YAMAN DEDE – Osman Nuri Küçük

AŞKIN SULTANLARI SON DÖNEM İSTANBUL MEVLEVÎLERİ ULUSAL SEMPOZYUMU
14-15 Mayıs 2010 / İSTANBUL

 

YAMAN DEDE

Yrd. Doç. Dr. Osman Nuri KÜÇÜK

(Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Hüsameddin Çelebi, Hz. Mevlânâ’dan Mesnevî’nin yazılmasını istirham ederken malum olduğu üzere şöyle der: “Yazılacak bu eser, bütün insanlar arasında hatıra olarak kalsın, âşıkların ve dertlilerin de can yoldaşı olsun”.[1] Hz. Mevlânâ da Mesnevî’nin bu misyonuna “Bizden sonra Mesnevî rehberlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecektir” sözüyle işaret eder.[2]

Bu girizgâhı yapmamızın nedeni, yukarıdaki ifadelerin tarihi aşan tanıklığının Yaman Dede’nin şahsiyetinde bir kez daha ete kemiğe bürünmesidir.

Mevlânâ evliyânın bu âlemden göç ettikten sonraki himmetini inkâr edenlere der ki; Velinin cânı kınındaki kılıca benzer, kılıç kınından çıkınca elbet daha iyi iş görür. İşte Yaman Dede, Âşıklar Sultanının himmetinin zaman ve mekânı aşıp istidatlı bir gönlü nasıl mayaladığına ilişkin tipik bir örnektir.

Hak dostlarının yaşam sürecinde iki veçhe dikkat çeker. Biri yatay düzlemde vuku bulan kronolojik seyir, diğeri dikey boyutta yaşanan tekâmül ve mi’rac. Bu ruhânî seyir ve tekâmülün mahiyetine, sürecin dışındakiler bir yana varlığından “eser” kalmayan süjenin kendisi de tam olarak vakıf olamaz. Ancak dikey boyuttaki keşif ve fütuhâtın yatay düzleme yansıyan birçok bakiyesi müşâhede edilebilir niteliktedir.

Bildiride Yaman Dede’nin yaşamının kronolojik seyri yanında bu bakiyelerden hareketle hayatının dikey boyutuyla ilgili yansımaları üzerinde imkânım elverdiği ölçüde durmaya çalışacağım.

Âşıklar Sultanı Hz. Mevlânâ’nın gönül oklarından biriyle avlayıp aşka düşürdüğü ve yaktığı bu Zat-ı Şerîfin asıl adı Latince yoluyla Eski Yunanca’dan alınan ve Rumcada elmas anlamına gelen Diyamandi’dir.[3] Diyamandi 1887’de Kayseri’nin Talas ilçesinde dünyaya gelir. Aile Rum Ortodoks kilisesine mensuptur.[4] Babası iplik ticaretiyle uğraşan Yuvan, annesi Afurani Hanımdır. Yaman Dede kendini “Rum Ortodoks camiasından bir Anadolu çocuğu” diye tanımlar.[5]

Diyamandi on aylık iken babasının işlerinden dolayı aile Kayseri’den Kastamonu’ya göç eder. Diyamandi’nin duygusal kişiliği çocukluğundan itibaren temayüz etmiştir. Çocukken annesinin anlattığı bir hikâyeden etkilenip günlerce ağladığını belirtir.[6]

İlk tahsilini Rum Ortodoks mektebinde yapan Diyamandi, 1901 yılında Kastamonu İdadisine günümüz ifadesiyle orta öğrenime başlar. Gayr-ı Müslimlerin din derslerine katılma mecburiyeti olmamasına ve herhangi bir teşvik görmemesine rağmen derslere devam eder. Yedi yıllık Kastamonu İdadisi tahsili, Diyamandi’deki mayalanmanın başladığı dönem olması bakımından gayet önemlidir. “Nasıl Müslüman oldum” başlıklı hatıratında Yaman Dede, ilk hidayet tohumunun o yıllarda kalbine nasıl düştüğünü şöyle anlatmaktadır:

“1901 senesindeyiz.[7] Kastamonu İdadi mektebi’nin ikinci sınıfına girelim. Yani rüşdi 2. Farisiye bu sınıfta başlıyorlar. Farisi hocası İskilipli Osman Efendi biraz Gülistan okutuyor, sonra müteferrik metinlerden parçalar veriyor.

Bir gün tahtaya yazdığı birkaç beyit beni tutuşturmaya kafi geldi. Dershaneyi ve siyah tahtanın bulunduğu noktayı, daha dün olmuş gibi, hatta şimdi oluyor gibi pek güzel hatırlıyorum.

Şöyle bir sernâme yazdırıyor:

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi kaddesellahu sirrehussami fermayed:

“Bişnev in ney…

Sîne hâhem şerha şerha ez firak

Tâ begûyem şerh-i derd-i iştiyâk[8]

Talebe arasında sessiz, çelimsiz bir çocuk var. Tabiatı hüzne mail, dert ve gam müptelası bir çocuk. Adı Diyamandi. Anadolu söylenişiyle ona Yemandi diyorlar.

Şahlar güzelinin güzel ismi söylenir söylenmez Yemandi’nin içinde ani bir infilak oluyor, çocuk derinden sarsılıyor ve o andan itibaren tatlı tatlı yanmağa başlıyor. Yanmaya başlıyor, fakat bunu seneler geçtikten sonra anlıyor. Anlıyor ki yanmaya başlamış da haberi yok. ”[9]

“Mevlânâ ismi bana pek tatlı geldi. Beyitler beni pek derinden sarstı. Son beyit sinemi hakikaten şerha şerha etmişti. O andan itibaren tatlı tatlı yanmağa başladım. Şiddetle yakan fakat anne bûsesi kadar tatlı gelen alevler iç âlemimi kaplamıştı. Bunu hiçbir kelime ile anlatamayacağım.”[10]

“Demek oluyor ki aşkın Sultanı, mübarek isimleri tahtaya yazılırken mübarek nazarlarını gönlüme çevirmiş, orada hiç sönmeyecek yangını yakmış, aşkının oklarını sineme saplamış. Bu macera kelimelere sığmaz. “Kanlı yol”un maceralarıdır.”[11]

Yaman Dede’nin macerası Mevlânâ’nın

حاصل عمرم سه سخن بیش نیست

خام بودم ﭘخته شدم سوختم

-Hasıli omrem se suhen bîş nîst

Hâm bûdem puhte şodem sûhtem-

(Ömrümün hülasası sadece şu üç kelimedir; hamdım, piştim, yandım)

tasvirine ne kadar da uygunluk arz etmektedir. Mevlânâ ismini ve Mesnevî’nin ilk beyitlerini işitmesiyle başlayan bu sürecin onu yakîn basamaklarında nasıl derinleştirdiğini yine Yaman Dede’nin kendi kâleminden dinleyelim:

“Hidayet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması Şahlar güzelinin (Mevlânâ’nın) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Ondan sonraki merhaleler baş döndürücü süratle birbirini takip etti. Merhalenin hangisinde öldüm de yeni bir âlemde doğdum, bunu ben de bilmiyorum.

Her zerremde aşkın alevleri yanmaya başlamıştır.

Bu süreci “hidayete doğru” diye nitelendirmem bir bakıma eksik fakat bir bakıma tamamıyla yerindedir. Çünkü hidayetin dereceleri vardır. Kelime-i şahadetin gönülden söylenmesi ile iman ve İslam tahakkuk eder. Fakat bununla hidayetin son mertebesine iman kuvvetinin pek yüksek derecelerine erişmiş olur muyuz? Elbette olamayız. Bunun içindir ki “Nasıl Müslüman oldum” sorusunu şöyle tamamlamak lazım: “Nasıl Müslüman oldum ve olmaktayım.” Saadetlerin en büyüğüne erdikten sonra, imanımı kuvvetlendiren sebep ve olayların arkası gelmiş değildir. Bunlardan her biri imanıma yeni bir kuvvet ilave ediyor. Yeni ufuklar açıyor.[12]

İdadi’deki edebiyat hocası Sıddık Efendi Diyamandi’deki şiire olan kabiliyeti sezer ve onunla özel olarak ilgilenir. Bir ders Diyamandi’nin sırasına şu beytin yazılı olduğu bir kağıt koyar;

“Müsteidd-i feyzi Allâm zerrede ekvân görür

Hubb-i fillâh nazrasıyla herkesi canân görür”

Bu beyte birkaç beyit ilave ederek bir gazel meydana getirmesini ondan ister. Gazeli birkaç gün içinde yazan Diyamandi’nin o gazelden hatırında kalan iki beyit şöyledir:

“Atf-ı enzar eyleyince âsumana, kevkebe

Beht-ü hayret bâdesinden âlemi sekrân görür.

Seyreder zâhirde gerçi kainâtı her bakan

Hep bu ulviyyâtı ammâ bence çeşm-i can görür.”[13]

Gazeli okuyan hocasının Diyamandi’ye cevabı şöyle olur:

Aferin yavrum güzel, hem de pek güzel

Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel

(… Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın Allah)

Mevlânâ’dan aldığı üveysi feyiz bu yıllarda Diyamandi’nin duygu hassasiyetine, estetik zevkine ve şiire yönelik istidadına da tesir eder. Daha sonraki yıllarda bu dönemdeki şiirleriyle ilgili şu değerlendirmede bulunur:

“Hidayet nurunu aldıkça halim değişmeye başladı. 15-16 yaşlarında yazdığım şiirler baştanbaşa hüznü ve elemi terennüm eder. O yaşlarda yazdığım Yad-ı sabavet” başlıklı şiirinden örnek bir dörtlüğü ele alalım.

Günler geçer ızdırab içinde

Ten mahvolur ah-u zâr içinde

Mes’ud görünen azab içinde

Rahat nerede, mezar içinde.

Bir misal de 20-21 yaşların ilhamlarından veriyorum. Mektep arkadaşlarımdan birine vermiş olduğum resmimin arkasına şu mısraları yazmıştım:

“Mahvolur bir gün vücûdum, nûr-i çeşmim söner.

Mahvolur ekdâr-i dil, ma’dum olur âlâm-ı can.

İntifa bulmak bilir mi şûle-i hubb-ü vedâd.

Perde-i zulmetle mestur olsa zîr-ü âsümân.

Resm-i hüznâlûduma atfeyle gâhi bir nazar

Muhterik bir kalbi yâd et, rûh-i zârı şâdmân.

(Bir gün vücudum mahvolur, gözlerimin nuru söner, gönlün kederleri mahvolur, canın elemleri yok olur. Yer ve gök karanlığın perdesiyle örtülmüş olsa sevginin ve dostluğun alevi söner mi? Hüzünlü resmime bazen bak, yanık bir kalbi hatırla. Ağlayan ruhu şâd et)” [14]

Diyamandi, Kastamonu İdadisini birincilikle bitirir. İdadi yıllarında Arapça ve Farsça derslerine çok düşkün olduğundan kendisine Diyamandi/Yemandi Molla ve Hoca Yemandi denilir.[15] Bu dönem iki yıl kadar da medrese eğitimi alır. İdadi’nin son yılında yapılan Arapça imtihanı ile ilgili şu hatırasını nakleder:

Arapça’ya düşkünlüğümü bildiklerinden iyice imtihan etmek için beni en son imtihana aldılar. İmtihan komisyonundaki üyelerden (o zamanki adıyla mümeyyizlerden) Nasrullah Medresesi Müderrisi Hacı Mümin Efendi adeta hatamı bulmak için epey uğraştı. Sınav tam bir buçuk saat sürdü. Sorulara verdiğim doğru cevaplar neticesinde aferin dedi. Aynı zamanda medreseye de giderek kendisinden ders alabileceğimi söyledi.

Diyamandi bu fırsatı kaçırmaz. Mümin Efendi’nin medresesine devam eder, okutulan ilimleri tedris eder. Altı ay daha devam etmesi halinde icazetnâme almış olacağını belirtir. Ancak Hukuk tahsili için İstanbul’a hareket etmesi gerektiğinden Kastamonu tahsili burada sona erer.[16]

Diyamandi, 1909’da 22 yaşındayken İstanbul Hukuk fakültesindeki tahsiline başlar ve 1913’de Hukuk mektebinden mezun olur.[17] Avukatlık yapmaya başlar.

Fakülteden mezun olur olmaz oğullarının dini durumundan endişe duyan anne ve babası Diyamandi’yi Rum Patrikhanesi cemaatinden dindar bir Hıristiyan ailenin kızı ile evlendirirler. Bağlarbaşında oturan ailenin bu evlilikten bir kızları olur.

Diyamandi bu esnada ilim tahsiline devam eder. Kassâm müşavirliği[18] yapan Tevfik Molla’dan Arapça ve fıkıh dersleri almaya devam eder. Hanefi fıkhının temel kitaplarından biri olan Mültekâ’yı bu zattan okuduğunu belirterek şöyle der:

Hocam dersi takrir ederken Kudurî ve Dürer ismindeki eserlere de bakıyordu. Ben de dersimi hazırlarken Damad adındaki şerhten faydalanıyordum.[19]

Diyamandi’nin fıkhî meselelere bakışı da irfânsız değildir. Damad adındaki şerhte İmam-ı Ebu Yusuf’a ait bir hikâyeyi okurken İmam’ın hakkaniyet hassasiyeti karşısında gözyaşlarını zapt edemeyişini şöyle aktarır:

Ebu Yusuf son anlarında Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvarıyor: “Yarabbi, sen bilirsin ki bana gelen tarafları daima eşit tuttum. Fakat falan Nasranî’nin Halife Harun Reşid ile olan davasında Nasranî haklı idi hakkını da yerine getirdim. Fakat keşke hak bu tarafta olsa idi temennisi gönlümden geçti. Beni affet Yarabbi.[20]

Bu arada Diyamandi’nin yolu Ahmet Remzi Dede ile kesişir.[21] Ondan Mesnevî okur.[22] Diyamandî bu süreci şöyle anlatır:

Merhum ve mağfur Ahmet Remzi Dede’den Mesnevî okudum. Ufkum son derecede genişledi. İmanım da o nispette kuvvetlendi. Koca Mevlânâ’nın büyüklüğü karşısında ürpermeye başladım. Koca Sultan, Mesnevî’de mikrobu serumu haber veriyor, bu hayata gözlerini kapayacağı yılı da (ebced hesabıyla) bildiriyordu. Bu itibarla, maneviyat âleminin yüce bir sultanı olduğu muhakkaktır. Mesnevî’nin görebildiğim derinlikleri karşısında gözüm kararıyor, korkuya benzer hisler bütün benliğimi kaplıyordu. Bütün derinliğini görmenin imkânı yoktu. Bu hususta en ziyade salahiyet sahibi olanlar bile acze düşmüşlerdi. Evet gözüm kararıyordu… derken, aşkın alevden ummanı beni alıp götürüyordu.

Mesnevî’yi bitirdim. Daha doğrusu Mesnevî beni bitirdi. Hazret-i Şârihin (Ankaravî’yi kast ediyor) şerhini de tamamladım.[23]

“Zaten Mevlânâ’yı biraz okuyup da O’na akmamanın imkânı yok. İslamiyetin güzelliklerini öyle almış öyle aksettirmiş ki insan adeta buhara inkılab ediyor…”[24]

Mesnevî hocası Ahmet Remzi Dede ile aralarında özel bir bağlılık bulunmaktadır. Mesnevî okurlarken kendisine Yamandi Molla diye hitap eden Remzi Dede’nin onun hakkındaki bir mısraını şöyle aktarır:

Bu umman ortasında adeta ceviz kabuğu idim. Aşkın sultanı birden susuyor. Bu defa sanki varlık, derin iniltilere inkılap ediyordu..

“… aziz ve muhterem “Mesnevî” hocam Ahmet Remzi Dede’nin bu fakir hakkındaki bir mısraı.

“Pürneş’e başka zevki var elemde de emel görür

İmdad ede sana Molla, soyundun sen bilâ pervâ”[25]

Hocası Ahmet Remzi Dede’ye Hz. Mevlânâ ile ilgili yaşadığı halini anlattığı bir yazısında şöyle der:

“Canân[26] ile baş başa kalmış gibiyim. Dilim tutuldu. Onun zir-i payinde kendimden geçmek ve artık hiç uyanmamak istiyorum. Cennet müştaklarının olsun!

Allah bes, bâki heves…”[27]

Yine hocasına aşk ile ilgili duygularını yazdığı yazısından kısa bir alıntı yapalım;

“Aşk bazen beyan ve zeban oluyor. Bazen bî-savt-ü nevâ enîne inkılab ediyor.

Gâh bir enîn-i müterennim. Gâh bir feryâd-ı ebkem. O’nun peşinde sürünüyor. O’nun tecelliyâtı hesaba sığmaz. Aşk da her an bir libasa bürünüyor.”[28]

Yamandi Molla’ya vakti gelince Mesnevîhânlık icazetini ve Yaman Dede unvanını veren de Ahmet Remzi Dede’dir.[29] Yaman Dede üstadı Ahmet Remzi Dede’ye pek çok şey borçlu olduğunu çeşitli vesilelerle ifade eder.”[30]

Dede unvanının verilmesinden sonra aşk u cezbesinden ve gönül yanıklığından ötürü Yaman Dede, Yanan Dede ve Yanar Dede gibi unvanlarla da anılan zat-ı muhteremin bu konudaki tercihi şöyledir:

“Yaman kelimesini dede ile kaynaştırarak birleşik bir kelime halinde (Yamandede) şeklinde kullanıyorum.”[31]

İmanın artıp artmadığına ilişkin teolojik tartışmaları bir yana bırakarak söyleyecek olursak Yaman Dede imanının tahkike erişmesine ve kuvvetlenmesine vesile olan bazı olaylardan bahseder. Örnek olarak bunlardan bir kaçını zikredelim.

Yaman Dede Galata Mevlevihanesinin son şeyhi Ahmet Celâleddin Dede ile ilgili bir hatırasını şöyle nakleder:

“Mevlevi şeyhi Ahmet Celâleddin Dede Efendi’yi arada sırada ziyaret ederdim. Bir gün mutlakiyet devri paşalarından olan bir zattan bahisle paşanın davetlerine pek icabet etmediğini anlattı. Aklımdan şöyle bir sual geçti. “Acaba niçin icabet buyurmuyorlardı?” Derhal bana döndüler: “Efendim, malum ya o devirde bu gibi ziyaretler jurnal mevzuu olurdu; bu sebeple icabet etmek ihtiyata muvafık düşmezdi, değil mi efendim?” dediler. Aklımdan geçen sualin kendilerine malum olduğu besbelliydi.”[32]

Yine başından geçen bir başka olayı şöyle anlatır:

“Bir gün ziyaretine gittiğim bir dost evinde başka misafirler de vardı. Bir aralık yandaki odaya gittim namaz kıldım. Odada benden başka kimseler yok. Duada Cenab-ı Hakk’a: Yarabbi, filan kulunun üzerindeki belayı ondan al, bana ver! diye yalvarıyorum.

Sonra hep birlikte oturduğumuz odaya geçince, hazirundan bir zat bana şu ihtarda bulunuyor: Evladım, senin yaptığın dua yanlıştır. Doğrudan doğruya belanın kaldırılması için dua etmen lazımdır![33]

Yaman Dede merhum Avni Konuk (1868-1938) ile de görüşme fırsatı bulmuştur. Vefatından sonra Konuk hakkında mektupçu Osman Bey’den dinlediği bir olayı Yaman Dede şöyle anlatır:

“Avni Bey merhum, gençliğinde merhum ve mağfur Esad Dede’den Mesnevî okuyor, sohbetinden feyiz alıyordu. Derse başlamadan önce Dede’nin kahvesini Avni Bey pişirirdi.

Bir sabah boy abdestine ihtiyacı olduğu halde temizlenmeden derse gider. Kahveyi hazırlamaya teşebbüs edeceği sırada Dede hemen müdahale eder: “Bugün ben pişireyim, sen elini sürme!” der.

Kahveden sonra Dede Avni Bey’e döner: “Her gün Mesnevî okuyoruz. Bugün başka bir kitap okuyalım. Şu dolaptan bir kitap çekiver!” der. Avni Bey bir kitap çeker. Çekilen kitap ilm-i hâl kitabıdır. Gelişi güzel bir sayfa açmasını emreder. Avni Bey açar: Guslün farzları!

Avni Bey o zamana kadar üstadının ilmî mertebesinden haberdarmış. Aynı zamanda manevi kemalat sahibi büyük bir zat olduğunu bilmiyormuş.”[34]

Hz. Mevlânâ Allah dostlarının cevasisu’l-kulub (kalp casusları) oluşundan bahseder. İşte yukarıda anlatılanlar bu niteliğin vakıalarıdır.

Yaman Dede bu tür kerametlerden bahsetmesinin gerekçesini şöyle açıklar:

“Keşif ve keramet vadisinde çok daha muazzam tecellileri kitaplarda okudum ve başkalarından da işittim. Fakat bu satırları evliyâ menakıbından bazılarını hikâye etmek için değil, önce de işaret ettiğim gibi bu tecellilerin imanı takviye hususunda büyük tesirlerini arz etmiş olmak için yazıyorum. Bu kadar misal herhalde kâfidir sanırım.[35]

Yaman Dede’nin bu ifadeleri yine Mevlânâ’nın şu tavsiyesinin 20. asırdan yükselen feryadından başka bir şey değildir:

ای تو جویای نوادر داستان

هم فسانۀ عشق  بازان را بخوان

-Ey to cûyâ-yi nevâdir-i dâstân

Hem fesâne-yi ışkbazân ra behân-

(Ey duyulmamış, eşsiz hikâyeler arayan, âşıkların hikâyesini oku).[36]

Yaman Dede yirmi yıla yakın avukatlık yapar. Bu dönemin iş yoğunluğu arasındaki riyazat ve mücahedesine ilişkin Ayten adlı öğrencisine yazdığı mektupta şunları söyler:

“Mahkemelere koştuğum zamanlar öğle yemeğine vakit bulamadığım bir gün en büyük saadeti duyardım. Açlarla bir halde bulunmanın tesellisi ve saadeti… Dost sofrasında bulunmak mecburiyetini bertaraf edemediğim zamanlar bir taraftan benim yüzümden hizmet ve külfet arttı diye üzülürken diğer taraftan çeşitli yemeklerle biçarelerin, bir lokma ekmek bulamayan annelerin ve yavruların hallerinden pek ziyade uzaklaştığımı düşündükçe içim kan ağlıyor; yediğim beni yiyor; zehir ve alev yutuyorum. Bunu kime anlatmalı, nasıl anlatmalı Ayten?”[37]

Yaman Dede daha sonra avukatlığı bırakarak öğretmenliğe başlar. 1931’de Üsküdar Rum karma ilkokulunda Türkçe Kültür derslerine girer.

Bu yıllar Yaman Dede’nin çok sevdiği hanımı, kızı ve muhitiyle irtibatının zayıfladığı yıllardır. Ancak bu irtibat zayıflaması, sınırlı bir lokalizasyona bürünme şeklinde bir yabancılaşma değil, yerel olandan evrensel olana doğru bir sevgi genişlemesi ve yükseliştir.

Yaman Dede geçirdiği bu dönüşümün en yakınındakiler tarafından anlaşılamaması nedeniyle kendi evinde gurbeti yaşar. “Hayatımın Kitabı” başlıklı mektubunda bu dönemi şöyle anlatır:

“… Başkalarının ıstırapları da saadetleri de pek ziyade artarak ve büyüyerek ruhuma dökülüyor.

Üsküdarlım,[38] hicran yarasıyla inleyen o yavrum bu sevgideki sırrı, mucizeyi henüz anlayamamıştır. O, şöyle düşünerek mahzun olur: Babam, Mevlânâ’yı bizden fazla seviyor…

Üsküdarlımla aramda ikinci bağ bugüne kadar kurulamadı, iç âlemimle münasebet ve muhaberesi yok. O âlemin tek bir kelimesi onun ruhuna gidemez, gidemedi. Aynı tavan altında, fakat başka başka âlemlerde yaşadık. O kadar uzak âlemler ki hayal bile erişemez.”[39]

Bir başka mektubunda bu döneme dair şöyle der:

“Muhitimin iç âlemime tamamıyla yabancı olmasından bir gurbet meydana geldi. Gurbetlerin en acısı… Etrafımda benim için canlarını vermek isteyen iki mahlûk. Ben de derdi bilinemeyen bir hasta. Mevlânâ aşkıyla yanmakta olduğumu biraz anlıyorlardı. O Sultanın mübarek ve tatlı isimleri zaman zaman bir inilti halinde sinemi kanatır, kavrulan dudaklarımı tutuştururdu. Etrafımda da az çok akisler bırakıyordu. Fakat bu akisler güzel bir sözün, güzel bir şiirin bıraktığı akislerden ileri gitmiyordu. Mevlânâ’yı sevmek de onların sevgisinden alıp o Sultana vermek, onların gönlümdeki yerinden o Canan’a yer ayırmak mahiyetinde görülüyordu. Allah aşkı mefhumunu yalnız biz anlıyoruz. Allah’a âşık olmayı zâhir uleması veya rusûm uleması diye andığımız hocalar da kavrayamıyorlar.”[40]

Yaman Dede’nin belirgin hususiyetlerinden biri hiç kimseye yük olmak istemeyişi ve külfetsizliğidir. Yaman Dede Ayten adlı öğrencisine yazdığı mektupta bu hususiyetini şöyle ifade eder:

“İçimde çarpışan iki müthiş kâinat var Ayten: Bütün mahlûkata ve tabii pek fazla aziz çocuklarıma hizmet etmek için içimde yanan ve kanayan bir kainat var. Bu kainatın karşısında hiçbir kimseyi milyonda, milyarda bir rahatsız etmemek için titreyen bir kainat. Bu iki kainat çarpışır, ben arada harap olurum. Bundan da ayrı bir saadet duyarım. Hiçbir hadise yok ki saadetimi artırmasın. Volkanın içine fırlatsalar, zevkten başka bir şey duymam.

Size zaman zaman kendisinden bahsettiğim bestekâr bir dostum var; iki manzumemi bestelemiştir. Onun Edebiyat fakültesine devam eden kızı bu fakire “kırk vesvese Dede” der. Ben de, kırkbin vesvese Dede olayım da hiçbir kimseyi kırkbinde bir bile rahatsız etmeyim. Yine aynı endişe iledir ki dostlarımla aramda lokma kavgası vardır. Dünyadaki ekmek kavgasının makûsu olarak lokmadan kaçma kavgası. Herhangi bir ziyaretimde isterim ki hiçbir şey ikram olunmasın. Benim için ikramın en büyüğü hiç olmamasıdır. Kahveyi nasıl arzu ettiğimi sordukları zaman: Şekersiz, kahvesiz, susuz… derim. Yerine göre kahveye çoktan sulh oluyorum ama, bu mevsimde uzak mesafeli ziyaretlerde –hayfa ki- yalnız kahve ile yakayı kurtarmak mümkün olmuyor. Lokmasız kurtulmak için binbir mazeret kullanıyorum, bazen tutuyor, bazen de tutmuyor. Derdimi anlatabilmek ve bir fikir verebilmek için Üsküdar’daki çocuğumdan şimdiye kadar bir bardak su istememiş olduğumu söylüyorum. Üzüldüğümü sezenler pek üzerime varmıyorlar, beni serbest bırakıyorlar, geniş bir nefes alıyorum.

Geçenlerde bir zat kaleyi içinden aldı; yemek yiyelim demedi de lokma edelim dedi. Âşıklar sultanının tabirini kullandı. Boynumu bükerek (dahilek) dedim. Arz-ı dehalet; arz-ı teslimiyet ediyorum demek.”[41]

Başlangıçta ailesini üzmemek için ibadetlerini gizlice yapmaya çalışır. Öğrencilerinden gelen mektuplar ailesinde sıkıntıya sebep olduğundan ailesini üzmemek için mektup adresini, halinden anlayan bir komşusunun adresi üzerinden dolambaçlı yollardan vermektedir. Vasıtalı adres vermesinin sebebi bilinmeyince öğrencilerini kırma endişesiyle bunu ayrıca izah etmek durumunda kalmaktadır. Ayten adındaki öğrencisine yazdığı mektubunda bu süreçle ilgili şu satırları okuyoruz:

“… Evde telefon da var; aynı sebepten telefon numarası da veremiyorum. Size evden telefon etmiştim, adımı söylemeksizin edebiyat muallimi demekle iktifa etmiştim. Kalp kırmamak için sıkıntılara katlanmak lazım; ne çare. Kedinin kalbini kırmak istemem. İnsan kalbi nasıl kırılır? Halimi anlayamadıkları ve hazmedemedikleri için sonsuz ıstıraplara düştüler. Bu fakire de başkalarının ıstırabı da saadeti de artarak pek çok artarak akseder. Şunu da söylemek isterim ki ıstırabın pek muazzam bir nimet olduğunu anladım. Bu derin bir mevzudur… Manzum ve mensur bazı yazılarımın daha iyi anlaşılması için bu maceranın bilinmesi lazımdır. Onun da zamanı gelir. (Hâl-i sekrim zâil olmaz târumar olsam da ben) mısraı ile başlayan gazel ve (Bahtiyar sürgün) başlıklı nesir parçası bu sonsuz ıstıraplarımın eşsiz zevklerini terennüm eder. Onlara ıstırap vermemek için evde sahura kalkmadan gizli oruç tuttum, gizli namaz kıldım. Herkesin uğramadığı camilerde namazlar kıldım. İstanbul’un sapa yerlerindeki camileri belki benim kadar bilen yoktur. Bazen bu camilerde de beni tanıyan birini görerek namaz kılmadan boynum bükük yetimâne geri döndüğüm olurdu. Gerçi işi resmiyete ve aleniyete dökmeden de namaz kılmakta dinen bir mahzur yoktur. Fakat bunu herkese nasıl anlatmalı. [42]

Şimdi Dede’nin bu ıstırap dönemine ait duygularını terennüm eden gazelini okuyalım:

“Hâl-i sekrim zâil olmaz târ-ü mar olsam da ben

Neşvedârım, gussa bilmem dâğzâr olsam da ben.

Âlemi bir noktadan fark etmem aslâ fâriğim

Gözlerim dünyayı görmez pürhasar olsam da ben

Her taraftan derd ü mihnet savlet eyler sîneme.

İştika etmem elemden eşkbâr[43] olsam da ben.

Ben mi meyden, bâde mi benden harâb olmuş nedir,

Bir harâb ender harâbım şehriyâr[44] olsam da ben.

Kabrimin topraklarından bûy-i müskir yükselir.

Bitse ömrüm, dursa kalbim, hâksâr olsam da ben.”[45]

Yaklaşık kırk yıl dinini çevresinden gizlemek zorunda kalan Yaman Dede o yılları anlatırken en zorlandığı şeylerden birinin Ramazan’da akşam yemeklerini iftar vaktine denk getirmeye çalışmak olduğunu belirtir. Bu dönemde eşi ile aralarında geçen şöyle bir diyalogdan bahseder:

“… Bebek’de bir dostuma iftara davetli idim. İftardan sonra da hısım akrabaya vaaz verecektim. Henüz resmen Müslüman olmamıştım. Fakat tamamen, uymuş olmak için evden oruçlu çıktım. Evden çıkarken refikamla aramızda şu muhavere geçti. – Bir şey içmeyecek misiniz? Bebek’de Hüsnü Beyler’de vaaz vereceğim, oruçluyum. – Oruç tutan sahura kalkar. Bu da sahursuz oruç!”[46]

Yaman Dede’nin bu yıllardaki dostlukları da genelde Müslüman Türklerden ibaretti. Kendisi bu durumu şöyle anlatır:

“… İstanbul’da uzun bir müddet yakın dostlarım arasında Molla Bey diye anıldım. Zaten bütün dostlarım Müslüman Türklerdi. Üsküdar’daki evimize paskalya tebrikine gelenler de ekseriyetle İmamlar ve Hocalar olmak üzere hep onlardı.

Refikam böyle ziyaret günlerinde, misafir gelir demezdi de, bugün Şeyhler, Hocalar gelir derdi.”[47]

Dost sohbetlerine katılmak için bazı akşamlar evden ayrılmasının ailesi üzerindeki tesirinden ise şöyle bahseder:

“Bizimkilerden ikindi vakti döndüğüm zaman o kadar müteessir olmuyorlar da, akşam yemeğinden sonra ortalık kararınca çıkıp gitmem onları pek ziyade sarsıyor, kalplerinden kan damlıyor. (Aynen refikamın ifadesi, hemşireme söylemiş)”[48]

Yaman Dede 20 Mayıs 1939’da Hz. Mevlânâ’nın türbesini ziyaret eder. Bu ziyaretle ilgili şöyle der:

“Âşıklar kâbesini ziyaret ettim. Ziyaret bahsini geçiyorum. Orada duyduklarımı, hissettiklerimi nasıl anlatabilirim? Kelimeler aciz. Bu fakir, naçiz ne söyleyebilirim?[49]

Yaman Dede’nin bu ziyaret esnasında içten içe yanan duyguları bir müddet sonra iki manzume ile ruhundan patlayan bir volkan gibi taşar. İşte o iki manzume:

Canânımın[50] Harîminde[51]

(Mevlânâ’nın Huzurunda)

Geldim sana kan ağlayarak, sızlayarak bak

Aşkınla yanan benliğime durma, hemen ak

Ak, sönmesin ateş, alevim dinmesin ancak

Ağlat beni, inlet beni, ta haşre kadar yak.

 

Artır, ne olur, ateşini bağrımı dağla

Yansın bu vücudum, fakat eksilmesin asla

Hicran ile yak, vasl ile yak, aşkına bağla

Ağlat beni,inlet beni,ta haşre kadar yak!…

 

Aşağıdaki manzume ise yukarıdakini tamamlar mahiyettedir.

Ağlatma Beni

Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma

Ruhumda yanan ateşe nîrânıma bakma

Hiç sönmeyecek aşkıma imanıma bakma

Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma!…

 

Ağlatma ki âlamımı tahfîfe de başlar,

Ağlatma, serinletmededir bağrımı yaşlar;

Rahmetme sakın, gerçi dayanmaz buna taşlar;

Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma.

 

Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın

Ateşle yaşar, yaşla değil yaresi aşkın

Yanmaktır efendim biricik çaresi aşkın

Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma!..

Yaman Dede âşıklar Kâbesini ziyaretinden üç gün sonra 23.5.1939 tarihinde Ankara Radyosunda Galata Mevlevîhânesi hücrenişînlerinden ve Şeyh Gâlip Dede’nin yakın dostu olan Esrâr Dede’yi (ö. 1796) anlatan bir konuşma yapar. Dönemin siyasi konjonktürü itibariyle bu tür bir konuşmanın Ankara Radyosunda yapılmış olması dikkat çekicidir. Yaman Dede’nin resmi olarak henüz Diyamandi ismini taşıyan bir Hıristiyan olarak görülmesi olumsuz tepkilerin önüne geçmede zahiri sebeplerden biri olarak etkili olmuştur denilebilir.

Konuşma birçok olumlu tepki alır. Daha sonra bir mecmuada yazılı olarak neşredilir.[52] Dönemin tanınmış edebiyatçı ve şairlerinden biri olan İbrahim Alaaddin Gövsa, Yaman Dede’nin Esrâr Dede’yi anlattığı konuşmasını ve bazı şiirlerini okur. Akabinde 3.9.1940 tarihli Yedigün mecmuasında Yaman Dede’ye açık bir mektup yazarak ona olan takdir ve iltifatlarını belirtir. Yaman Dede İbrahim Alaaddin’e yazdığı cevabi mektubunda şöyle der:

“… O büyük iltifatlarınız o Ulu Sultan’a racidir. Ben, bir kamış parçasından başka bir şey değilim. Bin bir yaralı bir ney. Dudaklar Onun, O üflüyor. Yaralı bir gönülden hazin ve dertli bir ses geliyor.

Her şeyden ve candan geçtim. Bir damla su, bir damla göz yaşı idim, denize intikal ettim. Fatiha istiyorum. Hüvelbaki!

13, 14 yaşlarında bir çocuktum. Ona aktım:

Mesnevî’nin baş tarafından bazı beyitleri vermişlerdi. Mevlânâ ismi bana hiç de yabancı gelmemişti. Tatlı yakışlarla ruhuma nüfuz etti. Bundan bir yangın çıktı. O yangından ben çıktım. (Velba’su ba’de’l-mevt) sırrına erdim.

En büyük âşıka en büyük aşk ile bağlandım. Artık, yalnız O’nu söylemek istiyorum. Heyhat! Söylemeğe mecalim, susmaya tahammülüm yok.

Geçen gece rüyada anlatıyordum. Galiba ömrüm sonuna kadar artık yalnız O’nu söyleyeceğim. Başka her ne söylemek istesem, ağzımdan Mevlânâ çıkıyor.”[53]

Yaman Dede birçok manzumesinin ilhamını Âşıklar Sultanı’ndan aldığını açıkça ifade eder. Yaşadığı bir vakıayı Dede’nin kendi ifadelerinden misal olarak dinleyelim:

“30 Mart 1941 Pazar sabahı erken uyandım. Ortalık henüz ağarmaya başlamamıştı. İçimde şiddetli bir teessür, fakat sebebi meçhul!.. kalbimden kan damlıyor, bütün benliğimi tatlı bir alev yakıyordu. Sabaha kadar ağlamış gibiydim… gözlerimi tekrar yumdum. İç âlemime gömülmek, hiçbir şey düşünmeden saatlerce hareketsiz kalmak istiyordum… sanki kalbim durmuştu, sanki nefes almıyordum!..

Aradan ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Gözlerimden yakıcı damlalar fırlamaya, ruhuma şu mısralar damlamaya başladı.

Anladım ki benim ulu cananım geceden gelmiş, ruhumu neşterlemişti. Ruhum kanıyordu!.. ve bu kanama neticesinde “Didarını göster” başlıklı manzume doğuyordu.[54]

Neşterlenen ruhtan doğan bu manzumenin bir dörtlüğünü okuyalım:

“Sultan Veled’in pâyina düştüm de geçende

Sordum seni ahım yanarak kalb ü dehende

Bir kerrecik olsun gelerek hâbıma sen de

Göster bana didârını gel ey Ulu Sultan.”

Anlattığı diğer bir vakıasından anladığımız kadarıyla Yaman Dede’nin bu isteğine Ulu Sultan icabet etmiştir. Tasavvufî literatürde uyku ile uyanıklık arası bir hal diye tanımlanan yakaza halinde sûfîlerin bazı haller yaşadığından bahsedilir. Yine bu hal içinde gördükleri bazı rüyaları diğer rüyalardan ayırt etmek için “mübeşşire” terimini kullanırlar. Yaman Dede’nin bu vakıası da mübeşşire türünde bir rüyasında gerçekleşir. Biraz uzun olmasına rağmen Dede’nin mi’racını ve

“Göster bana didârını gel ey Ulu Sultan”

nidasına nasıl karşılık bulduğunu gösteren bu vakıayı yine Yaman Dede’mizin kendi ifadelerinden okuyalım:

“Korkunç bir karanlık! Ben nerdeyim.

Sonsuz karanlıklar beni çekiyor. Yuvarlanıyor gibiyim.

Şimdi bembeyaz bir âlem… Yükseklerdeyim başım dönüyor.

O karanlık yerlerden bu bembeyaz âleme nasıl geçtim’

O derinliklerden bu yüksekliklere nasıl çıktım? Ne zaman çıktım?

Yıldızlar yerde kaldı. Ben onların üstündeyim.

Onlar yeryüzüne iliştirilmiş kandiller gibi görünüyor.

Kandiller küçüldü, küçüldü… silindi.

Nura nur bir âlemin ufukları açıldı. Sonu olmayan bu ufuklara doğru uçuyorum.

Nur ve renk tabakatı beni sardı. Nurlar ve renkler göze görünmeyen fıskiyelerden fışkırıyor. Yer yer inbisat ediyor, yer yer koyulaşıyor, hayale sığmayan resimler çizerek uçuşuyor.

Rakseden bir nur ve renk âlemi…

Bir hayal belirdi. Sonra yine silindi ve yine belirdi… ve işte bütün şaşaası, bütün ulviyet ve ihtişamıyla Mevlânâ göründü!..

Başını yana eğmiş, gözleri kapalı nayını üflüyordu. Aman Allah’ım, o ne dilsuz lahin-ilahi!.. Neyin derinliklerinde inleyen nağmelerin ateşten daha acı olduğunu orada anladım.

Kirpiklerinin ucunda bir elmas[55] pâre göründü, parıldadı, titredi.

İşte yavaş yavaş süzülüyor ve işte tabahhür etti.

Firak ve hicranın en sûzişli maceralarından birini anlatıyor. Davudi bir lahn ile pest perdeden söyledi, söyledi.

Hatıratını sıralayabilmek ve hıçkırıklarını yenmek için tevakkuflar geçiriyor.

Demek senin aks-i cemâlin ummanlara akıyor, sonra yine sana dönüyor, öyle mi?

Dünyada iken dünyadan da ukbadan da geçtim. Hüsn-ü mahz olan cemâlullaha âşık oldum.

Sana vasıl oldum, daha şiddetli bir hicranı, artan bir sûzişle terennüm ediyorum. Dünya ve ukba bu hicranın vaveylalarıyla doldu.

Niyazkâr nağmeler, hıçkıran nağmeler…

Nihayet yavaş yavaş indi, indi hafif cevelanlar yaptı, teslimiyet ve feragat ifade eden nağmelerle söndü.

O anda nazarlarımız karşılaştı. Sabit ve derin bakışlarla beni uzun uzun süzdü…

Gözlerinde her an değişen manaları kavramaya uğraşıyorum!

İşte ilahi bir şefkatin tebessümleri açıyor…

İşte cihanlara sığmayan bir melâlin, şimşekleri yüklü bulutları uçuşuyor.

İşte cehennemden daha ateşli bir aşkın alevleri yayılıyor…

Ve işte, kanmayan ve dinmeyen bir hicranın ıstırapları inliyor.

Bu nazarlardan yağan kıvılcımlar ruhumu tutuşturuyor. Feryat etmek istedim, sesim çıkmadı. Başımı çevireyim dedim, kıpırdayamadım. Yıldırım darbesine uğramış gibi sendeledim.

O başını arkaya doğru kaldırdı, nayı ile bana geriyi gösterdi. Geri dönmemi emretti. Çağrılmadan gelmişim, dönmek lazımmış bunu anladım.

Etrafımı rengârenk sis tabakaları kapladı, yine rengârenk kandillerin tenvir ettiği sis tabakaları…

Sonra, kanat darbelerinden çıkan garip bir musiki. Gidiyor muyum, duruyor muyum, fark edemiyorum.

Kanat darbeleri uzaklaşıyor. Sisler yavaş yavaş sıyrılıyor… yeryüzündeyim.

Nasıl gittiğimin farkında olmadığım gibi, nasıl döndüğümü de anlayamadım. Dünya ile ahiret arasındaki yolları ve gidiş geliş tarzını anlamaya ruhsat yok. Kim bilir ne için? Şimdi içimde ince bir yaranın derinden gelen sızılarını, ruhumda ağlayan bir hicranın hıçkırıklarını seziyorum:”[56]

Yaman Dede Mesnevî’den aldığı ilhamlarla yazdıklarına ilişkin “Mesnevî’den İlhamlar” başlıklı yazısında şu değerlendirmede bulunur:

“Bu perişan satırlar yaralı bir kalbin sesidir. Aziz kaarî, bu hıçkırıklarda ifade kudreti ve intizam arama. Yanan bir kalbin derinden gelen, boğuk feryatlarıdır, bir ahıdır.

Bu ah ruhlardan ruhlara dökülür. Veren de alan da ondan bir şey anlamaz. Yalınız bir şeyler sezerler ve sezdiklerinin hararetiyle yanarlar.

O’nun kitabını kalbimden sızan kan damlalarıyla ıslattım. Fakat bu onu anlamak değildir.

Pek yüksek bir selâhiyyet ve kemâl sahibi bir zatın[57] vardığı netice şudur: “İnsan bütün ömründe onu okusa, onu anlamış olmaz. Fakat ömrünü boş yere sarf etmemiş olur.

Mevlânâ’yı okurum, fakat anlarım diyemem. Yalnız yanarım ve yanarken hazz ile feryat ederim. Bu feryat belki size onu söyler. Feryadım arasında onun dediklerini bulabilirsiniz.

Mesnevî, insan eserlerinden hiçbirine benzemez. O, Mevlânâ’nın kalbinden gelen Allah sesidir.”[58]

Yaman Dede’nin hayat macerasını anlattığı “İşte Benim Maceram” başlıklı yazısında da Mevlânâ sevgisiyle ilgili şu satırları okuyoruz:

“İsterim ki herkes onu benim sevdiğimden fazla sevsin. O, herkesi beni sevdiğinden fazla sevsin.

Yan Leylâ, Yan O’nun aşkının Mecnun’u ol. Aşkta o mertebeyi bul ki, cennet de sana müştak olsun.

Bu ne demek. Sorma Leylâ. Sorma, yan!

Onu sevenlerin her birine canımı vermek istiyorum. Umuyorum ki onlara, onun nazarından bir nur düşmüştür. O nurun aksettiği her toprak zerresine canımı vermek istiyorum.

Yüzler süreyim bastığı toprakları göster.

Enfasını emmiş, bana yaprakları göster.

Onun nefesiyle bütün kâinat ney olmuş inliyor…

Bütün kâinatı kaplayan bir nefes…

Aşkın Ulu Sultanı! Atının nalı her bastığı yerde yaralı sinemi bulacaktır.

Kudsî bir alev, bağrı yanık bir ney’e düştü.

Haşmetli güneş geldi de virâneye düştü.

İşte benim maceram.”[59]

Daha sonra Leyla adlı öğrencisine yazdığı mektupta Yaman Dede’nin yukarıdaki terennümüne ilişkin şu satırları okuyoruz:

“Benim yanımda ferahlık duyuyorsan bunu benden bilme. Sana kanat takıyorlar, başka âlemlerde uçusuyorsun değil mi. İnşallah zaman geçtikçe daha neler neler duyar, ne ufuklara erişirsin, ufuklarında perde perde âlemler açılır. O zaman anlarsın ki baştan sonuna kadar sezdiklerin ve erdiklerin kimlerden geliyor… o kimseler… O büyük kişiler ki her birinin ayağının tek bir tozuna, bir nazarına canımı seve seve veririm. Fakat can nedir? Yüzbinlerce canım olsa o tek bir toza, o biricik nazara bir an bile tereddüt etmeden, kurban vermek, kurban olmak iştiyakıyla feryat ede ede o bütün canlarımı bir anda verirdim.

Bir gün onlara (atının nalı bastığı yerde yaralı sinemi bulacaktır) feryadını[60] yükseltmiştim. Her birinin atı nereye basıyorsa ben oradayım. Atlarının her bir nalı altında yaralı sinem vardı. Ruhumda okuduğun o coşkun neş’e bundandı. Gam da hiçbir şeye kanmayışımdandır. Kanmam asla vermeye kurban olurum. Zevk ile hazz ile yanarım. Fakat doyamam. Ağlarım. Ruhumdan kopan alevden damlaların her biri de ayrı ayrı ağlar ve yanar.

O damlalar göz kapaklarıma kadar gelir, bırakmam, kıskanırım. Sonra yine ruhuma dökülür. Haşre kadar devam edecek bir devr-i dâim. Bir iki damla dış âlemime sızar. Senin gördüğün daneler.

Bilir misin Leyla. Yüzlerce… binlerce freni sıkarak kendimi tutabiliyorum. Kendimi yerden yere vurmak, kayalıklardan kayalıklara fırlatmak, yıldızlardan yıldızlara çarpmak ihtiyacıyla yanıyorum. Bu ihtiyaçların azgın dalgalarıyla boğuşarak bitâb düşüyorum, harap oluyorum. Sükût ve sükûna inkılab ediyorum. Ses vermeyen bir feryat oluyorum.”[61]

Yaman Dede bir Konya ziyareti esnasında Çelebilerle yaptığı bir sohbeti öğrencisine şöyle nakletmektedir:

“…

Sultanzâdelerin arasındayım. Bütün gözler derhal yaşardı. Belli ki ruhlar gizli gizli hıçkırıyor. Hepimiz birbirimizi ağlatıyoruz. Yine hepimiz gözyaşlarımızı birbirimizden saklamağa gayret ediyoruz, umman ile boğuşuyoruz.

Gözlerde firari damlalar eksik değil. Kelimeler ağızlardan kesik ve bitab bir halde çıkıyor: Hıçkıranların dili. Bu hıçkırıklar o kadar derinde ki bu kelimelerin akışındaki tarzdan başka emare yok…

Mevlevî ayinlerinde okunan parçalardan bazılarını birlikte terennüm ettiler; artık ahiretteyiz:

Şem’i ruhuna cismimi pervâne düşürdüm

Evrâk-ı dili âteş-i suzâne düşürdüm

Hayfâ yolumu vâdi-i hicrâne düşürdüm

Bir katre iken kendimi ummana düşürdüm

Takrir edemem derd-i derûnun elemim var

Mevlâyı seversen beni söyletme gamım var”[62]

Yaman Dede 1940 ve 41 yıllarında Sen Lui Fransız Ruhban okulunda Türkçe derslerine girmektedir. Ruhban okulundaki rahip adaylarına Mevlânâ sevgisini nasıl aşıladığını şöyle anlatıyor:

“Öğrenciler arasında Mevlânâ âşıkları, Fuzuli hayranları yetişti. Dersten çıkma zili çalınca hançer darbesine uğramış gibi derinden ah çekenler olurdu. Mesnevînin baştaki 18 beytini ve diğer bazı beyitlerini yanarak okuyorlardı…

Onlara şu yolu gösterirdim: Mesele imam veya papaz olmakta değil, imam camide, papaz kilisede vaaz verirken taşlar dile gelmeli. Çalışın böyle bir vaaz verin, bu fakir hocanız iftiharla gelir elinizi öperim.”[63]

Yaman Dede derslerde Mevlânâ hakkındaki hassasiyetini de bir mektubunda şöyle ifade eder:

“Derslerimde, çocuklarım tarafından bir arzu gösterilmeden bu bahsi[64] açmaya çekiniyorum; korkuyorum ki sıkılanlar olur O Sultanın ruhu incinir. Onun büyük ruhunu bir an için ve pek cüz’i bir derecede incitmektense diri diri yanmama razıyım, can atarım.”[65]

Yaman Dede öğrencileriyle muamelesinde pîri Mevlânâ’yı modelleme hususundaki gayretinden bahsettiği bir mektubunda Mevlânâ’nın Hüsameddin Çelebi ile muamelesiyle ilgili şu misali anlatır:

“… Hüsameddin Çelebi’den bahis buyurdukları zaman[66] bilmeyen sanır ki Hüsam, kendilerinin üstadıdır.

Subh şud ey subhrâ püşt-ü penâh

Özr mahdûmî Hüsamüddin bihâh

(Sabah oldu. Ey sabahın dayandığı ve sığındığı Zat! Evladım Hüsameddin’den Sen özür dile.)

Aman Allah! Aman Allah! İki hazret sabahlamışlar. Sabahlara kadar Mesnevî yazılmış koca Mevlânâ evladından özür dileyemiyor da Allah’a sığınıyor ve yalvarıyor: Ya Rabbi! Sen özür dile ondan… Düşün.. Hazret, Hüsam’a öyle pâye veriyor ki kendileri için Allah ondan özür dileyecek!..

Çocuklarımdan birinin kâlemi yere düştüğü zaman onu alıp sahibine vermek için içimden gelen hamle ve buna benzer bazı hallerim beni şunun için sevindiriyor: Deryanın yanında katre kabilinden bile olsa bu hallerin, O Sultanın hallerine benzer tarafı var. Bunun için sevincime hudut yoktur.

Hazretteki akıllara durgunluk veren inceliğe bakın ki Çelebi’ye Mesnevî’yi yazdırmak gibi cihanlar kadar muazzam bir lütufta bulundukları halde onu hesaba katmıyorlar da o aziz ve bahtiyar evladın sabahlara kadar çalışarak yorulduklarını düşünerek ondan özür dilemek ihtiyacını hissediyorlar, ve … (aman Allah) ve buna Mesnevî-i Şerif’in tek mısraının kâtibi o mübarek ağızdan almak suretiyle katibi olmak değil, o sultanımı bir lahzacık görebilmek için nelere razı değilim ki… Boynuma ip takarak beni sürüklesinler, beni artık hiç uyutmamak suretiyle çıldırtarak öldürsünler!.. Yeter ki gözlerim bir an için nur-ı nazarlarını massetsin..

Geçen gün bir zat-ı muhterem şöyle demişti: Bize sık sık gelmezsen seni Hazret-i Mevlânâ’ya şikâyet ederim; rüyana girer de seni döver.

Eyvallah dedim. Bu fakir kölelerini dövmek için rüyama girecekler ya ne mutlu bana. Öyle ise bir an evvel şikâyet etseniz bari.

Dövmek!.. O Sultan, bir kölesini değil kaplanları dövemez. O bu işi ne bilir, ne yapabilir. Hatta o, bu kelimeyi de bilmez. Türkçesini de bilmez, diğer dillerdeki karşılıklarını da bilmez.”[67]

Yaman Dede 1941 yılı sonlarında Tokadî Nakşibendi Ahmed Hilmi Sâmini Efendi’yi ziyaret eder.[68] 1942 yılına gelindiğinde Yaman Dede halen resmi olarak Rum kilisesine kayıtlı gözükmektedir. 18 Ocak 1942 tarihinde Üsküdar’da Mevlânâ’ya dair bir konuşma yaptığında isminin henüz değişmediğini hatıratında söyler.[69]

Ve tarihler 12 Şubat 1942’yi gösterdiğinde Yaman Dede yaklaşık 40 yıl önce gönlüne düşen hidayet tohumunu artık resmiyete dökme ihtiyacı hisseder.[70] Diyamandi Keçeoğlu Mehmed Kadir Keçeoğlu olur.[71] Kendisi bu süreci şöyle anlatır:

“İşte böyle saklı devam ederken Himalaya dağı kadar bir dalga geldi beni aldı götürdü. Yunus Emre’nin dediği gibi beni benden aldılar. O hale gelmiştim ki Müslümanların diri diri yakıldığı bir vahşet diyarında bulunmuş olsaydım ortaya atılacak ve zevk ile yanacaktım.”[72]

Fazilet adlı öğrencisine yazdığı mektubunda da bu durumunu şöyle anlatır:

“Nihayet öyle bir hale geldim ki Fazilet, diri diri yakacaklarını bilsem kendimi tutacak halim kalmamıştı. Resmen İslamiyet camiasına girdim.”[73]

Yaman Dede’nin Müslüman oluşunu 15.2. 1942 tarihli Tasvir-i Efkâr Gazetesi şöyle haber verir:

Yaman Dede İhtida Etti

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi’ye adeta âşık derecesinde merbut ve küçüklüğünden beri Mevlânâ’yı tetkik ile tanınmış olan Kayserili Diyamandi Keçeoğlu, edebiyat âlemimizce tanınmış bir simadır.

Mevlânâ’ya olan aşkını, yazdığı bütün şiir ve nesirlerini tasavvuf cezbesiyle kâleme almıştır. Kendisi Yaman Dede lakabıyla anılır. Şimdiye kadar kalben tam bir Müslüman olan Yaman Dede, hükümete müracaatla resmen ihtida ederek muamelesini ikmal etmiş ve Mehmed Kadir ismini almıştır.”[74]

Bu tarihte Yaman Dede Sen Lui Ruhban okulunda ders vermekte olduğunu belirtir. Durumu gazeteden öğrenen öğrencilerinin kendisine karşı saygısında zerre kadar aşınma olmadığını belirtir.[75]

İsminin değişmesiyle birlikte girilen yeni dönemi ise Yaman Dede şöyle anlatır:

“İsmimle birlikte aile hayatım da değişti. Bir çile devresi başladı. Şikayet değil, hikayet. Kimseye söylenecek tek bir kelime yoktur. Zalike takdirül Azizil Alim”[76]

“Ondan sonra Ortodoksluk çevresinden bir kin tufanıdır koptu.”[77]

“Bana çok bağlı olan refikam ve kızım bu vaziyeti hazmedemediler. Patrikhane bu haberi alınca altüst olmuş. Refikama telefon ederek bildirmişler ki, kendi dinleri, bir Müslüman ile bir tavan altında yaşamaya müsait değildir.” [78]

Bu durumu Yaman Dede’ye bildirdiklerinde Dede yuvasını bozmamak için farklı evlerde yaşayabileceklerini söyler.

“Hatta dinleri aynı şehirde bulunmamıza da müsait değilse onlar üzülmesin diye, İstanbul’dan da ayrılabileceğimi, Erzurum’a kadar yolumun açık olduğunu söyledim.”[79]

Ancak Dede’nin bu teklifleri kabul görmez. Aileye etraftan gelen baskılar sonunda Yaman Dede evi terk etmek zorunda kalır. Olayı şöyle anlatır:

“Karlı bir kış gecesi (15 Şubat 1942) koltuğumda birkaç paketle Selamsız yokuşundan Üsküdar iskelesine indim. 9:30 vapuruyla köprüye geçtim. Allah’ın ezeli takdiri bu imiş, hiç kimseye söylenecek tek bir kelime yok.

Hal-i sekrim zâil olmaz,

Târumar olsam da ben!.. gazelini şimdi daha iyi anlayacaksınız.”[80]

“Kızkardeşimin yanına sığındım. Diğer taraftan geçinmekten de aciz bir hale geldim.”[81]

Yaman Dede ailesinin durumunu da şöyle anlatır:

“Refikam ve çocuğum, ölümümün vereceği acıdan çok daha ziyade elem ve ıstırap duydular, refikam o kadar ağladı ki gözlerinde yaş kalmadı.”[82]

Yaman Dede “Zehir sandık panzehiri” başlıklı mektubu ile diğer bir mektubunda bu süreci şöyle anlatmaktadır:

“Zehrin Ummanları bir hamlede içime boşaldı. Başkalarının sevinci de ıstırabı da büyüyerek ruhuma akseder. Ailemin sonsuz ıstırabı onlardan fazla beni yaktı. Bunu, şikayetle değil hamd-ü senalarla anıyorum. Onun ezelî takdirine kurban olalım. Bir müddet şu kocaman küreyi adeta omuzlarımda taşıdım.”[83]

“Vaziyetim başkalarını feda etmek şeklinde değildir. İdealim için kimseyi feda etmedim. Diri diri yakacaklarını bilsem içimdekini saklayamaz hale geldim. Bundan dolayı benimle birlikte yaşamayı kendi dinlerine aykırı buldular. Bizde illallah yok, eyvallah var dedim. Dinleri, bir şehirde bulunmamıza da müsait değilse İstanbul’dan da uzaklaşabileceğimi, Erzurum’a kadar yolumun açık olduğunu söyledim. Şubat ortalarında, karlı bir gecenin saat dokuzunda Üsküdar’ın Selamsız yokuşundan bir gölge gibi iskeleye doğru süzüldüm, aktım. İçimden de kanlar aktı, uzun zaman aktı. Başka bir şey için değil, onlar ıstıraptadır diye. Başkalarının ıstırabı da, sevinci de bana büyüyerek aksediyor.

Ben bir ceviz kabuğu gelen ise Himalaya kadar muazzam bir dalga. (Dest-ü payi bağlıdır biçare kurban neylesin.) Tepeme bir yıldırım düştü, alevler içinde kaldım. Kimseyi feda etmedim, yalnız yandım.”[84]

Cemaat ve aile çevresinin ihtidasına ilişkin bakışlarını ve kendi değerlendirmelerini ise Yaman Dede şöyle aktarır:

“O[85] kendi zaviyesinden beni şöyle görüyor: Mecnunane hareketiyle kızının şeref ve haysiyetini kırmış şefkatsiz bir baba. Ona nazaran ben buyum. İşte ben buyum. Çünkü içinde bulundukları camiaya göre bir kimse hangi dinde doğarsa o dinde kalmaya mecburdur; kalmayıp da çıkanlara son derece kötü nazarla bakarlar; kızını kimse almaz… Annesi de en ziyade onun için üzülüyor: benim kızımı kim alır?

….

Galiba oynattı demişler. Dedim ki:

Eyvallah! Elhamdülillah ki gayr-ı ifakat bir cünuna müptela oldum. Fakat cinnetin böylesine canlar kurban.

O zaman bir taharri memuru[86] tahkikata gelmiş, bizimkilerden sormuş, niçin Müslüman oldu diye. Arada bir aşk macerası olup olmadığını sormuş; hayır demişler, öyle bir sebep yok. Sarımtırak kâğıtlara basılmış kitaplardan başını kaldırmazdı, bu hal oldu.

Anlaşıldı, kafası çatlamış.

Kafam çatlamadı, bir kılıç darbesiyle uçurdular onu. Bir elde kılıç, bir elde kefen yıllarca dolaştım durdum, yıllarca inledim. İdadi arkadaşlarım ta o zamandan farkına varmışlar, bana şimdi söylüyorlar. Onlar, yandığımı anlamışlar, sebebini sezmişler. Ben yandığımın bile farkında değildim, alevler içinde kalınca anladım ki çok evvelden yanmaya başlamışım.”[87]

1942 Aralık’ında Konya’dan Şeb-i Arus’a katılması için bir davet alır. Bu davet karşısında sevincini ve türbeyi ziyaretle ilgili halini şöyle anlatır:

“Tatlı bir şaşkınlık içinde olduğum halde felce uğramış gibiydim.”[88]

“Konya’da bu sefer geçirdiğim üç günün macerasını yazmaya ömrüm kâfi gelmez. Rah-ı pürhun’un yolcusu cananına boynunu uzattı. Bu kanlı macerayı yazmaya ne kanım, ne canım kafidir.[89]

Bu dönem Yaman Dede’nin hayatında ağır çile ve ıstırapların hissedildiği dönemdir. Bir mektubunda hayatının bu evresini şöyle anlatır:

“Bütün hayatımın terennümlerini takip etmek uzun sürer. 55 yaşımın[90] bir manzumesini ve bir nesrini görmeniz kafidir.

“Hâl-i sekrim zâil olmaz târ-ü mar olsam da ben” mısraı ile başlayan manzume[91] ile “Bahtiyar sürgün” başlıklı parça[92] bu yaşın mahsullerindendir. Çilemin en ağır devresine rastlar. Allah aşkı arttıkça bütün tecelliler, acısı da tatlısı da cana hoş gelmeye başlar. Şu hakikate tamamen iman etmiş bulunuyorum, çileler ve belalar ağırlıkları ve devamları nispetinde büyük mükâfatların müjdecisidir. Elverir ki seve seve sineye çekelim.”[93]

Bu dönemdeki halini diğer bir mektubunda şöyle anlatır:

“Aşk ve ıstırab… varlığımın iki unsuru. Bütün varlığım bu…

Dünyanın en bahtiyar mahkumu ben, en mustarib fanisi yine ben. Saadet ve ıstırabı aynı kadehten içiyorum. Her ikisinin mahiyeti birleşiyor ve öylece ruhuma akıyor. Kulağınıza gelen, bunun musikisi ve ruhumun eninidir. Dünyanın ve ahiretin en şiddetli ateşlerinde hiç durmadan yanan yanarken yüksek hazlarla harab olan ruhumun enini…

En büyük eşsiz bir saadetin, cehennemî bir ıstırap ile birleşmesi. İşte benim halim. Bunu söyleyecek dil yok.

Haz ve saadet, elem ve ıstırab… duyduklarımı bu sözlerle ifade etmek istiyorum. Hiçbir şey demiş olmuyorum.

Dünyanın bütün dert ve gamı içimde; bütün şevk ve şetareti, yine içimde: melûl ve bîtab olan ben, şen ve kavi olan yine ben!..

Aşk ve ıstırap dedim. Yanlış!..

Aşk, aşk, yine aşk! Varlığım yalnız bu!

Varlığım da değil, yokluğu bununla buldum!

Aşktan gelecek her şeye müştakım. İster haz olsun, ister ıstırap.

Her zerremden şu feryat yükseliyor:

Bırakma beni!..

Bırakma beni, diyor, yalvarıyorum o canâna.”[94]

Bu ıstırap süreci Yaman Dede’yi sûfî literatüründeki “mutu kable en temûtu” seviyesine yani biyolojik ölümden önce tahakkuk ettirilen iradî mevte ulaştırır. Artık ıstırap ve keder gibi yatay boyuta ait arizi şeyler silinmiştir. Dedenin lisanından bu döneme ilişkin değişik tarihte yazdığı mektuplarındaki duyguları şöyledir.

“Mutu kable en temûtu’yu tattım. Her şeyden ve zandan geçtim. Bir damla su, bir damla gözyaşı idim, denize intikal ettim. Fatiha istiyorum, hüve’l-baki”[95]

“Gönlüm, asırlara sığabilecek dertleri, eninleri, hıçkırıkları yaşadı. Yine asırların alabileceği saadetleri yaşadı. Istırap âlemini de saadet âlemini de birlikte yaşadı. Her iki âlemi aynı kadehten içtim, aynı zamanda yaşadım. Bunun içindir ki kendimi şöyle târif etmiştim: (Dünyanın en bahtiyar mahkumu ben, en mustarip fanisi yine ben) İşte ben buyum yavrularım.”[96]

“İbrahim Hakkı Hazretleri (Mârifetnâme) de öyle buyuruyor: Doktorun maharetine iman edince tatlı ilacı kadar, acısını da seve seve alırız; biliriz ki şifamız ondadır.

Yılların verdiği bu zehirler altında acaba ne muazzam lütuflar gizlidir!

Her ıstırabın altında pek büyük nimetler gizlendiğini hayatta elle tutulur derecede gördüm ve anladım.”[97]

“Cihanın bütün hazzını, zehrini, hüznünü, şetâretini, en coşkun neş’esiyle en derin elemlerini, en sessiz hıçkırıklarını bir hamlede içtim.

Bütün kainat yekpâre bir iştiyak.”[98]

“Hiçbir hadise yok ki saadetimi artırmasın. Volkanın içine fırlatsalar, zevkten başka bir şey duymam.”[99]

“Bir müddet şu kocaman küreyi adeta omuzlarımda taşıdım. Sonra bir an içimde ıstırabım dindi. Demek ki kâfi gelmiş. Her derdi veren O, alan O. Her bir hadisede binbir hikmet vardır amma biz anlayamayız da kederleniriz. Bugün kederlenmek istesem de kedelenemem, hamden sümme hamden.”[100]

“Bir insan Mevlânâ’yı severse onun keder ve hüzün duyma kabiliyeti mahvolur.

Mevlânâ sevgisi beni acının ve tatlının üstüne çıkarmıştır.”[101]

Yaman Dede’nin bu halini Hz. Mevlânâ,  ârifin halini anlattığı beyitlerinde tasvir eder. Sineğe benzettiği gam ve endişelerin yücelerden uçan kuş misali olan ârife erişemeyeceğini şöyle anlatır:

جملة خلقان سخرۀ اندیشه اند

زان سبب خسته دل و غم پیشه اند

“Bütün insanlar, endişenin, düşüncenin mahkûmu ve maskarası (sohre-i endişe)dirler; o yüzden de hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlıdır

من چو مرغ اوجم اندیشه مگس

کی بود بر من مگس را دست رس

Ben, yücelerde uçan bir kuşum, endişe ise (bana göre bir) sinek gibidir! Sinek nasıl olur da bana elini uzatabilir?”[102]

Yaman Dede’nin mahv ü fenası tam olarak tasavvufî literatürdeki fena aşamalarıyla örtüşür. Fena fi’ş-şeyh, fena fi’r-Resul ve fena fillah. Onun Hz. Mevlânâ ile yaşadığı aşk ve inkılap onda Resulullah aşkını ve fena fillah’ı intaç etmiştir. Diğer bir ifadeyle aynı ilahi nurun aşkı, her mertebede Yaman Dede’yi farklı bir mazhardan yakmıştır.

Şimdi onun fenâ fi’r-Resûl aşamasının terennümünden bazı örnekler verelim:

“Mirac-ı risalet-penâhîyi düşünüyor, inliyor, ağlıyorum. Ciğersûz bir iştiyak ile harap ve perişanım.

Dimağım yanıyor, mefhumlar yanıyor, kelimeler yanıyor!

İfade nerede âşık-ı şeydâ nerede.

O mefhar-ı mevcudatı tahayyül ve tefekkür bile dünyaları yakmaya kafi! Hayaliyle bu kadar yakan bir cemâl, visaliyle ne kadar yakar?!..

Son nefesim, O’nun aşkıyla ağlayarak, sine döverek sönse idi.”[103]

“Hayatımın kitabı” başlıklı Aynur adlı öğrencisine yazdığı mektubunda da konudaki duygularını şöyle dile getirir:

“Ya Habib-i Huda! Ya Şefi-i ruz-ı ceza! Ey yaralı gönüllerin şifası! Ey dertlilerin devası! Ehl-i kebaire şefaat tebşir buyuran Mahbub-ı Kibriya! Senin aşkınla nasıl yandığımı biliyorsun. Ruhlarımızdaki aşkını, sinelerimizdeki derdini her ân-ı gayr-i münkasımda sayısız derecede artır Ya Habib-Allah! Son nefesimize kadar artır, son nefesimizi Senin aşkınla verelim.

Senin Nam-ı mübarekinle tezyin-i cenan-ü zeban ederken iştiyakınla da korku ile titriyoruz. Korkuyor ve titriyoruz ki bir hataya düşmeyelim. Seni bir ân-ı gayr-i münkasım için, yalnız o kadarcık devam etmek ve derhal silinmek üzere bile iğne ucunun milyonda biri kadar gücendirmektense diri diri yanmaya razıyız. Ya Resulallah. Bizi diri diri yak Ya Resulallah.

Ah Ay-nur!.. Haraboldum..”[104]

Yaman Dede’nin Hz. Peygamber sevgisine işaret eden ve Efendimize yazılmış en güzel naatlardan biri kabul edilen meşhur “Dahîlek Ya Rasulallah” başlıklı na’tından birkaç dörtlüğü tekrar okuyalım:

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallâh

Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallâh

Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallâh

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

 

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen

Muazzam bir sehâsın sen, dilersen ru-nümâsın sen

Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

 

Gül açmaz, çağlayan akmaz, İlâhî nûrun olmazsa

Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa

Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mestûrun olmazsa

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam

Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam

Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

 

Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek

Nasîb olmaz mı Sultânım haremgâhında cân vermek

Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

Boynu büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri

Lebim kavruldu âteşden döner pâyinde tezkîri

Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîr’i

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

 

Yaman Dede yine Hz. Peygamberimize yazdığı diğer bir na’tının son dörtlüğünde ona olan aşkını ve ilticasını şöyle dile getirir:

“Aşkınla yanan âteş-i nîrân ile yanmaz

Dûzah çekemez âşık-ı ser-şârı[105] Muhammed

Ümmetleri hüsrân ü mezellette bırakma

En sonra da bu Kâdir-i nâ-çârı Muhammed”[106]

Fenâ fi’r-Resûl oluşunun Yaman Dede’deki tezahürlerinden birisi Dede’nin Eyyub el-Ensarî bağlılığıdır. Eyüp Sultan ziyaretlerinin Dede’nin yaşamında özel bir yeri vardır. Çeşitli öğrencilerine yazdığı mektuplarından Dede’nin bu bağlılığının ayrıntılarını kendi ifadelerinden aktaralım:

“Dün akşam haftalık haccımı yaptım; Hazret-i Halid b. Zeyd Ebâ Eyyub el-Ensarî’yi ziyaret ettim. Her pazartesi akşam namazımı Eyüp’te kılarım. Allah’ımın bir lütfu, Hazret-i Halid’in bir iltifatıdır. Dua edin de bu nimetten hiçbir zaman mahrum kalmayayım.

Allah’ımızın Sevgili Habibi Peygamberimiz Efendimizin sevgilisi Hazret-i Halid’in huzurunda sizin için de ağladım, sızladım. Yavrusu yaralanmış yaralı bir kuş gibi çırpındım, inledim. İnşallah niyazlarım kabul buyurulmuştur.”[107]

“Ben her hafta pazartesi ve cuma günleri gidiyorum. Cumaları, o günün feyzi, diğer günler tenhalığın feyzi var… Pencerenin karşısında tam yarım saat durur, sonra camie girerim…

Orası ahiretten bir parça gibidir; din kardeşlerimin kaynaşması insanı bütün bütün çileden çıkarıyor. Sanıyorsunuz ki ahiretten ruhlar kaynaşıyor.”[108]

“Gel de gör Yaşar. Orası Allah’ın cennetinden bir parçadır. Ruhların kaynaşmasını gör! Allah için kurban olmak ister gibi boyunların uzanışını gör! Hudâ aşkının şehitleri kanlı kefenleriyle nasıl dolaşıyorlar, gör! Orada gözler, gönüller kanla dolu. Sineler delik deşik. Habib-i Hudâ’nın sevgilisi Hazret-i Halid İbni Zeyd Eba Eyyüb el-Ensarî’nin huzurunda yaralı sineler dövülüyor, gel gör Yaşar! Güneşten nur yerine kan damlıyor; gökyüzü kana boyanmış; gel gör yavrum! Kalplerden fışkıran alevler sel halinde ciğer kanı sel halinde, ruhların feryadı sel halinde. Hayır! Her biri bir umman. Kabaran, kükreyen bir umman. Gel, gör benim aziz çocuğum! Güvercinlerin aşk-ı ilahi ile çırpındıklarını gör!”[109]

Yaman Dede bir yakınının Eyüp el-Ensarî’nin himmetine mazhar oluşuyla ilgili bir hatırasını şöyle nakleder:

“Eniştem zatürreden ümitsiz bir halde yatıyordu. Doktor da ümidi kesmişmiş. Gittim Sultana yalvardım, dua etmesini niyaz ettim. Döndüğüm zaman hastayı yüzde yüz farklı buldum. O akşam doktor da çok farklı buldu. Kendisi Hıristiyan olmakla beraber Hazret-i Halid’in himmetine nail olduğuna inandı. Bir Cuma günü benimle birlikte ziyarette bulundu, şükranlarını arz etti, zaman zaman ziyarette bulunacağını söyledi.”[110]

Yaman Dede Eyüp Sultan camiinde kıldığı bir Cuma namazından sonraki bir vakıasını ise Ayten adlı öğrencisine yazdığı mektupta şöyle dile getirir:

“Cuma namazından evvel Kur’an-ı Kerim okunurken içimde şu emel yanmaya başladı. Kendi kendime dedim ki: Namazdan sonra herkesten evvel camiden çıkayım, kendimi kaldırıp mermere atayım ve şöyle feryat edeyim: Ey Müslümanlar! Allah’ı, Resulullah’ı seven beni çiğnemeden geçmesin!.. Bu saadeti hayalen yaşadım, bütün ehl-i İslam adeta beni çiğnedi geçti, bunun sonsuz ifadesi imkansız saadetleriyle mest-ü harap oldum. Taşlar saadetime gıpta etti, güvercinler bu saadeti uhrevi nağmelerle bestelediler.

Ayten! Bu satırları kalbimin kanı ile yazıyorum. Çocuklarım içinde bu satırları en ziyade anlayacak sensin… Ben, kendi yazdıklarımı da anlayacak halde değilim. Bir Sultanın eşiğinde boğazlanmakta olan bir kurbanda anlayıştan zerre kalır mı? Bu iş haşre kadar sürecek, haşre kadar beni boğazlayacaklar, kanım haşre kadar akacak, hamden sümme hamden. Ulu bir Sultanın kudsi kılıcı kanlı boynumda işledikçe dayanılmaz zevkler ve saadetlerle can veriyorum, her an bir can veriyorum, Allah’ım yeni bir can gönderiyor, canlar geldikçe birer birer o Sultana sunuyorum. Karşınızda gördüğünüz Ulu bir Sultanın kılıcı ile, Ulu bir Sultanın eşiğinde kalıbından ayrılmış olan ruhumdur, o canlardan biridir. Size söz söyleyen odur. Asıl şahsiyetim o Ulu Sultanın ayakları ve kılıcı altında hiç durmadan can veren kurbandır, bir geda-yi can be lebebdir.”[111]

Bir başka mektubunda bu halini şöyle tasvir eder:

“Bütün Ramazan’da kurban âlemleri yaşadım. Her parıltısına kurban olduğum kudsi bir kılıç boynumda işledi, haşre kadar işleyeceğini tahayyül ettim. Kanımın akışından kulağıma gelen musiki ile kendimden geçtim. Vahşi iştiyakların, insanı bir anda bin kere öldüren… bin kere dirilten zevklerini yaşadım: Bütün ümmet-i Muhammed’in ayakları altına serildim: Allah’ı Resulullah’ı seven beni çiğnemeden geçmesin…

Dağları, taşları eriten bu niyazıma kimse dayanamadı, çiğnediler de geçtiler. Bağrımı kızgın demirlerle dağlayın… dedim; yaptılar. Gözlerime mil çekin.. dedim; esirgemediler. Boynuma ip takın da beni sürükleyin.. dedim; o da oldu… hepsi oldu…

Evet aziz çocuğum hepsi oldu. Şimdi bu iştiyakların şehidiyim, Fatiha niyaz ediyorum.

Şehid oldum, cennetin bütün nimetleri coşkun bir şelâle halinde ruhuma döküldü.”[112]

Bakın yukarıdaki halleri Yaman Dede’nin rehber-i kâmili Mevlânâ Mesnevî’de nasıl ifade ediyor:

يا كرامي ارحموا اهل الهوى

شأنهم ورد التوى بعد التوى

-Yâ kiramî irhemû ehle’l-hevâ

Şe’nuhum virdu’t-tevâ be’de’t-teva-

(Ey azizler, âşıklara acıyın. Onların şanı, helak olduktan sonra bile helak olmaya hazır bulunmaktır.)”[113]

Diğer bir yerde

آی بسا نفس شهید معتمد

مرده در دنیا چو زنده می رود

-Ey besâ nefs-i şehid-i mu’temed

Mürde der dünya vü zinde mî reved-

“Nice şehit olmuş güvenilir kişiler vardır ki dünyada ölüp, şehit olmuşlardır, fakat diri gibi yürür gezerler.”[114]

Aşağıda iktibas ettiğimiz örnekler ise Dede’nin varlıktaki vahdeti zevk ettiği fenâ fillah aşamasının terennümleridir:

“Aman Ya Rab! Her şeyde her hadisede vahdet tecelli ediyor. Enine inkılap eden mevcudat ile “Lebbeyk” hitab-ı ulvisinde tecelli eden varlığın, azamet ve kudreti bir seste birleşiyor.

Bütün kainatın bir damla nar-ı müzaba[115] intikal ettiğine şahit oldum. O damla ney sesi oldu. O ses de cama düştü. Bezm-i elestin bağından bir cur’a.

Bütün beşeriyeti, bütün kainatı, yanardağları, yıldızları, Kehkeşanlarıyla[116] birlikte bağrıma basmak iştiyakıyla yandım, yandım, yandım!”[117]

“Aşk diyarında emeller söner. Sevgiliden başka bir şey kalmaz. Her şey O. Sen de O!”

“Hiçbir şey yok. Her şey siliniyor, ne dünya kalıyor ne ahiret. Yalnız kâleme gelmeyen divânelik ilk mertebe olsa gerek. Divane için yalnız aşk var, aşkın bin bir tecellileri var. Bir an gülen… bir an ağlayan, hıçkıran aşk. Bir an gözyaşı halinde coşan, bir an neşe halinde kükreyen aşk. Her ses cananın sesi, bütün varlıklar onu söylüyor.”[118]

“Gelecek her an, sana yeni bir kadeh, zehirle dolu bir kadeh sunabilir. Zehrin her katresi, senin için şerab-ı ilahinin bir ummanıdır. Cânânın eliyle sunuluyor, O’nun cemâlinden akisler getiriyor. Onun rayihasını getiriyor sana…

Dağlar, denizler, çiçekler, kuşlar hep cânân, tulû ve gurub cânân. Yıldızlar cânân. Rüzgâr O, ses O, ahiretin bütün sahraları, Kevserleri ve bütün nimetleri O. Azabı da O gazabı da O, Bütün mevcudatın bütün tecelliyatı O.

Var olan, hayatı ve ölümü, dünyayı ve ukbayı kaplayan muazzam bir varlık. Akıllar O’nu idrakten acizdir.

Sen yoksun var olan O’dur. Bütün tecelliyatı, dünya ve ukbası, cennet ve cehennemiyle (her şey, o olmaksızın) O’dur. Menfa ve feyfa yok. Var olan yalnız O.”[119]

Yaman Dede bu yıllarda öğretmenliğe devam etmektedir. 1942’de Note Dame Lisesinde Edebiyat ve Din Dersi, Sen Benua Fransız Kız ortaokulunda Türkçe dersi, Avusturya Kız ortaokulunda Türkçe, Pangaltı lisesinde Türkçe-Edebiyat, 1943’lerde Saint Michel Fransız Lisesinde Türkçe-Edebiyat, Özel Yeni Kolej’de Edebiyat derslerini yürütür.

Bu dönemde öğrencilerine yazdığı mektuplarının her biri aşk ve irfânının ilhamlarıyla doludur. Her bir mektup müstakil olarak üzerinde durulması gereken etütler içermektedir. Bilindiği gibi tasavvuf tarihinde mektubât geleneği mevcuttur. Ehlullahın bazısı irfânından yansıyanları ehline mahsus mektuplar şeklinde kayıt altına almaktadır. Mektubât-ı İmam-ı Rabbani, Mektubât-ı Halid Bağdadi bunların meşhurlarıdır. Yaman Dede’nin ilhamlarının da mektuplar şeklinde zuhur ettiği anlaşılmaktadır. Bu hususu bir mektubunda şöyle dile getirir:

“… Şunu arz edeyim ki bu mektupların yazılması bu fakir için bir nevi ibadettir. İbadetin ruhani ve uhrevi zevkini tadıyorum, kalbim Allah’ın huzurunda –ibadette- duyulan huşuu yaşıyor.”[120]

“… Bütün bu tafsilatı niçin yazdığımı siz pek mükemmel anlıyorsunuz, şüphesiz. O anların bütün çizgileriyle kağıt üzerinde kalmasını istiyorum da ondan. İlhamlar bu fakire mektup şeklinde gönderiliyor. Benim gönlümle aynı dalga uzunluğunda işleyen gönüllere ve ruhlara bu ilhamlar akıp gidiyor.

Tanınmış edebiyatçı ve şairlerimizden İbrahim Alaaddin Bey’e bir mektup yazmıştım. Ankara’ya gittiğim zaman hemen herkesten o mektubun hikayesini dinledim. Kalbi pek cömert olan dostum onu bütün dünyaya göstermiş. Bir gün konsoloslarımızdan bir zat Hariciye vekâletinde bir çok zevatın bu mektubu gördüklerinden bahsederek (Bana mektup yaz yahu) dedi. Yaz demekle yazılmıyor; dalga uzunluğunun bir olması lazım.”[121]

Ancak dikkat edilirse Yaman Dede’nin mektuplarındaki seslenişinin onunla gönül bağı kurabilen herkese yönelik olduğu anlaşılır. Bir mektubunda kendisi bu hususu şöyle ifade eder:

“Benim aziz çocuklarım… Gönlümün sururu, vicdanımın gururu, gözümün nuru çocuklarım! Size hayatımın kitabını.. ıstırabımın kitabını yazmak istiyorum. İstiyorum ki ruhumun sesli ve sessiz feryatları, gönlümün yaşadığı iç âlemi benimle birlikte uçup gitmesin. Onları size yadigâr bırakmak istiyorum. Beni anarken onları da düşünürsünüz. Tahmin ediyorum ki bundan manevi kazancınız olur. Ruhumu da şad edersiniz.

Gönlüm, asırlara sığabilecek dertleri, eninleri, hıçkırıkları yaşadı. Yine asırların alabileceği saadetleri yaşadı. Istırap âlemini de saadet âlemini de birlikte yaşadı. Her iki âlemi aynı kadehten içtim, aynı zamanda yaşadım. Bunun içindir ki kendimi şöyle târif etmiştim: (Dünyanın en bahtiyar mahkumu ben, en mustarip fanisi yine ben) İşte ben buyum yavrularım.”[122]

Anlaşılan o ki bu mektuplar Dede’nin amel defterini kapamayan birer sadaka-yı cariye işlevi görmektedir. Buna işaretle bir mektubunda der ki:

“Size hatlarımı gösteren birer resim bırakmakla iktifa edemem. Âlemlerimin bütün anılarını da bırakmalıyım. Tanrımdan ümit ederim ki bunlar size sonsuz hazların, sonsuz saadetlerin verilmesine vesile olur. Benden sonra çocuklarımdan birinin bir an duyacağı bir sevinçle toprağımın her zerresi güler, elemiyle de inler.”[123]

1944-6 yılları Dede’nin aşk u cezbesinin taştığı dönemlerdir. Bu dönemde yazdığı bir mektubunda halini şöyle tasvir eder:

“Koca Yunus’un dediği gibi (Baştan ayağa yâreyim. Ağlaya ağlaya gözlerini kaybetmiş bir dilenci gibiyim. Edip ve şâir dostum ve kardeşim bu fakir için yazdığı manzumenin bir mısraında (Geda-yi cânbelebdi, bâb-ı Mevlânâ pehâhiydi) demişti. (Canı ağzına gelmiş bir dilenciydi, Mevlânâ kapısı onun sığınağıydı) demektir.

Geda-yi cânbeleb.. ne tam bir ifade… Aklımı benden aldılar, beni benden aldılar. Dünyanın bütün cünununu kafama, bütün içkilerini kalbime ve bütün zerrelerime doldurdular. Her zerrem bir meyhane oldu. Kalbim pürhun, gözlerim Ceyhun, omuzlarımda zincir-i cünun diyar diyar dolaşırım.

İbrahim Hakkı hazretleri (aşkın yetmiş iki divaneliği ve her iki cihandan biganeliği vardır) buyuruyor. Yine bir yerde buyuruyor ki, âşık bazen karşısındakini göremez. Bu fakir de olur ki çocuğumun yazdığı mektuba cevap vereceğim diye başka bir çocuğuma yazarım. Bir gün olur ki çocuğumu görürüm de tanımam, veya tanırım da hatırlayamam. (Dîvânerâ kâlem nist) demişler, divânenin hali kâleme gelmez.”[124]

Yaman Dede aşkın ancak ibadetle bütünleştiği takdirde kişiyi istenen gayeye götürebileceği hususu üzerinde durmaktadır. Bunu öğrenmesinin yıllarını aldığını belirttiği ifadelerinde şöyle der:

“Sanıyordum ki aşkın alevleri beni canana ulaştırabilir. Zaman ile öğrendim ki aşk, yalnız kaldıkça tek kanattır. Kitabullah’ın çizdiği yolda fiilen de yürümek lazım. Ateş gemiyi yürütür. Fakat ummanın nihayetsiz sularında, ulaşmak istediğimiz noktaya yönelmek için pusulaya ihtiyaç vardır. Bunları öğrendim. Elhamdülillah.”[125]

“Şu hakikate kuvvetle iman etmiş bulunuyorum. Yükselmek için iki kanat lazım: Aşk ve ibadet. İbadetsiz aşk ve aşksız ibadet tek kanattır. Tek kanatla yükselemeyiz. Bu hakikati öğrenmek hayatımın en büyük mazhariyeti oldu.”[126]

Dede’nin bu yıllardaki aşk u cezbesi öğrencilerine yönelik sevgisinde ve hizmet iştiyakında kendini gösterir. Bu iştiyak Dede’yi evrensel bir sevgiye, bu sevgiden beslenen ve bir nevi ibadet saydığı öğrencilerine hizmete sevk eder. Yaman Dede Hudavendigâr’ın fırınında yandığı bu süreçte sevme kabiliyetinin nasıl geliştiğini çeşitli öğrencilerine yazdığı mektuplarında şöyle anlatır:

“O sultanın yarım asra yakın bir zaman evvel içime attığı ateş, sevgi kabiliyetimi durmadan artırdı ve artırıyor. Dağları taşları sever oldum. Volkanları bağrıma basmak istiyorum. Siz aziz çocuklarıma karşı ruhumda yaşayan sevgi evladına pek çok düşkün bir babanın sevgisinden de ziyadedir. Bunu anlatacak dil yoktur. Her biriniz, büyüklerinize verdiğiniz saadeti fazlasıyla bana da veriyorsunuz. Bu ne muazzam bir lütuf ve keremdir ya Rabbi!…. Hiçbir şey de bu saadetimi karartamıyor. Çocuklarımdan biri bana karşı ne yaparsa yapsın onun bana verdiği evlat saadetinin zerresi eksilmez; buna imkan yoktur. (Fakat bunu herkese söylemem).”[127]

“Ah ey sevgi, sen Allah’ın insanlara ne büyük bir ihsanısın!..”[128]

“Sevme kabiliyetim son derece gelişmişti. Talebemi pek ziyade seviyordum. Hak rızası için seviyordum.

İçimde onlara karşı öyle bir şefkat deryası coşuyordu ki, her birinin baba ve annesinin gönlünde yaşayan şefkatlerden mutlaka ve mutlaka daha az değildi.”[129]

“Allah’ın bütün mahluklarına hizmet etmek için içimde kanayan, hıçkıran sonsuz iştiyaklar var. Düşününüz ki bu iştiyak aziz yavrularım için ne kadar şiddetli, ne derece yakıcıdır.”[130]

“Yalnız ve yalnız babalık ve evlatlık rabıtasıyla bağlı olanların yanında bizim rabıtamız hiçbir mukayeseye sığmayacak kadar büyük ve derindir. Beni size ve sizi bana bağlayan bu gözyaşları meleklerin kapıştıkları mücevherlerdir. Allah’ın ihsan ettiği mücevherlerdir.”[131]

“… Sizden hayli küçük bir yaşta idim; sevgi ölçümü genişletmeye başladılar, hiç durmadan genişlettiler, genişletiyorlar. Daha doğrusu ölçüyü artırdılar. Ölçüye gelen sevginin en şiddetlisi, en yakıcısı ile dağları taşları sever oldum. Bütün kâinatı kalbimin içine hapsetmek istiyorum. Bütün varlıkları ve onların Ulu Yaratıcısını kalbimin içine, ruhumun derinliklerine çekmek istiyorum.

İnsan sevgisinde ölçüyü aldılar. Bu fakirden manevi bir gıda bekleyen çocuklarımla karşı karşıya gelince yalnız ölçüyü değil, kendimi de kaybediyorum. Yavrularıma bir şey vermek ihtiyacıyla tutuşuyor, adeta kendimi yerden yere vuruyorum. Kalbimden bu ihtiyaç ve iştiyakın kanları damlaya damlaya giriyor ve çıkıyorum. Çocuklarımı her ziyaretimde kürsüye ayak atarken, Ulu Cananına kanını ve canını vermeye giden bir kurbanın iştiyaklarıyla sarsılıyor, onun kılıcında can vermenin doyulmaz ve dayanılmaz zevklerini yaşamaya başlıyorum. Orası kürsü değil, kurbanın boğazlandığı yer. Oraya boğazlanmak için çıkıyorum… Boğazlanıyorum. Ondan sonra Cananına kavuşan ruhumun sesini işitiyorsunuz. Ruhumda mefhumlar yanıyor, milyonda biri şuurumdan geçebiliyor, üst tarafını şuur almıyor, ufuklara dağılıyor. Şuurdan geçenler kelime kalıplarına dökülüyor, kalıplar yanıyor. Mefhumlar kelimeleri, mazruf zarfı yakıyor. Yanmıyan birkaç kelime sizlere varabiliyor.

Beni boğazlıyorlar, sonra yine geri çeviriyorlar. Hayata gönderiyorlar. Bir gün sonra aynı iştiyak ile kurban yerine çıkıyorum, yeniden kurban oluyorum. Kurban olmanın lahuti zevkini her gün yeniden yaşıyorum. Bakalım bu devr-i dâim ne kadar sürecek, ne zaman (eh… artık gitme… kal) diyecekler.

“Binneşteem ber deret tâ bu ki bercuşed vefa,

Bâşed ki bükşâyi deri gûyi ki berhiz ender a!”

(Vefan coşar da kapıyı açar, kalk içeri gel dersin diye kapında oturmuş bekliyorum.) -Divân-ı Kebir’den-

Her zerre O’nun mahlukudur. Her zerreye bin can feda olsun.”[132]

“Sinemde çocuklarıma son derece düşkün bir baba kalbini her an bulacaksınız. Her an ve son nefesime kadar.”[133]

“Başkalarının ıstırabı da, sevinci de bana büyüyerek aksediyor.”[134]

“Hepinizin ayrı ayrı büyüklerinize, ailelerinize verdiğiniz saadetleri bir araya getirin, onu çok daha büyültün, onun pek çok mislini düşünün tasavvur edin:

İşte benim saadetim Nesrin. Bunu anlatabilecek dil yok”[135]

“Yarım asra yakın bir zamandan beri sevme kabiliyetimi genişletiyor. Bugün dağları, taşları, volkanları bağrıma basmak istiyorum, canımı Allah’ın kullarına parça parça dağıtmak istiyorum. Bu hissin de dili yok nasıl olsun.”[136]

“Aziz çocuklarımın simaları kanayan kalbime pek derin çizgilerle nakşedilmiştir. Ruhumda, kafamda ne varsa bir anda sizlerin ruhlarınıza aktarmak ve boşaltmak için kendimi yerden yere vurdum, çırpındım. Bundan sonra da aziz çocuklarıma hizmet edebilmek için hayatta fırsatlar çıkmasını bekleyerek çırpınacağım. Çocuklarımdan canımı esirgemem.”[137]

Yaman Dede’nin tahayyülümüzü aşan sevgisinin gerekçesine ilişkin ise yine değişik mektuplarında şu satırları okuyoruz:

“Sizler benim çocuklarımsınız. Üsküdar’daki çocuğumdan zerre kadar farkınız yok. Sizlere elimden geldiği kadar hizmet etmek benim borcumdur. Bu borcumu son nefesime kadar yapmak isterim. Aziz çocuklarıma hizmet için zuhur eden fırsatlar Allah’ımın büyük nimetleridir; şükründen acizim. Ehlullah buyururlar ki; Allah, mahluk-ı Huda’ya hizmet olunmasından hoşnut olur. Onun, o biricik Cânânın kullarına ve bütün mahlukatına hizmet için yaralı bir kuş gibi çırpınırım; kalbim bu emelle kanamaktadır; sinem bu emelle yaralıdır.

İsterim ki dünyanın ve ahretin bütün dertlerini ve ıstıraplarını, bütün azaplarını tek başıma ruhuma çekip alayım, bir zerresi başkasına kalmasın. Onun rızasını kazanabilmek ümidi, azabı zevke, cehennemi cennete çevirir.”[138]

“İnsanın ruhu bir kere aşk-ı ilahi ile tutuşunca Allah’ın kullarına hizmet etmek, hatta her canlıya elden gelen yardımda bulunmak bir nevi ibadet oluyor. Mektep de, oraya karşı mukavele ile deruhde edilmiş vazife de silinip kayboluyor, yalnız çocuklarımla karşı karşıya kalıyorum. Ana kuş yuvaya geldiği zaman minicik ağızlarını açarak gıda isteyen yavru kuşlar gibi kalplerini ve ruhlarını bana doğru açarak benden manevi bir gıda bekleyen çocuklarıma –mümkün olsa- fakirane ne sermayem varsa bir anda vermek, o sermayeyi, ve o sermaye ile birlikte bütün ruhumu o taze ruhlara boşaltmak isterim. Bu ihtiyaç ile yanarım.”[139]

“… İstidat sahibi her çocuğumu (peygamber değilken kitap getiren) Ulu Sultandan bir haberci, bir müjdeci sanıyorum. Bunu da hesaba katınca halimi tahmin edebilirsiniz… onu seven her çocuğumu Onun yanından gelmiş sanıyorum. Bana Ondan bir ses, Ondan bir rayiha getiriyorsunuz. Her bakışınız bana Onu sorar gibidir. Gözleriniz soruyor, ruhumun pek derinden yaralı sesi, yaralı iniltileri cevap veriyor. Ne söylüyor, bilmem. Sonra benim gözlerim sizlerden onu soruyor; bu sefer siz inliyorsunuz. Ne diyorsunuz, bilmem, ruhlarımız Onun için ağlaşıyorlar, bu muhakkak. İşte bizleri bağlayan en mukaddes bağ. Aynı iştiyak ile ağlayan gönüller, hıçkıran ruhlar ayrı ayrı gönüller ve ruhlar değildir, olamaz.  Tek bir gönül, tek bir ruhtur.

Hayatta bütün zerrelerim, hayatın ötesinde toprağımın her zerresi sizlerin sevinçlerinizle sevinecek, kederlerinizle dertlenecektir. Hem daha fazlasıyla.”[140] “Aziz çocuklarım için Allah’tan şunu diliyorum: O kadar yükselin ki nazarlarım size erişemesin.”[141]

“Bu hizmetler benim için bir nevi ibadettir.”[142]

“Çocuklarımın gönüllerini kazanabilmekle hacc-ı ekbere nail olmuş oluyorum. Gönlünü kazandığım her çocuğum bana bir hacc-ı ekber kazandırmış oluyor. Bunun minnet ve şükranını çocuklarıma karşı o kadar kuvvetle hissediyorum ki Ayten. Görüştüğümüz zaman siz de bana hak vereceksiniz. Allah’ımın büyük bir lütfudur. Ne kadar hamdetsem azdır.”[143]

“Ruhların Allah yolundaki alış verişlerinde ibadete benzer bir hal var. Bana öyle geliyor ki büyük bir imama uyduk, namaz kılıyoruz. (Namaz, mü’minin miracıdır) buyurulmuş. Bu alıp vermelerde de o miracı yaşıyorum sanıyorum. Bütün zerrelerim Cemâl-i İlahi’yi görmüş Nida-yı Hakkı işitmiş gibi feryat ediyor. Feryada inkılab ediyorum. Sonra bir damla alev, sonra bir damla gözyaşı oluyorum. Çocuklarımın gönüllerinde Allah’ı arıyorum. Onların temiz ve masum gönüllerini kazanarak belki Allah’ın rızasını elde etmiş olurum.”[144]

“Allah, baha Allah’ı değil, bahane Allah’ıdır. Olabilir ki bizim en kıymetsiz hizmetlerimizden hoşnut olur da bizleri rızasına dahil eder.”[145]

“Bütün ömrünü Kur’an-ı Kerim’i yazmakla geçirmiş olan bir zata rüyasında tebşir etmişler ki cennete nail olmuş, fakat rızasını kazanmaya şu hareketi sebep olmuş: Yazarken kâlemine sinek konmuş, o da sabrederek beklemiş.. sinek de nasibini alsın diye…. Rızanın nerede olduğu, ne suretle kazanılacağı bilinemiyor ve bilinemediği için rıza ümit edilen hiçbir fırsatı kaçırmamak lazım geliyor. … Hasılı güzel işlerimizin hepsi rızaen lillah olacaktır. Kim bilir, çocuklarımdan birine hizmet ettiğim, onun derdini hafiflettiğim bir anda rızaya nâil oluveririm. Allah cümleye nasip etsin…

Kim bilir; bir damla gözyaşı rızayı kazandırabilir bir gün. Çocuklarımın yüzlerinde rıza-yı ilahi müjdesini okuyorum.

Geçen sabah bir kedi beni ağlattı. Tekiri evinden kovmuşlar; bizim kapıya gelir nafakasını ister, bazen de tok olduğu halde gelir, içli içli yalvarır; bunun manasını artık öğrendik, okşama nafakasını ister, alır ve durmadan gider. O sabah kapıyı ben açtım, onu okşadım… okşadım… ağlayarak okşadım; bir şey ikram edilmesini beklemedi, gitti. Demek tokmuş. Tok olduğu zaman gözünüzün içine bakarak bir yalvarışı var; ben yiyecekten başka bir şey istiyorum, ruhumun gıdasını istiyorum… demek ister. Evet herhangi bir canlı bize rızayı kazandırabilir. O büyük müjde beni çocuklarıma o kadar bağlamıştır ki ruhen ve kalben en yakınlarınız kadar size yakınım. Kendi çocuğuma (kendi çocuğum) diyemez oldum, sizleri ondan ayırt edemez oldum. Ona (Üsküdar’daki çocuğum) diyorum. Bunu ifade etmek için bu tabiri kullanmağa mecbur olduğum zaman üzülerek kullanırım.”[146]

Tasavvufî literatürde melâmet neşvesi denilen husus Mevlânâ’nın öğretisinde önemli bir yer tutar. Bunu gerekli kılan bir sebep olmadıkça halin gizlenmesi esastır. Yaman Dede sevgisini neden izhar ettiği sorusuna yine Pîri’nin öğretisinden beslenen bir gerekçeyle cevap verir:

“Bütün kâinata karşı içimde öyle bir sevgi coşuyor ki bütün varlıkları, Hâlik-ı A’zam ile birlikte ruhumun içine almak istiyorum. Bunun ifadesi mümkün değildir. Aziz çocuklarıma karşı içimde yaşayan, yanan sevgiye dair bir fikir edinebilmek için bu ölçüyü göz önüne getirmelidir. Bu sevgiyi gizleyebilirdim. Kendim için, kendi ruhi ihtiyacım için gizlemeyi tercih ederdim. Ben isterdim ki bir kimsenin ruhu duymadan dünyada yaşayan bütün dert sahiplerinin dertlerini, ruhlarını kavuran zehirleri çekip alayım. Heyhat! Buna imkân olmuyor; kendimi sezdirmeden bir şey yapmama imkân yok. Çocuklarım benim kalbimden bir ses işitecekler ki onlara hizmet edebilmem imkân dairesine girsin. Bunun için kendimi gizlememek, sevgi âleminden bir pencere açmak mecburiyetinde bulunuyorum. Bu mecburiyet de ayrı bir ıstıraptır. Fakat ıstıraptan tatlı ne var ki?.. Istıraba o lezzeti veren de Allah’ımın büyük bir lutfudur. Yoksa yaşadığımız öyle ıstıraplar olur ki onun zerresi insanı helak eder.

Girdiğim bu bahis bir ummandır, biz yine sahile yaklaşalım.”[147]

Yaman Dede ikinci evliliğini yapar. Eşi Hatice hanım ilk okul öğretmenidir. Okulda ve etrafında çok sevimli bir kadın olan Hatice hanıma çevresindekiler Pamuk anne diye hitap ederlermiş. İkinci eşiyle birlikte Çamlıca Acıbadem’de otururlar.

1950 li yıllarda İngiliz Kız ortaokulunda Türkçe derslerine giren Yaman Dede, 1950’lerden sonra İstanbul İmam Hatip okulunda Türkçe-Farsça, 1960-61 yıllarında Çamlıca Kız lisesinde Din Dersleri ve Türkçe derslerine girer.

Yaman Dede yine bu yıllarda İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde Edebiyat ve Farsça derslerine girer. Marmara İlahiyat Fakültesinin genel sekreterliğini de yapmış olan Ahmet Kahraman, Dede ile ilgili şöyle bir anısını anlatmaktadır:

“Bir gün dersler bitti, okuldan çıktık, saat öğle vakti, bir suları filan. Taksim’e doğru gidiyorum. Alman sefâreti civarında orada bir mescid var. İşte oradan yukarı doğru gidiyorum. Tek başınayım, yanımda kimse yok.

Bir baktım, Yaman Dede!.. O mescidin duvarına yaslanmış sanki son nefesini veriyor gibi bir hali var. Halsiz, mecalsiz, başı hafif sağ öne doğru düşmüş, boynu bükülmüş, öyle duruyor. Hemen koşarak yanına gittim. Ve hocam hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız? Dedim.

Baktım Hoca ağlıyor: Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi? Dedim.

Şöyle çok ince, çok tiz, ipil ipil dökülen bir sesle: Hayır yavrum hayır, dedi. Rasulullah aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecalim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor, ya da oturmam icap ediyor.

Aradan yıllar geçti, o hali hiç gözümün önünden gitmiyor Dede’nin…”[148]

Fiziksel görünümü itibariyle zayıf ve nahif bir insan diye tanımlanan Yaman Dede’yi bir öğrencisi şöyle tasvir etmektedir:

“Halinde derin ve pürüzsüz bir huzurun ifadesi var. Fakat gözlerin seni ele veriyor dedem. Orada derin ve korkunç bir girdabın kaynaştığını gördüm. Istırabın girdabı. Ebediyetleri içine alan bir girdab kaynaşıyor, köpürüyor. Daha fazla bakamadım oraya….”[149]

Yaşı ilerlemesine rağmen Yaman Dede’nin hafızası hala çok kuvvetlidir. Yaman Dede ile 72 yaşında iken röportaj yapan kişinin

“Üç saattir konuşuyoruz. En ufak bir yorgunluk emâresi göstermiyor. Kafası ve vücudu zinde. Mevlânâ aşkı sanki onu dünyevi bütün arazdan mahfuz kılmış, hafızası da dipdiri.

Sözüne Dede şöyle mukabelede bulunur.

Evet hafızam hala çok kuvvetlidir. Talebelerim arasında bile hafızası benim kadar kuvvetli olan yok”[150]

Dede son dönemlerinde çok hasta ve bitkin olmasına rağmen Yüksek İslâm Enstitüsündeki derslerini aksatmamaya çalışır.

Dede’nin öğrencilerinden Prof. Bekir Topaloğlu bu dönemle ilgili şu hatırasını anlatmaktadır:

“Çok rahatsız olduğu halde takatini zorlayarak mecalinin son kertesine gelinceye kadar dersleri terk etmedi. Bir gün yine rahatsız olduğu halde derse gelmişti. Sınıfta baygınlık gibi bir şey geçirdi. Ben aldım Hocayı Acıbadem’deki evine götürdüm. Bir daha derslere gelemedi”[151]

Yaman Dede’nin “yanan kalbe devasın sen” na’tının bestekarı olan ve 2003 yılında vefat eden merhum Doktor Ali Kemal Belviranlı, Yaman Dede’yi hasta olduğu son döneminde ziyaret etme fırsatı bulur. Bu ziyareti şöyle anlatmaktadır:

“Konya’da Lise talebesi olduğum günlerde Hazreti Mevlânâ ile ilgili toplantıda bir konuşma dinlemiş, Yüce Peygamberimiz (sav) ile Hz. Mevlânâ hakkındaki şiirlerini göz yaşlarıyla okuyan bir zata şahit olmuştum. Yıllar sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olup Konya’ya yerleştim. Bu devre içinde adı geçen muhteremi, bir daha görmek imkanını bulamamıştım.

Gün geldi bu Zat’ın (Yanan kalbe) mısraıyla başlayan Na’tini bestelemek şerefine nail oldum. Bir vesile ile gönüldaşlarım Diş tabibi Nuri Yılmazgil ve Fevzi Özçimi ile birlikte İstanbul’a gelmiştik. Yanar Dede’mizi ziyaret etmek istedik. Hazretin evinde bulunduğunu rahatsız olduğunu öğrendik… Dede’nin devlethanesine gittik.

Zayıf, nahif, ruhani ve gerçek manada bir derviş hüviyetindeki bu zatın huzurunda bulunmak bahtiyarlığına eriştik. Konya’dan geldiğimizi söyledik.

Konya kelimesini duyunca (Vay… sizler Hünkâr’ın diyarından mısınız… ) feryadını duyduk.

Sükûnet avdet edince:

Efendim zat-ı âlinizin –Yanan Kalbe- diye başlayan Na’tinizi huzuru âlinizde okumama iltifat buyurur musunuz? Dedim.

Estağfirulllah buyurun dediler.

Okumaya koyulduğum anda, o süzgün gözlerden yaşlar dökülmeye başladı…

Yüksek müsamahasından cesaret alarak (Bir de bunu bestesiyle okumamıza ne buyurursunuz?) dedim. Müsaadeyi alınca gönüldaşlarımızla birlilkte Rast makamındaki bu besteyi okumaya başladık.

O andan itibaren artık olan oldu. Hazret feryat etmeye başladı. O yorgun ve bitkin haline rağmen ayağa kalktı, vecd halinde kendini duvardan duvara vurmaya koyuldu…

İşte bu esnada refika-i muhteremeleri:

Ne olur lutfedin okumaya devam etmeyin; hastadır, yakında kalp krizi geçirdi, böyle bir hale tahammülü yoktur, dedi.

Bir müddet sonra ellerini öperek, dualarını alarak huzurlarından ayrıldık.

Şunu samimiyetimle arzedeyim ki, uzun yıllar geçmesine rağmen bu tabloyu tasvire, halimin, kâlemimin, ifademin yetmediğini itiraf ederim.[152]

Nihayet Yaman Dede 3 Mayıs 1962 Perşembe günü saat 2:15’de Çamlıca’daki evinde Hakk’a yürümüştür. Merhum Karacaahmet mezarlığında Küçük Selimiye/Çiçekci Camii’nin karşısında medfundur.[153] Şâir Halis Erginer Dede’nin vefatına şöyle tarih düşmüştür:

“Molla-yı Rûm görmedi ondan yaman dede

Dünyaya geldi gitti nice müselman dede.

Hû çekti, canlar öğdü, bu tarihî cevheri,

Halvet sarâ-yı pîre ulaştı Yaman Dede…”

Merhum Yaman Dede’mizin mektuplarında öğrencilerine yaptığı dua şudur:

“Sizler için dua budur: İki dünya saadetine, rıza ve cemâl-i ilahiye nailiyyetiniz için dua etmekteyim. Sizden de aynı duayı reca ederim.”[154]

“Dilerim Bari-i Huda’dan cümlenizin bütün zerreleri aşkın birer volkanı olsun.”[155]

Bizler de Şeyh Galib Dede’nin dostu Esrâr Dede için söylediği mersiyenin son beytini Yaman Dede için söyleyerek bitirelim.

“Olsun mübarek ol mehe kabr-i saadeti

Mevlâ müyesser eyleye makam-ı şefaati”

 

 

[1] Menakibu’l-Ârifin, II, 125.

[2] Sipehsâlâr, s. 75.

[3] Kelime İngilizce ve Fransızcaya da aynı kökten geçmiştir.

[4] Yaman Dede, daha sonra yaptığı şer’i sicil araştırmalarından Anadolu’daki Ortodoksların ırken Türk olduklarını belirtir. Bunlar, Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelen ve iyi savaşçı olmaları nedeniyle sınır boylarına yerleştirilen Karaman Türkleridir. O dönem Anadolu’da bulunan Doğu Roma’nın Hıristiyan olması nedeniyle Karaman Türkleri de yerli halkla birlikte Hıristiyanlaşarak bu topraklarda yerleştiler. Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı toplumunda da kendi dinlerini muhafaza ederek yaşamaya devam ettiler. (bkz. Subaşı, İki Mevlevi Remzi Dede-Yaman Dede, s. 120-123).

[5] Mustafa Özdamar, Yaman Dede, Mârifet Yayınları, İstanbul 1994, s. 387. Belgesel olarak hazırlanan eser Yaman Dede’nin yazdığı mektupları içermektedir. Yaman Dede ile ilgili müstakil yapılan diğer iki çalışma ise Muhsin İlyas Subaşı’nın biri roman diğeri ise Ahmet Remzi Akyürek’i de anlatan biyografi çalışmasıdır. (bkz. Muhsin İlyas Subaşı, Aşkta Yanan Dede –roman-, Nesil Yay., İstanbul 2003; M. İ. Subaşı, İki Mevlevî Remzi Dede-Yaman Dede, Nesil Yay., İstanbul 2005). Ayrıca bkz. İbnü’l-Emin Mahmut Kemal İnan, Son Asır Türk Şairleri, 1996, c. 4. Yaman Dede ile ilgili şu makalelere de bakılabilir. Yunus Emre Özulu, “Yaman Dede” Erciyes Dergisi, c. 4, Ekim 1981; c. 3, 1983;  Ali Oğuzbaşaran, “Yaman Dede”, Erciyes Dergisi c. 4, 1981; Necdet Çetinok “Yaman Dede kimdir, Erciyes Dergisi, c. 22, Şubat 1999; Hasan Özönder, “Mevlânâ’nın Yörüngesinde Bir Ortodoks: Diamendi”, İpekyolu Dergisi, Aralık 2004.

[6] Özdamar, Yaman Dede, s. 328.

[7] Yaman Dede bir mektubunda tam olarak yaptığı hesaplamaya göre o zaman on dört yaşında olduğunu belirtir. (Özdamar, Yaman Dede, s. 317).

[8] Yaman Dede’nin Mesnevî’nin ilk 18 beytini izahı için bkz. Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu (Yaman Dede), “Mesnevî’den İlhamlar: Bir-iki Söz”, Konya Halk Evi Kültür Dergisi (Mevlânâ Özel Sayısı), 1943, s. 92-105. “Mesnevî’den ilhamlar” başlığı altında

[9] Özdamar, Yaman Dede, s. 427.

[10] Age., s. 17-8.

[11] Age.,, s. 388-9.

[12] Age.,, s. 23.

[13] Age.,, s. 19.

[14] Age.,, s. 84.

[15] Age.,, s. 145, 320..

[16] Age.,, s. 21.

[17] Age.,, s. 67.

[18] İslam hukukunda mirasın taksimini tespit ve karara bağlayan vazifeli.

[19] Age.,, s. 22.

[20] Aynı yer.

[21] Zira Ahmet Remzi Dede 1909 yılında Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine 1919’da da Üsküdar Mevlevihanesi postnişînliğine getirilir.

[22] Age.,, s. 412.

[23] Age.,, s. 24-5.

[24] 15.12.1959 tarihli “Tarih Coğrafya Dünyası” adlı aylık dergide Sadi Borak’ın Yaman Dede ile yaptığı röportajdan. Age.,, s. 145.

[25] Age.,, s. 87.

[26] Mevlânâ’yı kast ediyor.

[27] Age.,, s. 105.

[28] Age.,, s. 104.

[29] Age.,, s. 413.

[30] Age.,, s. 448.

[31] Age.,, s. 331.

[32] Age.,, s. 83-4.

[33] Age.,, s. 82-3.

[34] Age.,, s. 83.

[35] Age.,, s. 84.

[36] Mesnevî, c. VI, b. 1778.

[37] Age.,, s. 281.

[38] Kızını kast ediyor.

[39] Age.,, s. 314-5.

[40] Age.,, s. 314-6.

[41] Age.,, s. 280-1

[42] Age.,, s. 277.

[43] Yağmur gibi göz yaşı döken, çok ağlayan.

[44] Şehriyâr: Hükümdar, padişah

[45] Age.,, s. 91.

[46] Age.,, s. 64-5.

[47] Age.,, s. 64.

[48] 20.10.1945 tarihli Ziya’ya yazdığı mektuptan.

[49] Age.,, s. 25.

[50] Yaman Dede Hz. Mevlânâ için kullandığı Canân tabirini Şeyh Galib’den aldığını belirtir. (Age.,, s. 158).

[51] Sevgilimin özel odasında.

[52] Konuşmanın metni için bkz. Yaman Dede, “Esrar Dede”, Konya Halk Evi Kültür Dergisi, sayı: 5, 1940, s. 32 vd.

[53] Age.,, s. 55-6.

[54] Age.,, s. 58.

[55] Yaman Dede’nin Rumcadaki Diyamandi isminin elmas anlamına geldiğini hatırlatalım.

[56] Age.,, s. 43-7.

[57] Bir başka yazısında Yaman Dede bu zatın ismini şöyle tasrih eder. Onu (Mevlânâ’yı) en ziyade anlamış olanlardan Şeyh Osman Dede (Yenikapı Mevlevîhânesi’nin son şeyhi Abdülbaki Dede’nin dedesi) şu hükme varıyor: “İnsan bütün ömründe onu okursa, onu anlamış olmaz. Fakat ömrünü boş yere sarf etmemiş olur.” (Age.,, s. 169).

[58] Age.,, s. 112-5.

[59] Age.,, s. 108-9.

[60] 20 Eylül 1945 tarihli “İşte Benim Maceram” başlıklı yazısını kast ediyor. Yazı için bkz. Age.,, s. 108-9.

[61] 26.8.1944 tarihli “Hâlin bana müjdeler veriyor” başlığını taşıyan mektubundan.

[62] Age.,, s. 296-7.

[63] Age.,, s. 368-9.

[64] Mevlânâ bahsini.

[65] Age.,, s. 3-4.

[66] Mevlânâ’nın bu yöndeki ifadeleri için Mesnevî’nin birinci cildinin Arapça mensur mukaddimesine bakılabilir.

[67] 3/4.10.1945 tarihli Ayten adlı öğrencisine yazdığı mektuptan. (Age.,, s. 297-8).

[68] Age.,, s. 206.

[69] Age.,, s. 64.

[70] Age.,, s. 79

[71] Age.,, s. 79

[72] Age.,, s. 277.

[73] Age.,, s. 64-5.

[74] Age.,, s. 66-7.

[75] Age.,, s. 368-9.

[76] Age.,, s. 64.

[77] Age.,, s. 369.

[78] Age.,, s. 65.

[79] Age.,, s. 65.

[80] Age.,, s. 65-6.

[81] Age.,, s. 369.

[82] Age.,, s. 390.

[83] Age.,, s. 392.

[84] Age.,, s. 264-5.

[85] Kızını kast ediyor.

[86]  Müfettiş.

[87] Age.,, s. 338-9.

[88] Age.,, s. 72.

[89] Age.,, s. 73.

[90] 1942 yılında yazmış olduğu manzumedir.

[91] Manzumenin tamamı için bkz. Age.,, s. 91.

[92] Bu yazısı için bkz. Age.,, s. 102-3.

[93] Age.,, s. 85-6.

[94] Age.,, s. 56-7.

[95] 12.5.1943 tarihli “Kurb-ü bu’de irağdır gönlüm” başlıklı mektubundan (bkz. Age.,, s. 242). Haline pek muvafık olduğu için Yaman Dede’nin en çok sevdiği mısra da Şeyh Galib’in “Kurb-ü bu’de irağdır gönlüm!” ifadesidir. (Age.,, s. 433).

[96] Age.,, s.  314.

[97] Age.,, s. 268.

[98] Age.,, s. 108.

[99] Age.,, s. 280.

[100] Age.,, s. 392.

[101] Age.,, s. 147.

[102] Mesnevî, c. II, b. 3559, 3561.

[103] Age.,, s. 76.

[104] Age.,, s. 317.

[105] Ağzına kadar dolu, taşmaya yakın.

[106] Age.,, s. 95.

[107] Age.,, s. 266.

[108] Age.,, s. 282.

[109] Age.,, s. 286.

[110] Age.,, s. 286.

[111] Age.,, s. 282-3.

[112] Age.,, s. 299-300.

[113] Mesnevî, c. V, b. 3548.

[114] Mesnevî, c. V, b. 3826.

[115] Erimiş ateşe.

[116] Kehkeşan: Samanyolu.

[117] Age.,, s. 76.

[118] Age.,, s. 300.

[119] Age.,, s. 103.

[120] Age.,, s. 308.

[121] Age.,, s. 303.

[122] Age.,, s. 314.

[123] Age.,, s. 314-5.

[124] Yaşar adlı öğrencisine yazdığı 18.9.1945 tarihli mektuptan (bkz. Age.,, s. 292).

[125] Age.,, s. 75.

[126] Age.,, s. 244.

[127] Age.,, s. 392-3.

[128] Age.,, s. 71.

[129] Age.,, s. 70.

[130] Age.,, s. 263.

[131] Age.,, s. 344.

[132] Age.,, s. 257-8.

[133] Age.,, s. 265.

[134] Age.,, s. 264.

[135] Age.,, s. 394.

[136] Age.,, s. 395.

[137] Age.,, s. 313.

[138] Age.,, s. 279.

[139] Age.,, s. 274.

[140] Age.,, s. 258.

[141] Age.,, s. 278.

[142] Age.,, s. 293.

[143] Age.,, s. 290.

[144] Age.,, s. 267.

[145] Age.,, s. 280.

[146] Age.,, s. 309-10.

[147] Age.,, s. 307.

[148] Age.,, s. 191-2.

[149] Age.,, s. 352.

[150] Age.,, s. 151.

[151] Age.,, s. 196.

[152] Age.,, s. 229-30.

[153] Age.,, s. 11-12. Dede’nin kabri camiin karşısından mezarlığa girildiğinde on adım kadar ileride soldadır. Hanımı da yanında medfundur.

[154] Age.,, s. 308.

[155] Age.,, s. 410.