inceden inceye) bilen Rabbim Sen, kulla­rından hangi konuda ihtilaf ettilerse, aralarında hükmedensin. Öyle ise, ya Rabbi onların ihtilaf ettikleri, konuda, izninle beni, hakka yönelt. Şüphesiz sen kimi diliyorsan, dosdoğru yola ile­tensin”. Peygamber (s.a.v.) burada fazilet olarak kendisinden daha aşağıda olmasına rağmen meleklerin adını zikrederek Allah a duada/tevessülde bulunuyor. Sahabe Hz. Peygamber’in kendisinden başka sakal-ı şerifiyle, hırkasıyla da tevessül etmiştir. Mesela Enes b. Malik saçı ve sakalından bir miktarı ömrü boyunca üzerinde taşımış, vefat ederken de “Bu sakal-ı şerîf’i kefenimin içine koyun.” diye vasiyet etmiştir. Aynı şekilde Halid b. Velid, Peygamberimiz’in mübarek sakalından bir miktarını sarığında taşıyordu. Ve “Ben savaşları bu sakal-ı şerîf hürmetine kazanıyorum.” diyordu. Bu konuda “Peygamber Efendimiz’in eşyasıyla, sakalıyla değil de sünnetiyle yani o sünnetini yaşayarak ya da sünnetini anlamaya çalışarak bu konuda gayret içerisinde olmak varken niye böyle bir şey yapılsın ki!” deniliyor. Sakal-ı şerifi yanında taşı diğerlerini de ihmal etme!

Bir de dua ederken “Ya Rabbi falan salih kulun yüzü suyu hürmetine”, veya “Falan kişilerin hakkı için”, denilmesi meselesi var. Duasında böyle diyen kişi aslında Allah katında değer ifade eden o salih kulun hatırına duasının kabulünü istemektedir. Hz. Peygamber’in de böyle dua ettiği variddir: “Kim namaz için evinden (camiye) çıkarken: ‘Ya Rabbi ben senden isteyenlerin hakkı için ve benim şu gidişim hakkı için senden istiyorum. Çünkü ben ne şer, ne kibir, ne riya ve ne de süm’a için çıkmış değilim. Senin gazabından sana sığınmak ve rızanı elde etmek için çıktım. Sen­den beni ateşten korumanı, günahlarımı mağfiret et­meni istiyorum. Çünkü günahları ancak sen affedersin!’ diye dua ederse, Allah yetmiş bin meleği onun için görevlendirir (ve bu yetmiş bin melek) ona istiğfarda bulunur, o kişi namazını bitirinceye kadar Allah onu kendi (mübarek) yüzüyle karşılar.” (İbn Hanbel, Müs-ned, 3/304, 915; İbn Mace, Mesacid, 14). Hadis-i şerîfe göre “hakkı için” ifadesini bizzat Peygamber Efendimiz kullanarak, dua ediyor.

İnsanın Allah rızası için işlenmiş salih ve sevabı çok bir ameli, başka bir zaman Allah’a yalvarırken dile getirerek “Ya Rabbi o işi senin rızan için yapmıştım. O amelim hürmetine bu duamı kabul et!” diye dua etmesi amelle tevessüldür. Riyazu’s-Salihin’in, “ihlâs” bah­sinde mağarada sıkışan üç kişinin na­sıl kurtulduğunu anlatan rivayet amel ile tevessül hakkında güzel bir örnektir.

Mukaddes olduğu Kur’an-ı Kerim’de, hadis-i şe­riflerde Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kudüs ve çevresi, Mescid-i Aksa, Tur-i Sina ve çevresi, Arafat, Mültezem, Hicr, Makam-ı İbrahim gibi yerler zikredilerek, mukaddes/mübarek oldukları beyan edilmiştir. Oralarda dua etmek ve duanın kabu­lünü ümit etmek, mekân ile tevessülün örnekleridir.

Bazı zamanlar vardır ki diğer zamanlara göre daha kıymetlidir. Mesela “Cuma gününde öyle bir an vardır ki dualar mutlaka kabul edilir.” (Müsned, 2/230, 401, 5/451; Buhari, Deavât, 61; Müslim, Cuma, 14, 15.) gibi. Cuma günü, seher vakti, farz namazlardan hemen sonra daha yerinden kalkmadan Allah’a dua etmek zamanla tevessül örneğidir.