YEDİ UYURLARIN İNSANLIK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ MEVLÂNÂ VE GOETHE’ DEKİ YORUMU

YEDİ UYURLARIN İNSANLIK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ MEVLÂNÂ VE GOETHE’ DEKİ YORUMU

Yrd. Doç. Dr. Abdullah ÖZTÜRK

Hayatta öyle hikmet ve hakikat dolu mesajlar vardır ki doğanın dilinde terennüm ederler, onları bazen görür, bazen yaşar, bazen duyar, bazen hissederiz; bazen de ne görür, ne hisseder, ne de anlarız. Öyle mesajlar da vardır ki, Yunusun tabiriyle ete kemiğe bürünür, insan diliyle görünür, inci gibi sayfalara dizilir; kimisi beşeri kimisi ilahi kaynaklıdır. Kimisi de Yedi uyurlar dediğimiz, Ashabı Kehf örneği gibi hem beşeri hem ilahi kaynaklıdır.

Yaşadığı dünyayı kendi düşüncesine göre algılayan insanoğlu kendi hayatına yön vermek istemiş hatta bu yolda sayısız mesafeler katetmiştir. Ama her şeye rağmen bazı olayların kendi iradesi dışında oluştuğunu anlayan insanoğlu evrendeki hayatının bir başı birde sonu olduğunu görmüş ve kendisine hep şu soruları sormuştur: Ben kimim? Nereden gelip nereye gidiyorum? Hayatımın bir anlamı var mıdır? Kendi haki­ katinin esrarını anlamaya çalışan insanoğlu, insanlık tarihinin geçirdiği evrelere paralel olarak dinlerin litolojilerin ve ilimlerin ışığı altında hep bu soruların cevabını aramıştır.

Paleontolojik araştırmalara baktığımız zaman ilk insanların da bu sorulara karşı duyarlı olduklarını görüyoruz. Ölen insanların mezarlarına yiyecekleri, paraları, silah­ları veya atlarıyla gömülmeleri, o insanlara göre hayatın ölümle son bulmadığını, bilmediğimiz biçimlerde sürüp gittiğini göstermektedir.1

Kendisine has gözlemleri sonucu geliştirdiği bilim ve teknoloji sayesinde ilkel insanla modem insan arasındaki yaşam tarzını zirveye ulaştıran modem insan bir za­manlar ilkel insanın ilah olarak kabul ettiği Ay ve yıldızlara seyahati bile ger­çekleştirmiş, ama ölümüyle bu dünyada noktalanan hayatın başka bir alemde devam edip etmeyeceği konusundaki somya kesin bir cevap bulabilmiş değildir. Hatta bugün hakim konumda olan batı medeniyetinin Rönesans Filozofları, Kilisenin yanlışları yüzün­ den, ilahi mesajlara sırt çevirmiş, sadece akim kılavuzluğunu kabul eden bir anlayış­ la Tanrının yerinde Modem insanın hüküm sürmesini istemişlerdir. Bilim ve tekni­ğin kendilerine verdiği güçle tabiatın sahibi olmak, başka kıtalara başka insanlara hük­metmek gibi bir sarhoşluğa kapılan bu anlayışın umutları Birinci ve ikinci dünya har­biyle sona ermiştir.

“Önce Tanrıyı öldüren sonra içindeki Tanrılık duygusunu bitiren modern insanın ümitsizliği Heidegger, Sartre ve Faucault gibi akıl hocalarını isyan edebiyatına itmiştir2. Kendini 1942 yılında bu bunalımın içinde bulan Jean Paul Sartre ‘L’Etre et Le Néant” “Varlık ve Yokluk” adlı eserinde aynen şunları söylemiştir: “İnsan Tanrı olmayı tasarlıyan bir varlıktır.  fakat Tanrı fikri çelişkilidir (içinden çıkılmayan bir kavramdır boşuna zaman öldürüyoruz), “İnsan anlamsız bir tutkudur”3 Aynı şekilde varoluşçu yazar Albert Camus “L’homme Révolté”4 (İsyan eden insan) adlı eserinde hayat saçmadır, hayatın bir anlamı yoktur demiştir. Yine Fransız yazar André Malraux “Hayatın bir anlamı var mıdır? sorusunu ilk soran bizim medeniyetimizdir, cevabı da bilmiyorum olmuştur”5demiştir.

Yaşadığı çağın bunalımları neticesi zaman zaman (tamamen) dogmatik, pozitivist veya ateist davranışlara yönelerek bazen kendi aklıyla kendi iflasını imzalayan insanoğlunun Yirmi birinci asırda hala kendi görüşülendi medeniyeti ve dini adına yanlışlar yaptığına şahit oluyoruz.

Her türlü değişime rağmen, dün olduğu gibi bugünde arayış içinde olan ve nereden gelip nereye gittiği konusunda hayatını sorgulayan insanoğlunun ara­ dığı birçok cevabın ülkemiz topraklarında yaşayan, Yedi uyurlar gerçeğinde ve onu yorumlayan Gothe ve Hz. Mevlânâ’nın mesajlarında bulabileceğine inanıyoruz.

Zamanı ve mekanı, tarihi belgelerle bilinen, aynı zamanda Kur’an6 ve İncil’de geçen ve bir nevi ilahi bir iletişimin beşeri plândaki bir tezahürü olan Yedi Uyurlar gerçeği miladi takvime göre 250 yıllarında putperest kral Decius7 (Takyanus’un) zulmünden bir mağaraya kaçarak Allah’a sığınan ve orada 309 sene uyutulduktan sonra uyandırılan yedi gencin ve Köpeklerinin gerçek bir öyküsüdür.

1983 yılında Fransa’da “Hıristiyan ve Müslümanları bir araya getiren Yedi uyurlar geleneği” adı altında yayınlanan bilimsel bir araştırmaya göre, üçü Türkiye ‘de olmak üzere dünyada 50’nin üzerinde Yedi uyurlar gerçeğine sahip çıkan kutsal yer veya mabet bulunmaktadır8. Söz konusu araştırmada ilk ola­rak 5. Asırda Jean de Saroug tarafından Süryanice’de kaleme alman daha sonra­ları Yunanca ve Latince’ye çevrilen Hıristiyan kaynaklarla, İbni-Abbas tara­fından zikredilen Arabça kaynak ve Kur’an-ı Kerim’in Kehf süresindeki ilgili ayetler, karşılaştırılmakta sonuç olarak üç dinin sahibinin aynı Tanrı olduğu ve öldükten sonra dirilişin hak olduğu, Hıristiyan ve Müslümanların bundan ders çıkarması gerektiği vurgulanmaktadır.9

Tüm insanlığa mal olan ve onun birtakım temel sorunlarına cevap teşkil eden bu önemli kıssayı Doğu ve Batı Divanı’nda ele alan Alman şairi Goethe, onu adeta Kur’an’a göre yorumlamaktadır. Iran şairi Hafız’ın tesiriyle İslam kültürüne ilgi duyan “Goethe Aralık 1814’de “Ashab-ı Kehf kıssasını Hammer Purgstall’in” Şarkin Kültür Hâzinesi (Fundgruben deş Orientsiinden, İngiliz J.C. Rich’in İngilizce tercümesinden okur”10ve okuduklarını şiir tarzında Doğu ve Batı Divaninda kaleme alır.

 

Yedi Uyurlarin Insanlik Tarihindeki Onemi Mevlana Ve Goethe Deki Yorumu