AHMED REMZİ DEDE – Yakup Şafak

Dilde Sadeleşme Hususundaki Görüşleri ve AHMED REMZİ DEDE

Son devir Mevlevîliğinin örnek şahsiyetlerinden biri olan, Üsküdar Mevlevîhânesi son postnişîni âlim, fâzıl insan Ahmed Remzi AKYÜREK (1872-1944), aynı zamanda dîvan edebiyatının güçlü mümessillerinden biridir. Sadece mutasavvıflar ve Mevlevîler tarafından değil, aynı zamanda devrin önde gelen edip ve şairlerince de sevilen, sayılan ve müracaat edilen bir kişidir. Çünkü o, yalnızca içinde yaşadığı toplulukla ve kültürle yetinen birisi değildir. Bunun yanında memleket meselelerine daima ilgi duymuş, kendi mizacına ve üslûbuna uygun şekilde tavrını yansıtmış ve görüşlerini bildirmiştir.
Onun hâdiseler ve meseleler karşısındaki üslûp ve tavrı, keskin ve yeterli netlikte görünmeyebilir. Bence Remzi Efendi, aklına yatmayan, kendisine rahatsızlık veren hususları bir şekilde beyan etmekten çekinmemiştir. Bazen bunları, şairliğinin gücüyle ve nüktedan kişiliğiyle ironik şekilde ifade yoluna gitmiştir. Bu üslûbun, onun düşünce tarzını bilmeyenleri bazen yanılttığını ve olayları tek taraflı görmek isteyenlerce yanlış kullanıldığını üzüntüyle söylemeliyim. Böyle hassas kişilerin bazı konularda vermek istedikleri mesajları, ancak satır aralarında bulabilirsiniz.
Şunu da ilâve etmeliyim ki gerçekten büyük bir îmana ve nezih bir ahlâka sahip olan Remzi Efendi, mensup olduğu tarîkatı, iliklerine kadar hissederek yaşamak istemiştir. Onun için fedakâr ve mahviyetkârdır. Dindarlıktan da tarîkat ehli olmaktan da memnundur; fakat kanaatimizce kendisinde tarîkat hassasiyeti ve başa bağlılık, biraz daha öndedir.
Remzi Dede, Kayseri”de yaklaşık on yıl öğretmenlik yapmış; fakat gönlü hep Mevlevîliğe hizmette kalmıştır. Nitekim 1902 yılında Konya”dan mesnevîhanlık icazeti almış, 1909 yılında da Kütahya Mevlevihânesi şeyh vekili olarak bu alandaki ilk görevine tayin olmuştur. 1910″da Kastamonu şeyhliğine, 1914″te Halep şeyhliğine atanır. Gittiği her yerde kendi farkını bariz şekilde gösterir; bu sebeple çelebilik makamının daima aradığı ve istifade ettiği bir kişi olur. Birinci Dünya Savaşı”nda Sultan Reşad”ın isteğiyle oluşturulan Mevlevî Taburu”nun önde gelen isimlerinden biri olarak Şam”da 3 yıl görev yapar. 1918 sonlarında istîlâ ve yenilgimiz üzerine İstanbul”a gelenler arasındadır.
İstanbul”a geldiği bu yıllarda onun ilgilendiği konulardan ikisi dikkat çekicidir. Biri millî hislerle yazdığı şiirler,1 diğeri Türkçeciliği ve dilde sadelik arayışı. Bunlara daha sonra, o zamanlar hayli rağbette olan biyografi yazarlığı da eklenecektir.
Bu alanda kendisinin, o zamanlar öne çıkan millî edebiyat cereyanından; o akımın, en yakınındaki temsilcisi Veled Çelebi”den etkilendiği düşünülebilir. Ancak verdiği ürünlere ve irtibatlı olduğu kişilere bakılırsa bu etkinin sınırlı olduğu ve kendi çizgisinde kaldığı görülür. Nitekim Dîvan”ında, bu akımın temsilcileri hiç anılmıyor; kezâ Veled Çelebi”nin bu yönünden de pek bahis yoktur.2
Biyografi yazarlığı için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Milliyetçiliği3 ve Türkçeciliği konusunda Kayseri Şairleri”nin mukaddimesi bize yeterli fikri veriyor:4
“Bahâdırlıkta dünyâya meydan okuyan ve kılıncından düşman kanı damlayan Anadolu Türklerinin, saymakla tükenmeyen âriflerinin, şâirlerinin kalemlerinden de fazîlet, irfan ırmakları akardı. Hekimleri, kimyâcıları, nakkaşları, hattatları, müzehhipleri, her türlü sanat erleri cihânı hayretler içinde bırakırlardı. Yazdıkları tefsirler, her ilme ait telif ettikleri kitaplar, bugün bile tatlı tatlı okunan dîvanlar, iki yüz seneden beri matbaalardan çıkan kitapların yüzlerce misli ve pek değerli el yazıları, zamanımız mimarlarını hâlâ hayretle düşündüren ve memleketimize zînet veren binâları meydandadır. Bize böyle fazîletler, hazîneler terk ederek dünyadan gitmiş olan büyüklerimizi, dedelerimizi bilmemek, affedilecek kusurlardan değildir.(…).
Tezkirelerden yazdığım tercüme-i hâlleri olduğu gibi yazmayı, kitâbetteki tavırları, devirleri göstermek için daha münâsip buldum. Yazdıklarımı külfetten âzâde ve pek sâde yazdım. Asrımız kitâbeti ne eski, ne yeni pek acâip bir şey oldu. Gazetelerimiz bile halkın lisânıyla söylemiyorlar. Bir taraftan Türk ana dilinin duruluğu muhâfaza edilmek, yabancı kelimelerden korunmak isteniliyor da bilgi yurtlarına bile bilgiç kimselerimiz tarafından Türkçe bir kelimesi bulunmayan adlar konuluyor. Geçen sene Dîvanyolu”ndan geçerken gördüğüm büyük bir levha, bana şu latîfeyi söyletmişti:
Milletin bilmediği gizli-kapaklı bir şey
Türkçe ad bulması bir mes”ele pek ince midir?
Türkçülerden soralım halka dahî anlatalım
«Feyz-i Âtî Lisesi» Türkçe midir Çince midir?
Hulâsa âlim âlemdir. Yazılacak herhangi bir eserden maksat, bilmeyenlere bildirmek demek olacağından, onların bildiği dil ile söylemek ve yazmak gerektir. Bugün Süleyman Dede Mevlid”ini, Yûnus Emre Dîvânı”nı, Battalnâme”yi, Âşık Kerem”i, Âşık Garîb”i hemen her köylü odasında bulabilirsiniz. Çünkü her okuyan anlıyor, bir zevk ediniyor. Söz uzanur ger kalanın der isem.”
Müellif; Kayseri Şairleri gibi Tuhfe-i Remzî”yi de 1925 yılında, tarîkatlar kapanmadan önce kaleme almış; dilimizin sağlıklı bir şekilde öğretilmesi yolundaki görüşlerini Tuhfe-i Remzî”nin önsözünde de kısaca beyan etmiştir.5 O; söz konusu hassasiyeti, tarîkatlar kapatıldıktan sonra da devam ettirmiştir. Nitekim 1928″de Bursalı Mehmed Tâhir”in Osmanlı Müellifleri ile Sünbülzâde Vehbî”nin Tuhfe ve Nuhbe adlı eserlerine yaptığı fihristler de dil konusuna ilgisinin devam ettiğini göstermektedir. Daha sonraki yıllara ait bazı bilgileri ise onun, Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi (SÜSAM) Uzluk Arşivi”ndeki6 mektuplarından öğreniyoruz.7
Ahmed Remzi Dede”nin yakınında bulunan ve kendisinden çokça istifade eden Sadettin Nüzhet ERGUN”a yazdığı, konumuzla ilgili 05.04.1933 tarihli mektup şöyledir:
Aleyke”s-sa”dü fi”d-dâreyn8
Arefeden bir gün evvel çocukları görmek için Ankara”ya gitmiştim. Ulu Tanrım; «Tanrı ulu, Tanrı ulu» diye kāmet alınan ve tekbir edilen bayram namazına yetiştirmediyse de Hacı Bayrâm-ı Velî”nin ziyâretini nasip etti.
Altıncı günü Üsküdar”a sâlimen ve mesrûren avdet müyesser ve irsâl edilen tebriknâmenizi okumak, benim için îd-i ekber oldu. «Mükevvirü”l-leyli ve”n-nehâr, her gününüzü îd ber bâlâ-yi îd buyursun» tazarruâtıyla mukābeleten tebrik zımnında şu satırları yazdım.
Ankara”nın Yenişehir”i günden güne tevessu” etmektedir. Kırlar, tepeler, muhteşem kâşânelerle bezetilmek isteniyor. Bir-iki sene evvel yapılan caddelerin bir kısmı, yeniden tevsî ediliyor; bir kısmı daraltılıyor. Henüz bir plân yapılmadığı, yek nazarda anlaşılıyor. Caddelere, sokaklara ad konmuş ise de daha evlere numara konmamış. Geceleri bir cihetin elektrikleri Paris”i taklit etmiyor değil; açık-saçıklıkta da benzetilmiyor diyemem.
Dil Derleme Derneği”ne çağrıldım.9 Ben de gidiyorum, bulunuyorum. Benim düşünceme uymayan bir iştir. Hangi bir ulusta böyle dirinti, toplama sözlerle dil düzeltilmiş? Olur bir nesne değilse de bir akıntı başladı, gidiyor. Aykırı bulunmak da olmuyor. Eğlence olarak bak, ne yazdım da okuyanlar pek çok beğendi; ben de güldüm.
Tanrı”nın adıyla başlandı bu söz dinle inan10
 
Us akıl, bilgi ilim, duygu düşünce, rab ogan
Emr buyruk, hem nebî yalvaç, dilmaç tercüman
 
Tün gece, tandır seher vakti, taaccüp tanlamak
Tınma aldırma demek, artık mahallinde kalan
 
Cennete uçmak de, tamudur cehennem, od ateş
Pek güzel gökçek, iyi yahşî, fenâ ise yaman
 
Dükeli heptir, çeri asker, denir harbe savaş
Hem kumandan adı başbuğdur, kaçan her ne zaman
 
Kançaru nerde, katında derse yanında demek
Nesne şey, kıt az, mübârek kutlu derlerse inan
 
Asl u nesle dendi soy sop, pâk arı, millet budun
Ülke iklim, uç hudut derler, dağılmış tartağan
 
Yan taraf, öyle yeg a, karşı yamaçtır, bük köşe
Gem oyan, donmuş buyan, tâbi” olan kimse uyan
 
Aynadır gözgü, kılık sûret, kıyaktır can yakan11
Çok sükût eden sorutgan, pek büyüktür kocaman
 
Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilât
Türkçe öğrenmek dilersen yahşidir bu armağan
Fakir her zaman mektup yazamıyorum. Siz bu hâlimi hoş görür, yine âfiyetnâmenizi eksik etmezsiniz. Geçenlerde söylenen bir gazeli de yazıyorum.
Bayramda Vâlide Hanım gelmiş, taltif etmiş. Refîkanız kerîmemize ve zât-ı âlînize, vâlideleriniz ihdâ-i tahiyyât ederler. Hâfız Vehbi Efendi de selâm eyler.
 
Hâmûş ise de bülbül-i nâlân unutulmaz12
Gül mevsimi geçmekle gülistân unutulmaz
 
Peymâne tehî meykede der-best ne mâni”
Sâkî-i vefâkâr ile peymân unutulmaz
 
Ya”kûb-ı dilin dîdesi rûşen olur elbet
Ye”se düşerek Yûsuf-i Ken”ân unutulmaz
 
«Ahbebtü»ye peyveste olur rişte-i ülfet
Sohbetleri lillâhtır ihvân unutulmaz
 
Bî-nâm u nişân kaldı nice sadr u şehenşâh
Ammâ yine Âsaf”la Süleymân unutulmaz
 
Hayr ile çalış nâmını ibkāya ki hâlâ
Haccâc ile Mervân ile Hâmân unutulmaz
 
Bilmem ne füsûn etti dil ü dîdeye Remzî
Bir lâhza o çeşmân-ı gazâlân unutulmaz
5/4/933 İmza [A. Remzi]13
1919-1924 yılları arasındaki tıp tahsili sırasında Üsküdar Mevlevîhânesi”nde ikamet eden F. Nâfiz UZLUK”a (1900-1974) yazdığı ve; “Sayrı gönüllere em katan otacı Yağıbasan”ımız”14 diye hitap ettiği 10.11.1935 tarihli mektubunda da konumuzla ilgili kısım şöyledir:
“«Mecâlis-i Seb”a”nın aslı basılsın; formaları Türkçe”ye çevirmeniz ancak kalem-i fâzılânelerince mümkündür. Güzel dilimizi kim sizin kadar bilir?» buyuruluyor. Bu benim gücümün yeteceği işlerden değilse de çalışıp çabalamadan geri durmayız. Ogan diler, erenler yardım ederse o da olur. Evet dilimizi bildirdiğiniz gibi değilse de biraz bilir gibi idim. Şimdi dilsiz oldum. Analarımızdan işittiğimiz, bitiklerde benzerini görmediğimiz ve bulamadığımız söylülerden, deyülerden doğrusu bir nesne anlamıyorum. Başkalaştı ilimiz, çevriliyor dilimiz. Bilirsiniz ki ben bu dil örneğini on, on beş yıl oluyor ki Tuhfe-i Remzî”nin başlangıcında sanki göstermek istemiştim. Şimdiki çıkan sözlerden yöndemli idi; siz de beğenmiştiniz. Yenice tutulan bu yol, bana biraz aykırı görünüyor. Uydurma sözler çıkarılıyor gibi geliyor. Yolsuz da olsa bu yolda bir kımıldanmak var ya, göç giderek düzelir. Geç olsun, güç olmasın. Bir gün olur, söz duyulur; iş yoluna girer, diyelim. Sözü kısa keserek bu dedikodudan vazgeçelim.”
Sonuç olarak, sınırlı da olsa elimizdeki bilgilere bakarak diyebiliriz ki son devir Mevlevîlik âleminin önde gelen sîmâlarından kıymetli âlim ve şair Ahmed Remzi AKYÜREK, daima mensubu bulunduğu câmiada sorumluluk duygusuyla hareket edip irşad ve rehberlikte bulunmuş, aynı zamanda ilim ve sanat erbabını takdir ederek onlarla özverili şekilde ilgilenmiş, yardımlarını esirgememiştir. Şiirlerinin yanı sıra bazı eserler de kaleme almış, tercümeler yapmış, bazı önemli eserlere fihristler hazırlayıp neşretmiş olan şair, dil meselesine ve millî konulara da bîgâne kalmamış, bu hususlardaki düşüncelerini ve hassasiyetini eserlerinde ve şiirlerinde dile getirmiştir. Dilde makul ölçüde sadeleşmeye taraftar olan Remzi Efendi, gerek imlâ, gerekse kelime türetimi konusunda yozlaşmaya karşı çıkmakta; uydurmacılığı, disiplinsiz, ilmî yaklaşımdan uzak davranışları kabul etmemektedir. O, her işte olduğu gibi bu işte de ölçüyü kaçırmanın doğuracağı sonucu kendi üslûbunca göstermekten geri durmamıştır.
Yüzakı Dergisi
 
1 Çoğu 1919 yılında millî hislerle ve sade Türkçe ile İstanbul”da kaleme alınmış manzûmelerine örnek olarak bkz. Dîvan (Hasibe MAZIOĞLU, Ahmet Remzi AKYÜREK ve Şiirleri, Ankara, 1987) s. 81,102, 110, 255, 256, 302, 304.
2 Remzi Dede”nin Dîvan”ında gerek nazîre, tahmis vs., gerekse tarih manzûmeleri vesilesiyle adı geçen edip ve şairler, genellikle klâsik tarza bağlı olanlardır. (Az sayıda Halk Edebiyatı şairlerine de rastlanır.) Bunların önemli bir kısmı Abdülbākî Dede, Ahmed Celâleddin Dede, Elif Efendi, Mehmed Nâzım Paşa, Üsküdarlı Tal”at, Yenişehirli Avnî gibi Mevlevî”dir. Diğerleri ya Fuzûlî, Kânî, Yunus Emre gibi eski şairlerdir; veya Abdülaziz Mecdî, Hasan Âli YÜCEL, Hüseyin Vassaf, İbnülemin Mahmud Kemal, Mehmed Âkif, Süleyman Nazif, Yahya Kemal gibi şairin çağdaşı olan diğer zatlardır; önemli bir kısmı da Kayseri”deki yakınları ve tanıdıklarıdır.
3 1928″de Osmanlı Müellifleri için yaptığı fihristin önsözünde aynı konuya temas eder: “Yalnız kütüb ve resâilin esâmîsinden ibâret olan şu fihristi gözden geçirenler, şecâat ve besâletleriyle meşhûr-ı âlem olan Türklerin ilm ü fen sahalarında da merdâne ve mâhirâne at oynattıklarını göreceklerdir.” Ahmed Remzi, Miftâhu”l-kütüb ve esâmî-i müellifîn fihristi, İst., 1346/1928.
4 Remzi Efendi”nin Kayseri Şairleri adlı eserinin nüshaları kayıptır. Ancak biz, bu değerli eserin mukaddimesine ve birkaç sayfasına ulaşabildik. Bu konuyu ihtiva eden makalemiz, yakında neşredilecektir.
5 Tuhfe-i Remzî, nşr. Ahmet KARTAL, Ankara, 2001.
6 SÜSAM Uzluk Arşivi ve F. Nâfiz UZLUK hakkında bkz. X. Millî Mevlânâ Kongresi Tebliğler II (Prof. Dr. Feridun Nâfiz UZLUK Armağanı), Konya, 2003.
7 Söz konusu mektupların bir kısmı şu eserde yayınlanmıştır: Y. Şafak-Y. Öz, Feridun Nâfiz UZLUK”a Gönderilen Mevlevî Mektupları, Konya, 2007; diğer kısmının da yayın hazırlıkları sürmektedir.
8 Mânâsı: “İki dünyada mes”ûd olasın.” SÜSAM”da Ahmed Remzi Efendi”nin mektupları arasında Sadettin Nüzhet ERGUN”a yazılmış birkaç mektup bulunmaktadır. Onlarda da bu hitap cümlesi vardır.
9 Bahis konusu olan Dernek, Türk Dil Kurumu Söz Derleme Heyeti”dir. Bu paragraf, ironik bir üslûpla tamamen Türkçe kelimelerden müteşekkil yazıldığı için öyle söylenmiş olmalıdır. Onun tarzı, çoğu zaman böyledir. Memnun olmadığı, yadırgadığı hususları, şiirin imkânlarından istifade ederek ince bir mizahla dile getirir. Yukarıda görüldüğü gibi, bazı mektuplarda kimi paragrafları baştan sona öztürkçe kelimelerle yazarak (Meselâ F. Nâfiz Bey”e yazdığı 29.10.1936; S. Nüzhet”e yazdığı 1.4.1933 tarihli mektuplar) bu işte ölçüyü kaçırmanın doğuracağı sonucu göstermek istemiştir. Öyle anlaşılıyor ki şair rûhu, bu ince esprilerden ve dokundurmalardan hayli zevk almaktadır. Zaten bu, nazîreciliği de besleyip geliştiren bir duygudur.
10 Bu manzûme matbû Dîvan”da mevcuttur; ancak orada eksiklik ve karışıklıklar vardır.
11 Adı geçen arşivde Y96 nolu mecmuada (s. 271) «kıyaktır can yakan» yerine, «kıyak gâyet güzel» denmiştir.
12 Bu gazel Dîvan”da (s.173-174) mevcuttur. Orada manzûmenin sonunda tarih yoktur.
13 Yazar imzasını, alışılmışın dışında yeni harflerle atmıştır.
14 Yağıbasan, F. Nâfiz Bey”in bazı makalelerinde kullandığı müsteâr isimdir.