MEVLÂNA’NIN DÜŞÜNCE HAYATI – Yakup Şafak

MEVLÂNA’NIN DÜŞÜNCE HAYATI*

Yakup ŞAFAK

Muhterem Başkan Vekili, Saygıdeğer Misafirler,

İslâm medeniyetine mensup en önemli mutasavvıf ve mütefekkirlerden biri olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Allah aşkının, Peygamber sevgisinin, insana saygı ve hoşgörünün timsâlidir.

Bilindiği gibi Arapça “medeniyyet” kelimesi, “medîne” ile aynı köktendir. Medîne, şehir; medeniyet ise şehirli olmak demektir. Bir şehri ilçeler, semtler, mahalleler, sokaklar ve nihayet evler oluşturur. Medeniyeti bu anlamıyla düşünürsek şöyle bir benzetme yapabiliriz: Büyük izler bırakan insanların yazdığı her eser bir bina gibidir. Bir şehirde birbirinden farklı ve hiçbir müşterek noktası olmayan binalar olmaz. Genellikle ülkenin ve şehrin karakteristiğine uygun yapılar bir arada, ortak bir ruhla bulunur. Binaların, şehirlerde oturan insanların inançlarına, kültürlerine, değer yargılarına göre kesişme noktaları bulunur. Aynı medeniyetin bir mensubu olan Mevlâna da eserleriyle bir bina dikmiştir; tıpkı binlerce İslâm düşünürünün diktiği binalar gibi. Eğer biz Hz. Mevlâna’yı müstakil, eserlerini de nev’i şahsına münhasır olarak kabul edersek, bir şehirde diğerlerinden apayrı, fakat o şehrin kültürüne ait olduğu iddia edilen bir binanın olabileceğini kabul etmemiz gerekir.

Hz. Mevlâna, kendisi gibi saygıdeğer, kıymetli ve aziz binlerce seçkin insandan oluşan zincirin bir halkasıdır. Bizim için çok değerli ve özeldir; gönlümüzde müstesnâ bir yeri vardır; ama bütünün bir parçasıdır. Böyle değerlendirmezsek birileri çıkar, “Bu zat, müstakil bir düşünürdür” der ve hem bizim düşünce dünyamızdan birini alıp koparmış, hem de gerçeğe ihanet etmiş olur. Bugün batıda, Mevlâna’nın pek çok kimse tarafından müslüman kimliğiyle tanınmadığını, hatta batılı bir şair olarak bilindiğini hatırlatmak isterim.

Sonra, insan mutlak manada mükemmel bir varlık değildir ki bütün bir hayat, tek bir kişiye göre tanzim edilsin. İnsanoğlunun hakikat arayışında esas olan, inançlar ve davalardır; şahıslar değil. Çünkü Cenâb-ı Hak, mutlak manada mükemmelliği kimseye vermemiştir; ebedîliği vermediği gibi… Nihayet Hz. Mevlâna’ya göre de kusursuz insan olmaz. Her insanın eksiği, gediği vardır ve insanoğlu bu eksikleri gidermek; kemâle erip Yüce Yaratıcı’yı bilmek, tanımak ve ona göre kulluğunu tanzim etmek için varlık sahnesindedir. (Mes. Nich. Metni ve İzbudak Terc.1/3210 vd.) O, Mesnevi’de insandan yüzde yüz salâh istemenin de imkânsız bir şey olduğunu belirtir. (1/1998-1999) Mevlâna, Mesnevi’nin başlarında nefis bir üslûpla insanı içinde maden filizi bulunan bir kaya parçasına benzetiyor (1/332-333) ve diyor ki biz bir maden cevheri gibiyiz. Altın, gümüş tarafımız var; ancak hiçbir işe yaramayan taraflarımız da var. Biz bir potada eriyip ayrışmadıkça saflaşmamız mümkün değil. İnsan budur; beraberliklerimiz, dostluklarımız da ancak bu gerçeği bilip kabul ettiğimiz oranda devam edebilir.

Başa dönecek olursak, bir mütefekkirin düşünce dünyasını ele alırken ait olduğu kültür ve medeniyeti vurgulamak, zarûrî bir durumdur. Medeniyet, kültürel bir yapıyı en geniş çerçevesiyle izah eden kavramdır. Ve bir kişinin, üzerindeki birçok farklı etkiyi tahlil etmeden, fikir dünyasını hakkıyla ortaya koyabilmek mümkün değildir.

Şimdi asıl konumuza geçebiliriz. Hz. Peygamber’in vefatından sonraki gelişmeleri hepimiz biliyoruz. Daha vefat olayı sıcaklığını korurken, anlaşmazlıklar başladı. Bir kısmı dedi ki, “Hilâfet Haşimoğulları’nda olacak; çünkü Peygamberimiz’in bize tavsiyesi var.” Bir kısmı dedi ki, “Hayır, bu vazife sahabenin ehliyetli kişilerine düşer; Hâşimî olmak ancak bir tercih sebebidir.” Ardından bu ayrılığı besleyen fikir akımları gelişmeye başladı. Mutezile çıktı dedi ki, “İnsan, yaptığının fâili ve sorumlusudur” ve Şia bunu destekledi. Yani bir yerde fikirlerle siyaset buluştu. Bu şekliyle ayrışmalar ve bölünmeler başladı. İnsanoğlu için sıkıntılar ve sorunlar bitmez. “Niçin böyle oldu? Asr-ı saâdette nasılsa öyle devam etseydi” diye düşünebilirsiniz. Fakat siz, insan ruhuna gem vuramazsınız; insan aklına sınır getiremezsiniz. Yapacağınız şey, onun hangi istikâmete yöneleceğini önceden kestirip, manevî bir bakışla bunu görüp, sağlıklı bir şekilde önünü açmak olmalıdır. Eğer siz insanoğlunun önünü, inisiyatifinizle açmazsanız, bir gün sizin inanç ve düşüncenize tamamen muhalif olanlar, toplumunuzu öyle bir değişime uğratırlar ki neye uğradığınızı bilemezsiniz. Bu, hayatın gerçeğidir.

Abbasiler döneminde Yunanlılardan tercümeler yapılmaya başlandı. Bizde hukemâ, yani İslâm filozofları ortaya çıktı. Sayıları çoğaldı ve etkili hale geldiler. Bunun karşısında kelâm ilmi yerini aldı; ve nihayet o ekollerden biri olarak tasavvuf vâkıası gelişti. Bilindiği üzere ilk tekke hicrî ikinci yüzyılın ortalarında Suriye’de Ebû Hâşim el-Kûfî tarafından kurulmuştu. Tasavvufî hareketin ilk devresini teşkil eden zâhidlik, dini yoğun bir şekilde yaşama ve dünyadan yüz çevirme tarzında kendini gösterdi. Kimi bilim adamlarının iddia ettiği şekliyle de bu cereyan, Peygamberimiz’in vefatının üzerinden çok süre geçmeden başlayan kavgalar ve Emevî saltanatına duyulan tepkiyle gelişti. Kısmen buna ben de katılıyorum. Ancak unutmayalım ki tasavvuf denilen hadise bir inancın ruhunu, özünü, yani derin boyutunu teşkil eder ve bütün dinlerde mevcuttur. Ortaya çıkışı, tek bir etkene bağlanamaz. Zor zamanlarımızda dinî yoğunluğun arttığı ise bir gerçektir. Mevlâna’nın yetiştiği devirde de bu hadise görülüyor. Sıkıntının ve bunalımın kitlelere yayıldığı dönemlerde, esasen âciz bir varlık olan insanoğlu, doğal olarak hayatın gerçek sahibine daha fazla yöneliyor. Bugün de değişik akıntılarla, fırtınalarla karşı karşıyayız. Dine ve inanca yöneliş, hatta bütün dünyada önemli bir tırmanış sürecindedir.

Bilindiği üzere İslâm’ın bir tür yorumu ve uygulanışı demek olan tasavvufun yakın ve uzak hedefi vardır. Yakın hedefi iyi, ahlâklı, temiz ve şahsiyetli insanlar yetiştirmek; uzak hedefi ise insanoğlunu var olduğu günden beri meşgul eden temel meselelere ve yakıcı sorulara cevap vermek, yani mensuplarını Hakk’a ve hakîkate ulaştırmaktır. Tam burada, Bahâeddin Veled’in şeyhi olduğu rivayet edilen ve dolayısıyla Mevlâna düşüncesini besleyen önemli şahıslardan biri olan Necmeddîn-i Kübrâ’nın tasavvuf ekollerine dair bir tasnifinden söz etmek uygun olacaktır.

Hârizm doğumlu olan ve orada halkı irşad etmekteyken Moğollar tarafından şehid edilen Necmeddîn-i Kübrâ’nın tasnîfine göre bu hedeflere doğru yürüyen mutasavvıflar üç kısımdır. Birinci grup Hz. Peygamber’in sünnetine sarılıp nafile ibadetlere devam etmeyi benimsemişlerdir. Bunlara “ahyâr” denir. İkinci grup, birincilere ilâveten nefisle mücâdeleyi benimsemişlerdir. Bunlara “ebrâr” adı verilir. Üçüncü grup ise Hakk’a ve hakîkate varabilmek için insanda, bitmeyen bir muharrik güç ve şevk bulunması gerektiğini söylerler. Aşk ve cezbe yolunu benimseyen bu gruba da “şüttâr” denir.

Üçüncü yolu benimseyenlerden biri olan Mevlâna, bu gerçeği, “Aşk Burak’ı ve Cebrâil’in (yani mürşid-i kâmilin) kılavuzluğu olmadan Muhammed (a.s.) gibi menzilleri nasıl aşabilirsin?” (Dîvân-ı Kebîr, Gölpınarlı Terc. 4/278); “İlâhi aşk yücelik güneşidir. Halk da gölge gibi onun nûrunun emrindedir.”(Mes. 6/983) sözleriyle dile getirir. Mutasavvıflara göre “Ben gizli bir hazîneydim. Bilinmeyi arzu ettim ve onun için mahlûkâtı yarattım” kudsî hadîsinde belirtildiği üzere, yaratılışın muharrik gücü ve aslî sebebi “aşk-ı zâtî”, yani Cenâb-ı Hakk’ın kendi kendisine olan beğenisi, sevgisidir. O nedenle “Ney’e düşen, aşk ateşidir; meye düşen de aşk coşkusudur.” (Mes.1/10) “Aşk olmasaydı bütün âlem donup kalırdı.” (Mes.5/3854)

IX. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında ortaya çıkan tasavvufî akımların en önemlileri Hâris el-Muhâsibî tarafından temsil edilen, daha ziyade ahyar ve ebrar tarikinin benimsendiği Bağdat ekolü ile Hamdûn el-Kassâr tarafından temsil edilen, melâmîliğin neşet ettiği Horasan ekolü idi. Horasan bölgesinin özellikle tasavvufî açıdan en önemli şehri Nişâbur’du. Mevlâna ailesinin memleketi olan Belh şehri ile Merv ve Herat da bu bölgenin diğer önemli şehirleriydi.

Mevlâna, nelerden etkilendi, kimlerin fikirlerinden beslendi? Bu konuda akla gelen ilk isim “Sultânü’l-Ulemâ” lâkabını alacak derecede büyük bir âlim ve mutasavvıf olan babası Bahâeddin Veled ve onun vefatından sonra halifesi Kayseri’de medfun bulunan Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî’dir. Celâleddîn-i Rûmî, babasının vefatından sonra, bu zatın rehberliğinde 9 yıl kadar eğitimine devam etmiş; o zamanların değerli ilim muhitleri olan Halep ve Şam’da seçkin âlimlerden dersler okumuştu. Mevlâna üzerinde, özellikle Şems’ten önce eserleriyle etkili olan şahıslardan birisi, İmâm-ı Gazâlî’dir. İranlı değerli âlim Celâl Hümâyî bu etkiyi, “Mevlâna, Mevlâna olmazdan evvel, Gazâlî idi” sözüyle dile getirmiştir. Abdülkerim Suruş da Mevlâna’daki Gazâlî tesirini bir makalesinde genişçe incelemiştir.

Mevlâna’ya atfedilen, fakat aslında Sultan Veled Divanı’nda yer alan bir beyitten söz etmek istiyorum. Beyitte deniyor ki “Attâr ruhtur, Senâî onun iki gözüdür. Biz, onların izinden geliyoruz.” Hakikaten bu iki büyük mutasavvıf şairin, Celâleddîn-i Rûmî’nin hayatında ve eserlerinde önemli yeri vardır; tabii Senâî’nin tesiri hem Mevlâna’da, hem de yetiştiği muhitte daha fazladır. Bunlardan başka Dîvân-ı Kebîr başta olmak üzere Mevlâna’nın eserlerinde Hâkânî, Nizâmî, Enverî gibi şairlerin izleri görülmekte; diğer taraftan Arap edebiyatının ünlü simalarından İmrüü’l-Kays, Ka’b bin Züheyr gibi Câhiliye döneminde; Mütenebbî, Ebû Temmâm, Ebu’l-Alâ el-Maarrî gibi İslâmî dönemde yaşamış şairlerin isim veya şiirleri yer almaktadır. Abdülbaki Gölpınarlı, yazdığı monografide Mevlâna’nın kendisinden önceki kültürü tamamen kavramış olduğunu; Yunan-İran mitolojisini, Batlamyus mesleğini, Mısır ve Hind kültürünü bildiğini; tefsir, hadis, kelâm, mantık ve klâsik bilgilerle bilhassa tasavvufa vâkıf bulunduğunu söyler. Zaten bazı eski ansiklopedik kaynaklarda O, ünlü Hanefî fakihleri arasında gösterilmektedir. Mevlâna’nın hayatı ve eserleri üzerine en kapsamlı ve en değerli çalışmaları gerçekleştirmiş olan büyük âlim Bedîuzzaman Furûzanfer’in kitaplarında bu hususları aydınlatan ayrıntıları bulmak mümkündür. Onun için konuşmamın bundan sonraki kısmında Mevlâna’nın hayat hikâyesi ve eserlerinden hareketle O’nun duygu ve düşünce dünyasının kapısını aralamaya çalışacağım.

Yukarıda zikrettiğimiz ilimler ve bilgilerle mücehhez olarak yetişmiş olan Celâleddin Muhammed, hayatının olgunluk çağına doğru, tarihte örneklerine az rastlanır biçimde Şems-i Tebrîzî isimli bir aşk eri vasıtasıyla ilâhî aşk ve cezbe yoluna girdi; dersi, vaazı, medreseyi, minberi terketti. Haftalarca, hatta aylarca süren bir beraberlikten sonra Mevlâna yolunu değiştirdi. Artık tasavvuf hırkasını giymiş, aşk, cezbe, vecd ve coşku içinde şiirler söylüyordu. Önceleri babasının ve Seyyid Burhâneddin’in izinden giderek iltifat etmediği semâa başlamıştı. Meclisinde ney ve rebab nağmeleri yankılanıyordu. O zamanlar bu tercihi, davranışları ve sözleri, tabii olarak birçok âlimin tepkisini çekmişti.

Mevlânâ’nın müridlerinden ve yakınlarından bir grup, kendisini yoldan çıkardığı gerekçesiyle, Şems’i öldürmek üzere harekete geçmişler ve onu gizlice öldürerek cesedini kaybetmişlerdi, ya da diğer bir ihtimale göre Şems Konya’dan kaçmış ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştı.

Onun ansızın kaybolup gitmesi Mevlânâ’yı şaşkına çevirdi. Gece gündüz şiirler söylüyor, sema ediyor, bir yerlere sığamıyor, bir an bile dinlenmiyordu. İşte yaklaşık 40 bin beyitlik Dîvân-ı Kebîr’deki gazellerin çoğunu onun bu hâlet-i ruhiye içindeyken söyledikleri teşkil eder. Böyle büyük bir heyecan ve ıstırap halini, şiir ve mûsikîden başka bir dilin ifade edemeyeceği âşikârdır.

Sahip olduğu olağanüstü zekâsı ve müstesna kabiliyeti, aldığı örnek eğitim, edindiği sağlam ve esaslı ilimler üzerine yüksek ruhu, engin gönlü ve dinmek bilmeyen aşkı inşâ olmuştu. Bu üstün özellikleri topluma büyük bir sevgi, geniş bir müsâmaha ve engin bir dünya görüşü olarak yansıyordu.

Dürüstlüğü, gerçekçiliği, dünyalık peşinde olmayışı, özgüveni, mücâdeleci ruhu ve hazır cevaplılığıyla birlikte herkesle diyaloğa açık bulunuşu, değerli fikirleri, orijinal ve hayranlık uyandıran yorumları ve geniş ufkuyla kendisini topluma kabul ettirmeyi başarmıştı. Devlet adamlarından sanatkârlara, esnafa, hatta gayr-ı müslimlere kadar pek çok kimsenin sevgi ve saygısını kazanmış; aleyhindeki söz ve davranışları lehine çevirmesini bilmişti. Elbette bunda, Selçukluların hoşgörülü idaresinin de önemli rolü vardı.

Fetva hizmetine karşılık hükümetçe kendisine bağlanmış olan cüz’î bir maaşla geçinen Mevlâna, bu tarihten sonra daha ziyade etrafındaki sûfî ve âriflere yol göstermekle ve halkı irşad etmekle meşgul oldu. Seyyid Burhâneddin’in müridlerinden Kuyumcu Salâhaddin’i kendisine arkadaş ve halife edindi. Mevlâna’nın çevresindeki bazı kişiler, tahsili bulunmayan Salâhaddin’in bu makama getirilmesinden dolayı rahatsız oldularsa da kendisine sonsuz bağlılığı bulunan Salâhaddin’le beraberliğini sürdürdü; hatta onun kızı Fatıma Hatun’u oğlu Sultan Veled’le evlendirdi. Salâhaddîn-i Zerkûb, on senelik samimi bir dostluktan sonra 1258 senesinde hastalanarak vefat etti. Mevlânâ bundan çok etkilenerek yine bir takım şiirler yazdı. Zaten içindeki ayrılık acısı hiç sönmemiş, tam bir huzur ve sükûn haline hiç ermemişti. Böyle olduğu halde hayat mücâdelesini sürdürmüş ve daima toplumun içinde olmuştu.

Salâhaddin’in vefatından sonra Çelebi Hüsâmeddin onun halifesi ve sırdaşı oldu. Ahi Türkoğlu diye anılan bu zat, bilgili ve ileri görüşlü birisi idi. Mevlânâ’ya büyük bir saygı ve sevgiyle bağlı olan Çelebi Hüsâmeddin, şeyhinden tasavvufî hakikatleri dervişlere anlatacak bir eser vücuda getirmesini rica etmiş, O da Mesnevî’nin ilk onsekiz beyitinin yazılı bulunduğu bir kağıdı sarığının arasından çıkarıp Çelebi’ye uzatmış; yazmayı kabul ederse kendisinin de söyleyeceğini bildirmişti. Mevlâna, ömrünün son 10-15 yıllık devresini Mesnevî’yi yazdırarak geçirdi. Her fırsatta o söylüyor, Çelebi Hüsâmeddin yazıyordu. Böylece 26 bin beyte yaklaşan altı ciltlik o muazzam eser meydana geldi. Mevlâna, Mesnevî’ye büyük önem veriyor, onun kâtipliğini yapan Hüsâmeddin Çelebi’ye minnet duygularını her vesileyle ifade ediyordu. O, bu eserine yüklediği misyonu şu sözlerle dile getiriyordu: “Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek, arayanlara doğru yolu gösterecek, onları yönetecek ve önderlik yapacaktır.” Gerçekten o, içinde binlerce ayet ve hadis bulunan ve “Mağz-i Kur’an” yani “Kuran’ın Özü” diye adlandırılan, ölümsüz ve edebî bir şaheserdir.

Mevlâna’nın bütün eserleri, özellikle bir “kültür âlemi” olan Mesnevi’si incelendiğinde görülmektedir ki Mevlâna’nın atıfta bulunduğu, kendilerini örnek gösterdiği kişiler, zikrettiği eserler ve konular, klâsik bir sûfîninkilerden farklı değildir. O halde diyebiliriz ki O’nun farkı, söyleyiş biçimindedir. İzahları gerçekten çok etkili, ikna edici ve orijinallikler taşıyıcıdır. Hatta İslâm dünyasını asırlarca yormuş çetrefilli birçok mesele için dahi bu, böyledir. “Mevlâna neden bu kadar çok seviliyor?” sorusuna ben, “Zor konuları kolay anlatan hocalar sevilir” diye cevap veriyorum.

Hz. Mevlâna, ölümsüz şaheseri Mesnevi’ye “Bişnev in ney: Bu neyi dinle” diye başlar. Eserine “ney” ile başlamasının tesadüfi olmadığını, Mesnevi’nin özel bir öneme sahip olan ilk 18 beytinde onun 7-8 defa zikredilmesinden anlıyoruz. Mesnevi’nin ilk konusunu teşkil eden ney’in hikayesi şöyledir: Ney, yemyeşil sazlıkta sevdiğiyle, hemcinsleriyle birlikte olmanın doyumsuz hazzını yaşarken, bir el onu koparıp vatanından, dostlarından ayırır. Elini, ayağını keser, vücudunu kurutur, bağrını deler; o da bu ayrılık acısından hazin hazin feryat eder.

Ney ile sırdaş ve dert ortağı olan insân-ı kâmil de böyledir. İlâhî kudret eliyle asıl vatanından, yani ruhlar aleminden, sevgilisinden, dostlarından ayrılan insan da bu gurbet diyarında ıstıraplarla yoğrulup kemale erdikçe, manen tekamül ettikçe vatanına, sevgilisine ve dostlarına özlem duyar ve duyduğu hüznü, hasreti ancak “mantıku’t-tayr” denilen kuş diliyle anlatabilir. Kuş diliyle, yani şiirle, musiki ile, sanatla… Çünkü bu kullandığımız kelimeler, ruhumuzun sevinçlerini, hüzünlerini dile getiremez, onu teselli edemez, his ve heyecanlarına yetişemez.

Bu sebepten şiir gibi musikinin de O’nun duygu ve düşünce dünyasında özel bir yeri olmuştur. Hz. Mevlâna bu özel yeri şöyle ifade eder: “Bilge kişiler, ‘Bu nağmeleri göklerin dönüşünden aldık’ demişlerdir. Evet insanların tanburlarla çaldıkları, ağızlarıyla söyledikleri bu güzel sesler, göklerin dönüşünden alınmalıdır. Biz hepimiz, Adem Peygamber’in cüzleri idik. Cennette o nağmeleri dinledik. Gerçi su ile toprak, ruhumuzu şüpheye düşürmüş, bizi yanıltmıştır; fakat yine de o nağmeleri birazcık olsun hatırlıyoruz. İşte bu yüzdendir ki sema, aşıklara gıdadır. Çünkü onda kalp huzuru, Allah’ı hissetme, sevgiliyi bulma hayali vardır.” (Mes.4/733 v.d.)

Bir rubaisinde de “Bu dönüşü, ben kendi canımdan öğrendim. Beden kalıbına girmeden önce, can aleminde de böyle dönerdim. Bana, ‘Sabır ve sükûn daha uygundur’ diyorlar. Ben bu sabrı da sükûnu da size bağışladım.” (Genc, 903) diyerek semaın ortaya çıkışındaki asli sebebe işaret eden Mevlâna, musıki ve semaın böyle ulvi bir gaye için yapılması gerektiğini de belirtir. Bir âyin şekli olarak Hz. Mevlâna’dan önce de bazı tarikatlarda sema yapıldığını kaynaklardan öğreniyoruz. Ancak onun bu tercihinden sonradır ki sema, bugün dahi yerli ve yabancılar için cazibesini artarak sürdüren bir unsur olarak yüzyıllardır varlığını devam ettirebilmiştir.

Dünyada Allah aşkının müstesna temsilcilerinden biri olan Mevlâna’nın binlerce manzûmeden oluşan Dîvân-ı Kebîr’i genel olarak ezelî ve ebedî sevgiliye övgü ve yakarışlarla doludur. Ancak buradaki manzûmeler, daha çok klâsik şiirin retoriğine uygun olarak aşkın zorluklarını ve özlem derdini anlatma; sevgiliyi kâh övme, kâh sitem etme ve yakarma şeklinde tezâhür etmektedir. Buna karşılık Mesnevi’de doğrudan anlatım daha bir öne çıkar; zaten bu eser, Hüsameddin Çelebi’nin ricası üzerine, kendilerine tâbi olan insanların tasavvufî konuları anlaması için kaleme alınmıştır.

Mesnevi’de en fazla zikredilen ve örnek gösterilen kişiler, şüphesiz peygamberler ve velilerdir. Hz. Mevlâna, onları Hakk’a ve hakikate doğru büyük yürüyüşte, aynı misyonu taşıyan önderler olarak vasfeder ve “Her peygamberin, her velinin bir mesleği, bir usûlü vardır; fakat hepsi seni Hakk’a ulaştırdığına göre birdirler”der. (1/3086) O’nun ifadesince “Peygamberler, gizli şeyi bilip seni de o şeyden âgâh eden kimselerdir. Onlar, cihan halkının görmediği şeyleri görmüşlerdir. (3/2960) Peygamberlerin bizim üzerimizde hakları çoktur; çünkü bizim sonumuzdan haber vermişlerdir.(6/3770) Onlardan daha öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır? Nefesleri taşa bile tesir eder.” (5/1534) “Velî, Allah güneşinin nuruna delildir. Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme; Halil Peygamber gibi ‘Ben batanları sevmem’ de. (1/425-426) Allah, velîleri, âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir. (3/1804) (Velî) kendi varlığından ölmüş, Allah ile dirilmiştir. Onun için ilâhî sırlar, onların iki dudağı arasından çıkıp durmaktadır.” (3/3364)

Hz. Mevlâna, gerek Dîvân-ı Kebîr’de, gerekse ilk beyitlerinden itibaren Mesnevi’de tasvir ettiği; ıstıraplarını, tehlikelerini, güzelliklerini dile getirdiği ilâhî yolculukta Peygamber Efendimizin müstesna yerini de her vesileyle dile getirir; onun rehberlikteki eşsiz misyonunu daima vurgular: “Muhammed (a.s.)’ın nuru, milyonlarca parçaya ayrıldı da baştan başa iki dünyayı kapladı. (DK.3/189) Taze baht dostumuz, can vermek işimiz gücümüz; kervanbaşımız da dünyanın övündüğü Mustafa (a.s.) bizim. Ay bile ay yüzünü gördü de dayanamadı, yarıldı; ona aşağılık bir kul, bir köle kesildi de bu bahtı öyle buldu ay.” (DK.4/358)

Mevlâna’ya göre vatanından koparılmış insan, aslına kavuşmak için ilâhî yolculuğu tercih etmeli, kendisi için zorunlu yol arkadaşı seçilen ve canavarlar mesabesinde olan nefsiyle korkmadan, sürekli mücadelede bulunmalı ve “aşk zümrütü” ile onu tesirsiz hale getirmelidir. Diğer bir deyişle “yücelikten nasibi olmayan” maddi varlığını eritip ruhun saltanatını kurmalıdır. Ancak bunu, cemiyet hayatından, ferdî ve ictimaî gerçeklerden kopmadan başarmak lâzımdır.

“Bağını çöz, özgür ol ey oğul!” diye seslenen Mevlâna, bir başka anlatımında bedeni yıkılası bir harabeye benzetir. Ne var ki insan, tabiatı gereği mevcutla yetinip onu korumak ister. Yeni ufuklara, yeni iklimlere açılmaktan korkar. Halbuki onun saray zannettiği harabenin altında bir hazine yatmaktadır. Onu yıkmayı göze alsa, o define ile nice gerçek saraylar inşa edebilir ve tabii ki saraylar, padişahı konuk etmeye lâyıktır. (Mes.4/2540 vd.)

Bu perspektif çerçevesinde pek çok sûfide olduğu gibi Mevlâna’da da insana gösterilen geniş hoşgörü ve müsamahanın temelinde onun taşıdığı öze olan güven ve ümit vardır. Yunus Emre’nin “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü” deyişinde uygun olarak Mevlâna’da “Hangi tohum yere atıldı da bitmedi? Neden insan için de aynı şeyi düşünmüyorsun?” der (DK.3/169). Yaramaz ve tahammül edilemez halleri de olsa, insan uğruna canlar feda edilen sevgilinin emanetini taşımaktadır. Yani altın pisliğe bulaşmakla altınlığını yitirmez. Yoksa Mevlâna eğitimsiz, düşüncesiz ve sorumsuz kişilere, yeri geldikçe eleştirilerini, başka eserlerde görmeyeceğimiz ağırlıkta ve şiddette ifade etmekten kaçınmaz. Nitekim o, “Hırsızlara ve uğursuz kimselere acımak, zayıfları kırıp geçirmektir” der. (Mes.4/4262) Onun şahsiyetinin en seçkin özelliklerinden birisi, kanaatimce yakıcı gerçekçiliğidir. Aşkındaki büyüklüğe, hakikati perdeleyen romantizmin zirvesinde olmasına rağmen bu, böyledir. Sosyal münasebetlerde ne kadar mütevazı, merhametli ve müsamahakar olduğunu bildiğimiz yüce insan -aynı zamanda hukukçu kimliğinin de tesiri ile olsa gerek- dini alanda veya diğer sahalarda hüküm vermek söz konusu olduğunda hakikat yolundan kıl ucu kadar dahi ayrılmaz; hatta bazen hatır gönül de dinlemez.

O sebeple bugün de, bu büyük mürşidin mânevi eteğine yapışanlar şanslı kimselerdir diye düşünüyorum. İster doğrudan olsun, ister batıdan. Ancak O’nu doğru anlamanın ilk şartı da insanın önce kendisine karşı dürüst olma niyeti ve gayretidir. O’nu kendi istekleri doğrultusunda görmeye ve göstermeye çalışanların yaldızları, bu gerçekçilik karşısında er geç dökülmeye mahkûmdur.

Ömrünü Mevlâna ve tasavvuf çalışmalarıyla geçirip Mesnevi’nin bilimsel metnini ortaya koyan ünlü müsteşrik Nicholson diyor ki, “Mevlâna’nın düşünce dünyası, derinliğine ulaşılması mümkün olmayan bir okyanus gibidir.” Dolayısıyla böyle vakti sınırlı bir toplantıda O’nun duygu ve düşünce dünyasındaki temel meselelere daha fazla girmek mümkün olamayacaktır. Şimdilik bu kadarla iktifâ ediyor; insanlığın adalet, barış ve huzur aradığı günümüzde, Cenâb-ı Mevlâ’dan basîretimizi artırarak Hz. Pîr gibi büyüklerimizin yüce fikirlerinden istifade yollarını bize açmasını niyaz ediyor, hepinizi saygıyla selâmlıyorum.

* TYB Konya Şubesi tarafından 1 Ekim 2005 tarihinde düzenlenen konferansın metnidir. (Organizasyon: Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler)

** Selçuk Ün. Fen-Ed. Fakültesi Doğu Dilleri ve Ed, Bölümü Öğretim Üyesi