TEKKE KAPISI

 

TEKKE KAPISI

-Yenikapı Mevlevîhânesi’nin İnsanları-

Zeytiburnu Belediyesi’nin yayımladığı zarfı ve mazrufuyla çok değerli bir kitapla karşınızdayız: Tekke kapısı. Bu sütunda aynı seriden Defter-i Dervîşân’ı tanıtmıştım. Belediye Başkanı, irfan adamı ve kültür hâmîsi Murat Aydın Bey lütfedip Tekke Kapısı’nı göndertti.

Önce Başkanın sunuş yazısından alıntılar görelim: Zeytinburnu Belediyesi olarak çıktıkları kendine has mânevî yolculukta, öncelikle binaların tâmir ve ihyâsına öncülük ettiklerini belirtir. Yenikapı Mevlevîhanesi’ni aslına uygun olarak titizlikle restore edenlere teşekkür eder, şimdi de sıranın bu büyük aşk ocağının içini, tarihini ve mânevî iklîmini gün yüzüne çıkaracak çalışmalara geldiğini söyler. Bunu için önce Defter-i Dervîşân (Yenikapı Mevlevîhanesi günlükleri) yayımlandı.

İRFAN İHTİYACI

Bu defa Tekke Kapısı / Yenikapı Mevlevîhanesi’nin İnsanları kitabıyla yola devam ediliyor. Sunuş yazısında Murat Aydın’ın önemli tespitleri yer alır: Bu tür çalışmalara hem Türkiye’nin hem de bütün insanlığın ihtiyacı var. Batı dünyası II. Dünya Savaşı’ndan sonra gözle görülür bir mânevî krize girdi. Bu sebeple bazı Uzakdoğu geleneklerinden medet ummaya başladı. Meditasyon ve yoga temrinleri revaç buldu.

(Bizde de bunların ve birtakım kişisel gelişim programlarının seküler çevrelerde alâka çektiği görülüyor. Oysa tarihimiz ve kendi irfanımızla barışık olsak mânevî ihtiyaçlara cevap verecek en iyi hazine bizim kültürümüz içinde mevcuttur.)

Başkanın belirttiği gibi özellikle ABD’de ve kıta Avrupası ülkelerinin eğitim seviyesi yüksek kesimlerinde tasavvufa ilgi arttı. Mesnevî başta olmak üzere Mevlevîlikle ilgili eserler çokça okunmaktadır. Ancak ABD ve Batı, Uzakdoğu mistik disiplinlerinde yaptığını, tasavvufta da uygulayarak onu bozup değiştirerek kendine uydurma yoluna gidiyor. O bakımdan tasavvufun doğru tanıtılmasına ihtiyaç var. Bu da herkesten önce bize düşer.

Başkanın bu düşünceleri yerindedir. Belediye olarak kendilerine düşeni yapıp hudutları içinde bulunan meselâ Yenikapı Mevlevîhanesi’ni her yönüyle gün yüzüne çıkarmaya gayret gösteriliyor. Tebrik ve teşekkürler.

Dünyanın çeşitli yerlerinde yaklaşık 300 Mevlevîhane vardı. Bunlardan on dört tanesi büyük kuruluşlardır ve “Âsitane” diye anılır. Yenikapı Mevlevîhanesi de büyük âsitanelerdendir ve Konya’dan sonra Mevlevîlik’in ikinci merkeziydi. “Yenikapı Mevlevîhanesi paşaların, sadrazamların hatta padişahların, kapısına gidip terbiye ve usul öğrendikleri büyük bir ruh kervansarayıdır.”

KİTAP HAKKINDA

tekke-kapisiTekke Kapısı’nı Bayram Ali Kaya hazırlamış. Güzel fotoğraflar ve görsel malzemeyle zenginleştirilmiş. 500 sayfalık kuşe kâğıd lüks baskılı bir kitap. (Zeytinburnu Belediyesi Kültür yayınları, İstanbul, 2012) İnternet kitapçılarından temin etmek mümkün.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Yenikapı Mevlevîhanesi’nin kısa tarihi verilir. Açıldığı 1597’den tekkelerin kapandığı 1925’e kadar irfan, ilim ve sanat hizmeti verdi. İkinci bölümde 328 senelik bu süre içinde ilk şeyhten son şeyh Abdülbaki (Baykara) Dede’ye kadar postnişinlerin, buradan feyz alan mûsıki, şiir hüsnü hat sanatında başarı kazanmış zatların hayat hikâyeleri anlatılır.

Üçüncü bölümde bu dergâhta görev yapmış veya buraya katkı sağlamış olan müntesip ve muhiplerin hayatlarına yer verilir. Onların taşıdığı lakaplar bile kadîm zamanlardan ses getirmektedir: Bevvab, duacı, kafesçi, kazancı, kudümzenbaşı, meydancı, müezzin, neyzenbaşı, aşçı dede, tarîkatçı, türbedar vb.

Bayram Ali Kaya’nın belirttiği gibi Yenikapı Mevlevîhanesi’nin üç buçuk asırlık insanları burada ele alınan 117 isimle sınırlı değildir. Yapılacak daha geniş çalışmalarla, gönül yolu bu dergâha düşmüş daha pek çok ismin tesbîti mümkündür. Bu başlangıç için Bayram Ali Kaya’ya teşekkür ve tebrikler.

KAYNAKLARI

Biraz da ilim diyelim ve bu kitabı hazırlarken yazarın faydalandığı başlıca kaynakları sayalım:

1. Şeyhî Mehmed Efendi (ö. 1731), Vekāyiu’l-Fudalâ; 2. Sâkıb Dede ( ö. 1735), Sefîne-i Mevlevîyân; 3. Esrar Dede ( ö. 1797), Tezkire-i Şuarâ-i Mevlevîyye; 4. Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’il-Mevleviyye; 5. Ali Nutkî Dede-Abdünnâsır Dede vd., Defter-i Dervîşân; 6. Hüseyin Ayvansarâyî (ö. 1787), Hadîkatü’l-Cevâmî; 7. Mehmed Süreyyâ (ö. 1909), Sicill-i Osmânî; Hüseyin Vassâf (ö. 1929), Sefîne-i Evliyâ; 9. Mehmed Ziyâ (ö. 1930), Yenikapı Mevlevîhânesi; 10. Zâkir Şükrü Efendi, Mecmûa-i Tekâyâ.

BİRKAÇ ŞİİR

Tasavvuf mensupları ve tabii ki Mevlevîler sanat ve şiirle iç içedir. Tekke Kapısı’ndan bazı manzum ifadeler sunmak istiyorum. Birinci Bölüm sol sayfada tekkelerin kapanmasına farklı bir bakış getiren dörtlükle başlar. Ahmed Celâleddin Dede’nin (1853-1946) irticâlen söylediği bu dörtlüğü Halil Can Bey’in naklettiği bilgisi vardır[1]:

Âsumândır kubbesi hep ahterân âvîzesi

En ziyâ-bahşâ kanâdîli güneşle mâhdır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcûdât zâkir kâinât dergâhdır

(Şunu demek ister: Kubbesi gökyüzüdür, âvîzesi yıldızlardır; en ışıklı kandilleri ise güneşle aydır. Tekkelerin kapanmasıyla Hakk’ın zikri kaldırılmış değildir, zirâ bütün varlıklar Hakk’ı zikredip durmaktadır, bu durumda kâinat bir dergâhtan ibarettir.)

*

II. Bölüm de aynı şekilde Nesib Yusuf Dede’nin (ö. 1714) bir şiiriyle başlar:

Nâmûs u câhı çâha atan Mevlevîleriz

Dünyâ-yı dûnu hîçe satan Mevlevîleriz

Deh-rûze kâr u bârın dehrin hebâ kılıp

Peygūle-i fenâda yatan Mevlevîleriz

Arâmımız semâ iledir rûzigârda

Girdâb-ı bahr-i aşka batan Mevlevîleriz

Telhî-i fâka etmek içün nefsimiz helâk

Hân-ı vücûda zehr katan Mevlevîleriz

Biz ey Nesîb devlet-i Monlâ-yı Rûm’da

Dünyâ-yı dûnu hîçe satan Mevlevîleriz

(Biz namus düşüncesini ve makam mevki sevgisini kuyuya atan; şu alçak değersiz dünyayı hiçe satan Mevlevîleriz. Zamanın on günlük kârını, işini ve yükünü hebâ edip yokluk köşesinde yatan Mevlevîleriz. Biz bu devranda semâ ederek huzur ve sükûn bulan, aşk deryâsının girdâbına batan Mevlevîleriz. Nefsimizi yoksulluk acılığıyla helâk etmek için vücud sofrasına zehir katan Mevlevîleriz. Ey Nesîb, biz Hz. Mevlânâ’nın mânevî devletinin mutluluğu içinde şu değersiz dünyayı hiçe satan Mevlevîleriz.)

*

Şeyh Sabûhî Ahmed Dede (Ö.1647)’nin bir beyti:

Ney benimle nefes birâderidir

Bağlıyız ikimiz bir nefese

*

Nâcî Ahmed Dede (ö.1712)’den

Her bende ki âzâd ola elbette olur şâd

Âlemde senin benden olan bende olur şâd

Lutfeyle eya pâdişeh-i mülk-i şefâat

Nâcî kuluna eyle şefâat ki ola dil-şâd

(Âzad edilen her köle elbette mutlu olur. Fakat bu dünyada senin kulun kölen olan kimse bundan dolayı mutludur. Ey şefaat mülkünün hükümdarı, bu Nâci kuluna da şefaat etki gönlü hoş olsun.)

*

Hasan Leylek Dede (ö.1827) hattat ve Mesnevîhan, Leylek şeklindeki yazısı meşhur:

Aşk-ı Mevlânâ ile hayretzede

Mevlevî Seyyid Hasan Leylek Dede

*

Abdürrahim Künhî Dede (ö.1832), cihanın yaratıcısı olan Hak Taâlâ’nın bu âleme tecellîsinden ve herkesi bir şekilde tesellî eden zuhûrâtından söz eder. Ne mutlu görebilene:

Hallâk-ı cihan âleme kıldıkda tecellî

Her kimseyi bir hâl ile kılmış mütesellî

*

Osman Selâhaddin Dede (ö.1887)’den:

Zâlimi bergeşte eden âhdır

Kalb-i mahlûka Hudâ âgâhdır

Bir kadem şehrahtan etme udûl

Doğrunun yardımcısı Allah’dır

(Zâlim kimseyi ters yüz eden aldığı âhlardır. Yaratılmışların kalbinden Allah haberdardır. Doğru yoldan bir ayak bile ayrılma, zira doğrunun yardımcısı Allah’tır.)

*

Mehmed Celaleddin Dede’den:

Ey mefhar-i evvelîn olan Mevlânâ

Vey melce-i âhirin olan Mevlânâ

Dervişlerini hakîkate vâsıl kıl

Ey hâdi-i râh-ı dîn olan Mevlânâ

(Ey evvel gelenlerin iftihârı, sonrakilerin sığınağı olan Mevlânâ! Dervişlerini hakîkate ulaştır, ey din yolunun hidâyet kandili olan Mevlânâ.)

*

Hüseyin Fahreddin Dede (ö.1911) dünyaya gelmekteki amacı şöyle açıklar:

Dehre gelmekten ne da’vâdır ne gavgādır garaz

Hüsn-i rûy-ı yâri her yüzden temâşâdır garaz

Ey tabîb-i cân u dil maksad cemâlin görmedir

Sanma derd-i aşkıma senden müdâvâdır garaz

(Bu dünyâya gelmekten maksat ne mücâdele ne de kavga etmektir. Asıl maksat, Sevgilinin yüzünün güzelliğini her bir yüzde seyretmektir. Ey canımın ve gönlümün tabîbi; aşk derdim için senden devâ istediğimi zannetme, maksadım senin cemâlini görmektir.)

Ayrıca Hz. Mevlânâ’da nelerin bulunabileceğini söyler:

Gel dergeh-i Mollâ’ya da bak gör ne safâ var

Her bir elem-i mühlike bin dürlü devâ var

Efsâne-i zühhâd gibi zerk-ü riyâ yok

Âvâz-ı kudüm ü ney ü tanbûr u nevâ var

(Gel bir bak, Hz. Mevlânâ’nın dergâhında ne safâlar var. Her bir öldürücü eleme bin türlü çâre var. Zâhidlerin hikâyelerindeki gibi iki yüzlülük ve riyâ yoktur. Burada kudüm, ney ve tanburun sesi ve nağme vardır.)

*

Son şeyh Abdülbâkî Baykara Dede (ö.1935) dînî konulardaki hassâsiyetini şöyle ifâde eder:

Allah’a şükür müslümânım ben

Bir dîni bütün, sâhib-i irfânım ben

Kur’ân’a muhâlif sözü almam gûşa

Ser-tâ-be-kadem bende-i Kur’ân’ım ben

(Allah’a şükürler olsun ki ben Müslümanım. Ben dîni bütün irfan sâhibi bir kimseyim. Ben, Kur’an’ muhâlif söze kulak vermem; baştan ayağa Kur’an’ın kulu, kölesiyim ben.)

HÜZÜNLÜ SON

Son postnişini anınca, bahsi hüzünlü ve ibretli bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Gavsi Baykara’nın bir sûzinak şarkısı vardır; hassas bir kalbin nağmesidir:

Dokunma kalbime zîrâ çok incedir kırılır

O tıpkı mâbede benzer ki o orda hıçkırılır

Gavsi Baykara Yenikapı Mevlevîhânesi’nin son şeyhi Abdülbâkî Dede’nin oğluydu. Tıpkı babası ve Mevlânâ soyundan gelen diğer şeyhler gibi terbiye edilmişti. Yedi yaşına gelinceye kadar annesi onunla sadece Arapça konuşmuş, bu yüzden onun Arap olduğunu sanmıştı. Mektebe başladıktan sonra babasına Arapça veya Türkçe sorduğu suallere yalnız Farsça karşılıklar aldı. Yaşı biraz daha ilerleyince Mevlevîhâne ile Patrikhane arasındaki mutabakat gereği bir papaz gelmiş, ona Yunanca öğretmişti. Mevlevîhâne’nin bir başka kurumla daha mutabakatı vardı. Hahambaşılık’tı bu kurum ve oradan da bir yetkili geldi, ona İbranice öğretti. Bu arada resmî eğitimi de devam ediyordu. Nihayet Galatasaray Sultanîsi’ne intisap etti. Orada da Fransızcayla tanıştı. Dârü’l-Hılâfe Medresesi’ne devam etti. 1925’te yirmi iki yaşındaydı. Tekkeler kapatıldı ve Mevlevîhâne’nin müstakbel şeyhinin hayatı apayrı bir mecrâya girdi.

Halbuki babası, dedesi Celâleddin Dede’nin ölümü üzerine, yirmi dört yaşında şeyh olmuş, oğlu Gavsi’yi kendisinin geçtiği terbiye ile yetiştirmişti. Tekkelerin seddi ile emlâk ve akara da el konmuştu. Hepsi de ortada kaldılar. Abdülbâkî Dede Edebiyat ve İlâhiyat fakültelerinde Farsça profesörü olarak çalıştı. 1933 tensîkatında bir daha işsiz kaldı. Şair, musikişinas ve şeyhti. Şairlik ve musiki maişet sağlayan işler değildi. Şeyhliği elinden alınmış, üniversitedeki görevine de son verilmişti. İki yıl geçmeden fakrü zaruret içinde göçtü. Oğlu Gavsi’nin durumu ise tam da şu örneğe benzetilebilir: Bale yapmak için yetiştirilen birine tek alternatif olarak yağlı güreş yapma şansı verilmiş gibiydi.

Yukarıdaki serencamı bir müddet önce okuduğum Neyzenler Kahvesi adlı kitaptan aklımda kalanlardan aktardım. Kitabı Süleyman Seyfi Öğün hazırlamış; aynı zamanda neyzen olan Öğün, neyde Gavsi Baykara’nın talebesinin talebesi. Kitabın baskısı bitmiş. Ancak ödünç aldığım bir fotokopiden okuyabilmiştim.”

Ben de bu satırları A. Nezihi Turan’ın bir tebliğinden aldım.[2] Neyzenler Kahvesini, epeyce zaman sonra, silik bir fotokopi nüsha olarak ele geçirebildim.[3]

 

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
medeci42@yahoo.com

 


[1] Bk. Server Dayıoğlu, Galata Mevlevîhanesi, Ankara, 2003, s. 101; Gülgün Yazıcı, “Devrinin Sosyal ve Siyasi Hadiseleri Karşısında Bir Mevlevî Şeyhi: Ahmed Celâleddin Dede”, Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı, Kültür Müdürlüğü, tarihsiz, s. 150.

[2] Ahmet Nezihi Turan, “S. Ayverdi’nin Geleneğe ve Milliyetçiliğe Bakışı” Vefatının 10. Yılında Sâmiha Ayverdi’nin Hâtırasına Sempozyum Bildirileri, ss. 255-259, Kubbealtı neşriyatı, Ankara, 203.

[3] Ahmet Doğan Özeke, Neyzenler Kahvesi, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2000.