Vatan Savunmasında Mevlevîhâneler

Vatan Savunmasında Mevlevîhâneler

Prof.Dr. Nuri Köstüklü

Giriş:

Anadolu’da Türk siyâsî varlığına son vermeyi amaçlayan siyâsî programın adı 1815’te “şark meselesi” olarak konduğunda,

bunu gerçekleştirme yönünde de düğmeye basılmış bulunuluyordu. Söz konusu süreçte, eskilerin 93 Harbi dediği 197778 OsmanlıRus Savaşı, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücâdele, Türkler’in bulunduğu coğrafyada var olma veya yok olma yönünde kaderini tâyin eden önemli kilometre taşları olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Balkan Savaşları’ndan îtibâren, “şark meselesi”ni gerçekleştirmeyi amaçlayan ve 10 yıl sürecek bir savaş ortamına girilmişti. Siyâsî varlıktan da öte, Türkler’in Anadolu’da biyolojik olarak bile var olup olamayacağı tartışmalarına doğru bir gidiş vardı; çünkü, insan kaynaklarımız tükenme noktasına gelmiş, 1112 yaşındaki çocuklar cepheye koşar olmuştu.

İşte böyle bir süreçte, şu kadar bin yıllık bir devlet geleneğine sâhip bulunan Türk siyâsî organizasyonunda kendini sorumlu hisseden her fert veya pek çok müessese vatan savunmasında doğru veya yanlış kendince bir şeyler yapabilmenin, çorbaya bir tuz atabilmenin gayreti içinde idiler. Bu gayret içinde olan müesseseler arasında mevlevîhâneleri de görüyoruz. Şüphesiz böyle bir mesuliyetin târihî sebepleri vardı.

Anadolu’da Türk siyâsî hâkimiyetinin başlangıç dönemlerine gittiğimizde, Fuad Köprülü’nün “Alperen”, Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak adlandırdığı Türk sûfî unsurlarının, coğrafyanın vatan olması yolunda ciddî mesâilerinin bulunduğunu biliyoruz. Söz konusu sûfî zümreler içinde Mevlânâ ve felsefesi de oldukça etkili idi. Özellikle, Mevlânâ felsefesinin 14.yy.’da müesseseleşmesini tamamlaması ve arkasından 17. yy.’da bir nevi devlet kurumu hâline gelmesiyle birlikte, mevlevîhânenin merkezî yönetimle ilişkisi de artmış idi. Bu ilişki, sûfî alanla sınırlı kalmayıp, siyâsî sâhada da kendini gösteriyordu.

18 yy.’dan îtibâren batı karşısında bir eziklik psikolojisine giren Osmanlı, yenilik hareketleriyle bu çöküntüden kurtulmaya çabalarken, pek çok sûfî organizasyonlar ve diğer bâzı müesseseler statükodan yana tavır koyduklarında, Mevlevîhânenin bâzı istisnâları olmakla berâber genel olarak mevcut değerleri muhâfaza ederek gelişmeye ve yeniliğe açık bir irâde sergilediğini söyleyebiliriz. Özellikle Tanzîmat ve Meşrûtiyet dönemlerinde bu irâdenin biraz daha berraklaştığını görüyoruz.

Tanzîmat’la hız kazanan Osmanlı’daki bu yenilik ve değişim sürecine, geniş bir perspektiften baktığımızda, aslında tabiî ömrünü tamamlamak üzere olan bir hastanın çeşitli ilaçlarla, kaçınılmaz sonunu, belki biraz daha uzatmaktan başka bir anlam taşımıyordu. Çünkü, mevcut siyâsî yapı, çağın gelişmelerine ayak uyduramayan, eski fonksiyonunu kaybetmiş veya artık ömrünü tamamlamış müesseselerden ibâretti.

Tabiî ki, mevlevîhâne ve diğer sûfî müesseseler de bu değerlendirmenin dışında bulunmuyorlardı. Vâkıa bu iken, burada hatırlamamız gereken bir sosyolojik kāideyi de ifâde etmek durumundayız; o da “köklü ve târihî müesseseler ne kadar muattal ve işe yaramaz hâle gelirlerse gelsinler, müessesenin idâre ve yöneticileri eskiye göre ne kadar pasif duruma düşerlerse düşsünler, önceki ruh ve faaliyetlerinden hemen uzaklaşamama” gerçeği idi. Nitekim, artık ömürlerini tamamladı diye düşündüğümüz bâzı köklü müesseseler gibi, mevlevîhânelerin de; Türkler’in Balkanlar’dan ve arkasından Anadolu’dan tasfiyesi için düğmeye basıldığı Balkan Savaşları’ndan îtibâren, bu kāideyi ispatlarcasına ve kuruluş dönemindeki alperenleri hatırlatırcasına bir faaliyet içinde bulunduklarını söyleyebiliriz. İşte bu târihî süreç ve anlayış içerisinde, Türklerin Balkanlar’dan ve Anadolu’dan tasfiye süreci olarak görülen 10 yıl savaşta mevlevîhânelerin tutum ve davranışlarına ancak bir makāle hacminin müsâade ettiği oranda bakmak istiyoruz;

10 Yıl Savaş veya vatan savunmasında mevlevîhâneler

Türk İslâm varlığı ve kültürünün Balkanlar’dan sürülmesi amacını taşıyan Balkan Savaşları patlak verdiğinde Osmanlı Devleti’nin ciddî lojistik problemleri vardı. Dönemin Erkânı Harbiyei Umûmiye Reisi Ahmet İzzet Paşa’nın hâtıralarında da belirttiği üzere, asker doğru dürüst beslenemiyor, aç olduğu için silah bile sıkamıyor, bırakın et yüzünü görmeyi kuru ekmek bulamadığı günler oluyor idi. Üstelik kolera salgını ciddî boyutlara ulaşmış yaralı ve diğer hastaları tedavi edecek yeterli hastahâne ve yatak yoktu2. İşte lojistik ve ikmâl faaliyetlerinin çok yetersiz olduğu böyle bir savaş ortamında mevlevîhânelerin millî bir sorumluluk duygusu içerisinde oldukça anlamlı bir teşebbüse giriştiklerini görüyoruz. İstanbul’daki Yenikapı Mevlevîhânesi’nin hastahâneye ve Galata Mevlevîhânesi’nin ise aynî ve nakdî yardımların toplanma merkezi hâline dönüştürülmesi düşünülmüş ve Çelebilik makāmının da onayı ile bu faaliyetleri içeren 6 maddelik bir tâlimatnâme hazırlanarak 6 Kasım 1912 târihinde bütün mevlevîhânelere gönderilmiştir3. Tâkip eden günlerde, Çankırı, Amasya, Kütahya, Urfa, Şam ve diğer mevlevîhânelerden yar dımlar gelmeye başladı. Hatta, bu savaş sırasında Girid (Hanya) ve Kıbrıs (Lefkoşe) mevlevîhâneleri, kendileri ateş hattında olmasına rağmen vatan savunmasına katkıda bulunabilmenin çırpınışı içinde idiler. Hanya Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Şemseddin, Lefkoşe Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Celaleddin, bir taraftan Balkan yaralıları için kendi bölgelerinden yardımlar toplarlarken, bir taraftan da Girid ve Kıbrıs’ın elden çıkmaması için, Barkan’ın “Kolonizatör Türk dervişleri” misâli göçleri önleyip Girid ve Kıbrıs’ın vatan kalması mücâdelesi içindeydiler.

Mevlevîlerin maddî ve aynî yardım toplama faaliyetlerinin yanı sıra, Balkan Savaşı sırasında işgal edilen yerlerde Türklere karşı yapılan insanlık dışı katliamlar4 karşısında ilgili makamlara telgraflar göndererek millî hassâsiyetlerini siyâsî alanda da ortaya koyduklarını görüyoruz. Balkanlar’daki gelişmeleri bu bölgedeki mevlevîhâne vâsıtasıyla yakından tâkip eden merkez Konya Mevlevîhânesi 30 Ocak 1913’te Sadârete, 5 Şubat’ta Şeyhülislamlık makāmına gönderdiği mektuplarda; Balkanlar’da Müslüman sivil halka karşı işlenmekte olan cinâyet ve katliamların komu oyunda infiâle sebep olduğu, medenî geçinen Avrupa devletlerinin katliamlara kayıtsız kalmalarının müslümanlarda büyük bir öfkeye yol açtığı vurgulanarak, dışişleri görevlilerinin bu konuda sorumlu ve daha aktif davranmaya davet edilmiştir5. Balkan Savaşı’nın bu acılı günleri sonunda bir nebze olsun yüreklere su serpen Edirne ve Kırklareli’nin düş mandan geri alındığı haberleri ülke sathında duyulmaya başlayınca mevlevîhânelerde de buruk bir sevinç havası esti. Merkez Konya Mevlevîhânesi bütün mevlevîhânelere tercüman olarak, Sadârete ve Dâhiliye Nezâretlerine şükran ve tebrik telgrafları gönderdi, dergâhlarda şükür duaları yapıldı6.

Mevlevîhânelerin Balkan Savaşı sırasında gösterdikleri bu so rumluluğun, I. Dünya Savaşı sırasında, maddî ve aynî yardımların ötesinde, fiilen gönüllü olarak cepheye gitmek şekline dönüştüğünü görüyoruz. Kendisi de mevlevî olan Sultan Reşad askerin ve halkın mâneviyâtını artırmak için “Mücâhidîni Mevlevîye Alayı” kurulmasını arzu etti. Zâten daha önce Mevlevîlerden gelen gönüllü olma arzusu pâdişâhın bu irâdesiyle birleşince teşkilatlanma resmiyet kazanmış oldu. 1914 Aralık ortalarında başlayan ve ileride alaya dönüşecek olan gönüllü tabur kurma çalışmaları kısa sürede sonuçlandı. 1915 Ocak ayı ortalarından îtibâren toplanmaya başlayan gönüllüler, Şeyh Abdülbâki Efendi’nin komutan vekilliğinde pâdişâhın lutfettiği sancakla birlikte 13 Şubat 1915’te İstanbul’dan Konya’ya hareket ettiler. Uzaklık dolayısıyla İstanbul’a gelemeyen pek çok şeyh de gönüllü birliğe Konya’da katılmak üzere maiyyetleriyle birlikte Konya’ya hareket etmişlerdi. 26 Şubat 1915 Cuma günü Konya’da olağanüstü bir gün yaşandı. Başta Vâli, Garnizon Komutanı ve Belediye Başkanı olmak üzere, hemen bütün Konyalıların coşkun tezâhüratları ve duaları eşliğinde Gönüllü Mevlevî Taburu Postnişîn Veled Çelebi’nin komutasında Filistin cephesine uğurlandı. Tabur, 27 Mart günü Şam’a ulaştı. Kıbrıs gibi intikali zor olan ve işgal altındaki yerler dışındaki hemen bütün mevlevîhâneler bu gönüllü birliğe katılmışlardı. Başta Kādîrîler olmak üzere başka ehli tarikten de tabura katılanlar olmuştu. Süheyl Ünver’in ifâdesine göre Şam’da ilk toplandıklarında Gönüllü Mevlevî Taburu’nun mevcudu 1026 idi.7 Tamâmen ilgili makamların bilgisi ve desteği ile 4. ordu emrinde faaliyet gösteren Mevlevî Taburu kısa süre sonra alay hâline dönüştü ve cephede, özellikle askerin moralinin yükseltilmesi ve lojistik alanda fevkalâde hizmetler îfâ etti. Şam Rayak Zahle – Aliye bölgesinde bâzı askerî tâlim ve yürüyüşlere de katılan Mevlevî Alayı 1918 Eylül sonlarına kadar yaklaşık 3,5 yıl Filistin cephesinde kendisine verilen görevleri büyük bir sorumluluk ve azim içinde yerine getirdi. Şeyhlerden ve alay mensuplarından hayâtını kaybedenler, hastalananlar ve sakat kalanlar oldu. Meselâ, çok yaşlı olmasına rağmen 27 kişilik maiyetiyle birlikte cepheye koşan Erzincan Mevlevîhânesi postnişîni İbrâhim Hakkı, savaş mıntıkasının zor şartların da gözlerini kaybetti8. Bu fevkalâde zor şartlarda verilen mücâdeleye rağmen, Mondros’a giden çizgi içinde yaşanan yenilgiler ve Filistin bozgunu netîcesinde Mevlevî Alayı da tabiî olarak dağıldı. Ama ilgili askerî makamlar Mevlevî Alayı ve mensuplarını takdir etmeyi unutmadılar.

12. Kolordu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa 16 Ocak 1919 târihinde Veled Çelebi’ye gönderdiği yazıda9 lağv edilen Mevlevî Alayı hakkında; “ilâyı kelimetullah uğrunda en mühim bir harp cephesinde îsârı hûn ederek (kanını dökerek) hidemâtı hasene ve fedâkârâne îfâsı sûretiyle gösterdiği kıymetdar muavenetden dolayı Alay mensubîni ilelebet iftihar ve tarîkatı Mevlevîye’de asil târihini bu şanlı menkabe ile tezyid edebilir.” diyerek takdirnâme verilmek üzere alay mensuplarının isim listesinin gönderilmesini istemiştir. Tâkip eden günlerde Alay mensuplarına madalya ve beratları verildi.

Mevlevîhânelerin I. Dünya Savaşı sırasında gönüllü alayla cepheye iştiraklerinin yanı sıra, savaş sırasında gerek esirlerle ilgili olsun, gerekse işgal bölgelerindeki Türk kültür unsurlarının korunmasıyla ilgili pek çok konuda siyâsî bâzı faaliyetlerde bulunduklarını da biliyoruz.

Mevlevîhânlerin Balkan ve I. Dünya savaşları sırasında süregelen vatan savunmasındaki duyarlılık sürecinin İstiklâl Savaşı sırasında da aynen devam ettiğini söyleyebiliriz. Daha Mondros Mütârekesi’nin hemen sonrasında Anadolu’da başlayan millî galeyan ve teşkilatlanma sürecinde mevlevî organizasyonunun hiç de pasif kalmadığını gördük. 16 Mayıs 1919’da İzmir’in işgāline karşı Konya’da düzenlenen mitingi organize edenlerin içinde Mevlevî Şeyhi Ahmed Âdil ve bâzı çelebiler bulunuyordu. Isparta’daki millî galeyânın oluşmasında Mevlevî Şeyhi Ali Dede fiilen görev almıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasıyla başlayan ve kongreler sürecinde organize hâle gelen Müdafaai Hukuk Cemiyetleri’nde pek çok mevlevî fiilen görev almış ve müessese olarak da mevlevîhâne, Mustafa Kemal Paşa ve millî hareket lehinde bir tavır ortaya koymuştur. Birkaç örnek vermek gerekirse; Amasya’da Şeyh Cemaleddin Efendi, Afyon’da Şeyh Râşid Dede, Burdur’da Postnişîn Fehmi Efendi, Konya’da Abdülhalim Çelebi, Kastamonu’da Şeyh Âmil Çelebi, Antep’te Şeyh Mustafa (Ocak) Efendi, Kayseri’de Ahmet Remzi (Akyürek) Dede vb. daha pek çok mevlevî millî teşkilatlanmanın ve vatan savunmasının fiilen içinde yer aldı… Postnişîn Abdülhalim Çelebi’nin TBMM açıldıktan sonra Meclis 2. Başkanı olarak görev alması oldukça anlamlıdır. Mevlevîhânelerin Millî Mücâdele’ye desteklerine dâir örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Tabiî ki, bütün bu gelişmelerin yanında, henüz geleceği pek kestiremeyen ve statükodan yana olan, dolayısıyla bilerek veya bilmeyerek Millî Mücâdele’ye zarar verici davranışlarda bulunan mevlevî şeyhlerine de tek tük rastlanmıştır. Gelibolu Mevlevî Şeyhi Burhaneddin Efendi10, Kütahya Mevlevîhânesi Şeyhi Sâkıb Çelebi11, Millî Mücâdele aleyhtarı propagandaların tesirinde kalanlardandı. Ne var ki bu tür örnekler mevzî nitelikte kalmış olup, müessese olarak mevlevî organizasyonunu bağlayıcı bir karakter almamıştır.

İstiklâl Savaşı’nın o zor günlerinde sorumluluğu üzerinde hisseden mevlevîhâne, zaferlerle birlikte gelen sevinci de Türk milletiyle paylaşmıştır. Dumlupınar’daki başarılar ve Afyon’un Yunan işgālinden kurtarılması sonrasında dönemin Merkez Konya Mevlevîhânesi Postnişîni Âmil Çelebi, mevlevîhâneler adına cephe komutanı Refet Paşa’ya tebrik ve teşekkürlerini bildirdi12. 9 Eylül 1922’ye uzanan süreçte mevlevîhânenin heyecan ve sevinci Türk milletini galeyana getirir şekilde devam etmiştir.

Balkan Savaşları’ndan îtibâren süregelen ve özellikle İstiklâl Savaşı yıllarında artık var olma veya yok olma sınırına gelindiği bu fevkalâde zorlu mücâdeleden Gāzi Atatürk’ün önderliğinde zaferle çıkılmış ve netîcede Türkiye Cumhûriyeti kurulmuştur. Yeni Türk Cumhûriyeti’nin asrın gerektirdiği biçimde yapılanması sürecinde de Mevlevîhâne, Tanzîmat ve Meşrûtiyet’ten îtibâren süregelen ıslahatçı ve yapıcı karakterini devam ettirmiştir.

Ancak bütün bu gelişmeler, tabiî ömrünü tamamlamış, bir mü esseseye yeni bir ömür temininden çok uzak hâdiseler idi. Devletin elinden çıkmış veya cemiyetin bağrından doğmuş her müessese kâh içine parazitlerin yol bulması, kâh esas gāyelerinden uzaklaşması, kâh ise çocuğu büyüyen ananın yavaş yavaş sütünün çekilmesi gibi, ârızî veya tabiî sebeplerden dolayı günün birinde İbni Haldun’un târih nazariyesini ispatlarcasına kendini saf dışı olmuş bulurdu. Nitekim de öyle oldu; tekke ve zâviyelerin kapatılması kānunu çıktığında, dönemin mevlevî liderlerinden Veled Çelebi, bu gerçeği; “Beyhûde figan etmeyelim lâyıktır/ Dergâhlarımız boş idi oldu mesdûd” mısrâlarıyla veciz bir şekilde dile getirmekten hiç çekinmemişti.

Netîce îtibârıyle, ömrünün son demlerinde vatan savunmasında fevkalâde izler bırakan mevlevîhâneler, bir Türk kurumu olarak, târihteki yerini almış oldu. Ama Mevlânâ ve felsefesi, günümüzün yükselen evrensel değerleri çerçevesinde sınırlarımızı aşmış olarak bugün bütün beşeriyete ışık tutmaya devam etmektedir. Mevlânâ’nın ölüm yıldönümü vesîlesiyle Konya’da devlet eliyle yapılan Mevlânâ’yı anma törenleri ve milletlerarası ilmî toplantılar ve özellikle içinde bulunduğumuz 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı Anma Yılı olarak kabul edilmesi bu bakımdan oldukça anlamlıdır13.


2 Ahmet İzzet Paşa, Feryâdım, C.1, Nehir yay., İstanbul 1992, s.137.
3 Mevlânâ Müzesi Arşivi, Zarf no:53, belge no:1

4 Balkan Savaşı sırasında Bulgarların yaptığı mezâlimler hakkında bkz., Nuri Köstüklü, “Türk Arşiv belgelerine Göre Balkan Savaşı Sırasında Bulgarların Edirne Vilâyetinde Yaptıkları Mezâlim ve Yerli Rum Halkın Tepkisi”, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü Cumhuriyet Târihi Araştırmaları Dergisi, sayı: 1, Ankara 2005.

5 Mevlânâ Müzesi Arşivi Zarf no: 60, belge no: 1, 3.

6 Sadrazam Said Halil Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat, 30 Temmuz ve 3 Ağustos 1913 tarihli cevâbî yazılarında Konya Mevlevî Şeyhine hassasiyetlerinden dolayı teşekkür ettiler (Mevlânâ Müzesi Arşivi, Zarf no: 63, belge no:28, 18, 30, 31)

7 Süleymaniye Kütüphanesi, Süheyl Ünver Defter no:59 “Edirne Mevlevîhânesi”.

8 Alayın dağılmasından sonra âmâ bir halde memleketi Erzincan’a dönmek arzusunda olan İbrâhim Hakkı, yol parası olmadığı için Sivas’tan öte gidememiş ve ancak Veled Çelebi’nin ilgili makamlara yaptığı müracaat sonucu kendisine yapılan yardımla Erzincan’a dönebilmişti (konu ile ilgili yazışmalar hakkında bkz., Başbakanlık Osmanlı Arşivi, DH. KMS. 47 56, lef:1, 3.)

9  Selçuk Üniversitesi Uzluk Arşivi, Veled Çelebiye Âit Yazışmalar.

10 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, DH. EUM. AYŞ. 32 44.

11 Ethem Bey yanlısı olduğu için hakkında soruşturma açılan Sâkıp Çelebi hak. Bkz., Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030.18.01/ 03. 17. 14

12 Mevlânâ Müzesi Arşivi, Zarf no:108, Belge no:15.

13 Balkan Savaşlarından Milli Mücâdeleye Vatan Savunmasında Mevlevîhânelerin rolü hakkında ayrıntılı bir araştırma için bkz., Nuri Köstüklü, Vatan Savunmasında Mevlevîhâneler (Balkan Savaşlarından Milli Mücâdeleye), Çizgi Kitabevi, Konya 2005.

Vatan Savunmasinda Mevlevihaneler

KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI, sayı 143, yıl 36/4, Ekim 2007