VELED ÇELEBİ VE ÇELEBİLİK MAKAMINDA GEÇEN YILLAR

AŞKIN SULTANLARI SON DÖNEM İSTANBUL MEVLEVÎLERİ ULUSAL SEMPOZYUMU
14-15 Mayıs 2010 / İSTANBUL

 

VELED ÇELEBİ VE ÇELEBİLİK MAKAMINDA GEÇEN YILLAR

Dr. Yakup ŞAFAK

(Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi)

Sayın Başkan, Kıymetli Misafirler;

Bu anlamlı ve ruhaniyetli toplantıyı düzenleyen değerli yöneticileri, yetkilileri ve yardımcı olanları kutluyor; teşriflerinizden dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Tebliğimde önce Veled Çelebi’nin kısa hayat hikâyesini sunacağım.

Mehmed Bahâeddin Veled Çelebi (İzbudak, 1867-1953), Konya’da Mevlâna soyundan bir ailenin, kabiliyetli ve zeki bir çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.[1] Babası Mustafa Necib Çelebi, annesi Râbia Hanım’dır. Bir süre mahalle mektebine devam ettikten sonra rüşdiyeye gider. Buradaki iki yıllık öğreniminden sonra kendi isteğiyle medreseye geçer ve orada altı yıldan fazla tahsil görür. Özel hocalardan da dersler alarak Arapça ve Farsça’sını ilerletir. Meraklı ve zeki bir öğrenci olan Bahâeddin -önemli ölçüde- kendi kendini yetiştirmiş birisidir. Medrese tahsili esnasındaki boş zamanlarında Mevlevî dervişleri arasına karışıp mukâbelelere, Mesnevî derslerine ve sohbetlere katılır. Öte yandan Türk dili ve edebiyatına da merak duyan Mehmed Bahâeddin, genç yaşından itibaren şiir yazmaya başlar. Çok düzenli olmadığı anlaşılan yaklaşık on yıllık tahsil hayatını annesinin ısrarıyla bitirerek 16 yaşında iken (1884) Konya Vilâyeti Mektubî Kalemi’ne memur olarak girer. Bu sırada dönemin edebiyat sever idarecilerinden biri olan Memduh Paşa Konya valisidir; ünlü şair Nâzım Hikmet’in dedesi ve Mevlevîliğe müntesip biri olan şair Nâzım Paşa da onun mektupçusudur. Veled Çelebi’nin meslekî ve edebî yönden yetişmesinde bu iki zâtın önemli rolü olmuştur. Mehmed Bahâeddin, Nâzım Paşa’nın teşvikiyle 1867’den beri yayınlanmakta olan Konya Vilâyet Gazetesi’nde yazılar yazar, tercümeler ve şiirler neşreder. Bir süre sonra genç yaşında Gazete’nin başmuharrirliğini üstlenir. Aynı yıl Rüşdiye’de Yazı ve Farsça dersleri vermeye başlar.

5-6 yıllık memuriyet hayatından sonra Konya’ya sığmayan ve bilgisini, görgüsünü daha fazla artırmak isteyen Veled Çelebi, 1889 yılında görevinden ayrılarak yerleşmek üzere İstanbul’a gider. Orada Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ye intisap eder. Fahreddin Dede aracılığıyla 17 Eylül 1890’da Bâb-ı Âlî’deki Matbûât-ı Dâhiliye Kalemi’ne memur olarak girer ve kısa zamanda mesleğinde ilerler. Diğer taraftan bazı okullarda Farsça, Tarih, Okuma dersleri de verir.[2] Veled Çelebi Ahmed Midhat Efendi, Muallim Nâcî; Necib Âsım, Sâmih Rıfat, Fâik Reşad gibi zamanının önde gelen ilim adamları ve edipleriyle dostluk kurar.[3] Mevlevîlik kültürü ile Fars dili ve edebiyatının yanı sıra Türk dili, lehçeleri ve edebiyatlarıyla ilgilenen Çelebi, bu sahalarda birçok araştırma yapar, şiirler, makaleler ve eserler neşreder. Müellifin bu dönemde yayınladığı başlıca eserler şunlardır: Şerh-i Aşk-nâme (1305), Bedâyiu’l-efkâr (1310), Leylâ ile Mecnun (1311), Muvâzene (1311), Rubâiyyât-ı Hazret-i Mevlânâ (1312), Muhâkemetü’l-lugateyn (1325), Letâif-i Hâce Nasreddin (1327), Lisân-ı Fârisî (1327).[4] Türk Dili adlı büyük lügati de esasen bu yıllardaki çalışmalarının ürünüdür. 1908 yılında Yusuf Akçura, Necib Âsım ve Veled Çelebi’nin önderliğinde Türk Cemiyeti kurulursa da bu teşebbüs kısa ömürlü olur ve yerini 1912’de kurulan Türk Ocağı’na terk eder.

Diğer taraftan Hasîrîzâde Sa‘dî Dergâhı’nın son şeyhi olup aynı zamanda Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Salâhaddin Dede’den hilâfet almış olan Elif Efendi (1850-1927)’den Mesnevîhânlık icâzeti ve Mevlevîlik hilâfeti almıştır.[5]

Meşrûtiyetin ilânıyla birlikte resmî görevinden ayrılıp kalemiyle geçinmeye başlayan Çelebi, Galata Mevlevîhânesi şeyhliğine önce vekil, sonra da asil olarak tayin edilir. Bu sıralarda II. Abdülhamid’in azlinden sonra yerine getirilen Sultan Mehmed Reşad, o zamanki Mevlâna Dergâhı postnişîni Abdülhalim Çelebi’yi bazı gerekçelerle azlederek yerine Veled Çelebi’yi tayin eder.(1910) Çelebi bu görevi ifa ettiği 9 yıl içerisinde Konya’da çeşitli hizmetlerde bulunur. Veled Çelebi bu görevdeyken Birinci Dünya Savaşı çıkmış, Sultan Reşad’ın isteğiyle oluşturulan Mücâhidîn-i Mevleviyye Taburu’nun başında olduğu halde 1914’te Cemal Paşa komutasındaki dördüncü orduya katılmış ve üç yıl kadar Şam’da kalmış, burada Mesnevî okutmuş; üç kez Medine’ye gitmiş; Şam ve Medine’de birçok âlim ve mutasavvıfla tanışarak bazılarından ilmen istifade etmiştir.[6] Türk ordusuna moral vermek ve askerin maneviyâtını yükseltmekle görevli olan birlik, Suriye bozgunundan sonra yurda dönmüştür.

Veled Çelebi, İttihat ve Terakki Partisi’nin dağıtılıp Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın hâkim bulunduğu 1919 yılında postnişinlik görevinden alınarak Şûrâ-yı Devlet azalığına seçilmiş; bu görevi isteksizce kabul eden Çelebi de Erenköy’deki evinde inzivaya çekilmiştir.[7]

1921 yılında, yakın arkadaşı Samih Rıfat gibi İstanbul’dan kaçıp Antalya üzerinden Ankara’ya gelen Veled Çelebi, burada Maarif Vekâleti’nce Ankara Lisesi Farsça öğretmenliğine tayin edilmiş; daha sonra da Telif ve Tercüme Encümeni’nde Ziya Gökalp’le beraber çalışmıştır.[8]

Veled Çelebi,  Ankara’ya yerleştikten sonra ailesini getirtmiş ve Atatürk’ün isteği ile Çankaya’daki bağ evlerinde uzun zaman oturmuşlar, sonra eşi Enise İzbudak ve kızı Devlet İzbudak ile Mithatpaşa Caddesi’nde satın aldıkları tek katlı bir eve taşınmışlardır. Bu yıllarda o, 1923-1939’da dört dönem Kastamonu Milletvekili, 1939-1943’da da bir dönem Yozgat Milletvekili olarak yirmi yıl TBMM’de görev yapmış ve yaşamının sonuna kadar da Türk Dil Kurumu’nda çalışmıştır.

Necib Âsım, Bursalı Mehmed Tahir, Şemseddin Sami Beyler gibi “Türk dili ve tarihiyle ilgili çalışmalarıyla milliyetçiliğin gelişmesine ilmen hizmet eden” ve “birinci neslin açtığı çığırı devam ettiren” (Akar: 1999, 71) ikinci nesle mensup olan Veled Çelebi, uzun yaşamı boyunca pek çok edebi faaliyette bulunmuş, gerek Türk dili ve edebiyatıyla gerekse Mevlevîlikle ilgili birçok değerli eseri kaleme almış, tercüme etmiş yahut gün ışığına çıkarmıştır.[9]

Veled Çelebi’nin Meşrûtiyet’ten sonra ve Cumhuriyet Döneminde yayınladığı başlıca eserler de şunlardır: Hayru’l-kelâm (1330), Menâkıb-ı Hazret-i Mevlâna (1332), Türk Dilini Medhal (1339), Ferheng-nâme-i Sa‘dî Tercümesi (1340), Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled (1341), Atalar Sözü (1936), el-İdrâk Hâşiyesi (1936), Mesnevî [Tercümesi] (1942-1946).[10]

  1. Nafiz Uzluk’un verdiği bilgiye göre, Veled Çelebi 4 Mayıs 1953 (20 Şaban 1372) Pazartesiyi Salıya bağlayan gece, ihtiyarlıktan dolayı 85 yaşında olduğu halde Ankara’da Yenişehir Olgunlar Sokağı’nda 6 numaralı apartmandaki dairesinde vefat etmiş, Ankara Asrî Mezarlığı aile kabristan(lığı) kısmında 62. ada, 70.parsele defnedilmiştir. Cenazesinde eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Reîs-i Cumhûr Baş Yâveri, bazı edip ve şairler de katılmıştır.[11]

Veled Çelebi’nin müsveddeleri, bazı fotoğraf, mektup ve evrakları ile mecmua ve defterleri vefatından sonra kızı Devlet İzbudak tarafından, hayatı boyunca Çelebi’ye büyük bir saygıyla bağlı bulunan ve kendisi de anne tarafından çelebi olan Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk (1902-1974)’a verilmiştir.[12] Feridun Nafiz Bey’in Kütüphanesi, Konya İl Halk Kütüphanesi Mevlâna Dokümantasyon Merkezi’ne;  Veled Çelebi’den kalan evrak ve müsveddelerin de içinde bulunduğu doküman, defter, mektup v.s. F. Nafiz Bey’in ağabeyi Şahabeddin Uzluk (öl. 1989)’un eşi Nimet Uzluk (öl. 27.5.2000) tarafından Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi (SÜSAM)’ne bağışlanmıştır.[13]  Daha sonra bu değerli arşivin Mevlevilikle ilgili kısmı, Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırma ve Uygulama Merkezi (SÜMAM)’nin uhdesine verilmiştir.

Bu özetten sonra Veled Çelebi’nin, Hatıralarım (2. bs. Tekke’den Meclis’e) adlı eserinde hayatının çelebilik devresine ait olarak verdiği malûmatı takip ederek bilhassa SÜMAM’daki arşivden istifadeyle aşağıdaki hususlara değinmek istiyoruz:

  1. Veled Çelebi, Mevlâna Dergâhı postnişini Abdülhalim Çelebi’nin[14] (ö. 1925) Padişah Sultan Reşad’ın (cül. 27.4.1909) rızası hilâfına hareket edip çoğu zamanını İstanbul’da geçirdiği ve hakkında, uygunsuz bazı söylentiler çıktığı için görevinden alındığını söylemektedir ve şöyle demektedir (s. 51-52/118-120):

“Bu zamanlar Konya’dan çelebiler, ‘Biz bu adamı istemeyiz, meşihat şartlarını hâiz olan Veled Çelebi’yi isteriz’ diyerek mazbata yazıp yüksek makamlara vermişler. Benden sordular; bazı şartlar söyleyerek bu vazifeye, hizmete hazır olduğumu yazdım. Derhal kabul ettiler. Sultan Reşad da -benim asla haberim olmadığı halde- Reîs-i Meşâyih Elif Efendi’yi çağırıp hakkımda tahkikatta bulunarak, bu zât da hakkımda hüsn-i şehâdette bulunmuş. Bunun üzerine irâde-i seniyye ile Makâm-ı Mevlâna hizmetine tayin olundum.”[15]

Bu konuyla ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde 1328 C 17 tarihli 1621 no’lu irâde-i seniyye dosyasında (1310 Sonrası İrade-Meşihat, Tas.Kod.İ.MŞH) 6 adet belge vardır. Bunlar, Konya’dan 18 çelebinin mührünü taşıyan dilekçe ile Meşihat ve Evkaf dairelerinden Sadâret’e, Sadâret’ten Mâbeyn’e yazılan yazılar ve Meclis-i Meşâyıh Reisliği”nin görüşünü hâvi yazıdır. Dilekçenin tarihi 5 Haziran 1326 (18.6.1910) yazışmaların tarihi 9-26 Haziran 1326 (22.6.1910-9.7.1910)’dır. Meclis-i Meşâyıh Reisliği”nin yazısı ise 27 Temmuz 1326 (9.8.1910) tarihini taşımaktadır.[16]

Sadâret’ten Mâbeyn’e gönderilen 10 Haziran 1326 (23.6.1910) tarihli yazıda, “Müşârun ileyhin ahvâl-i mahkiye-i gayr-ı marziyyesinden (yani hakkında anlatılan nâhoş durumlardan) dolayı ibkâsı gayr-ı câiz bulunduğundan, fazl u ehliyeti mücerreb olan Veled Çelebi’nin tayini”nden söz edilmektedir. Meşihat ve Meclis-i Meşâyıh yazıları da bu doğrultudadır.[17]

Bu hususta matbû kaynaklar haricinde bilgi edinmek isteyenlerin söz konusu dosyayı da incelemeleri gerekir.

18 mühürlü dilekçede, Abdülhalim Çelebi’nin Dergâh’la ilgilenmediği, vakıf gelirlerinin büyük çoğunluğunu alıp İstanbul’da uygun olmayan bir hayat sürdüğü, tarikatın başıboş dervişler yüzünden itibar kaybettiği vs.den şikâyet edilmekte; kendisinin azledilerek yerine iyi vasıflarla anılan Veled Çelebi’nin tayini istenmektedir. Dilekçenin altında mührü bulunanlar arasında, bizim okuyuşumuza ve tespitimize göre, Veled Çelebi’nin kardeşleri ve bazı akrabaları da bulunmaktadır.

Bu konuda Hüseyin Vassaf Bey şunları söylüyor:

“Tâ ki meşrûtiyet devri geldi, Konya’daki Çelebi Abdülhalim Efendi İstanbul’a geldi. Burada gençliği ve lâubâliliği neticesi çelebilikle gayr-ı kâbil-i te’lîf bazı hâlâtı görülüp devletçe çelebilikten azl ve İstanbul’da ikamete memur edilince Veled Çelebi Konya’da, Âsitâne-i Pîr’de seccâde-nişîn-i meşîhat olmuşlardır.”[18]

  1. Veled Çelebi çelebilik dönemiyle ilgili olarak hatıralarında (s. 53/121-122) şöyle demektedir:

Dokuz sene meşîhat hizmetinde bulundum. (…) Sultan Reşad ise gayet halûk, mütevazı, mültefit (idi). Meşrutiyet’in ilânı dolayısıyla idareyi tamamen vükelâsına terk eylemişti. (…) İstanbul’a geldiğimde beni bir iki defa davet eder, hediyeler ve atiyyeler verirdi. Gördüğüm iltifatlar sonsuzdur.

“Buna rağmen bir nâzır odacısı kadar benim işlerime yardımı dokunmamıştır. Kaç kere vakıf işleri için müracaat ettim. Aslâ iradeleri yerine getirilmedi. Hattâ Galata Tophanesi’nin Evkaf’tan alacağı para ile Dergâh’ın tamiri için nâzır Hayri Efendi’ye birkaç defa söylediği hâlde bir netice çıkmadı.

İttihat ve Terakki erkânı bana ayrıca fevkalâde hürmet ederlerdi. Fakat onlar dergâhların ihyasına taraftar değillerdi. Hangi teşebbüslere giriştim ise, beni nişan ve madalyalarla taltif ederek işi nezakete boğuyorlardı. Birkaç defa ısrarı ileri götürdüğümden dolayı bir vesile ile Halim Çelebi’yi huzura kabul ettirmek suretiyle beni tehdit ettiler. Bazı arzularım yerine getirilmediğinden istifa ettim. Bunun üzerine İstanbul’a davet olundum. Sultan Reşad beni istifadan menetti.”

Hüseyin Vassaf Bey de Sefîne-i Evliyâ’sında (s.256) konuyla ilgili olarak şu bilgiyi veriyor:

“Veled Çelebi ilm ü irfân ile mümtâz ve beyne’l-üdebâ ser-efrâz olduklarından, bu makama revnak vermişlerdir. Pâdişâh-ı zaman Mehmed Reşâd Hân-ı Hâmis merhûmun, Yenikapı Mevlevî şeyhi Osman Efendi merhûma intisâb-ı kadîmi olmak ve Mevlevi bulunmak hasebiyle Veled Çelebi’nin devre-i meşîhati parlak olarak güzer eyledi; hatta Konya’dan İstanbul’a da‘vet-i pâdişâhî ile geldi. Topkapı Sarayı’nda Mecîdiye Köşkü’nde pâdişah namına misafir edildi ve daima huzûr-ı pâdişâhîye kabul olunur ve Hazret-i Pâdişah ile müsâhebât-ı tasavvufiyyede bulunurdu.”

Bu hususta ilâve edebileceğimiz bir not Veled Çelebi’nin SÜMAM’da Y97 numarasıyla kayıtlı mecmuasının (Çelebi Cönkü) 419. sayfasında bulunmaktadır:

“Fakîr Makâm-ı muallâya post-nişîn olduğumda muhibb-i cân-sipâr-ı Mevlânâ Sultan Reşad Efendimiz merhûm, kendi kîse-i hümâyunlarından (Kubbe-i Hadrâ’nın) bütün çinileri(ni) müceddeden ta‘mîr buyurdular. Fakat Çinici Hâfız, muhibb-i Mevlânâ görünerek, belki kendisi de çinici Ermenilere aldanarak çinileri hakkıyla pişirmemiş ve az zamanda çinilerin bazı yerleri dökülmüştür. Târîh-i ta‘mîr: Sene 1327. Post-nişîn-i Dergâh-ı Mevlânâ Mehmed Veled Çelebi.”

  1. Veled Çelebi, Mevlâna Dergâhı’ndaki hizmetleri ve icraatıyla ilgili olarak mezkûr eserin 53-54/122-123. sayfalarında şöyle söylemektedir:

“Konya’da makâm-ı Mevlâna hizmetine tayin olunduğumdan (itibaren) beş sene kadar Dergâh’a bitişik bir evi kiralayıp Dergâh’a kapı açtım. Gece ve gündüz Dergâh’ta idim. Eski eserleri dikkatle gözden geçirdim. Sultanü’l-Ulemâ ve Hazret-i Mevlâna ile Sultan Veled ve hulefasının sandukalarını, mezar taşlarını okudum. Diğer kitabelerle beraber mecmualarıma yazdım. Konya içinde bulunan bütün âsâr-ı atikayı, kütüphaneleri tetebbu ettim.

Makamda bulunduğum sıralarda meşihat, imamet, Mesnevîhânlık, müderrislik hep uhdemde idi. Ondan dolayı hâsılattan beşte bir alıyordum. Dergâh-ı şerîf’te, mescitte Mesnevî-i şerîf ile Minhâc-ı şerîf[19] okuturdum. Yine Karatay Medresesi’nde talebe-i ulûma Fârisî lisanını öğretirdim. (…)

Çelebilik zamanımda beni üzen mesele, Çelebilerin bana hücumu idi. Bu(nun sebebi) de köy taksimi yapılıp hâsılatı çok köye girmek, fazla buğday elde etmekti. Ben de buna razı olmuyordum. Hâsılatın fazlasını Dergâh’a alıp dervişlerin iâşesine sarfetmek istiyordum.

Konya’ya gittiğimden azlime kadar, daima amcazadelerin[20] bu nâ-kâfi vakıftan her birerlerinin ailesini geçindirecek derecede hisse alabilmek için her birerlerinin rica ve tehditlerinden ve her tarafa şikâyetlerinden bıktım. Her ne fedakârlık ettimse, her ne tedbir yaptımsa fayda vermedi. Hiç olmazsa Sultan Veled Medresesi’ni ibtidâi, Karatay’ı tâli mektep yapmak, Hasan Efendi bahçesini bütün Mevlevîlere hastahâne, ihtiyarlar ocağı gibi şeyler yapmak istedim, mümkün olamadı. Bu teşebbüslerin geri kalması için her türlü fesadı yaptılar. Hiçbir derse çelebilerin çocuklarını devam ettiremedim. Hepsi kahvelerin peykelerinde vakit geçirdiler. Bu işler için çok çalıştım. Fakat ne Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’ye, ne de Sadrazam Talat Paşa’ya istediklerimi yaptıramadım. Her yerde, her hususta tereddüt âsarı müşahade ettim. Ye’s-i tâm içinde cihada iştirak edinceye kadar vakit geçti.”

Veled Çelebi, bazı notlarında, “kitaplar arasına fazlaca dalıp çelebilik makamını temsil görevini ihmal ettiği ve pasif kaldığı” yönünde eleştiriler aldığını, bizzat kendisi ifade etmektedir. [21]

Onun bu yıllarda ifa ettiği önemli hizmetlerden birisi 1912 yılında Konya Valisi Hüsnü Bey tarafından hazırlattırılan büyük salnamenin telifinde görev alması ve Menâkıb-ı Hazret-i Mevlâna’yı yazmasıdır.[22] Kapsamlı bir çalışma olduğu anlaşılan bu salnamenin basımı, Birinci Dünya Savaşı yıllarına rast geldiğinden maalesef tamamlanamamıştır. Menâkıbnâme, eserin 748-826. sayfaları arasındadır; Veled Çelebi tarafından tashih edilmiş bir nüshası SÜSAM’da bulunmaktadır (No: 2206). Aynı eserin genişletilmiş ve Üsküdar Mevlevîhânesi Son Şeyhi Ahmed Remzi Dede’nin tashihinden geçmiş iki ciltlik yazma nüshası da SÜMAM’dadır.

Bir diğeri Mesnevî metninin, bir tür tenkitli neşrinin hazırlanması girişimidir. Bu esere ait olduğunu kuvvetle tahmin ettiğimiz iki matbû fasikül Uzluk Arşivi’nde bulunmaktadır. Eserin mukaddimesi, Veled Çelebi’nin Y86 nolu defterinde (Defter-i Fevâid, s.212-264 vd.) mevcuttur.

Zikredeceğimiz üçüncü önemli çalışması, evlâd u ahfâd-ı Mevlânâ silsilesi üzerine yaptığı tedkiklerdir. Bilindiği üzere bazı kimseler tarafından Veled Çelebi’nin zükûr değil inâs çelebi olduğu iddia edilmişti.[23] (Babadan babaya veya erkekten erkeğe Hz. Mevlâna’ya ulaşan çelebilere zükûr, silsilesine hanım karışmış olan çelebilere inas tabir olunur. Mevlâna Dergâhı postnişinliğine zükûr çelebi atanır, Huzûr-ı Pîr’e de zükûr çelebiler defnedilirdi. Zükûr veya inâs çelebi olduğunu ispat edenler, Celâliye Vakfı’ndan pay alırlardı.)

Bendeniz SÜMAM’da bulunan bu listelerin önemli bir kısmını inceledim ve halen üzerinde çalışmaktayım. Veled Çelebi’nin evlâd-ı zükûrdan olduğu, bu çalışmalardan açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bu hususta onu doğrulayan en önemli kayıtlardan biri, Mevlâna Dergâhı 24. postnişîni Said Hemdem Çelebi’ye (ö.1859) aittir. Bu önemli kayıt, Çelebi Cönkü, Y97, s.405’te Veled Çelebi hattıyla mevcuttur. [24] Veled Çelebi’nin babaannesi Ayşe Hanım, Said Hemdem Çelebi’nin hemşiresidir. Bu notlardan Veled Çelebi’nin, anne tarafından da Mevlâna soyundan olduğu anlaşılmaktadır.(Y97, s.76, 81)

  1. Bilindiği üzere Veled Çelebi’nin makamda bulunduğu yıllarda vukû bulan en önemli hadiselerden biri “Mevlevî Taburu” teşkili idi. Tabur, daha sonra Alaya çevrilmişti.[25] Bu hususta da Veled Çelebi hatıralarında (s. 54-55/123-124) şunları söylemektedir:

“Şam, Hicaz havalisinde bulunduğum müddet, en rahat ömür sürdüğüm zamanlarımdır. Ne amcazâdelerin buğday kavgası, bu şeyhlerin türlü türlü tezviratı vardı, ne de şeyhlik. Her kayıttan âzade, maişetlerimiz temin olunmuş. Şam’da mesut günler yaşadım. Umûmi harpte cihâd-ı ekber ilân edildi. Bu zaman teşkilatı tam, iki tarikat vardı. Bunların ikisine de Meclis-i Meşâyih karışmaz, kendi işlerini kendileri görürlerdi. Bunlardan birisi Mevlevîler, diğeri de Bektaşiler idi.

Sultan Reşad Mevlevî olduğundan bir Mücâhidîn-i Mevleviyye alayı teşkilini arzu etti. Mevlevîlere bir alay bayrağı ile bir kılıç gönderdi. Ben bu alayın kumandanı oldum. Konya’da toplandık. Bektaşiler de Kafkas cephesine gittiler. Alayın bayraktarı Ankara Mevlevî Şeyhi Mustafa Nuri Dede idi. Mevlevîlere silah verildi. Mevlevî alayı trenle Şam’a geldi. Karargâhımız Cebel-i Lübnan’da idi. Burada talimlerimize devam ettik. Fakat harbe iştirak etmedik. Ordunun maneviyatını yükseltmek maksadıyla Mücahidîn-i Mevleviyye alayı teşkil edilmişti. Cemal Paşa da bizim alayla meşgul idi. Üç sene Şam’da kaldık. Fakat Suriye bozgunu başlayınca Konya’ya döndük. Bu tarihî Mevlevî alayı dağılarak dergâhlarına gittiler.”[26]

Yukarıda sözü edilen bayrak ve kılıcı İstanbul’da merasimle alarak Konya’ya getiren kişi, Veled Çelebi’nin yakın arkadaşı olan ve İstanbul’da vekili bulunan Abdülbaki Dede’dir. Yenikapı Mevlevîhânesi son postnişîni olan Abdülbaki Baykara (ö.1935), Mücâhidîn-i Mevleviyye Taburu’na binbaşı rütbesiyle katılmıştır.[27]

Veled Çelebi’nin mecmualarından ve diğer kaynaklardan hareketle bu hususta şöyle bir kronoloji verebiliriz:

(27.4.1909) Sultan Reşad’ın tahta geçişi.

(26.6.1910) Abdülhalim Çelebi’nin Mevlâna Dergâhı postnişînliğinden azli.[28]

(15.7.1910) Veled Çelebi’nin Mevlâna Dergâhı postnişînliğine tayini.[29]

(28.7.1914) Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması.

(11.11.1914) Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na fiilen iştirak etmesi.[30]

(4.12.1914) Bahriye Nâzırı Cemal Paşa’nın Dördüncü Ordu komutanı olarak Suriye Cephesi’nde savaşı idare etmek üzere İstanbul’dan hareket etmesi; 36 saat sonra Konya’ya gelişi; Veled Çelebi’ye “Gönüllü Mevlevî Müfrezesi” kurmasını tavsiye etmesi; Veled Çelebi’nin de bu tavsiye doğrultusunda “Mücâhidîn-i Mevleviyye Taburu” oluşturmak için teşebbüse geçmesi.[31]

(13.2.1915) Gönüllü Mevlevî Taburu’na katılacak Mevlevî ve diğer dervişlerin Harbiye Nezâreti önünde toplanıp Padişahın hediye ettiği sancakla Komutan Vekili Yenikapı şeyhi Abdülbaki Dede önderliğinde İstanbul’dan Konya’ya hareket etmeleri.[32]

(26.2.1915) Konya’dan hareket.[33]

(12.3.1915) Halep’e varış.

(27.3.1915) Şam’a varış.[34]

(9.4.1915) Bilcümle meşâyıh ve ihvanla Medine’ye ziyaret[35]

(23.4.1915) Dönüşte Şam Mevlevîhânesinde toplu fotoğraf çekilmesi.

(1916 başları) Medine’ye ikinci ziyaret.[36]

(27.12.1916) Medine’ye üçüncü ziyaret.[37]

(1.1.1917) Medine’ye varış.[38]

(7.5.1917) Veled Çelebi’nin, muhtemelen cephedeki durumu padişaha arzetmek üzere Şam’dan İstanbul’a yolculuğu (Ahmed Remzi Dede ve Derviş Kadir eşliğinde)[39]

(12.5.1917) Şam’dan Konya’ya varış.

(27.5.1917) Veled Çelebi’nin Sultan Reşad’la Yıldız Sarayında görüşmesi.

(8.6.1917) Veled Çelebi’nin veliaht Vahideddin ile görüşmesi.

(29.6.1917) Şam’a gitmek üzere İstanbul’dan Konya’ya hareket.

(19.4.1918) Bazı devlet adamlarının İstanbul Yenikapı Mevlevîhânesi’nde Veled Çelebi’ye intisap etmeleri.[40]

(4.7.1918) Sultan Reşad’ın vefatı ve Mehmed Vahideddin’in padişah olması.

(9.9.1918) Türk ordusunun Filistin Cephesinde hezimeti.

(30.9.1918) Arap kuvvetlerinin Şam’a girmesi, Mevlevî Alayı’nın lağvedilmesi. (Tahminen)

(26.10.1918) Halep’in İngilizler tarafından işgali.

(30.10.1918) Mondros Mütarekesi’nin yapılması.[41]

(1.6.1919) Veled Çelebi’nin Mevlâna Dergâhı postnişînliğinden azli.[42]

 

Veled Çelebi hatıralarında makamdan ayrılışı hususunda (s. 71-72/158-160), “Umûmi Harp sona erdi. Bu zaman İttihat ve Terakkî Partisi dağıtılmış bir vaziyette olup Hürriyet-İtilâf Fırkası hâkim bulunuyordu. Beni de 1919 senesinde çelebilikten ayırdılar” demektedir.[43] Konya’dan İstanbul’a geldim. Bu zaman Şeyhülislâm, Sabri Efendi idi. Boşta kalmıştım. Vahdeddin beni Şûrâ-yı Devlet’e aza yaptı. Fakat bu vazifeyi kabul etmek istemiyordum. O devrin birçok siyaset ve fikir adamları tevkif ediliyorlardı; beni de bir korku aldı. Erenköyü’ndeki evime çekildim. Bir gün bize Sâmih Rıfat Bey uğrayarak Anadolu’ya kaçacağını söyledi; ve nihayet gitti. Anadolu’da millî mücadele başlamış; Mustafa Kemal Paşa Ankara’da millî bir hükümet kurmuştu. Üç gün memuriyetimden mezuniyet aldım. Bu esnada İstanbul’dan Antalya yoluyla Anadolu’ya kaçmaya karar verdim. Bir İtalyan vapuruna binerek Antalya’ya 1921 senesinde geldim. Buradan Hamdullah Suphi Bey’e bir telgraf çektim. Sâmih Rıfat şu kıtayı söylemiş:

Duydum Antalya’ya gelmiş Çelebi

Onu gurbette süründürmeyiniz

Ana yurdundan edip âvâre

Mevlevîdir diye döndürmeyiniz

Ankara’dan müsaade geldi. Doğruca kara yoluyla Ankara’ya gelerek Ankara Mevlevîhanesi’ne misafir oldum. Maârif Vekâleti beni Ankara Lisesi’ne Fârisî muallimi tayin etti. Param yoktu. O sırada Mustafa Kemal Paşa Ankara’da bulunan ilim ve fikir adamlarına altışar yüz lira dağıttı. Bu paradan eksiklerimi tamamladım. Bundan sonra da Ziya Gökalp ile beraber Telif ve Terceme’ye aza oldum. Bir zaman Dil İnkılâbıyla meşgul olduk. İkinci devrede Kastamonu mebusu seçildim. Daha sonra Yozgat’tan mebus seçilerek 16 yıl Büyük Millet Meclisi’nde âzâlık ettim. Şimdi de Türk Dili Kurumu’nda dil işleriyle meşgulüm. İşte hayatımın en canlı ve özlü olan hadiseleri bundan ibarettir.

Hüseyin Vassaf Bey, bu süreçle ilgili olarak şu bilgiyi veriyor: “Padişahın irtihâlinde Abdülhalim Çelebi tekrar Âsitâne-i Pîr’e çelebi olmak ümniyyesiyle müddeiyyâtına devam ve şiddetle ikdâm ediyordu. İnkılâb-ı saltanatın te’sîrinden bi’l-istifâde muvaffak oldu. Veled Çelebi açıkta kaldı; Abdülhalim Çelebi, yine çelebi oldu.”[44]

Bu hususla ilgili bazı iddia ve yorumlar için matbû kaynaklara, bilhassa Abdülbaki Gölpınarlı’nın Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, Metin Akar’ın Veled Çelebi İzbudak adlı eserleriyle A. Güner Sayar Bey’in dipnotlarda zikrettiğimiz makalesine bakılmasını tavsiye etmekle yetineceğiz. Ancak bu konuda katkı sağlayacağını düşündüğümüz bir belgeden söz etmek istiyoruz. Uzluk Arşivi’nden aldığımız bu belge Meşihat Dairesi’nden Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhliğine 28.4.1919 (27 Receb 1337/28 Nisan 1335) tarih ve 156 sayıyla gönderilmiş olup metni şöyledir:

“Reşâdetlü Efendim, Hazret-i Mevlânâ Dergâh-ı Şerîfi postnişîni Veled Çelebi Efendi’nin makâmına lâyık olmayan ahvâl ü harekâtta bulunmuş olduğuna dair tevâlî eden şikâyât üzerine hükûmetçe bir defaya mahsus olmak üzere Hazret-i Mevlânâ’nın evlâd-ı zükûru arasından ehil ve enseb bir zâtın intihâbı için çelebiyân ve Mevlevî dergâhları meşâyıhının reylerine mürâcaata lüzum görülmüş olduğundan bu babdaki reyinizin sür‘at-i iş‘ârı siyâkında tezkire-i muhibbî terkîm kılındı. Şeyhilislâm namına müsteşar (Abdullah Dürrizade).”

Bu noktada bir hususa temas etmekte fayda görüyorum. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik adlı eserinde Mevlâna Dergâhı son postnişînleri hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Abdülhalim Çelebi, ikinci tayininde (yani 1919’da Veled Çelebi yerine’ çelebilik makamında bir yıl kadar kalmış; 1920’de makama Âmil Çelebi tayin edilmiş, ölümü üzerine üçüncü defa yine Abdülhalim Çelebi Mevlâna postuna oturmuş; 1925’te tekrar azledilmiş; yerine ikinci defa Veled Çelebi tayin edilmiş; tekkeler, bu zatın zamanında kapanmıştır.” (s. 180-181)

Gölpınarlı Mevlâna Dergâhı’nda sonuncu postnişîn olarak Veled Çelebi’yi göstermektedir. Hâlbuki Veled Çelebi hatıralarında açıkça son postnişîn Abdülhalim Çelebi’ydi demektedir. (s. 67/147) İtiraf etmeliyim ki birçok araştırmacı gibi bizim de Gölpınarlı’nın verdiği bu bilgiyi kullandığımız oldu. Fakat ben Veled Çelebi’nin bu kaydını gördükten sonra inceleyebildiğim belgelerde merhum Gölpınarlı’yı teyit eden bir bilgiye rastlamadım. Aksine hepsinde de son postnişin Abdülhalim Çelebi görünmektedir. Abdülhalim Çelebi’nin yakınları da “Mevlâna Dergâhı son postnişîni Abdülhalim Çelebi idi” demektedirler.[45] Bu hususta bilgi sahibi olanların bizleri aydınlatmasını rica ediyorum.[46]

  1. Veled Çelebi, hatıralarında ailesiyle ilgili olarak sınırlı bilgiler vermektedir. Sayın Cihan Okuyucu’nun bir tebliğinde Veled Çelebi’nin torunu Nilüfer Kuyucak Hanım’dan naklen aile hakkında verdiği malûmat kıymetlidir. Orada Çelebi’nin kardeşleri (Nazif, Şemseddin, Yusuf), yeğenleri ve üç eşinden olan dört çocuğu, torunlarla birlikte zikredilmektedir.[47] Ancak Uzluk Arşivi’ndeki kitap, evrak ve diğer kaynaklardan anlaşıldığına göre Çelebi’nin küçük yaşta vefat etmiş başka çocukları da vardır.

Mevcut bilgilerimizi hulâsa edersek Veled Çelebi, Eyüp’te Yahya Beyzâdelerden İbrahim Hakkı Bey’in büyük kızı Makbûle Hanım’la 24.6.1892’de evlenmiş, ondan Mart-Nisan 1893’te Celâleddin Feridun Ârif isimli oğlu olmuş; eşi ağır hastalıklardan ve ameliyattan sonra 1895 yılında vefat etmiştir. (Mevlevî Taburu’na katılan Ârif, burada ailesinden kopmuş, Mısır veya Beyrut’ta kalmıştır.)

Eşinin ailesinin konağında kalmakta olan Çelebi, 23.5.1899’da küçük baldızı Zehra Hanım’la evlenmiş; ondan da 1903’te Emine Nevber (ö. 1948), 1907’de Muzaffer Gültekin (Emir Âlim, 1926’da tifodan ölmüştür.), 1912’de Şerif Hüseyin, 1914’te İbrahim Bostan isimli çocukları olmuştur. Son iki çocuğun küçük yaşta vefat ettikleri anlaşılmaktadır. Zehra Hanım 1915 senesinde Şam’a, eşinin yanına hasta olarak gitmiş ve kısa zaman içinde burada vefat etmiştir.

Veled Çelebi’nin evlilik tarihini tespit edemediğimiz sonuncu eşi Enîse Hanım’dan,[48] Mehmed Ferzan ve Devletşah isimli çocukları olmuştur. Veled Çelebi, notlarında Ferzan adlı oğlunun 18.7.1920 tarihinde yedi aylıkken vefat ettiğini; kızı Ayşe Devletşah’ın 21.1.1921’de doğduğunu bildirir.[49] Ayrıca Çelebi Cönkü, Y96, s. 173’te 4.1.1918’de doğmuş Fatma Gülnur isimli bir kızı daha kayıtlıdır.

Enîse Hanım’la ölünceye kadar beraber yaşamıştır. TBMM’den alınan bir tercüme-i hal kâğıdının da teyit ettiği üzere[50] Ankara’ya göçtükleri yıllarda, çocuklarından sadece Ârif, Emine ve Devletşah hayattadır. Emine ve Devlet Hanımların çocukları olmuş, soyları devam etmektedir. Emine Hanım’ın kiminle evlendiğini henüz tespit edemedik.  Devlet Hanım ise Etibank Genel Müdürlerinden Cevdet Aydınelli (öl. 1957) ile evlenmiştir.

Çelebi’nin kızı Devlet Hanım, Metin Akar Bey’e yazdığı 15.4.1987 tarihli mektupta “İkinci hanımının vefatından bir süre sonra İstanbul’da bulunduğu sırada bir müşterek ahbap aracılığı ile Sabire Hanım’la evlendi. (…) Ankara’ya gelişinden bir süre sonra eşi Enise Hanım da Veled Çelebi’nin ilk (?) eşinden olan kızı ve yeni doğan kızını da alarak Ankara’ya geldi” demektedir.[51] Biz Veled Çelebi’nin Uzluk Arşivi’ndeki mektup, mecmua ve defterlerinde “Sâbire” adına hiç rastlamadığımızı belirtelim. Ancak “www.ailemiz.net” adlı sitede, muhtemelen Devlet Hanım’ın yakınları tarafından gönderilen bilgiye göre, Devlet İzbudak, Bahaeddin Veled Çelebi İzbudak ile Sâbire Hanım’ın kızıdır;  23 Ocak 1921’de İstanbul’da doğmuş, 8 Eylül 2003’te Bodrum’da vefat etmiştir. Aynı sitede Sâbire Hanım’ın diğer adının Enise olduğu belirtilmiştir. Orada Devlet Hanım’ın yaşlılık dönemine ait bir fotoğrafı da vardır.[52] Devlet Hanım’ın zikredilen mektupta Veled Çelebi hakkında verdiği bilgilerde bir hayli yanlışlıklar olduğu için Sâbire Hanım konusunda teyit edici bilgiye ihtiyaç bulunduğunu da belirtmeliyiz.

Son olarak aruzla ve heceyle şiirler yazmış olan ve daha ziyade klâsik edebiyat geleneğine bağlı kalmış bulunan Veled Çelebi’nin birkaç beytiyle tebliğimizi bitirmek istiyoruz: Veled Çelebi’nin bazı şiirleri:

Sultan Reşad, Konya’ya ziyaret için yolladığı heyetle kutular içinde şeker göndermesi münasebetiyle söylediği dörtlük:[53]

“Şeker ihsân buyurmuş pâdişâhım

Bozulmasın ilâhî ağzı tadı

Naîm-i âfiyetle şâdkâm et

Selâtîn serveri Sultân Reşâd’ı”

“Şimendiferin ilk Konya’ya vusûlünde ziyarete giderken” söylediği beyit:[54]

“Göründü çeşmime kûy-i nigârımın eseri

Tekerleğin öpeyim durdurun şimendiferi”

Bir fotoğrafı için söylediği beyit:

“Okursun ser-nüvişt-i fıtratım nakş-i cebînimden

Sezersin inkılâb-ı dehri tasvîr-i hazînimden”

Elif Efendi’den icâzet aldığında söylediği manzûmeden:

“Geçtim hevesât-ı dünyevîden

Zevk aldım umûr-ı uhrevîden

Yâ Rab beni bir nefes ayırma

Kur’ân u Hadîs ü Mesnevî’den”

Sabrınız için teşekkür ediyor, Veled Çelebi’ye ve zikri geçen değerli zevâta rahmet diliyor, hepinize saygılar sunuyorum.

 


[1] Veled Çelebi’nin hayatıyla ilgili en önemli kaynak, onun Hatıralarım (İstanbul, 1946) isimli eseridir. Eserin ikinci baskısı: Tekke’den Meclis’e Sıra Dışı Bir Çelebi’nin Anıları, nşr. Yakup Şafak-Yusuf Öz, İst., 2009 (Timaş Yay.) Yazar hakkında en geniş çalışma Prof. Dr. Metin Akar tarafından yapılmıştır. Veled Çelebi İzbudak adını taşıyan bu kitap, 1999 yılında Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmıştır. Ayrıca Çelebi’nin akrabalarından Nevin Korucuoğlu tarafından Veled Çelebi İzbudak adında bir eser de neşredilmiştir. (Ankara, 1994, Kültür Bak. Yay.) Diğer kaynaklar için bkz. Veled Çelebi-Ahmed Remzî-Tâhirü’l-Mevlevî, Feridun Nâfiz Uzluk’a Gönderilen Mevlevî Mektupları, nşr. Yakup Şafak-Yusuf Öz, Konya, 2007 (Tekin Ktb.)

[2] Veled Çelebi İstanbul’da muallimlik yaptığı çeşitli rüşdiyelerden başka Galatasaray Sultânîsi’nde Farsça ve Dârülfünun’da İran Edebiyatı Tarihi hocalığı da yapmıştır. (Akar, a.g.e., s. 79-80; Veled Çelebi, Çelebi Cönkü, SÜMAM, Y96, s. 390-391)

[3] Veled Çelebi’nin muhtelif ifade ve kayıtlarından anlaşıldığına göre, önceleri üzerinde Muallim Nâcî’nin tesiri olmuş; daha sonra Necib Âsım’ın fikirlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. (Çelebi’nin SÜMAM’daki kitap, mecmua ve defterlerinde bu hususta aydınlatıcı notlar vardır; meselâ Y86, s. 209; Y90, s. 202; Y97, s. 71.)

[4] krş. Akar, a.g.e., s. 107-119; Feridun Nafiz Uzluk, “Veled Çelebi”, Selâmet, Sayı: 2 (Mayıs-1962), s. 13, 18.

[5] Bkz. İbnülemin Mahmud Kemal (İnal), Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1930-1941, s. 1978.

[6] Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, nşr. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, İst., 2006, V, 258; Sadedin Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, İst., 1936-1945, s.671-672; Veled Çelebi, Muhtârât, SÜMAM, Y95, s.339.

[7] Aynı yıl Maarif Nezâretince Türkçe’nin ıslahı ve tesbiti gayesiyle kurulan Tedkîkât-ı Lisâniyye Encümeni’nde Ali Ekrem, Halid Ziya, Cenap Şahabeddin ve Ahmed Hikmet’le birlikte çalıştığı da nakledilmektedir. Bkz. Korucuoğlu, a.g.e., s.17.

[8] İzbudak, Hatıralarım, s. 71-72 (1. bs.)/160 (2. bs.)

[9] Akar, a.g.e., s.71.

[10] F.N.Uzluk, müellifin uluslararası başarısını yansıtan şöyle bir bilgi vermektedir: “Veled Çelebi Efendi, Société Academique d’Histoire İnternational ünvanlı Milletlerarası Tarih Akademisi Sosyetesi’ne 12 Şubat 1926 tarihinde Membre Homo Raire seçildiği hakkında gönderilmiş olan diploma, evrakı arasında, bendedir; fotoğrafisi şeref salonundadır.” (Çelebi Cönkü, SÜMAM, Y96, s. 391)

[11] Bu bilgi, SÜSAM Kitaplığında 1527 no ile kayıtlı bulunan Son Asır Türk Şairleri’nin 1982. sayfasına F.N.Uzluk’un el yazısıyla kaydedilmiştir.

[12] Bkz. Akar, a.g.e., s. 121-122. F. Nafiz Uzluk, SÜMAM’da Y96 numarayla kayıtlı Çelebi Cönkü’nün ilk sayfasına şu notu düşmüştür: “Veled Çelebi Hazretleri’nin 1953 (4) Mayısı(nda) vefatı dolayısıyla, müşârun ileyhin metrûkâtını bu yoksul bendesi Feridun Nafiz Uzluk’a verdiler. (…) 1 Ağustos 1954. Feridun Nafiz Uzluk, Ankara Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Profesörü.”

[13] F. Nafiz Uzluk ve Uzluk Arşivi hakkında bilgi için bkz. X. Millî Mevlâna Kongresi – Tebliğler II (FNU Armağanı), Konya, 2003 (Selçuk Ün. Yay.), muhtelif  yerler; Yakup Şafak, “S.Ü. Selçuklu Araştırmaları Merkezi Uzluk Arşivi’nde Bulunan Veled Çelebi’ye yazılmış Bazı Mektuplar I”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. IX (Konya, 2001), s. 332-333.

[14] Babası Abdülvâhid b. Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin vefatı üzerine 30.9.1907 tarihinde çelebilik makamına atanmıştır.

[15] Veled Çelebi, Birinci Cep Mecmuası, SÜMAM, Y105, s.154’te şu not vardır: “Huzûr-ı akdes-i Mevlânâ’ya sâdât-ı Mevleviyye hizmetkârlığına yevm-i vurûd-ı dervîşânemin [Sâdât-ı kirâm-ı Mevleviyye hizmetkârlığına “Çelebi Efendi” unvânıyla nasb ve tayin olduğumun] tarihidir: 8 Receb 1328 ve 2 Temmuz 1326 yevm-i Cuma.” (15.7.1910)

[16] Bu belgelerden bir kısmı için bkz. Veled Çelebi İzbudak, Tekke’den Meclis’e, nşr. Yakup Şafak-Yusuf Öz, İst., 2009 (Timaş Yay.), s.117, 119, 175, 176.

[17] Bu husustaki bazı yorumlar için bkz. H. Vassaf, a.g.e., V, 256; Ergun, a.g.e., s. 672; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, 2. bs., İst., 1982, s. 177 vd., 262 vd.; Akar, a.g.e., s. 35 vd.; Ahmed Güner Sayar, “Hz. Mevlana Dergahı Postnişini Abdülhalim Çelebi Efendi ve Türk Kurtuluş Savaşındaki Hizmetleri”, Türk Yurdu, S. 139-141, s. 27-39 (Ank., 1999).

[18] H. Vassaf, a.g.e., s. 255.

[19] Ünlü Mesnevî şârihi İsmail Ankaravî’nin (öl. 1631) tarikat âdabını öğreten eseridir.

[20] Kastedilen, diğer çelebilerdir. Hepsi de Mevlâna soyundan geldiği için mecazen, birbirlerine karşı amca, amcazâde tabirleri kullanılmıştır.

[21] Bkz. Veled Çelebi, Çelebi Cönkü, SÜMAM, Y97, s. 90 vd.

[22] Bkz. Yakup Şafak, “Veled Çelebi’nin Menâkıb’ına Göre 1912’de Faal Olan Mevlevîhaneler ve Şeyhleri”, Sanat Tarihi Araştırmaları, (Prof. Dr. Haşim Karpuz’a Armağan), Konya, 2007, s. 341-346.

[23] Bkz. Gölpınarlı, a.g.e., s. 177, 367; Akar, a.g.e., s. 35.

[24] Veled Çelebi, Muhtârât, Y95, s. 283’te 30. halife olarak kendi ismini ve silsilesini şöyle zikretmektedir: “Mehmed Veled Çelebi Efendi-i Sânî ibn-i Necîb Çelebi ibn-i Abdurrahmân-ı Râbi‘ Çelebi ibn-i Veled Çelebi ibn-i Ahmed Çelebi ibn-i Abdurrahmân-ı Sâlis ibn-i Bayram Çelebi-i Evvel ibn-i Abdülhalîm-i Evvel ibn-i Abdurrahmân-ı Evvel ibn-i Ebûbekr Çelebi ibn-i Ferruh Çelebi kezâ ve kezâ.” Bu silsile, Hemdem Çelebi’nin verdiği bilgilerle uyuşmaktadır. Ancak orada Abdurrahmân-ı Sâlis’in kendi ismiyle müsemmâ bir oğlu olduğu belirtilmektedir.

[25] Nuri Köstüklü, Vatan Savunmasında Mevlevîhaneler, Konya, 2005 (Çizgi Kitabevi yay.), s. 91, 98 vd.

[26] Mevlevîlik tarihinde önemli bir yeri olan Mücâhidîn-i Mevleviyye Taburu (Alayı), 1918 Eylülü sonlarında dağılmıştır. Bkz. Köstüklü, Nuri, Vatan Savunmasında Mevlevîhaneler, s. 79, 88, 91, 120. Bu hadiseyle ilgili yorumlar için bkz. Gölpınarlı, a.g.e., s.273 vd.

[27] Bkz. Mustafa Erdoğan, Meşrutiyetten Cumhuriyete Bir Mevlevî Şeyhi Abdülbâkî Baykara Dede Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ve Şiirleri, İst.,  2003 (Dergâh Yay.) s. 48 vd.

[28] “13 Haziran 1326 tarihinde bâ irâde-i seniyye-i hilâfet-penâhî müşârun ileyh Çelebi Abdülhalim Efendi Hazretleri’nin infisâliyle…” (Y95, s. 285)

[29] “Huzûr-ı akdes-i Mevlânâ’ya sâdât-ı Mevleviyye hizmetkârlığına yevm-i vurûd-ı dervîşânemin [Sâdât-ı kirâm-ı Mevleviyye hizmetkârlığına ‘Çelebi Efendi’ unvânıyla nasb ve tayin olduğumun] tarihidir: 8 Receb 1328 ve 2 Temmuz 1326 yevm-i Cuma.” (Y105, s. 154)

[30] Köstüklü, a.g.e.,s. 63

[31] Köstüklü, a.g.e., s. 68 vd.

[32] Köstüklü, a.g.e., s. 68 vd.

[33] Köstüklü, a.g.e., s. 79, 88, 91, 120.

[34] Köstüklü, a.g.e., s. 79, 88, 91, 120.

[35] “Cihâd-ı ekber ilânı hasebiyle Şam’a, bi’l-cümle meşâyıh ve ihvânla gelip Mevlevihâne’ye misafir olduğumuzda ba‘z-ı meşâyıh ve ihvânla Ravza-i Tâhire-i Cenâb-ı Risâlet-penâhîyi ziyârete gittiğimizde bir gece huzûrda ihyâ-yı leyl edip o gece hilâfetnâmeyi Şeyh Ahmed Remzi Dede’ye huzûrda i‘tâ eyledim. Sehven Hasan Ali Dede bizimle gelmemiş olmakla onun hilâfetnâmesini de yine orada Remzi Dede’ye verdim. Sonra Hasan Ali Dede de meşâyih ve ihvânla Ravza-i Tâhire’yi ziyâret eylediler. Medîne’ye duhûlümüz: 28 Mart 1331 Cuma günü.” (Y105, s. 166-168)

[36] Veled Çelebi, Y95, s. 507’de “Üçü de Mart sıralarında idi” demektedir.

[37] “2 Rebîül’l-evvel 1335 Çarşamba / 27 Kânûn-i evvel 1332: Üçüncü defa olmak üzere Medîne-i Münevvere’ye, Ravza-i Saâdet’e yüz sürmek üzere gidiyorum. Şam vâlî-yi muktediri Tahsin Beyefendi Hazretleri’yle meşâyıh-ı kirâm-ı mevleviyye ve mutribânımız ve bir bölük mücâhidîn-i mevleviyye bizi teşyî eyledi. Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm. Es-salâtü ve’s-selâmu aleyke yâ Rasûlallâh.[Birincisinde Şam’a ilk vusûlümüz hengâmında  kırk tane meşâyıh-ı mevleviyye ile ziyâret ettim. İkincisi Şerif Faysal Hazretleri, abd-i âciz, Enver ve Cemal Paşalar ki gâyet muhteşem bir istikbâl tertip edilerek gittik. Üçüncüsünde kendim, mahzâ ziyâret kasdıyla hazırlık ve azık tertip ederek gittim.]” (Y95, s. 339)

[38] “7 Rebîül’l-evvel 1335 Pazartesi / 1 Kânûn-i sânî 1333: Dün akşam saat 11 raddelerinde Medîne-i Resûlüllâh’a yüz sürdüm. (Y95, s. 340) (5.1.1917): 11 Rebîül’l-evvel 1335 Cuma / 5 Kânûn-i sânî 1333 Leyle-i velâdet-i Hazret-i Risâlet-penâhî (Y95, s. 340) Evkaf Nâzırı İbrâhim Bey, Şerif Haydar Paşa ve mahdumları ve Şeyhü’l-harem Zîver Beyefendi ve birçok ulemâ ve eşrâf ve ricâl-i askeriye ve binlerce ahâlî ile Kumluk  mâlî olduğu halde mevlid-i nebevî kıraat olundu. [Yani Harem-i Şerîf-i Nebevî’de huzûr-ı akdes-i risâlet-penâhîde Kumluk tabir olunan avluda edâ olundu.]” (Y95, s. 341) (6.1.1917) “12 Rebîül’l-evvel 1335 Cumartesi / 6 Kânûn-i sânî 1333: Evkaf Nâzırı, hücre-i mutahharadaki dolaplar ve ehemmiyetsiz levhalar ve sâir huzûr-ı seniyyede bulunmuş, lâzım olmayan şeyleri çıkarıp, silmek, süpürmek husûsunda fakiri de yardımcı ittihâz eylemekle bizzat Efendimiz’in doya doya -daha doğrusu doyamaya doyamaya- hıdmet-i celîleleri müyesser olmuştur. [Hâdimü’n-Nebî Veled Çelebi]” (Y95, s. 341)

[39] Köstüklü, a.g.e., s.103; Ahmed Remzi Akyürek ve Şiirleri, nşr. Hasibe Mazıoğlu, Ankara, 1987, s. 45-46.

[40] “Hicrî: 8 Receb 1336, Rûmî: 19 Nisan 1334, Mîlâdî: 1918. Dün gece leyle-i regâib münâsebetiyle âyinden evvel, âtîdeki kudemâ-yı muhibbânımıza destâr-ı şerîf iksâ edilmiştir: 1. A‘yandan İbrahim Bey: Şeyhülislâm Sâhib Beyzâde, 2. Nâzım Paşa: Selânik Vâli-i sâbıkı, 3. Hâfız Feyzî Bey: Hazîne-i Hâssa nâzırı, 4. Muhyiddin Bey: Harbiye Nezâreti rüesâsından, 5. Mehmed Ziyâ Bey: Maârif Nezâreti rüesâsından; 6. Mehmed Efendi: Fatih’te Mesnevî okutur, Mesnevîhânzâde Mesnevîhân, 7. Reşad Bey: Şûrâ-yı Devlet azâsından [Keçecizâde] Fuad Paşa hafîdi. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde huzurda iksâ olunmuştur. [Yani abd-i âciz Veled Çelebi, Makâm-ı Muallâ-yı Mevlânâ’da post-nişîn iken İstanbul’a geldiğinde işbu güzîdegân-ı muhibbâna destâr-ı şerîf iksâ eylemiştir.]” (Y96, s. 187)

[41] Köstüklü, a.g.e., s. 115 vd.

[42] “Târîh-i infisâlim 3 Ramazan 1337 ve 2 Haziran (1) 335; müddet-i hilâfetim: 9 nısf-ı nezr-i Mevlevî.” (Y95, s. 285) TM, s. 158.

[43] Veled Çelebi’nin Muhtârât-Y95 adlı mecmuasının 524. sayfasında Müsteşar Dürrizâde Abdullah Efendi’nin, Şeyhülislâm (Mustafa Sabri) nâmına yazdığı tezkirenin sûreti vardır. O yazıda 2 Ramazan 1337 (1.6.1919) tarihli padişah irâdesiyle görevden alındığını belirtmektedir. Görevden alınmasına ilişkin olarak kendisine gönderilen resmi mektuplar, Uzluk Arşivi’nde bulunmaktadır.

[44] H. Vassaf, a.g.e., V, 256.

[45] Meselâ bkz. TDVİA., I, 212.

[46] Bu konuda söz alan Esin Çelebi Bayru Hanımefendi babası merhum Celâleddin Çelebi’nin bu yanlışlığı Gölpınarlı’nın kendisine hatırlattığını ve onun da eserin ikinci baskısında bu hususu düzeltme sözü verdiğini söylemiş; ayrıca Yenikapı Mevlevihanesi son postnişini Abdülbaki Dede’nin torunu olan Prof. Dr. Baki Baykara Bey de Gölpınarlı’nın iddiasının doğru olmadığı yönünde kanaat bildirmiştir.

[47] Bkz. Cihan Okuyucu, “Veled Çelebi’nin Yeni Bulunan İki Defteri: Mesnevî-i Şerîf Hikâyeleri”, Mevlâna Celâleddin Rûmî 800. Yıl, Ankara, 2007, s. 90-91 (TYB yay.) s. 90-91.

[48] Veled Çelebi’nin notlarından ve mektuplarından, babasının adının Hamza olduğunu ve Kılıç Ali Bey’in akrabası bulunduğunu öğreniyoruz; Mevlevi Mektupları, s. 50.

[49] Çelebi Cönkü, SÜMAM, Y96, s. 227; Muhtârât, SÜMAM, Y95, s. 514, 270)

[50] Korucuoğlu, a.g.e., s. 19.

[51] Akar, a.g.e., s. 244-245.

[52] Ayrıntı için Mevlevî Mektupları ve Tekke’den Meclis’e adlı eserlerdeki izahlara bakınız.

[53] Veled Çelebi, Birinci Cep Mecmuası, SÜMAM, Y105, s. 178.

[54] Mevlevi Mektupları, s. 41.